La Belle Epoque ve Belleğin Yansımaları

Collage_Fotor

Bazı filmler vardır belleğinizin bir köşesinde ömür boyu sizin için demlenirler. Olur olmadık bir anda bir karesiyle aklınıza düşüverirler. Sevgilinizin bir bakışında, küçük bir jestinde, bir cümleyi kurarken kullandığı ses tonunda, gelişigüzel bir hareketinin sizdeki yansımasında belirip, bir deniz feneri gibi duygularınıza yol gösterirler. Herkesin kendince özel olarak nitelediği filmler vardır muhakkak. Sayıları da azdır. Benim için de öyle.

La Belle Epoque, incelikli diyaloglarıyla, aşkı anlatımındaki doğallıkla, özellikle Daniel Auteuil’un ve Doria Tillier ‘ın muhteşem oyunculuklarıyla ve çok katmanlı senaryosuyla gönlüme taht kurup o özel filmler listesinde yerini aldı. Şu sıkıntılı karantina günlerinde geçmişe doğru duygusal bir yolculuğa çıktım. Nostalji çoğu zaman durduk yerde başımıza dert açar, olmadık hatıralar canlanıverir. Benim için berrak bir göle küçük bir taş atmak gibi oldu bu deneyim. Her halkada üniversite yıllarıma, eşimle tanıştığım o ilk güne, o gün giydiği tişörtün rengine kadar netleşti detaylar. Beraber dinlediğimiz şarkılar, dolaştığımız sokaklar, şehrin içindeki sesler teker teker canlandı.

Anın içindeyken ne kadar değerli olduğunu bilmeden, hiçbir sıfatla süslemeden, su içer gibi doğuştan bir içgüdüyle yaşıyoruz zamanı. Farkında olmadan, şarkılar, şiirler,  yağmurlar, renkler, kokular, mekanlar, dostlar biriktiriyoruz. Gün geliyor hepsi nostalji oluyor. Nostalji ne kadar hassas bir kelime. Tek kişinin hafızasında eğilip bükülmeye karşı savunmasızken,  iki kişinin paylaştığı anılar daha güçlü, daha ölümsüz oluyor. Film bu detayları çok güzel işlemiş. Viktor ve Marianne’nin aşklarının yıllar içinde geçirdiği evrim, genç bir çiftin hikayesiyle paralel ilerliyor. Modern hayatın ve nostaljinin iç içe geçtiği, ironi yüklü diyaloglarla gülümseten, duygularınıza küçük çaplı bir tsunami yaşatan ince bir film.

La Belle Epoque, yazımın başında bahsettiğim o özel filmler arasında hemen kendine bir yer edindi. Bu vesileyle o kadim listemi buraya ekleyeyim. Dilerseniz siz de unutamadığınız filmleri yorumlara yazarak nostaljik listenizi paylaşabilirsiniz.

 

Collage_Fotor4

Collage_Fotorn

Kendisiymiş Gibi – Tuğba Gürbüz

kendisiymis-gibi”Kümülüs beyazı”nı düşündünüz mü hiç? Aklınıza ilk bulut mu geliyor benim gibi? Peki bu rengi bir insana, bir nesneye ya da hayalinizde canladırdığınız bir varlığa yakıştırdınız mı hiç? Bu küçük örnek Tuğba Gürbüz’ün hikayelerinde aklımızın ucuna gelmeyen zarif ve yerinde benzetmelerden sadece biri. Tanelerini kaybetmiş mısır koçanı gibi salınmak, düğün konvoylarına benzeyen karınca şeritleri, besili bir öküz gibi çöküveren pişmanlıklar öykülerin içinde göz kırpan, anlamı derinleştiren detaylar.

Tuğba Gürbüz’ün ilk öykü kitabı Lodos Çarpması 2015 yılında NotaBene yayınlarından çıkmıştı. Geçtiğimiz Mart ayında ise Kendisiymiş Gibi kitabı aynı yayınevinin etiketiyle raflarda yerini aldı. İlk kitabında gezgin ruhların dünyası yansımıştı öykülerine. Karakterlerle beraber mekanlar ve şehirler de değişiyordu. Son kitabında hüzünlü ve kafası karışık karakterlere ev sahipliği yapıyor öyküler. Bir anın içinde asılı kalmış zihinlerdeki yolculuklar, hayatına dışarıdan bakmaya çalışan karakterler, yalnız ve yorgun bir annenin kişisel muhasebesi öykülere konu oluyor. Mekanlardan çok karakterlerin duygu durumları ön planda. Melankolik, yıpranmış, pişmanlıkları olan ruhlar, duygusal dalgalanmaların üzerinde adeta sörf yapıyorlar.

Toplam on sekiz öykü yer alıyor kitapta. ”Medcezir” ve ”Yalnızca Bir Mevsim” en sevdiğim öyküler oldu. Özellikle Medcezir öyküsünde bir annenin ruh durumunun değişkenliğinin anlatılış şeklini çok iyi buldum. İsmiyle müsemma bir öykü olmuş.

Sevdiğim öykücüler belleğimde bazı güzel kodlarla kendilerine yer bulurlar. Tuğba Gürbüz için seçtiğim kod: ”psişik estetik ameliyatı” . Okuduğunuz zaman ne kadar özel bir kod olduğunu anlayacaksınız 🙂

 

 

Lodos Çarpması hakkındaki yazıma şuradan ulaşabilirsiniz: Lodos Çarpması

 

Kendiyle Dost Olmak – Wilhelm Schmid

IMG_7687Yazdıklarını severek okuduğum Emek Erez’in bu kitap hakkında güzel bir yazısına denk gelmiştim. Kendimi dert edindiğim bir dönemde kitabın karşıma çıkması kapılıp gittiğim bir kaos ortamında küçük korunaklı bir barınak gibi imdadıma yetişti. Çok fazla kurgu dışı kitap okumayı sevmiyorum. Bunun en büyük nedeni bu tarz kitaplarda kullanılan dilin okuyucu ile arasına hep bir mesafe koyarak yukarıdan konuşması. Bu kitapta da o tarz bir anlatım var. Ama bu anlatım ara sıra yazarın araya girip kendinden örnekler vermesiyle biraz gevşiyor, daha samimi bir hale dönüşüyor. Geneli böyle değil ama yanıltmak istemem.  Yer yer içine giremediğim, ne anlatmaya çalıştığını anlamak için iki kez okuduğum yerler de oldu. Malumunuz dünya garip bir dönemde. Yarınımızı bilmeden yaşamaya çalışıyoruz. Yaptığımız işlere,  okuduğumuz kitaplara odaklanmamız zor.

Kendini sevmek ve kendiyle dost olmak düşüncelerinin ayrımından yola çıkıyor kitap. Kendini sevmenin sınırlarından, aşırıya kaçma hallerinin yaratacağı olumsuzluklardan bahsederken kendiyle dost olmanın kişiye kazandıracaklarını anlatıyor. Dost olabilmemiz için önce kendimizi tanımamız, algılamamız gerekir. Kendimizi dert etmek, bunu yaparken geçmişteki benliğimiz ve şimdiki benliğimiz arasındaki farkı kabul etmeyi gerektirir. Çoğumuzun başına gelmiştir; geçmişte yaşadığımız olaylar karşısındaki duruşumuzu; ”Böyle düşünen, bunu söyleyen ben miymişim? diye şüphe ve şaşkınlıkla hatırlarız. Schmid bu noktada şunu söylüyor: ”Benlik, zamanlar boyunca Ben’in bütün anlarının toplandığı havuzdur. Her yeni safhada benlik ve onun hayata bakışı ciddi bir değişimden geçer. Başkalarını ve kendinizi dert edişiniz, hayatın safhalarıyla beraber değişir, çünkü bir benlik yolunda yürürken sürekli aynı kalmaz. ” Derhal Schmid’e hak veriyorum ve bunu ”genç beni ” affetmek için kullanıyorum 🙂 Aynı zamanda da şu an o safhada olanlara karşı daha anlayışlı bir tutum içinde buluyorum kendimi. Sonra da şunun farkına varıyorum; okuyup öğrendiklerin üzerine azıcık kafa yorunca aslında bu bilgilerin hayatını ne kadar kolaylaştırdığını görüyorsun. Okumak sadece satırlarda ilerlemek değil biraz da okuduklarını hayata sızdırmak.

