Yağmur Damlaları Arasındaki Mesafe – Justin Ker

IMG_0419Singapurlu yazar Justin Ker’in öykülerini okurken dünya turuna çıkmış gibi oldum. Hindistan, New York, Şili, Lübyana, Bağdat, Hong Kong, Tayland, Bolivya gibi birbirinden farklı kültürlere misafir olan kısa öykülerden oluşuyor kitap.

Genelde melankolik karakterleri var öykülerin. Yanlış kadınla evli olan adam, artık bir alzheimer hastası olan kocasından gördüğü zulmü kendi lehine çeviren kadın, şiirinin sadece başlığını yazdığı kağıdı uçan şair, konuşmaktansa yazmayı seçerek iletişim kurmaya çalışan adam, ayrıldığı sevgilisinin kahkahasını arayan genç gibi ilginç karakterlerle süslü metinler.

Öykülerin çoğunda hafif yağmur yağıyor. Yağmur damlalarının düşüşünü anlatıyor. Hüzünlü karakterlerin dünyaya bakışları çok farklı. Sanki görünmez bir süzgeçten geçen anılarını süzgecin üstünde kalan zaman tortuları ile anlatmayı seçiyorlar. Detaylar çok keskin. Bu küçük ama keskin detaylar öyküleri güçlendiriyor ve adeta merkezi haline geliyor.

Yağmur iniyor ve insanlar binalarla altgeçitlere kaçıyorlar. Kaldırımlar artık boş, gökyüzünün yansımasıyla kayganlaşmış vaziyette. Çatı olukları çalkantılı beyaz akıntılara dönüşüyor ve bir kaldırım taşının yanındaki tıkanmış rögar ağzı yola doğru su fışkırtıyor suyun her bir fırlayışı bir kalp atışı kadar sabit. İnce su dalgaları sonu gelmez terkin dalgaları gibi cam pencerelerden kaçarak dış sokaktan gelen ışığı kırıyor. İki bina arasında sallanan bir telefon hattında, yağmur damlaları hattın ortasındaki hafif çöküntüye tutunuyor. Bir yağmur damlası yere düşünce yerine derhal bir yenisi geliyor. Yağmur gökyüzünün rengini değiştiren bir paravan misali, kentin üstüne bir sepya filtre örtüyor. Kent sanki zamanda geriye, tam renki fotoğrafların icadından önceki çağa gitmiş gibi. Işık yaygın ve dingin hale geliyor. Boş durumdaki ufak bir dar sokakta, içinde boş  bir bira şişesi bulunan bir kahverengi kağıt torba terk edilmiş bir evin pervazında , dar girinti sayesinde yağmurdan korunmuş halde duruyor. Bu yağmur paravanıyla belirli ışık altında, torbanın şekli ve kırışıklıklarının örüntüsü gözün görsel bir şüphe yaşamasına yol açıyor. Kahverengi kağıt torğabıb yerinde, göz başka bir şey, bir insan figürü görüyor; elleri zühtle birbirine kenetlenmiş, şu küçük Bakire Meryem heykellerinden birini. ( Yağmur, sayfa 145 )

Şu alıntıyı okuyan beni tanıyanlardan ‘tam kendine göre bir kitap bulmuş ‘ dediklerini duyar gibi oluyorum. Tam isabet 🙂 Öyküleri okumadım arkadaşlar, adeta içtim. Limonlu çayım gibi, tadını çıkara çıkara, soğudukça ocağın altını açarak, yeniden yeniden ısıtarak, yudum yudum içtim.

IMG_0287

Yazarın bir insan gözünün gördüğü herhangi sıradan bir yaşam anını en ince detayına kadar böylesine güzel anlatmasına hayran kaldım. İlk kitabı olması ayrıca şaşırtıcı. Kendisi Singapur’da Ulusal Nörobilim Enstitüsünde hekimmiş. Kitabın yazarı tanıtan bölümünde; ‘Hasar görmüş beyin ve hasarlı hatıralara yönelik özel bir ilgisi olduğu’ yazıyor. İnternette araştırınca hakkında çok fazla bilgi yok. Goodreads’te verdiği sitede öykülerinin orijinal metinleri var. İsteyenler şuradan bakabilir: https://justinker.diaryland.com

Emrah Saraçoğlu’nun çevirisi başarılı. Alakarga Yayınları’ndan çıkan kitabın türkçe yayın hakları Kalem Ajans aracılığıyla alınmış. Bu kitapta da mı Nermin Hanım’ın parmağı var diye merak ettim 🙂

Reklamlar

Yeni yılın ilk kitapları ve diğer bazı şeyler

IMG_3872

Her yeni yıl başlamadan önce gerçekleştirmek istediği dilekleri bir yere yazan o kesimdendim ben de. Bu yıl ilk kez bunu yapmadım. Sonraki yıllarda da yapar mıyım bilmiyorum. Yazınca içinden atmış oluyorsun sanki. Dönüp baktığında bazen anlamsız geliyor. En azından ben öyle  hissediyorum bu aralar.

