O Gün İçin Bir Şemsiye- Wilhelm Genazino

IMG_8032Çatışmalı ve alaca renklerle bezenmiş bir iç dünyası var isimsiz karakterimizin. Eğitimli, entelektüel ama insan ilişkilerinde sorunlu biri. Üstelik kendi durumunun oldukça farkında. Hayata gelmiş olmasının kendi fikri sorulmadan gerçekleşmiş olmasına epey takmış durumda. Varoluşu ile ilgili müthiş kaygıları var. Çok kısa bir zaman önce uzun ve güvenli bir ilişkisi sonlanmış. Onu ne aklından çıkarabiliyor ne de evindeki yerini doldurabiliyor.

Çok düşünüyor. Düşüncelerinden kaçmak için kendini sokağa atıyor. Ama her seferinde geçmişin izleri onu buluyor. Eski günlerden kalma dostluklar bir anda karşısına çıkıyor ve bu durum, kendi tarihini yeniden deşmesine neden olurken bir yandan da şimdi onları tekrar hayatına sokma endişesini yaşatıyor.

Okurken sık sık Hızlandıkça Azalıyorum’daki Mathea’yı hatırladım. Mathea’da ölüm korkusu vardı. Bu romandaki isimsiz karakterimizde ise varoluş kaygısı var. Düşüncelerinin onu boğduğunu ve delilik sınırına yaklaştırdığını hissettiğinde çevresinde gerçekleşen önemsiz bir eyleme odaklanarak kendini kurtarıyor. O anlar öyle güzel anlatılmış ki, insan yazarın ustalığına hayran olmaktan alamıyor kendini. Mizah, felsefe ve sosyolojinin monologlarla aktırımı çok iyi. Uzun bir rüya gibi kitap. Hani bitmesini istemediğiniz rüyalarınız vardır. Onlar gibi.

Çeviri ile ilgili hiçbir sıkıntı yok. İyi ve anlaşılır. Bazı okurlar yapay bulmuşlar çeviriyi ama ben Çağlar Tanyeri’nin çevirisi hakkında okumsuz düşünceye sahip değilim. Bence çok iyi. Her zamanki gibi Jaguar Kitap kalitesi bu kitapta da kendini gösteriyor. Ve elbette David Drummond’un müthiş kapak tasarımından da söz etmek gerek. Ters çevrilmiş bir su bardağının altından sular akmaya çalışıyor. Tıpkı tutamadığımız zaman gibi…

Reklamlar

Orada Bir Yerde- Engin Türkgeldi

IMG_76662017 yılının okuduğum son kitabı oldu Orada Bir Yerde. Zaman ve mekan kavramlarını vurgulamadan nasıl sağlam bir öykü evreni kurulura iyi örnekti öyküler. Orta çağda geçiyormuş izlenimi verse de aslında zaman belirsiz. Karakterler ise isimsiz olmalarına rağmen oldukça gerçekçi. Bunda öykülerin çoğunun birinci tekil şahıstan yazılmış olmasının da etkisi var bence.

Erkekleri Kuzey Savaşı’na gitmiş hiçbir yerin ortasında bir kasabada başlar hikayeler. Anlatıcı kasabadaki sakat erkeklerden biridir. Olanları güzel sade bir dille özetler ve gelen habercinin getirdiği kötü haberle kendi lehine güzel bir sonla bitirir öyküyü. Sonra bir köle pazarına düşer yolumuz. Satın alınan köle başına gelenleri soğukkanlılıkla anlatır. Öykülerdeki bu dili, bana göre tam da aradığım kelime buydu; soğukkanlı dili çok sevdim. Satırlardaki acı oldukça gerçekçi ama anlatım soğukkanlı. Okurken duygu size geçiyor, kullanılan dilin güçlü mahareti sizi izleyici koltuğunuzda rahatsız ediyor. Aslında söylemek istediğim öyküyü okumaktan çok izliyor hissine kapılmanız.