Beden, ruh, duygular ve  düşünceler benliğin ayrılmaz parçalarıdır. Onlara yapacağımız yatırımlar kendimizle dostluğumuzun temelini sağlamlaştırmamıza yarar. Bu parçaların önemi tek tek anlatılıyor kitapta. Ruhla ilgili kısımda yaptığı şu benzetme çok hoşuma gitti; ”… Kendiyle dost olanın derdi, duyguların yuvası olarak ruhu derece derece açıp kapayabilmektir; günlük ruh haline ve ihtiyaçlarına, karşısındakinin vaziyetine ve mevcut durumuna bağlı olarak yapar bunu. Ruhun istiridyelik vasfı, duyguları bir geri çekip bir serbest bırakabilme yeteneğini geliştirmeye yardım eder.”

Üzerinde düşünülecek, konuşulacak çok güzel noktalar var kitapta. Bir başucu kitabı gibi  ara sıra dönüp bakılarak  zihinsel gıda ( bu da Schmid’in kullandığı bir tanımlama) işlevi görebilir. Bir diğer çok hoşuma giden noktalardan biri de bakış açımızla ilgili söyledikleri : ”Kendi bakış açımız bir bakıma vatanımızdır bizim, kendimizi orada vaziyeti biliyor ve korunup kollanıyor hissederiz; o bakış açısını terk etmek zor gelir bana, külfeti çok fazladır. Buna rağmen, ilk anda ne kadar alışılmadık ve yabancılayıcı gelebilseler de, farklı bakış açılarının dünyamızı zenginleştirdiğini tecrübe ederiz. Hatta şimdiye kadarki bakış açısıyla bir çıkmaza saplanacakken, bazen farklı bir bakış açısı hayat kurtarabilir. ” Burada bahsettiği noktayı uygulamak o kadar kolay değil elbet ama kendi kişisel tarihime baktığımda farklı bakış açılarının bana çok farklı pencereler açtığını ve bu pencerelerden her bakışımda hayatıma beni aydınlatan  bir ışık girdiğini fark ettim. Bu tecrübeyi size fikirlerine değer verdiğiniz bir dostunuz, bir aile büyüğünüz, okuduğunuz bir metin, dinlediğiniz bir söyleşi hatta belki bir resim yaşatabilir. Yeter ki denemeye açık olalım.

Ara ara kitaba dönüp altını çizdiğim yerlere bakıyorum ve orada beni sakinleştiren, her şeyin kontrolünün bende olduğuna ikna eden bir dost görüyorum. Kitap hakkında kısa bir not yazma teşebbüsüm uzunca bir blog yazısına dönüşüyor ve daha anlatmadığım çok şey var diyerek hayıflanıyorum.

 

Emek Erez’in yazısı : Kendiyle Dost Olmak, Kendi Hikayeni Yazmak Ama Nasıl?

Aklımın İplerini Saldım

CDNV1350Bir süre, uzunca bir süre, 2020 yılının sarsıcı giriş yaptığı ilk anlardan beri belki de,  hep bir yürek sızısıyla geçiyor günler. Her yıla umutla başlamaya, planlar yapmaya, daha iyi bir insan olmak için zihnimi ve ruhumu zorlamaya niyet ediyorum. Ömrüm el verdiğince devam edeceğim de.

Ama bir yandan da karamsarım. İçimde her geçen gün derinleşen bir kuyu var sanki; gözlerimin ve gönlümün istemli istemsiz şahit  olduğu  her şey orada birikiyor. Eskiden,  doğru ya da yanlış bilgiye ulaştığımız o günlere göre daha mı şanssızız  diye düşünüyorum sık sık. Telefonumdan bir dünya akıyor yaşamıma ve bu akıntı  güçlü bir sele dönüşüp önüne kattığı her şeyi sürüklüyor, kırıp döküyor, değersizleştiriyor. Görsel bir saldırıya maruz kalıyorum her defasında. Her ağızdan, her kalemden her kameradan bir ses çıkıyor. Okuduğum, izlediğim, dinlediğim onlarca içerik  dünyayı ve yıkıcı gündemini anlamamı sağlıyor sağlamasına da, bir yandan da  o kadar çok yanlış ve gereksiz bilgi seline maruz kalıyorum ki bazen beynim isyan ediyor. Gördüklerime inanmak istemiyorum. İnsanların bu kadar kötü olduğuna, adeta kötülük yarışı içinde hırsla var olmaya çalışmalarına anlam veremiyorum. Öyle yorumlar okuyorum ki bir insan nasıl böyle düşünür, neden böyle kusmayı normal görür anlayamıyorum. Hiçbir zaman da anlayamayacağım.

Şimdi hepimizin ortak bir korkusu oldu. Ama bunu bile bir yarışa döndürdük. Ben daha çok korkuyorum, ben daha çok biliyorum. En iyisini ben biliyorum! Bilgi, yeri gelince ne kadar tehlikeli ve yıkıcı oluyormuş meğer. Koronavirüsün bana öğrettiği en çarpıcı gerçek bu oldu sanırım. Bilginin ne kadar bulaşıcı olduğu, ne kadar hızlı yayıldığı ve her bünyede ne kadar farklı tepki göstereceğinin belirsiz olması. 

Daha bir ay öncesine kadar bu kadar yayılıp hayatımızı tehdit edebileceğini düşünmediğimiz virüs bugün kapımızın önünde geziyor. Uzaklar yakın artık çünkü. Dünya tek bir ülke. Bilgi ışık hızına ulaşmak üzere. Hindistan’da  bir fil adını dahi bilmediğimiz bir semtin sokaklarında yürüyor ve dünyanın öteki ucundaki insanlar bunu görebiliyor. Bu kadar basit. Bu kadar çarpıcı. Hal böyle olunca birey olarak da bilginin esiri oluyoruz.

Panama’da ilk vakanın duyurulduğu günden beri bütün ana veri kaynaklarını takip etmeye başladım. Her gün paylaşacakları detayları merakla bekler oldum. İki hafta içinde öyle bir hale geldim ki gündemim ”bugün kaç kişi öldü” oldu. Farkına varınca inanamadım kendime. Peki bunu kendime neden yapıyordum. Nedeni elbette bilme dürtüsü. Farkında olma dürtüsü. Tehdit unsuruna karşı bir adım önde olabilme güdüsü. Ama ne yazık ki yardımından çok zararı var bünyeye. O yüzden kendimi geri çekmeye, başımıza gelen bu süreci kabullenmeye karar verdim. Bütün bunların bir nedeni var, yaşadıklarımızdan öğreneceğimiz çok şey olacak. Her şeyin eskisi gibi olacağını da düşünmüyorum. Tıpkı bütün o savaşlardan, katliamlardan, depremlerden, yangınlardan sonra olmadığı , olamadığı gibi. Ama su yine akacak yolunu bulacak.

Bu yüzden, yarına olan umudumun gücüyle;

Aklımın iplerini saldım.

 

 

 6 Nisan 2020, Panama 

 

Proust’u Neden Sevdim?

IMG_6591Bu muazzam kitap hakkında basılı yayın ve internet mecralarında epey yazı, yorum içeren makale var. Eser hakkında fikir sahibi olmak, daha iyi anlayabilmek ya da detayların arkasındaki bilgilere ulaşmak için gerçekten iyi kaynaklar bulmak mümkün. O yüzden ”Proust’u neden sevdim ” düşüncesi etrafında biraz daha farklı bir  yazı yazmaya karar verdim.