Ocak ayı Panama’da hareketli başladı. Katolik Kilisesi tarafından düzenlenen Dünya Gençlik Günü organizasyonu bu yıl Panama’da yapıldı. Papa Francis’le beraber dünyanın çeşitli yerlerinden gelen yaklaşık 700.000 kişi Gençlik Günü’nü kutladı. Alınan güvenlik önlemleri, kapatılan yollar, çalışma saati değiştirilen işler ve okulların tatil edilmesi biraz karışıklık yarattı diyebilirim. Ama üzücü hiçbir olay olmadı. En azından bizim bildiğimiz kadarıyla olmadı. Bir haftadan uzun bir süre genç katılımcılar ellerinde bayraklarla ve organizasyonu temsil eden şapka ve tişörtleriyle şehrin her yerinde dolaştılar. Bazı  Panamalı’lar onları evlerinde misafir etti. Kiliseler, sinagoglar, okullar onların ikamet yeri oldu. Şarkı söyleyerek yollarda yürüdüler. Rengarenk bir atmosfer vardı ülkede. Ayın gündemi Papa olduğundan Rüzgar bile merak içindeydi. Ben de Papa’yı görebilir miyim anne diyo sordu hatta :))

Her şey eski düzenine kavuşunca ben de sabah yürüyüşlerime geri döndüm. Her sabah sevdiğim podcastleri (podcast demek hiç hoşuma gitmiyor ama tam olarak nasıl adlandıracağımdan da emin değilim. Radyo yayını belki? ) dinleyerek yürüyorum. Sanem Sirer’in hazırladığı Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler müthiş  bir yayın. Konuklarıyla Edebiyata dair her türlü konuyu ele alıyorlar. Yeni yazarlara, yayımcılığa, çevirilere dair birçok konuda yeni şeyler öğrenmemizi sağlayan ve de oldukça keyifli  bir yayın. Şimdiden listeme bir sürü kitap ve yazar ekledim. Ve de çevirmen 🙂

Diğer ilgiyle takip ettiğim yayın İlk Sayfası. Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu yazarlarla konuşuyor. Bir kitabın ilk sayfası üzerinden yazarlara nasıl yazdıklarını soruyorlar ve nasıl yazılır sorusuna yanıt arıyorlar. Bir nevi sesli yazı atölyesi düzenliyorlar. 

Üç cümleyle anlattıkları gibi tam da böyle yapıyorlar. Storytel‘in sponsorluğunda yaptıkları bu söyleşilere  şimdiye kadar 25 yazarı konuk ettiler. Bugün son bölümü yaptıklarını öğrendim. Çok da üzüldüm. Çünkü bir boşluğa düşeceğim şimdi. Epey alışmıştım onları  dinlemeye. Sevdiklerim de vardı,  asla okumayı düşünmeyeceğim yazarlar da vardı konukları arasında. Ama her birinin yazma serüvenini dinlemek müthişti. Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas’ın güzel dostlukları yaptıkları şeye  de yansımış ve çok keyifli bir iş çıkmış ortaya. Konuk yazarın seçtiği bir kitabın Storytel’deki ilk sayfasını dinliyorlar önce ve sonra sohbet başlıyor. Aynı zamanda ‘okur’ da  olan dinleyicilere çok güzel bir hediyeydi bence bu yayın. Enerjileri beni çok mutlu etti.

 

Collage_Fotor

Yıla güzel kitaplarla başladım. Sosyal medyada takip ettiğim, blogunu okuduğum , ara sıra fikir alış verişinde bulunduğum sevgili Martı Uçtu  ‘nun şiir kitabı Naylon Sözler ile yıla müthiş bir giriş yaptım. Kendisi tatlı bir gezgin ve okuma kurdu olan şairimiz büyülü bir süzgeçten geçirdiği deneyimlerini müthiş dizelerine işlemiş inci gibi. Her bir kelime ve dize, yükünü taşıdığı duygulara edebi bir nehir olmuş adeta. Öyle bir nehir ki içinde yazarlar, şairler, kıtalar, kitaplar, şiirler ve romanlar var. Hayat var, ölüm var. Yağmur var, acı var. Gülümseten, ruha dokunan küçük çiçekler var. Trenler var bilinmeze giden. Yavaş yavaş, düşüne düşüne okunmalı her dize. Göründüğünden daha ağır hepsi. Daha dolu.

Ve Tatar Çölü … Böylesine şiirli ve edebiyat dolu bir yolculuk beni Bastiani kalesine götürüyormuş meğer. Orada kimle karşılaştım biliyor musunuz? Geçip giden onca yılda değişen benle karşılaştım. Kalbim sıkıştı okurken. Teğmen Drogo oldum. Kale oldum bazen. Bazen çölün kendisi oldum. 20’li yaşlarımın yasını tutuyorum hala. Bazen okuduğumuz kitaplar hayatımızı etkilemekten öteye gidiyor. Bizi sıkıca kavrıyor, sallıyor ve altüst ediyor. Tatar Çölü böyle bir kitap. Bir kez Bastiani Kalesi’nin içine girince aniden Drogo’nun kendisi oluyor okuyucu. Drogo gibiyiz hepimiz. Ertelediklerimiz, yarına bıraktıklarımız, eylemsizliklerimiz, korkularımız ve kaygılarımızla hayatın içinde kendimizin bile farkına varmadığı kısır bir döngünün silik kahramanlarıyız. Ve kitabı okurken sarsıcı gerçekler teker teker çıkıyor ortaya. Basit gerçeklerle yüzleşmek daha acı oluyor sanırım. Aslında hep gözümüzun önündeler ama her nasılsa onları görmezden geliyoruz.

Müthiş bir sadelikle yazılmış çok güçlü bir roman Tatar Çölü. Herkes üzerinde böyle bir etkisi olur mu bilmiyorum ama hala ‘zamanınız’ varken okumanızı öneririm. Çünkü aynen şöyle ;

“Yine de zaman geçiyordu; insanları hiç düşünmeden, dünyada gidip geliyor, güzel şeyleri solduruyor; ve henüz adı bile konmamış yeni doğmuş bebekler de dahil olmak üzere hiç kimse onun elinden kurtulamıyordu.”

Nefis çeviriyi de atlamayayım. Hülya Tufan’ın incelikli çevirisi çok güzel.

Diğer kitabım Françoise Sagan’dan Günübirlik Acı’ydı. Sabah doktorundan birkaç ay içinde öleceğini öğrenen bir adamın öyküsü. Güne bu yıkıcı haberle başlıyor ve kabullenme, başkaları ile paylaşma, bundan sonra ne yapacağını düşünme aşamalarıyla ilerliyor hikaye. Aslında kitabın felsefesi anlatmak istediğinden (ya da çeviri üzerine de şüphelerim var , anlatım bozuklukları vardı sık sık) daha derin. Böyle bir haber alan bir insanın nasıl tepki verdiği, haberin çevresini ve geri kalan hayatını nasıl etkileyeceği üzerine kurgulanmış. Ama karakter çok fazla konuşuyor ve düşünüyor. Ve bu düşünceler sürekli aynı cümlelere hapsedilmiş gibiydi metinde. Bu durum da maalesef okumayı sıkıcı bir tona dönüştürüyor. Elbette ölmek üzere olan bir adamın hikayesi kimseye çekici gelmeyebilir. Ama biraz da nasıl anlatıldığının, nasıl bir dil kullanıldığının farkı eseri eşsiz bir yere taşıyabilirdi. Ne yazık ki benim için öyle olmadı.
Okurken sık sık Agnes Varda’nın Cleo’sunu ve Amy Redford’un The Guitar (2008) filmlerini düşündüm. Günübirlik Acı’nın Matthieu’su erkek karakter olarak nasıl bir oyuncu olurdu diye düşünmeden edemedim.

Ayın son kitabı Şilili yazar Alejandro Zambra’dan. Notos Kitap sayesinde tanıdık bu yazarı. İyi ki türk okurlarla buluşturdular. Romanlarını çok sevdiğim Zambra’yı öykü diliyle de sevdim. Aynı yalınlık ve samimiyet öykülerinde de kendini gösteriyor. Güney Amerika’nın büyülü gerçekçiliğinden farklı ve hatta ona tam ters anlatımı olması Zambra’yı ayrı bir yere koyuyor bence. Ülkenin siyasi tarihini ve kendi kişisel tarihini böylesine okunabilir ve çekici bir anlatım ile yazması eşsiz kılıyor yazarı. Romanlarını okuyalı çok uzun zaman olmuştu ama öyküleri ile kaldığım yerden devam etmiş gibi hissettim. Ara vermeden okumuş olsaydım belki birkaç kişinin yorumlarında belirttiği hayal kırıklığını ben de yaşardım. Birkaç öyküyü çok beğendim; Çok İyi Sigara İçerdim, Aile Hayatı, Teşekkürler ve Camilo.

Çiğdem Öztürk’ün çevirisi de çok başarılı. Sadece bir yerde bir deyimi yanlış kullanmıştı. O da metnin nazar boncuğu olsun 🙂

 

2018’de Okuduğum Kitaplar Üzerine Notlar

Nefis bir kitap adında yoğunlaşıyorum bu yılı düşündükçe; Hızlandıkça Azalıyorum. Kjersti Skomsvold’un bu kitabı ve bahsetmeden edemeyeceğim müthiş kapak tasarımı sık sık hayatımın içinde, gizli bir pencereden beni izleyen endişeli bir anne gibi duruyor. Hızlanmak, her şeye yetişmek, daha çok kitap okumak, daha çok film izlemek, oğluma daha çok vakit ayırmak, süper anne olmak, harika yemekler pişirmek istiyorum. Ama yetemiyorum, yetişemiyorum. Ve kitabın kapağındaki gibi kocaman bir süzgeç var ruhumun etrafında. Bende kalanlarla hayata devam ediyorum ama tutamadıklarım uçup gidiyor başka ruhlar arıyor sanki kendine. İşte bir kitap kapağından kendine kişisel analiz  yapma örneği 🙂 Bu kitabı bir önceki yıl okumuştum. Bu yıl okuyabildiklerimi sonraki yıllara böyle içtenlikle taşıyabilecek miyim emin değilim. O nedenle kısa bir kendime not gibi okuduklarım, sevdiklerim, sevmediklerim  yazısı yazmak istedim. (Bu yıl istediğim kadar kitap okuyamadım. Yetişemedim 🙂 )  Sadece kitaplar ve hatta kitap kapakları olacak bu yazıda. Blog yazılarını biraz zaman kapsülüne benzetiyorum. Yıllar sonra okuduğum zaman hayret ediyorum yazdıklarıma. O yüzden epey de keyifli aslında.

Bu yıl okumaya  Koreli yazar Han Kang’ın 2016 Man Booker ödülünü almış, yerlere  göklere sığdırılamayan Vejetaryen kitabı ile başladım. Benim için epey hayal kırıklığı yaratan kitap bir çok edebi makam ve okuyucular tarafından çok iyi olarak nitelendirildi. Gördüğü rüyaların ardından vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hikayesini anlatıyor kitap. Ama hakkını vereyim kitap kapağı muhteşem ve kesinlikle içerikle uyumlu.

Collage_Fotor

Madem Man Booker ile başladık yine aynı ödülün 2005 yılı sahibi olan diğer bir kitapla devam edeyim. İrlandalı yazar John Banville’in Deniz isimli kitabı, sanat tarihçisi olan bir adamın eşinin ölümünün ardından çocukluğunun geçtiği kasabaya gidişi ve orada geçirdiği sessiz günlerde geçmiş günlerini hatırlaması üzerine son derece durgun ve ağır ilerleyen bir konuyla ilerliyor. Man Booker ödüllü kitaplarla aram pek iyi değil diye düşünürken aklıma Julian Barnes geldi. Bir son Duygusu isimli sevdiğim kitabıyla ödüllü yazar/ kitaplara önyargımı sıfırlamama yardımcı oldu.