Metinde hem olaylar hem de dili ekseninde epey sakin ve yavaş bir tempo olması günüzümün yaşam koşullarının bizi sarıp sarmaladığı karamsar evrenine epey ters düşüyor. O yüzden başlarda kurgunun ve dilin içine girip, kendimi Proust’un metninde serbest bırakıp, dış dünyayla bağlantımı keserek bir okuma yapmam pek mümkün olmadı. İlk kitap Swann’ların Tarafı’nı romanın diğer bölümlerine ve geçmişe uzanan bir nehir gibi düşünürsek ben sanki bu nehirin akış yönünün aksine yüzmeye çalışıyordum. Sonra bu çabamın beni çok yorduğunu ve kitabı anlamamı etkilediğini fark ettim. Metne savaş açacağıma, onunla birlikte akmaya karar verdim ve işte o anda okuduklarımdan haz almaya başladım.

Proust’un kalemi o kadar güçlü ki, insan anlattığı ”an”ları adeta görüyor ve bu muazzam his hayatınıza da yansıyor. Sık sık kendimi küçük detayların büyüsüne kaptırmış buluyorum ve imgeler, kelimeler, duygular arası bir geçitteymişim gibi eylemlerimin farkında olarak yaşıyorum. Okuduğum, izlediğim şeylerde, deneyimlediğim olaylarda Proust olsa nasıl anlatırdı bu durumu diye düşünmeden edemiyorum.

Kitabı okurken o kadar çok sevdiğim yer oldu ki hepsinin altını çizdim ve not almaya çalıştım. Az sonra okuyacağınız bölümde  ise  bunların sadece birkaçına ve neden sevdiğime dair küçük notları iliştirdim. Biraz da ileride açıp bakabileceğim, başucu kitabı mantığıyla, bir başucu notlarım olsun diye yaptım.

Proust’u neden sevdim.

Kuşkonmaz güzellemeleri  için;

“fakat asıl hayranlık duyduğum, başaklarındaki incecik eflatun ve gök mavisi çizgiler aşağıya, –hâlâ fidanın toprağının durduğu– diplere indikçe, sanki bu dünyaya ait olmayan menevişlenmelerle ton ton açılan, koyu mavi ve pembeye bulanmış kuşkonmazlardı. Bu ilahi tonların eğlence olsun diye kendi kendilerini sebzeye dönüştürmüş harika yaratıkları ele verdiğini düşünürdüm; kuşkonmazların yenilebilir, sert etlerinin ardındaki o şafağın ilk renklerinde, o gökkuşağı taslaklarında, o mavi akşam solgunluklarında görebildiğim değerli özü, akşam yemeğinde kuşkonmaz yemişsem, gece boyunca, o harika yaratıklar bir Shakespeare oyunu gibi şiirsel ve kaba olan farslarında lazımlığımı bir parfüm kabına dönüştürdüklerinde de tanırdım.”

“kuşkonmazların pembe tuniklerinin üzerindeki gök mavisi hafif taçlar, tıpkı Padova fresklerindeki Erdem’in çelenk yapıp başına taktığı, sepetine sapladığı çiçekler gibi ince ince, yıldız yıldız çizilmiş olurdu.”

Günlük hayatın sıradan eylemlerini incelikli anlattığı için;

“keşif kolu olarak kapıya gönderilen büyükannem hem fazladan bir bahçe turu yapmasına bahane çıktığı için her zaman sevinir, hem de bu fırsattan faydalanıp, oğlunun, berberin iyice yapıştırdığı saçlarını parmaklarıyla kabartan bir anne gibi, yoldan geçerken güllere biraz olsun doğallık kazandırabilmek için, fidanları dik tutan sırıklardan birkaçını gizlice yerinden sökerdi.”

Gözleriyle görmediği bir şeye inanmama durumunu böyle sanatla ve mitolojiyle aktarma yeteceği için;

“Aristaios’la arkadaşlık etmek, Aristaios’un kendisiyle sohbet ettikten sonra, (Vergilius’un anlattığına göre coşkuyla karşılandığı) Thetis’in krallığına, ölümlü gözlerin göremediği bir âleme dalması daha kültürlü bir hanıma ne kadar şaşırtıcı gelirse, büyük halam da o kadar şaşırırdı; ”

büyük halamın aklına gelmesi daha muhtemel bir benzetme yapacak olursak, bu durumu, (Combray’deki pasta tabaklarımızda resimlerini gördüğü) Ali Baba’nın kendi evine akşam yemeğine gelmesi, sonra da, tek başına kalınca, akla gelmedik hazineleri barındıran göz kamaştırıcı mağaraya girmesi kadar olağanüstü bulurdu.”

Anne öpücüğünün değerini böylesine güzel anlattığı için;

“Ben akşam yemeğini herkesten önce yer, sonra, yukarı çıkmam gereken saat olan sekize kadar sofrada otururdum; annemin bana genellikle uykuya dalacağım sırada, yatağımda emanet ettiği değerli, kırılgan öpücüğü böyle akşamlarda yemek odasından kendi odama kadar taşımam ve soyunurken, tatlı yumuşaklığını bozmadan, uçucu etkisinin dağılıp buharlaşmasına izin vermeden korumam gerekirdi; üstelik tam da bu öpücüğü her zamankinden daha ihtiyatlı bir şekilde kabul etmem gereken bu akşamlarda, onu hızla, herkesin gözü önünde, adeta çalarcasına koparmam gerekir, ruh hastalarının bir kapıyı kapatırken, marazi şüpheleri kendilerini yakaladığında, kapıyı kapadıkları ânın hatırası sayesinde başarıyla şüpheye karşı koyabilmek için başka hiçbir şey düşünmemeye gayret etmeleri gibi, yaptığım şeye özel bir dikkatle eğilmeye zamanım ve iznim bile olmazdı.”

Muhteşem benzetmeleri için;

“en güzel mısralarını kafiye baskısı altında bulmaya mecbur olan büyük şairler gibi”

“Tıpkı anestezi sayesinde geçirmekte olduğu ameliyatı hiçbir şey hissetmeden, tamamen bilinçli bir şekilde izleyen bir hasta gibi,”

“Büyükannemin kendisinde bulduğu tek kusur, biraz fazla güzel, fazla kitabi konuşması, hep havada uçuşan, geniş, yumuşak kravatlarındaki ve neredeyse okul çocuklarınınkine benzer düz ceketindeki doğallığın dilinde bulunmamasıydı.”

“adeta bedeni insanların arasına karışmış olduğu halde kalabalıktan ayırabildiğim Tanrı’nın havaya kaldırdığı parmağıymışçasına, önümde dikilirdi. ”

“oturmuş etrafı seyreden hizmetkârlar, hatta efendiler, güçlü bir gelgitin çekildikten sonra kıyıda bıraktığı, nakışlı tüllere benzer yosunlar ve deniz kabukları gibi, kapı eşiğini koyu renkli, düzensiz bir şeritle süslerlerdi.”

Muhteşem ‘’aşk ‘’ tanımlamaları için;

“Aşk bir bakıma bu yürek daralmasının kaderidir, onu tekeline alır, özelleştirir; ne var ki, benim durumumda olduğu gibi, yürek daralması içimize aşk, hayatımızda boy göstermeden önce yerleştiğinde, aşkın bekleyişi içinde, başıboş ve serbest dalgalanır, belirli bir duygunun tekelinde değildir, bir gün bir hissin, ertesi gün bir başkasının, kâh evlat sevgisinin, kâh dostluğun emrindedir.’’

İşte kitabı yazdıran o muhteşem an; anıların zihninde canlanışı. Her şey madleni çaya bandırmasıyla başlar. Sadece bu anı anlatışı için bile sevebilirim Proust’u.

“bir kış günü eve döndüğümde, üşümüş olduğumu gören annem, alışkın olmadığım halde, biraz çay içmemi önerdi. Önce istemedim, sonra, bilmem neden, fikir değiştirdim. Annem birini gönderip, Küçük Madlen denilen, bir tarak midyesinin oluklu “çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa, tombul keklerden aldırdı. Az sonra, o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir halde, yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm. Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadığım, harikulade bir haz benliğimi sarıp soyutlamıştı. Bir anda hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana? Çayın ve kekin tadıyla bir bağlantısı olduğunu, ama onu kat kat “aştığını, farklı bir niteliği olması gerektiğini seziyordum. Nereden geliyordu? Anlamı neydi? Nerede yakalanabilirdi? İkinci bir yudum alıyorum, ilk yudumdan fazlasını bulamıyorum, üçüncü yudumda, ikincide bulduğum kadarı da yok. İçmeye son vermem gerek, iksirin etkisi azalıyor sanki. Aradığım gerçeğin onda değil, bende olduğu belli. İksir onu benim içimde uyandırdı, ama onu tanımıyor, yapabileceği tek şey, benim yorumlayamadığım bu tanıklığı giderek azalan bir şiddette tekrarlayıp durmak; daha sonra, kesin bir açıklama elde etmek üzere, en azından bu tanıklığı tekrar, bozulmamış haliyle emrimde bulmak istiyorum. Fincanı elimden bırakıp dikkatimi zihnime çeviriyorum. Gerçeği bulmak ona düşüyor.”

Ve uzun ve detaylı anlatımdan sonra gelen şu her şeyi tek cümleyle anlatan ifadeleri için;

“Ve tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kâseye attıkları silik kâğıt parçalarının suya girer girmez çözülüp şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann’ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne Nehri’nin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı.’’

Nesneleri ve mekanları  anlatışındaki şiirsellik için;

“Aslında halam artık evinin sadece birbirine bitişik iki odasında yaşıyor, öğleden sonraları, odalardan biri havalandırılırken ötekine geçiyordu. Bunlar, –tıpkı bazı yerlerde, havanın ya da denizin geniş alanlarında, bizim göremediğimiz sayısız tek hücreli hayvanın bir ışık, bir koku yayması gibi– havada “asılı duran faziletin, bilgeliğin, alışkanlıkların ve gizli, görünmez, dolu dolu, ahlaklı bir hayatın yaydığı bin bir kokuyla bizi büyüleyen taşra odalarındandılar; şüphesiz doğal kokulardı bunlar ve tıpkı yakındaki kırlar gibi mevsimin rengini taşırlardı, ama evcilleşmiş, insani ve içeriye ait, meyve bahçesinden dolaba giren yılın bütün meyvelerinden ustalıkla damıtılmış, harikulade, duru bir karışım oluştururlardı, mevsimlerle değişirlerdi, ama birer mobilya gibi eve yerleşirler, kırağının keskinliğini sıcak ekmeğin hoşluğuyla yumuşatırlardı; bir köy saati gibi aylak ve dakik, işsiz güçsüz ve düzenli, tasasız ve ihtiyatlıydılar, çamaşır kokusu, sabah vaktinin kokusu, ibadetin kokusuydular kaygıyı artırmaktan başka işe yaramayan bir huzurda ve içinde yaşamadan geçip gidenler için sınırsız bir şiir kaynağı olan bir yavanlıkta mutluluğu bulmuşlardı. Bu odaların havası, öylesine besleyici, “öylesine leziz, süzülmüş bir sessizlikle dolup taşardı ki, ben özellikle Paskalya haftasının hâlâ soğuk olan ilk sabahlarında, Combray’ye yeni geldiğim için tadına daha çok vardığım bu havanın içinde, adeta bir oburlukla yürürdüm; halama günaydın demek üzere odasına girmeden önce, beni birkaç dakika ilk odada bekletirlerdi; bu odada kıştan kalma bir güneş şöminenin önüne, ısınmaya gelmiş olur, iki tuğlanın arasında erkenden yakılmış olan ateş bütün odaya bir is kokusu yayar, odayı köylerdeki geniş “ocak önleri”ne veya insanın altında durup dışarıda yağmurun, karın yağmasını, hatta içeri kapanmanın rahatlığına gemilerin kışın limanlarda barınmalarının şiirselliği de eklensin diye, bir sel felaketinin baş göstermesini istediği, şatolardaki dev davlumbazlara benzetirdi; dua iskemlesiyle baş dayayacak yerlerinde daima tığ işi örtüler bulunan desenli kadife koltuklar arasında gidip gelirdim; sabahın “nemli ve güneşli serinliğiyle mayalanıp “kabarmış” olan ve odanın havasını adeta pıhtılaştıran iştah açıcı kokuları ateş bir hamur gibi yaprak yaprak pişirir, kızartır, şişirir, görünmez ama elle tutulur bir köy pastası, dev bir “ponçik” haline getirirdi; bu kokuların arasında, gömme dolabın, konsolun, dallı çiçekli duvar kâğıdının daha gevrek, daha ince, daha revaçtaki, ama aynı zamanda daha kuru olan aromalarını tadar tatmaz, daima itiraf edilmeyen bir açgözlülükle, dönüp çiçekli yatak örtüsünün ortalama, yapışkan, yavan, ağır, meyveli kokusuna gömülürdüm.”

Karakterlerine söylettiği bilge sözler için:

“Evimde gereksiz eşyaların hepsi var şüphesiz. Sadece gerekli olan şey eksik: Buradaki gibi kocaman bir gökyüzü parçası. Hayatınızın üstünde hep bir gökyüzü parçası bulundurmaya çalışın yavrucuğum” diye eklerdi bana dönerek. ”

Birbirinden güzel kitap okuma sahnelerini anlatışı için;

“Kitap okurken, bilincim birbirinden farklı durumların hepsini aynı anda, adeta alacalı bir ekranda sergilerdi; benliğimin en ücra köşelerine gizlenmiş özlemlerden bahçenin sonunda gördüğüm, tamamen dışsal olan ufuk çizgisine kadar uzanan bu farklı durumlar arasında en öncelikli, en çok bana ait olanı, hareket halindeki bir kontrol düğmesi gibi her şeyi yöneten güdü, okumakta olduğum kitabın felsefi zenginliğine, güzelliğine olan inancım ve hangi kitabı okuyor olursam olayım, bu zenginliği, bu güzelliği kendime mal etme isteğimdi. ”

“Kitap okurken içeriden dışarıya, gerçeğin keşfine doğru durmadan hareket eden bu temel inancın ardından, benim de katıldığım olaylar zincirinin yaşattığı heyecanlar gelirdi, çünkü bu öğle sonraları, çoğunlukla bir ömür boyu yaşananlardan daha fazla dramatik olayı barındırırdı içinde. ”

Roman üzerine düşünceleri için;

Gerçek bir insan  kendisiyle ne kadar derin bir yakınlık kursak da, büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır, yani saydam değildir, duyarlılığımıza taşıyamayacağı bir yük bindirir. Başına bir felaket geldiğinde, ona ilişkin kafamızda taşıdığımız bütünsel kavramın ancak küçük bir bölümü çerçevesinde duygulanabiliriz; dahası, o da kendisine ilişkin bütünsel kavramının ancak bir bölümü çerçevesinde duygulanabilir. Romancının buluşu, ruhun nüfuz edemediği bölümlerin yerine eşit miktarda manevi, yani ruhumuzun özümleyebileceği unsur koymaktı. Bu noktadan itibaren, bu yeni türdeki varlıkların eylemlerinin, duygularının, biz onları kendimize mal ettiğimize, artık bizim içimizde oluştuklarına, kitabın sayfalarını coşkuyla çevirirken nefes alıp verişimizi, bakışlarımızın yoğunluğunu onlar belirlediğine göre, bize gerçek gibi görünmesinin ne önemi vardır? Romancı bizi bir kez bu duruma soktuktan sonra yani bütün duyguların tamamen içsel durumlardaki gibi on kat arttığı, kitabının bizi bir rüya misali, ama uyurken gördüklerimizden daha açık seçik, hatırası daha uzun sürecek bir rüya misali allak bullak edeceği bir duruma soktuktan sonra, bir saat boyunca, gerçek hayatta sadece birkaçının yaşanması bile yıllar sürecek ve en yoğun olanları, meydana gelişlerindeki yavaşlıktan ötürü algılanamayacak, dolayısıyla da asla görünürlük kazanamayacak, olası bütün mutlulukları ve talihsizlikleri peş peşe yaşatır bize (kalbimiz de hayatta böyle değişimler geçirir ve ıstırapların en büyüğü budur; ne var ki biz bunu sadece kitap okurken, hayalden biliriz; gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusunu yaşamayız.’’