Bu yıl okuduğum ve neredeyse her yazdığı satıra hayran olduğum Wilhelm Genazino maalesef bu ay hayata veda ettti. Müthiş bir gözlem ustası olduğunu düşünüyorum Wilhelm Genazino’nun. Onun kitaplarını okuduktan sonra çevremde gelişen olaylara ve yanımdan geçen insanlara eskisi gibi bakmıyor, onun satırlarının aydınlattığı gizli bir pencereden bakıyorum sanki. Yazdığı nefis kitaplardan dilimize kazandırlan sadece üç kitabı var. Umarım diğer kitapları da türkçeye çevrilir ve okuma şansımız olur. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, O Gün İçin Bir Şemsiye ve Aşk Aptallığı; üçünün de ortak özelliği ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitaplar olması. Üç kitap için de yazdığım notları  blogdan okuyabilirsiniz.

Collage_Fotor kopyası

 

0000000355199-1

Genazino’dan sonra yatay bir geçiş yapıp Philip Roth’un Sokaktaki Adam kitabından bahsetmek istiyorum. Son durakla başlayan, yol boyu hayatını gözden geçiren bir adamın öz eleştirisi üzerine bir kurgusu var kitabın. Genazino’nun son kitabındaki ölüm ve yaşlılık korkusu bu kitapta baş konu. Bir nevi bitmiş bir hayatı masaya yatırıp üzerinde otopsi yapmış Philip Roth. Ve bunu yaparken de çok güçlü bir dil kullanmış. Şimdiye kadar okuduğum ilk kitabı ama kesinlikle uzun uzun cümleleri ve güçlü kelimeleriyle beni kendine bağladı.

 

 

0000000690250-1

Şimdi biraz uzak doğu topraklarına götüreyim sizi. Çinli yazar Yu Hua, kitabı Yaşamak ile Çin’in tarihinde yaşanan siyasal ve toplumsal değişimleri kahramanımız Fugui’nin yaşam deneyimi ve gözlemleriyle hikayeleştirmiş. İnanılması güç acılarla dolu bir ömür sürmüş Fugui. Hiç tanımadığı bir yabancıya anlattığı hikayesi yüksek bir tempoda devam ediyor. Son derece sürükleyici bir kitap.

 

 

 

Bu yıl elbette öykülere de ağırlık verdim. Aslında öykü kitapları okumak önceliğim oluyor. Ama bu yazıyı yazarken bu yıl fazla öykü kitabı  okumadığımı fark ettim. Aslında kitaplaşmamış epey öykü okudum ama  onları tek tek yazmam mümkün değil. Okuduklarımın çoğu çeviri eserler oldu tesadüfen. İrlanda Edebiyatı’nın güçlü öykücülerinden Claire Keagan ‘ın Mavi Tarlalardan Yürü kitabıyla İrlanda’nın soğuk ve rüzgarlı doğasında gezintiler yaptım. Ve kesinlikle Keegan’ın öykülerini çok sevdim. Biraz sinematografik bir anlatımı var yazarın. Doğanın öykülerdeki yeri bu anlatıma güç katıyor. Rüzgarın sesi satırlar arasında duyuluyor. Alois Hotching’in  Belki Bu Defa, Belki Şimdi kitabı maalesef yazım yanlışları ve anlaşılmaz çevirisi ile benim için listemin son sıralarına girdi. Tekinsiz atmosferi ve tuhaf  karakteriyle ilgi çekici ama insanı kolayca yakalamıyor kitap. Grace Paley’in İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden kitabı benim için bu yıl okuduğum en iyi öykü kitabı olarak hak ettiği yerde. Öyküler sıradışı ve eğlenceli. Anlatım dili mizah içeriyor ve zekice kurgulanmış öyküler var. Yazarın kendi hayatı ve politik duruşu da yer buluyor öykülerde. Üç kitap da Yüz Kitap yayınlarına ait. Artık sevdiğim yeni bir yayınevi var 🙂

Collage_Fotor 3

Türk Edebiyat’ından bu yıl sadece Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Seçilmiş Öyküleri’ni ve Eyüp Tosun’un ilk kitabı olan Kör Islık’ını okudum. Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun bir kaç kitabından derlenen 14 öykü birleştirilmiş bu kitapta. Güçlü bir kalemden güçlü öyküler. Eyüp Tosun’un Kör Islık’ığında  zaman zaman lezzetli ve yerinde benzetmeler (benim gibi benzetme avcısı biri için bulunmaz nimet) öyküleri derinleştirdi. Bazen de bulunduğu yere büyük geldi. Samimi ve sade dili ile karakterleri okuyucuya iyi açmış Eyüp Tosun.

Collage_Fotor 6.jpg

Sıra geldi Yedi Yıl’a. Yazarı Peter Stam İsviçre’nin son yıllarda en çok konuşulan yazarıymış ve kitabı ülkemizde  yılın en iyi 50 kitabından biri seçildi. ( söz konusu liste gerçekten de enterasan kitaplarla dolu. Hala görmeyenler için tartışmalı listeyi şuraya ekledim en iyi 50 kitap )  Ve buna gerçekten inanamıyorum. Son derece vasat bir kitaptı bence Yedi Yıl. Dili, kurgusu, karakterleri hiç bir yenilik vadetmeyen bir kitap. Kapağı zaten içeriği anlatıyor. Benim bu kitabı okumak için seçmem paylaşımlarını severek takip ettiğim Nermin Mollaoğlu vesilesiyle oldu. Ama maalesef beğenmedim.

Collage_Fotor7

Yedi Yıl gibi diğer bir hayal kırıklığı yaratan roman Bjorn Rasmussen’in Ten Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Bir Kılıftır kitabı. Kimin, ne zaman ne anlattığı belli olmayan sayıklamalarla dolu bir hikaye. Cinsel kimliği ve varlığı ile ilgili sorunları olan bir karakter var ve saplantılı bir aşkın içinde kıvranıyor. Anlatım rahatsız edici demiş birçok okuyucu. Rahatsız edici değil, anlamsız, duygusuz ve gereksiz derecede komik buldum ben. Kitapla ilgili beklentim ne yazık ki çok farklıydı. Okumasam da olurdu dediğim kitaplardan biri.

Şimdi size üç kadının üç romanından bahsedeceğim. İlki Özlem Narin Yılmaz’ın Kapıyı İçeriden Kilitledim kitabı. 1950’ler ve 2000’li yıllar arasında geçen karşılıksız  bir aşkı anlatıyor roman. Aslında oldukça iyi bir roman ama benim için kitapta hiçbir yenilik ve sürpriz yoktu. Diğeri Tuğba Doğan’ın Musa’nın Uykusu kitabı. Yazarın ilk romanı olmasına rağmen oldukça olgun bir dili var. Yatalak kardeşine bakan Zeliha’nın iç sesleri bilinç akışı yöntemiyle anlatılıyor. Kullandığı dil ve anlatmak istediği mesele beni etkiledi. Yeni kitaplarını da mutlaka okumak isterim. Son bahsedeceğim roman Zeynep Kaçar’ın Kabuk’u. Asırlardır akan acı nehirlerinde akıntıya kendini bırakmış kadınların romanı Kabuk. Titizlikle düşünülmüş bir kurgu ve sade anlatım romanı akıcı kılıyor. Aile ağacını kafamda oturtmak epey zor oldu ama sonunda başarınca daha keyif aldım kitaptan.

Collage_Fotor9

Kuzey Avrupa edebiyatından  bu yıl payıma düşen iki kitap oldu. İlki  Kjersti Annesdatter Skomsvold’un  33 isimli kitabı. Hızlandıkça Azalıyorum ile gönlüme taht kuran yazar maalesef bu kitabında aynı etkiyi vermedi bana. Sorunlu öğrencilerden oluşan bir okulda matematik öğretmenliği yapıyor karakterimiz. Gerçekler ve kahramanın hayal gücü arasında bir çizgi yok ve geçişleri anlamak çok güç. Saplanıp kaldığı düşünceler hikaye içinde orada burda dağınık verilmiş. Anlamakta zorlandım. Diğer kitap, Doppler karakteri ile sevdiğimiz unutulmaz kitabın devam kitabı olarak okunan Bildiğimiz Dünyanın Sonu. Erlend Loe bu kitapla da epey mizah içeren bir anlatım yakalamış. Bu kez Doppler yuvaya dönüyor ve olaylar gelişiyor. Şurada kitaba dair notlarım var. Arada henüz türkçeye çevrilmeyen Volvo Trucks isimli bir kitap daha var. Bu kitapta Doppler ‘ın ormanda geçirdiği zamanlar da varmış ama yan karakter olarak yer alıyormuş Doppler. O yüzden ayrı bir kitap gibi okunabilir. Yayınlanırsa tabii 🙂

Collage_Fotor1

 

0001706035001-1

İspanyol edebiyatından tadımlık bir kitap vardı bu yıl listemde. Enrique Vila -Matas’ın Montano Hastalığı. Benim için yorucu bir okuma oldu. Sürekli araştırmam gereken kitaplar ve yazarlarla dolu sayfaları görmezden gelemediğim için çok ara vererek okudum. Belli bir süre sonra hangisi kurguya ait, hangisi kurgunun içinde kurgu ( günlük ) kafam karıştı ve keyifsiz ilerlememe neden oldu. Bu kitabı okurken başka kitap okuyamadım. Beni okuma eyleminden uzaklaştırdı. Belki de çok yanlış bir zamanda okudum hepsi bu. Ama sayesinde Seda Ersavcı gibi harika bir çevirmen tanıdım. Çevirdiği diğer kitapların peşindeyim.

Artık okuduğum son kitaplara geliyoruz. Farkındayım uzun ve detaylı bir yazı oldu 🙂 Yalnız sizce de Jaguar Yayınevi  enfes kitap kapakları seçmiyor mu?

0000000634681-1

Diğer bahsedeceğim kitap Hadula ; yazıldığı dönem düşünülünce gerçekten etkileyici bir kitap. Dili ve kurgusu da epey sade. Ancak Hadula’nın dağlarda kaçtığı bölümlerde biraz sıkıldım. Çok fazla tekrar söz konusu gibi geldi bana. 1900’lü yılların Yunanistan’ına bakış farklı bir deneyim oldu benim için.

 

 

 

0000000584942-1Ben Lerner ‘in Atocha’dan Ayrılış kitabı kazandığı bursla İspanya’ya İspanyol İç Savaşı ve şiir hakkında araştırmalar yapmak için giden bir Amerikalı öğrencinin kendi kişisel çalışması ve gözlemlerini anlatıyor. Kitap anlatmaya çalıştığı yazar-şair olma/olamama durumunu başarıyla yansıtıyor. Başka bir ülkede akıcı konuşmadığın bir dilde var olabilme kaygısı o kadar iyi anlatılmış ki, çoğunlukla kendimden izler buldum. Kahramanımız Adam’in anlatmaya zorlandığı hisleri, o karışık ruh durumu, alkol ve uyuşturucunun etkisi ve sanat yapma çabasıyla ilişkisi çok iyi anlatılmış. Edebi sahtekarlığın sınırlarında gezinen iç seslerle bezenmiş bir kitap.

 

BirKadininPenceresinden-1024

 

Bir kadının Penceresinden Şair Oktay Rifat’ın yazdığı ilk romanmış. Üç çocuk annesi Filiz’in sorunlu evliliğinin neden olduğu bunalımları, ruhsal durumunu ve yaşadığı çevrenin etkilerini çok güzel anlatıyor. Filiz, Devrimci Selim ve Filiz’in eşi Bedri ana karakterler olarak okunurken aslında romanda İstanbul Boğazı da ayrı bir karekter olarak yer alıyor. Filiz’in duygu durumuna göre boğaz sık sık karşımıza çıkıyor. Oktay Rifat’ın şiirin kıyısında gezinerek yazdığı bu roman oldukça etkileyici ve değerli. Anlatımdaki güzellik sık sık karşımıza çıkmayacak türde.