Karakterlerinin yüz ifadelerini sanat tablolarıyla özdeşleştirdiği için;

“Odette bu haliyle, İlkbahar tablosu ressamının kadın figürlerini her zamankinden çok hatırlatıyordu. O esnada Odette’in yüzü, bu kadınların bebek İsa’nın bir narla oynayışını veya Musa’nın bir yalağa su boşaltışını seyrederken bile kaldıramadıkları bir acının ağırlığıyla ezilirmiş gibi görünen bitkin ve kederli yüzlerinden farksızdı.”

Kentler ve isimleri üzerine şu harika düşünceleri için;

“O sıralar, zihnimde kentleri, manzaraları ve anıtları aynı malzemeden alınan çeşitli kesitler, hoş ya da vasat resimler olarak canlandırmaz, her birini diğerlerinden özünde farklı, ruhumun özlem duyduğu ve yararlı bilgiler edinebileceği bir bilinmez olarak canlandırırdım. Tıpkı insanlar gibi, her biri kendine ait bir isimle anılınca, iyice kendilerine has oldular. Kelimeler bize nesnelerin açık seçik, bildik ve küçük birer suretini sunarlar; tıpkı okullarda, çocuklara bir tezgâhın, bir kuşun, bir karınca yuvasının ne olduğunu öğretmek üzere, aynı türe ait şeyleri temsil eden birer örnek olarak duvarlara asılan resimler gibi. Oysa isimlerin bize sunduğu insan suretleri –ve bizi, insanlar gibi ayrı ayrı bireyler olarak görmeye alıştırdıkları kent suretleri–, kullanılan yöntemin sınırlılığı yüzünden veya dekoratörün keyfine uygun olarak, yalnızca gökyüzünün ve denizin değil, teknelerin, kilisenin, insanların da mavi veya kırmızı olduğu, tamamı mavi veya kırmızı afişler gibi tek renkli, rengini isimlerden, isimlerin parıltılı ya da koyu tınısından alan, bulanık resimlerdir.”

 

Nilüfer 

 

 

Bu yazı ilk olarak Üç Köşe Bir Kitap blogunda yayımlanmıştır. 

Toprağımdan Yeryüzüne – Sebastiao Salgado

”Bir Sebastiao Salgado fotoğrafına bakmak insan onurunu tecrübe etmek, bir kadın, bir erkek, bir çocuk olmanın ne anlama geldiğini kavramak demektir.” Isabelle Francq

 

İşte böyle iddialı bir önsözle başlıyor kitap. Ve bu sözün ne kadar haklı olduğunu anlamak için önce kitabı okumak gerekmiyor. Sebastiao Salgado’nun fotoğrafları içinize öyle işliyor ki, kelimelerin yardımına gerek kalmıyor.

IMG_0808

Toprağımdan Yeryüzüne kitabıyla  Sebastiao Salgado  hayatının nasıl fotoğrafçılığa yöneldiğini anlatıyor. Ama her şeyden önce tercihlerin ve onların yarattığı vazgeçişlerin bir insanın hayatını nasıl yoğurduğunu gösteriyor.

”Beklemeyi sevmiyorsanız, fotoğrafçı olamazsınız.” diyor Sebastiao Salgado. ”Bugünlerde kim beklemeyi seviyor?” demeyin. ”Kimler bekleyenlere tahammül edemiyor” deyin mesela. Her şeyi öyle hızlı yapıyoruz, öyle hızlı tüketiyoruz ki, bitmeyen bir yarışın içindeyiz sanki. Bu kitabı okumak biraz silkeledi beni. Bu dünya ona  yapılanlara rağmen hâlâ nasıl ayakta kalabilmiş diye düşündüm sık sık. Ve insanlar onca acıya rağmen nasıl  yaşamaya devam edebilmiş. Bir şeyleri bilmeden, görmeden, düşünmeden nasıl yaşıyoruz örneğin, ne rahatız. Farkında mıyız sahip olduklarımızın?

Kitabı okumadan önce Wim Wenders’in  ve Salgado’nun oğlu Juliano Ribeiro Salgado’yla ortak projesi olan Toprağın Tuzu isimli belgeseli izlemiştim. Önce o muhteşem belgeseli izlemiş olmak kitapta anlatılan bir çok yerin zihnimde görsel olarak yer bulmasını sağladı. Bana kalırsa belgesel kitaptan daha etkileyici ve bunda kullanılan müzik ve görsellerin etkisi var. Kitap ise daha sade bir anlatımla ilerliyor. Anlatıcı daha yakınımızda gibi hissediyoruz kitabı okurken.  Bir yandan dünya tarihine tanıklık ederken diğer yandan Salgado’nun özel hayatının da penceresinden içeriye bakıyoruz. Ona her konuda müthiş destek olan bir kadın var yanında. Varlığıyla ve çalışmalarıyla  Salgado’nun projelerini gerçekleştirmesinde en büyük desteği eşi Lelia. Onların ilişkilerini okurken biraz da o dönemin sosyolojik tahlilini görmek mümkün.

s-b287be46b8bf3972b114456d642aae8cf189fa30

Salgado fotoğrafı bir dil olarak görüyor; çeviriye ihtiyaç duymadan dünyanın her yerinde okunabilen çok güçlü bir dil. Fotoğraflarıyla dünya tarihinde asla unutulmayacak olayları belleklerimize kazıdı. Ve bunun için sayfalarca kitaplar yazmasına gerek kalmadı.

Kitabın ve belgeselin benim için özel bir yeri var. 4 yıl yaşadığımız Ruanda hakkında okuyup izlediğimiz ve duyduğumuz  şeylerin dışında kalan ayrıntıları öğrenmek çok etkileyici oldu benim için. Sebastiao Salgado katliamdan uzun zaman önce, 1971 ‘de Ruanda’ya ilk kez Uluslararası Kahve Örgütü için çalışırken gitmiş. Lisansüstü eğitimi bitince bulduğu bu işte görevi,  Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ile birlikte çalışarak, Afrika’da ekonomik kalkınma için projeler oluşturmak ve finanse etmekmiş. Ruanda o zamana kadar sadece kahve üreticisi bir ülkeyken tarımsal çeşitlilik sağlamalarına destek olmuşlar. Ve Kivu bölgesinde ilk çay üretim birimini kurmuşlar. Orada yaşarken içtiğim o müthiş çaylarda Sebastiao Salgado’nun emeğinin olduğunu öğrenmek çok güzel.  Kendi deyimiyle şöyle anlatıyor Afrika keşfini : ”Afrika’yı keşfedişimi ekonomist olarak yaptığım çalışmalara borçluyum. Bu kıtada ben cennetimi tekrar keşfettim. ” Ve sonra o topraklara defalarca gidiyor. 1991’de İşçiler Fotoğraf Projesi için tekrar gittiğinde işçilerin ne zor şartlar altında çalıştıklarına şahit oluyor. Bir yandan ülkeye destek olması amacıyla oluşurulan plantasyonlar, diğer yandan orada yaşanaların tezatı. Ne yazık ki insanın insana zulmü bitmiyor. Sonraki yıllarda yaşanan büyük katliamı hepimiz biliyoruz. Katliamın öncesi ve sonrasında gördüklerine de yer vermiş kitapta. 1995’de  mültecilerin geri dönüşünü izlemek için tekrar gitmiş. Ruanda’yı  fotoğraflama amacını şöyle anlatıyor:

”Ruandayı seviyorum; korkunç zamanlarında Ruanda’yı bütün kalbimle fotoğrafladım. Bütün dünyanın bunu bilmesi gerektiğini düşündüm. Hiç kimsenin kendini çağında yaşanan trajedilerden koruma hakkı yoktur, çünkü yaşamayı tercih ettiğimiz toplumda olup bitenlerden bir bakıma hepimiz sorumluyuz. ”

Kitabı okurken dünyada hiç duymadığınız yerlere yolculuk yapıyor, hiç göremeyeceğiniz insanların hayatına tanık oluyorsunuz. Bütün deneyimlerinin özeti gibi olmuş bu kitap. Daha ayrıntılı, daha yoğun bir metin olabilecek bir eser. Ama zaten bütün bir tarih fotoğraflarında yüklü. Salgado fotoğrafçılığı edebiyata benzetiyor: ”Benim için fotoğraf edebiyat gibi bir şey ; yazarların kalemle söylediklerini ben makineyle söylüyorum. Işığa bayıldığım için bu benim için bir tutku ama ayrıca güçlü bir dil” 

Salgado’nun dünya tarihini hafızalarımıza kazımasının dışında eşi Lelia ile gerçekleştirdikleri müthiş bir proje de var; Instituto Terra yani Yeryüzü Enstitüsü. Salgado’nun ailesi onlara kendilerine ait olan büyük bir arazi veriyor.  Şehirleşme ve endüstrileşmenin etkisiyle iklim düzenin de bozulması beraberinde orman alanlarının yok olmasına neden olmuş. Kurumuş, verimsiz bir alana dönüşmüş burası.  2001 yılında Lelia’nın fikriyle bu bölgeyi yeniden ormana dönüştürmek için bir proje başlatıyorlar ve  2 milyona yakın  ağaç dikiyorlar. Ve emeklerinin karşılığı olarak o bölge tekrar zengin bir ormana dönüşüyor. Bir orman yaratmak! İnsan bundan daha büyük ne yapabilir ki?

Çoğumuz belki de fotoğrafın kime ait olduğunu bilmeden bir yerlerde mutlaka bir fotoğrafına rastlamışızdır Salgado’nun. Kitap ve belgesel şimdiye kadar  okuduğumuz, gördüğümüz bir çok olayı kafamızda netleştiriyor. Müthiş bir sanatçının hayatını okumak ufkumuzu genişletiyor. Sadece fotoğraf sanatına ilgi duyanların değil dünyayı daha iyi anlamak isteyenlerin de okudukları zaman çok şey öğrenecekleri bir kitap. Bunun dışında Salgado’nun şimdiye kadar çıkmış foto kitaplarını benim gibi arşivine eklemek isteyenler için linki aşağıya bırakıyorum.

Sebastiao Salgado Kitapları 

Collage_Fotor

 

12 Yaşındaki Kitap Kurtlarına Özel Kitap Listesi

Collage_Fotor12 yaş çocukluk ve gençlik dönemi arasında kalmış bir araf gibi. İki tarafa da ait değilmişsin gibi hissediyorsun. Ailen seni hala küçük bir çocuk gibi görüyor oysa sen kendini yetişkinlere daha yakın buluyorsun. Hayat böyle iki arada bir derede devam ediyor. Günlük hayatın getirdiği bir sürü rutini bir şekilde idare ediyorsun. Sıra okuma zevkine geldiğinde yine bir takım sorunlar çıkıyor karşına. Okulunun ve ailenin senin için uygun gördüğü kitaplar sana hiç zevk vermiyor. Çoğu oldukça kolay okunan, sürekli bir ders verme görevi edinmiş, birbirinin farklı şekillerde taklidi gibi kitaplar.

Tam da bu duygularla başa çıkmaya çalışan, kitap okumayı çok seven bir yeğenim var. Ona kitap almakta çok zorlanıyordum. Benim gençlik dönemimde okuduğum kitaplar onun çok ilgisini çekmiyordu. O yaş grubuna hitap eden bir çok kitap da ona okuma zevki vermiyordu. Geçenlerde aynı yaşta kızı olan bir arkadaşım da benden kitap önerisi rica edince aklıma bu yaş grubuyla ilgili bir liste hazırlamak geldi. Bu konuda fikirlerine çok güvendiğim kendisi de çocuk ve gençlik kitapları yazan sevgili Füsun Çetinel’e danıştım önce. Harika kitaplarla geri dönüş yaptı. Sonra okuma zevkine hayran olduğum ve güvendiğim edebiyat sever arkadaşlarıma danıştım. Son olarak da twitter’da küçük bir soruşturma yaptım. Kitabevi sahiplerinden  editörlere, çevirmenlere, yazarlara ve okurlara uzanan değerli kişilerden kitap önerileri geldi. Hepsini bir listeye aldım. İçlerinde o yaşa çok  hitap etmeyen kitaplar da var. Onları en alttaki bölüme koymaya çalıştım. Bir de yetişkin kitabı olup o yaşlarda da okunabileceğini düşündüğümüz kitaplar da var listede. Ne yazık ki tüm kitapları okuyup değerlendirme şansım olmadığı için listenin sıralamasında net bir ayrım yapamadım. Artık bu ayrımı da okuyacağı kitabı seçecek olan sevgili okurlara ve onlara destek olan ailelerine bırakıyorum. Ben de bu güzel kitapları oğlum büyüyüne kadar yavaş yavaş toplarım 🙂 Herkese katkılarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Edebiyat paylaştıkça güzel 🙂

Collage_Fotor 2

Duvarda Üç Hafta – Füsun Çetinel

Ahmet Büke’nin  Öykü Kitapları

Ağacın Hafızası – Tina Valles

Kiraz Ağacıyla Aramızdaki Mesafe – Paola Peretti

Külüstür – Joy Cowley

Mevzumuz Derin – Ahmet Büke

Sınıfın Yenisi – Behçet Çelik

Parlak  Fikir Pastası – Luigi Ballerini

Neydik N’olduk Ailesi – Neslihan Acu

Kamyon Kafe – Çiğdem Sezer

Hayat Pastanesi – Çiğdem Sezer

Çukurlar – Louis Sachar

John Boyne kitapları

Raina Telgemeier Çizgi romanları

Rüzgara Bırakılan Dilekler – Lois Sepahban

Jozua Douglas Kitapları

Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız – Romain Puértolas


Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri’nin Olağanüstü Yolculuğu – Romain Puértolas


Martı – Jonathan Livingston

Bitmeyecek Öykü – Michael Ende

Şeker Portakalı – Jose Mauro de Vasconcelos

Çalıkuşu – Reşat Nuri Güntekin

Kertenkele – Jose Saramago

Elleriyle Gören Çocuk – Tomasz Malkowski

Çizgilerle Psikoloji –  Danny Openheimer

Sıcacık Bir Yuva, Miriam Halahmy 

Zeropedia (Fabcaro ve Julien/cdm) Her Şey  Hakkında Her Şey

Kitap Hırsızı Markus Zusak
Simyacı – Paulo Coelho

Annemin Kelimeleri – Sarak Weeks

Savaşı Bitiren Sinek – Bryndis Björgvindottir

İçimdeki Müzik – Sharon M. Draper

Sirk Kızı- Sevim Ak

Molly Pim ve Milyonlarca Yıldız, Martine Murray

Pera Günlükleri dizisi, Delal Arya

Satranç – Stefan Zweig

Küçük Kadınlar – Louisa May Alcott

İhtiyar Balıkçı ve Deniz – Ernest Hemingway

Canavarın Çağrısı – Patrick Ness

Bayan  Peregrine’in Tuhaf Çocukları

Mavi Tüy- Richard Bach

Siyah İnci- Anna Sewel

İnci – John Steinbeck

Göğü Delen Adam – Erich Scheurmann

Pal Sokağı Çocukları- Ferenc Molnar

Moby Dick- Herman Merville

Sonsuz Kule- Silvino Ocampo

Matilda – Roald Dahl

Bunlar Da Mı İnsan – Primo Levi

Koralin – Neil Gaiman

Momo- Micheal Ende

Bitmemiş  Hikayeler Kütüphanesi- Sachiko Kashiwaba

İsabel Allende’nin üçlemesi: Altın Ejder Krallığı, Canavarlar Kenti, Pigmeler Ormanı