 

0000000064706-1

Fransız Edebiyatından okuduğum Patrick Modiano’nun En Uzağından Unutuşun kitabı geçmişe uzanan sade bir bir yolculuk metni. Özgür ruhlu gençlerin dönemin koşulları altında var olmaya çabalamaları sade ve özgün bir dille anlatılmış. Yıllar sonra detaylara çok da anlam yüklenmeden  aktarılan anılardan oluşuyor.

 

 

 

0000000679811-1Ve sona,  bu yıl beni en çok etkileyen kitabı Anna Seghers’ın Transit kitabını bıraktım. İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlardan kaçmaya çalışırken yerinden yurdundan olan insanların romanı Transit. Yazar biraz da kendi serüveninden yola çıkarak okunması iç acıtan, savaşın zorluklarını ve sebep olduklarını müthiş bir şekilde ortaya koyan bir eser yazmış. Romanın ana karakteri kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adam. Böyle bir adamın yaşamının içinde olan biten değişiklikler ve çevresinde etkileşim kurduğu insanlar romanın temelini oluşturuyor. Marsilya şehri kapana kısılmış karakterlere şefkatli bir anne gibi ev sahipliği yapıyor. Kafelerde birbirine sokulan insanlar çaresizliklerini bir an olsun unutuyorlar.  Christian Petzold ‘un bu muhteşem romandan uyarlanan aynı isimli filmi kitapla paralel bir konuya sahip. Kitap ve film üzerine kısa yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.

 

Transit- Anna Seghers / Transit-Christian Petzold

İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlardan kaçmaya çalışırken yerinden yurdundan olan insanların romanı Transit. Yazar biraz da kendi serüveninden yola çıkarak okunması iç acıtan, savaşın zorluklarını ve sebep olduklarını müthiş bir şekilde ortaya koyan bir eser yazmış. Romanın ana karakteri kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adam. Böyle bir adamın yaşamının içinde olan biten değişiklikler ve çevresinde etkileşim kurduğu insanlar romanın temelini oluşturuyor.

Yardımlaşmaların, dertleşmelerin, bürokratik engelleri aşmaların , elçiliklerde geçirilen zamanların ortak aktarım yerleri Marsilya kafeleri. Birer buluşma noktaları olmalarının yanı sıra , yeni bir hayata geçebilmek için geldikleri yerde belirsiz beklemelere gebe insanlara aslında kucak açıyor kafeler. Kapana kısılmış ruhların yaşam mücadelesi buralarda söze aktarılıyor.

Gazete satıcısı çocuklar, Belsunce alanındaki balıkçı kadınlar, dükkanlarını açan satıcı kadınlar, ilk vardiyeye giden işçiler, yer yerinden oynasa hiç bir zaman buralardan uzaklaşmayan büyük yığının kişileriydi. Yolculuğu düşünmeği; bir ağaç, ya da bir çalı yığını gibi, akıllarına bile getirmezlerdi. Hem akıl etseler de biletleri yoktu. Savaşlar onların üzerinden geçip giderdi, yangınlar ve güçlülerin öçleri gibi. Gelmiş geçmiş bütün orduların yerinden ettiği insanların yığını ne denli kalabalık da olsa, her şeye rağmen yerinde kalmışlarla ölçülünce, pek küçüktü. Onlar yerlerinde kalmasaydı, benim durumum nice olurdu! Uğradığım bütün şehirlerde ben ne yapardım! Ben öksüze onlar baba ve analık etmişlerdi! Kardeş yoksunu bana erkek ve kız kardeş olmuşlardı.

Çok severek okudum Transit’i. Mekanlar, karakterler, kafede yanan pide ateşi bile gözümün önünde canlandı. Sık sık Louis-Ferdinand Celine’nin Gecenin Sonuna yolculuk kitabını hatırladım. Bir de yakın zamanda izlediğim Edebiyat ve Patates Turtası Derneği filmini andım bazı sahnelerde.

Fahir Önger Yayınları- Burhan Arpad çevirisini okudum. Mis gibi bir türkçe çeviriydi.

Benim hikayem, küçüklüğümde akşam karanlığında bir türlü uyumayınca anlatılan o karışık masallardan değişik, sadece tozlar, küller ve biraz da anılardan daha başka bir şey. Yeni baştan pek anlatılamaz. Fakat yine de birşeyler kalıyor geriye; yeterince yaşayan, yeterince korkutan ve böylece sınırları yüzünüze kapayan, ülkelere sokmayan birşeyler.

Christian Petzold un , Anna Seghers ‘ın aynı adlı kitabından uyarlayarak yaptığı film romanla paralel bir konu üzerinden akıyor. Ama birebir aynı değil. Sanki kitabı okumamış olsam bir çok nokta karanlıkta kalacaktı gibi hissettim. Georg ‘un Marie’yi tanıdıktan sonra uğradığı duygusal değişim filmde çok belirgin değil. Her şey aniden oluyor gibi. Ama kitap bu süreci öyle güzel anlatıyor ki, öncesinde kitabı okumuş olmak bütün duyguları daha çok hissettiriyor insana. Frantz filminden sevdiğim Paula Beer yine donuk güzelliğiyle bu filmde de imkansız aşkların kadını rolünde. Franz Rogowski filmdeki en doğal karakterdi. Georg’un yaşadığı aşkı ve tedirginliklerini iyi aktarmış.

 

Ve o soru elbete geliyor: Film mi kitap mı? Bence kesinlikle kitap. Ya sizce? 