Zıkkımın Kökü- Muzaffer İzgü

Hayalperest-  Pam Munoz RyanPeter ssi

Zamanda Kıvrılma- Madeleine L’Engle

Süper İyi Günler- Mark Haddon

Zaman Sandığı – Snaer Magnason

Haldun Taner’in Bütün Hikayeleri

Haldun Taner’in Çocuklar İçin Mitolojisi

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar- Luis Sepulveda

6.27 Treni –  Jean Paul Didierlaurent

Çöplük – Ann Mulligan

Garajdaki Kız- David Almond

İnatçı Keraban- Jules Verne

Hacı Murat -Tolstoy

Harabelerin Çiçeği- Reşat Nuri Güntekin

Anadolu Notları- Reşat Nuri Güntekin

Memleket Hikayeleri- Refik Halit Karay

Gurbet Hikayeleri- Refik Halit Karay

Yavaşlığın  Keşfi – Sten Nadolny

Gazap Üzümleri- John Steinbeck

Kroyçer Sonat- Tolstoy

Angela’nın Külleri- Frank McCourt

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde- Robert Louis Stevenson
Beyaz Zambaklar Ülkesinde- Grigory Petrov
Don Kişot- Cervantes
Hayvan Çiftliği – George Orwell
Persepolis- Marjane Satrapi
Ursula Le Guin – Yerdeniz
Hobbit- J.R.R. Tolkien
Jane Austen’ın kitapları
Zülfü Livaneli – Leyla’nın Evi
Jack London’ın kitapları
Sofie’nin Dünyası-Jostein Gaarder

12 yaş altına da dahil edilebilir diye  düşündüklerim

Jules Verne külliyatı

Narnia Günlükleri – C.S Lewis

Tom Sawyer’ın Maceraları

Huckleberry Finn’in Maceraları

Pollyanna –Eleanor H. Porter

Gökçe’in Yolu- Ahmet Büke

Mavi Gezegenin Hikâyesi

Alice Harikalar Diyarında

Ben’in Gemisi- Pieter Koolwijk

Marcel Ayme Kitapları

Steinhöfel Kitapları

Samed Behrengi Kitapları

Enid Blyton Kitapları

Nezihe Meriç ‘in çocuk kitapları

Timothée de Fombelle kitapları

Fantastik Franki Serisi

Metis Yayınevi Küçük Filozoflar Serisi

Çıtır Çıtır Felsefe Serisi

Gülten Dayıoğlu – Fadiş

Çetin Öner – Mavi Kuşu Gören Var mı?

Kumkurdu- Asa Lind

Cim Düğme ve Lokomotifçi Lukas- Michel Ende

Uçan Sınıf – Erich Kastner

Pippi Uzunçorap Serisi-  Astrid Lindgren

Ağızdaki Kuşlar – Samanta Schweblin

91F45EEB-5835-49BD-BCC6-BACEBF7AA9C4Arjantinli genç yazar Samanta Schweblin karakterlerini  konfor alanlarının  dışına iterek, alışılmamış, ürkütücü atmosferlerde dolaştırıyor. Huzur kaçıran olaylarla ve karakterlerle okuyucuyu tetikte tutan bir tarzı var. Her an her şey olabilir, dünyanın en tuhaf olayı karşınıza çıkabilir gibi bir hisle okuyorsunuz kitabı. Bazı öyküler bu kadar da olmaz ama, nasıl bunu düşündün dedirtecek  türden. Okuyanların aklına eminim hemen ”Muhafaza Edilenler” öyküsü gelecektir. Gerçekten de hayatımda okuduğum en ilginç hamilelik hikayesi.

Parşömen Sanal Fanzin’de Onur Çalının çevirdiği bir söyleşisinde şöyle  diyor yazar :

”Bence kurgu, gerçekten alışılmadık olan bir şeyle başlar. Normallik büyük bir yalandır, maruz kaldıklarımız arasında bizi en çok yaralayan yalanlardan biridir. Sürekli normal olmaya çalışırız ama normallik bir kurgudur. Sizin ve benim aramızdaki bir alandır ve bu alanı kimse ele geçiremez. Boşluktur. En yakın olduğunuz insanlarla ilişkilerinizi iyi anlarda kurmazsınız. En iyi bağları tasa, affedicilik ve ötekinin sizden tamamıyla farklı olduğu kabulü üzerinden kurarsınız. Normallik düşüncesi bizi birbirimizden ayırır.”

‘‘Normallik fikri, toplumsal ve ekonomik bir inşadır. Bazen insanlar bu öyküleri fantastik olarak değerlendiriyorlar. Ağızdaki Kuşlar’da gerçekten fantastik olan bir ya da iki öykü vardır ama öykülerin hepsi tekinsiz olan hakkındadır. Tür olarak fantastik, dünyamızda gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler etrafında gelişir. Tekinsizlik ise tuhaf olan, alışılmamış olan ama gerçek olan bir şey üzerine kurulur. Bu da öyküleri daha dehşetli hale getiriyor.’’

Samanta_Schweblin

”Normal olma”  algımızı sorgulayan bir bakış açısı var ve bu oldukça kafa açıcı bir yaklaşım. Kitaptaki öykülerde de bunu sıkça düşünürken buluyorsunuz kendinizi.

Flannery O’Connor’un insanı sarsan, o muazzam gotik atmosferinde adeta karanlıkta duvarlara tutuna tutuna yolumuzu bulmaya çalıştığımız öyküleri gibi  Samanta Scweblin’in kalemi de okuyucuya gerilim yüklü bir deneyim yaşatıyor ve bu normal dışı kurgudan rahatsızlıkla harmanlanmış değişik bir haz alıyorsunuz. Edebiyatta Latin Gotiği diye bir bölüm olsaydı Samanta Scweblin kesinlikle bu bölüme dahil olurdu.

Emrah İmre’nin incelikli çevirisi kitabın anlaşılır olmasına katkıda bulunmuş bence. İngilizce çevirilerini okuyanlar yorumlarında metnin çevrilirken  anlamını epey yitirdiğini yazmışlar. Türkçe çeviri için böyle olmadığını düşünüyorum. Hatta bazı noktalarda öyle güzel türkçe karşılıklar bulmuş ki tam yerinde olmuş. En güzel örnek ”Asfalta Çarpan Kafalar” öyküsünde kullandığı ” kültür gediği” tamlaması. Sadece  bu tamlama için bile övgüyü hak ediyor.

Kitaba ismini de veren Ağızdaki Kuşlar öyküsü için Gustavo Ribeiro  bir kısa film çekmiş. Filmin sadece fragmanına ulaşabildim. İngilizce altyazılı fragmanı şu linkten izlemek mümkün : Passaros na Boca 

Kitaptaki en sevdiğim öykülerden biri olan Benavides’in Ağır Valizi’ni Arjantinli yönetmen Laura Casabe filme uyarlamış. Film yurtdışında Netflix’te yayında, ancak Türkiye Netflix’de henüz gösterime girmemiş.

La_valija_de_Benavidez-745078344-large

Bir diğer haber de yazarın henüz dilimize çevrilmemiş olan 2017 Man Booker ödülü listesinde de yer alan  ”Distancia De Rescate”  kitabı hakkında. İngilizceye ”Fever Dream” olarak çevrilen bu kitabı Perulu yönetmen Claudia Llosa’nın filme çekeceği ve Netflix ‘te 2019 yılı içerisinde yayınlanacağı konusunda haberler var. Ama henüz filmle ilgili net bir bilgi yok. Belki ilerleyen zamanda film gösterime girer. Umarım filmden önce kitabın türkçe baskısını okuma şansımız olur.

Kitap kapakları konusunda takıntılı biri olarak paylaşmasam olmaz bölüme geldi sıra. Can Yayınları’ndan çıkan türkçe baskının kapak tasarımı Utku Lomlu’ya ait. Aşağıda kitabın çeşitli kapaklarından bir kolaj yaptım. Siz en çok hangisini sevdiniz?