 

The Leftovers ve Bende Bıraktıkları …

cq5dam.web.1200.675

Tüm zamanların en derin dizisini izlediğimi söyleyerek  şimdiye kadar izlemiş olduğum bir çok diziye haksızlık yapıyor olabilirim ama şimdi hissettiğim duygular henüz tazeyken bunu yapma hakkını kendimde görüyorum, affedin.

Elbette şu an dizinin tüm parçalarını birleştiren ve varlığını  mükemmelliğe ulaştıran Max Ritcher ‘in parçalarını dinliyorum. Müzik ve hikaye nasıl bir bütünün parçası olur, karakterler nasıl bu atmosferde canlanır, bunu sadece izlerken anlayabilirsiniz.

Adından da anlaşıldığı gibi geride kalanların hikayesi The Leftovers. Nedeni bilinmeyen bir şekilde nüfusun yüzde ikisi aniden ortadan kaybolur ve geride kalanların hayatı sonsuza kadar değişir. Hikaye kalanların hayatlarına mercek tutuyor. Acılarını, hayata tutunma çabalarını, inançlarını, doğru ve yanlışlarla başa çıkma şekillerini ve ilişkilerini irdeliyor. Tüm bunların içinde din de var felsefe de. Hatta açıklanamayan olaylar, mistik hadiseler de var. Her karakter öyle derin ki, katman katman açılıyorlar ilerleyen bölümlerde. Yerine oturtamadığım çok nokta var hala. Farklı bir kültürde büyümüş olmanın, dizinin felsefesinde işlenen bir çok ince detaya girebilmekte bir handikap olduğu kesin. Özellikle dini konularda bunu daha çok hissettim.

the-leftovers-season-2d

Bundan sonra yazacaklarım birazcık spoiler içeriyor olabilir 🙂

Dizinin ana karakteri Kevin (Justin Theroux) ve Nora ( Carrie Coon ) müthiş  performans sergiliyorlar. Her bir bölüm bir sinema filmi tadında adeta. Patti rolündeki Ann Dowd Bence oyunculuğunda zirve yapmış. Handmaid’s Tale’de de zaten kendisinden nefret ettirecek kadar iyi oynamıştı. Dizi Lost’dan da tanıdığımız Damon Lindelof ve Tom Perrotta’nın ortak eseri. İlk sezon Tom Perrotta’nın aynı isimli kitabından diğer bölümler ortak çalışma olarak yeni yazılmış. Kitap ülkemizde ‘Kalanlar’ ismiyle  Siren Yayınları tarafından yayımlanmış. Orijinal kitap kapağını daha çok sevdiğim için onu buraya koyuyorum.

10762469

Dizide Kevin’in ara sıra gidip geldiği otel tam anlamıyla Araf olarak düşünülse de bu kısımda bazı eksik noktalar vardı sanki. Ya da birbirine bağlanamayan sanki uçuk kaçık rüyaların araya serpiştirilmesi gibi noktalar demek istediğim. Oradaki yönlendirici adam sonraları gemide karşımıza kendini tanrı ilan eden adam olarak çıkmıştı ama burada aynı saygıyı gördüğü söylenemez mesela. Ama inanç öyle körü körüne insanı içine alan bir şey ki bir rahibi bile ikileme sokuyor. Mucizelere inanan rahibin, inanma konusunda ciddi sorunlar yaşayan Kevin’i mesihleştirmesi, yer yer Kevin ve Nora’nın tüm olan biteni saçma bulması ama yine de derinlerde bir yerlerde acaba mı demeleri kelimeleriyle olmasa bile davranışlarıyla güzel yansıtılmış. Ve Kevin’in ciddi uyurgezerlik sorunu ilk iki sezonda olayları etkileyen bir durumken üçüncü sezonda bundan kurtulmuş olmasına sevindik mi? Daha yazacak irdeleyecek o kadar çok nokta var ki dizide. Kafa çalıştırması, insanı neden ve niçin sorularına yöneltmesi dizinin en güzel taraflarındandı bence.

822a63f5-803b-4f06-a007-2f2820d94592

Lost’u izleyenler ne feci ve anlamsız bir sonla bittiğini bilir hatta içinden yazana ve yönetene olan kızgınlığını birkaç manalı sözle ifade etmekten kendini alamaz. Yani buradaki manalı sözden kastımı anlamışsınızdır 🙂 O yüzden diziye başlarken çekindiğimi  gizleyemem. Çünkü insan saatlerini verdiği ve bağlandığı karakterleri uzay boşluğunda sonsuz bir yolculuğa çıkmaları suretiyle uğurlamak istemiyor. Yani bir şeyler olmalı, mantığa oturan.  The Leftovers böyle bitmedi. Güzel, temiz bir son. Duygulu, anlamlı, içimize sinen bir son. Ama yine de kafada soru işaretleri bırakan yanları yok değil.

Neyse ki Damon Lindelof sıkı bir Tom Perrotta hayranıymış ve The Leftovers kitabını, Stephen King’in The New York Times’daki olumlu bir eleştiri yazısını okuyunca merak etmiş. Sonra da olaylar gelişmiş işte. Ortaya böyle güzel bir iş çıkmış.

Biraz dedikodu:

Nora olarak izlediğimiz Carrie Coon, The Sinner‘in ikinci sezonunda tekrar karşımıza çıkıyor. Dizinin yaratıcısı  Damon Lindelof şimdilerde Watchmen ‘iz dizileştirmekle meşgul. Patti karakteri Ann Dowd The Handmaid’s Tale de yine dominant bir karakterle karşımızda.

Matematik ve Hayat

IMG_2922Hayatın içine matematik girdiği zaman bazı durumlar birden bir yarış havasına dönüşüyor. Ya da bir manifestonun birimlerine. Bu yıl kaç kitap okudun? Bugün kaç km yürüdün. Gece kaç saat uyudun? Kaç para harcadın? Kaç tane kahve içtin bugün? Saymaya başlayınca yaptığın şey değersizleşiyor sanki. Bir de kaç yaşına girdin var. En sıkıntılı en karmaşık duyguları barındıran koca bir sayı çıkacak karşına cevap olarak. Ve onca yıla neler sığdırdın?

Hızlandıkça azalmak böyle bir şey mi? Sayılarlarla çoğalmak değil, azalmak. Zamanla erimek belki. Yok olana kadar. Böylesi bile mümkün görünmüyor. Tamamen yok olmak ancak unutulduğun zaman gerçekleşecek. Herhangi birinin hafızasında sana dair hiç bir iz kalmayınca belki, işte o zaman biraz özgürsün.

Düşünmeyince, hayatın akışında direnmeden yol alınca, nehirde amaçsızca süzülen bir odun parçası gibisin. Rutinin mağduru, gündelik hayatın kokuşmuş ruhlarından sadece birisin. Yapış yapış kelimeler mezarlığı dolu için. Aynı cümleler tüm hayatın boyunca yetecek kadar çok anlamlı sana göre. Daha fazlası için biricik beynini yormana gerek yok. Bu dünyada kendi ağırlığın kadar bir değerin var. Kapladığın alan kadar. Tükettiğin su ve hava sana bahşedildiği için minnettarsın. Ama karşılığında senden bir şeyler veremeyecek kadar da acizsin.

Sence de biraz değişikliğe, silkelenmeye ihtiyaç yok mu? Kendin için…

Aşk Aptallığı – Wilhelm Genazino

IMG_4588Aşk ile ilgili bir roman değil karşımızdaki. Ellili yaşlardaki kahramanımızın yolun sonuna doğru hissettiklerinin sentezi bir nevi. Wilhelm Genazino yine, iç konuşmaları epey hararetli, kendine dönük ama toplumla bir arada olmaktan çok da kaçınamayan, ikili ilişkilerinde iyi olduğunu düşünen ama aslında sadece kendisine yalan söylediğini de bilen bir karakter yaratmış. Dilimize çevrilen diğer iki kitapta da yine sentezlerini sık sık paylaşan iki karakter vardı. Hemen hemen aynı yaşlarda, yürümekten hoşlanan ve yürürken müthiş gözlemler yapan karakterlerdi bunlar. Sosyal olmakla ilgili bir takım sıkıntıları vardı. Bu son kitapta da gerek mesleği gerekse yaşadığı ilişkilerle epey ilginç bir karakter var karşımızda. Üç farklı hayat yaşıyor aslında. Tek başına olduğu zamanlarda kendisinin de pek inanmadığı mesleğini devam ettiren, yaşlılık sendromuna girmiş, ve elbette ölü babasıyla sorunları yavaş yavaş ayyuka çıkan, sık sık geçmişle köprüler kurarak onların üzerinden tedirgin bir şekilde geçen biri oluyor. Sonra kız arkadaşlarından biri olan Sandra’nın yanında başka biri, Judith’in yanında daha başka bir oluyor. Aslında bu ‘farklı olma’ durumları onun planladığı şeyler değil. O sadece an’ı yaşıyor gibi. Elinden kayıp gide an’ı yaşıyor. Ve hissettiği ve gözlemlediği her şey harika bir Wilhelm Genazino romanına dönüşüyor.

Bir insanın gündelik hayattaki gözlemleri nasıl oluyor da böyle müthiş bir romana dönüşüyor? Elbette edebiyat hakkındaki yorumlar, bir çok sanat türü için de geçerli olduğu gibi, kişiye göre epey değişir. Örneğin son zamanlarda bir dizi izliyorum. Epey durağan giden, ama bana göre her bölümü olağanüstü doyurucu ve gizemli. Karakterlerinin her biri bir zincirin halkası gibi birbirine bağlı ve bu bağın derinlik ve anlamını bize her bölümde yavaş yavaş açıyorlar. Diziyle ilgili yorumlara baktığımda hakkında oldukça negatif paylaşımlar var. Sıkıcı, bunaltıcı, bir şey olduğu yok, zaman kaybı gibi yorumlar var örneğin. Oysa ben oldukça farklı bir gözle izliyorum diziyi. Bence Wilhelm Genazino okuyanlar onun, ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla da ilgilenen ve o naif satırları yine o naiflikle okuyan insanlar. Kesinlikle anlattıklarının önemsiz olduğunu söylemiyorum burada. Ama birçok okurun ‘ yaşlanmaktan korkan bir adamın zırvaları ‘ şeklinde yorumlayacağını düşünmeden edemiyorum. İnceliklerin büyük bir hızla yok edildiği ve önemsenmediği çağımızda böyle narin romanlar yazanların ve hatta bu romanları okumamıza olanak sunan yayınevlerinin varlığı gelecek için hala umut olduğunu gösteriyor bence.

Hızlandıkça Azalıyorum’da görünmez karakter Mathea vardı, okuyanlar hatırlayacaktır. Ölüm korkusuyla nasıl yaşadığını anlatıyordu kitap. Aşk Aptallığı’nda ise yaşlanma korkusu var daha çok. Önce güçten kuvvetten düşme ve bakıma muhtaç hale gelme süreci büyük öncelikli sorun. Ölüm ise daha sonra düşünülecek bir konu. Aşk hiç mi yok kitapta diyeceksiniz. Olmaz mı, sadece aşkın ne olduğu hakkında da bazı yorumlara açık olmalıyız okurken.

Belki de en iyi çözüm her şeyi oluruna bırakmak ve hayata olduğu gibi devam etmektir. Herkes için hala umut omalı. Belki de küçük de olsa bir aydınlanma yaşamaya ihtiyacımız vardır. Doppler gibi bisikletten düşmemiz lazındır belki 🙂