Collage_Fotor 2

 

Collage_Fotor 1

 

Tarihin derinliklerinde kalmış iki muazzam film

Collage_Fotor

Reprise  yönetmenliğini Joachim Trier‘in yaptığı 2006 tarihli bir Norveç filmi.  Film bir grup kuzeyli gencin yaşamına odaklanıyor gibi görünse de edebiyat, yaratma cesareti ve süreci, arkadaşlık ve ilham konularını işleyen dinamik bir kurguya sahip. Geleneksel hikaye anlatıcılığının dışında bir anlatımı var. Filmin başında iki yakın dost Erik ve Philip’i yazdıkları kitapları postaya atarken görüyoruz. Henüz hangisinin kitabının basılacağı ve hayatlarının ne yönde değişeceği belli değil. Daha sonra zamanda sıçramalarla ikisinin de yaşamında neler olduğunu anlatan bir kurguyla ilerliyor.  Edebiyat tutkunu bu iki gencin hikayesini anlatırken,  anıları tekrar yaratabilmenin mümkün olup olmadığını sorguluyor. İskandinav filmlerinin ana temalarının hepsini filmde bulmak mümkün. Depresyon, varoluş, yalnızlık ve melankoli karakterlerin film boyunca başa çıkmaya çalıştığı konular.

Edebiyat tutkunlarının ve yazmak üzerine kafa yoranların seveceği bir film.

Collage_Fotor ida

 

İda, Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin 2015 yılında yabancı dilde en iyi film Oskarı aldığı filmi. Son filmi Cold War epey konuşuldu ama beni en çok bu filmi etkiledi. Sinematografik etkisiyle büyüleyen, aşırı kasvetli, son derece basit bir kurguyla etkileyici sahneler sergileyen muazzam bir film. Siyah beyaz tutkunları ve sinemada ışığı aşırı önemseyenler için güzel bir örnek. Sadece son sahne  hariç tüm film akademik formatta çekilmiş. Yönetmenin şu yorumu beni çok etkiledi: ‘Akademi formatı daha fotografik bir etki bırakıyor. Ekran daha dar olduğu için kadrajın içinde çok az şey gösterebiliyorsunuz. Ama birçok şeyi göstermeden çok fazla anlam üretebildiğiniz, çok fazla şey hissettirebildiğiniz bir format bu ‘ ∗ Biraz öykü yazmak da böyle değil mi? Dar alana çok şey sığdırabilmek. Son sahnede ise farklı bir çekim tekniğinin kullanılmasının özel bir sebebi var. Filmin sonu hakkında spoiler vermemek adına yazmıyorum.

Durağan, basit bir kurgu, bolca fotoğraf karesi gibi görüntülerle ilerleyen film  manastırda büyüyen İda’nın bir gün yaşayan tek akrabası olan teyzesini ziyaret etmek için yola çıkmasını ve ardından gelişen olayları anlatıyor. Aslında bir çeşit yol filmi de diyebiliriz. Teyze rolündeki Agata Kulesza ‘nın oyunculuğu muazzam. Filmi sarıp sarmalayan müzik bir çok yerde ön plana çıkıyor.

Filmi şimdi ne olacak kaygısıyla izlemek yerine duygu akışına bırakarak izleyince bazı sahneler çarpıcı bir etki yarattı. Sanırım uzun süre etkisinden çıkamayacağım sahneler olarak kalacak bende. Ama yönetmenin çarpıcı sahneler koyarak duygu sömürüsü yapmak gibi bir amacı film boyunca hiç yok. Bence en çok etkiyi kadraj ve ışık yapıyor.

 

Pawel Pawlikowski ile Altyazı Sinema Dergisi‘nde yapılan söyleşiden alıntıdır.

Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız – Natsuki Ikezawa

IMG_9495Birbirine zıt karakterli iki kardeşin Endonezya’nın Bali Ada’sında kesişen ve ikisinin de hayatını değiştiren  bir yolculuğun hikayesi. Biri batı diğeri doğu kültürünü hayatının orta noktasına koymuş bu iki kardeş üzerinden kurgulanan olaylarla, bir yandan medeniyetler arası kültür farklılıklarını, diğer yandan inanç, ahlak, adalet, medeniyet ve emperyalizm gibi yılllardır toplumlar üzerinde etkisi olan kavramları irdeliyor. Japon kültürüne yakından tanık olurken, diğer taraftan Endonezya’nın mistik çekiciliği, Vietnam ve Kamboçya’nın gizemi doğa ve resim aşığı olan ağabey Tetsuro’nun penceresinden aktarılan bölümlerle başınızı döndürüyor. Bu kitabı okuduktan sonra insan uçağa atlayıp Angkor Wat’a gitmek istiyor. Oradan Bali’ye geçmek, adalarında kaybolmak, saatlerce oturup tapınaklarda huzur bulmak. Ya da büyüleyici legong dansını izlemek…

80’li yıllarda geçen romanda Bali yine turistik bir yer olmasına rağmen daha çok mistik karakteriyle ön planda.

”Anlam yoğunluğu çok koyu bir adadır burası. Her şeyin bir anlamı vardır. Üstelik bu anlamlar iki üç katmanlıdır. Adanın tamamı mitolojiler ağına takılmış bir balık gibidir ve bu adada kutsalla dünyevi , temizle pis, iyiyle kötü, hayatla ölüm birer çifttirler. Fırıl fırıl döner, birbirlerinin yerine geçer ve hep ikili takım halinde hareket ederler. Adalılar tanrılara şık sunaklarda güzel yiyecekler sunarlar. Ama şeytanları da ihmal etmezler. Aşağılık, alçak şeyler olarak görülen şeytanlara çürümüş, bozulmuş şeyleri sunağa değil yere koyarak verirler gerçi, ama burada önemli olan şeytanlara da bir şeyler sunmalarıdır . ”

Japon edebiyatının güçlü yazarlarından olan Natsuki Ikezawa bu kitabında daha çok Asya’dan bahsetmiş. Ama kitap  bir nevi medeniyetler arası iç içe geçmiş yolculuklardan oluşuyor. Kız kardeş Kaoru Fransa’da eğitim görmüş ve orada yaşıyor. Mesleği nedeniyle orta doğu ülkelerini seyahat etmiş. Ağabey Tetsuro ise tam bir Asya aşığı. Asya’nın büyüsü onu çok etkiliyor ve bu resim sanatına da yansıyor.

Kitabın ana ekseninde Tetsuro’nun uyuşturucu bağımlılığı ve o yıllarda Endonezya’nın uyuşturucu kullanma ve ülkeye sokma ile ilgili uyguladığı çok ciddi yasalar var. Tetsuro, terfi etmek için ona komplo kuran bir emniyet müdürü yüzünden yakalanıyor ve idam cezası ile yargılanmak üzere tutuklanıyor. Bu noktada Kauro ağabeyini kurtarmak için Bali’ye gidiyor. Yazar hikayeyi üç farklı anlatımla ilerletmiş. Kız kardeş, Testuro’yu anlatan bir dış ses ve italik cümlelerle Tetsuro’nun kendi ağzından anlatım var. Bu bölümlerde uyuşturucunun insan beyni ve vücudu üzerindeki etkisi çok iyi anlatılmış.

Kurgu ve akıcılık kitabı kolay okunur kılıyor ama yer yer bazı bölümler çok uzatılmış hissi veriyor. Sonlara doğru hikaye biraz aceleye getirilmiş gibi hissettim. Detay vermemek adına bu konuyu açmamak daha doğru olur 🙂

Kitabı okurken sık sık yıllar önce okuduğum ve o dönemde çok beğendiğim bir kitabı anımsadım; Malezya’da uyuşturucu kaçaklılığından yakalan ve idama mahkum edilen Fransız Beatrice Saubin’in hapisten çıktıktan sonra kendi hikayesini yazdığı kitap Sınanma. O da 80’li yıllarda geçen bir davaydı ve yine komplo kurulmuştu.

Japonya’nın en üretken yazarlarından olan Natsuki Ikezawa aynı zamanda şair ve çevirmen kimliğiyle de tanınıyor. Hayatı boyunca bir çok ülkede ikamet etmiş ve sabit bir hayatı olmamış. Fizik eğitimini bırakıp çevirmenliğe yönelmiş ve sonrasında yazma hayatı başlamış. Dilimize Devrim Çetin Güven tarafından çevrilmiş bu kitabı dışında türkçe başka bir eseri yok. Japoncadan çeviren Devrim Çetin iyi bir iş çıkarmış.