Köle pazarında yaşananlardan sonra ıssızlığın ortasında küçük bir çiftliğe doğru yol alıyoruz. Kendi halinde yaşayıp giden kahramanımızın hayatı bir gün bir ziyaretçinin gelmesiyle nasıl değişiyor izliyoruz. Süregelen Kuzey savaşı tüm öyküler boyunca anılıyor. Kimi öykülerde savaş devam ediyor kimisinde bitmiş ve insanların hayatını nasıl etkilemiş görüyoruz.

Öykülerin içinde bir sonraki öyküye gönderme yapan küçük ipuçları var. Kitabı ara vermeden okursanız bu ipuçlarını yakalamanız daha kolay olur. İnsan olmanın, insanın kendi içinde yaşadığı ikilemin ve tutarsızlığın, bencilliğin, merakın ve açgözlülüğün anlatıldığı hikayeler yer alıyor kitapta.

Farklı bir cenaze yemeği pişirilen tuhaf köy, dişleri için köle toplayan efendi, en iyi anlarını ölümsüzleştirmek isteyen eş, Endülüs Köpeğinin çağrısını uygulamak zorunda hisseden adam, cüceler sarayına gitmek isteyen cüce ve daha birkaç enteresan karakterin öyküleri ile bezenmiş bu kitabı keyifle okudum.

Pastoralya- George Saunders

img_7292.jpgBu yaz görüştüğümüzde sevgili Füsun Çetinel tavsiye etmişti kitabı. Daha önce tavsiye ettiği her kitabı çok severek okumuştum. Pastoralya da yine beni şaşırtan ve etkileyen bir kitap oldu. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.

 
Hakkında ‘Kaybedenlerin Kulübü ‘, ‘hayata tutunamamış insanların hikayeleri’ denmiş. Doğru ama klişe tanımlamalar. Bir de sıradan insanların sıradışı hikayeleri benzetmesi var. Kitaplar hakkında yorum yazılarında bunları ben de epey kullanmış olabilirim. Klişe kalıpların cuk oturan halleri insanı yeni kelimelerle maceraya çıkmaktan alıkoyuyor. Ama savunmasız da olsa böyle yolculuklara çıkmanın zamanı çoktan geldi.

Okurken fena şekilde etkilendiğim bir kitabı öylece bırakıp yeni bir kitapla yelken açamıyorum okuma denizinde. Pastoralya da bu kitaplardan biri. Hem George Saunders öykücülüğüne giriş yaptığım kitap hem de absürt hikayeleri bu dozda okuduğum ilk kitap. Etgar Keret’i çok severim. Türkçede bu tarz hikayelerde iyi olarak gördüğüm İsahag Uygar Eskiciyan ‘ın kitaplarıyla tanıştığımdan beri Türk Edebiyatı’nda hikaye anlatımında çeşitlilik ve yeniliğin uzun zamandır beklediğim bir okuma deneyimi olduğunu anladım. Ömür İklim Demir’in hikayelerini de belki bu kategoriye koyabilirim. Gerçekler üzerine kurulu edebiyatın yeri ayrı. Ama biraz fantastik ögeler öyküleri dinamik yapmakla kalmıyor okuyucuyu da farklı dünyalarda gezintiye çıkararak, pasif olarak gerçekleştirilen okuma eylemini eğlenceli ve maceralı kılıyor. Her okur bu tarzı sevmiyor. Saunders hakkındaki birkaç yorumda da açıkça yazmışlar. ‘Okurken içine giremediğim kitap’ diye. Keret ve Eskiciyan da bu gruba girer o okuyucular için. Bende ise tam tersi etki yapıyor. Paslanmış beyin hücrelerimi kontrol altına alıp onlara adeta elektrik şoku vererek canlandırıyor. Kafa çalıştırıyorlar bir nevi. Karşımda okurken beni izleyen biri olsa delirdiğime dair düşüncelere kapılabilir. Çünkü mimikler coşuyor okurken. Gülümserken aniden kaşlarınız çatılabiliyor, ya da ağzınızı kapatamadığınız sürekli bir gülümse halinde, aşırı doz bir sakinleştirici almışsınız da bulutlarda geziniyormuşsunuz havasında görülebiliyorsunuz. Kitabın arka kapağında ‘okurunu felce uğratmayı başarıyor ‘demişler. O kadar korkunç değil merak etmeyin 🙂

Altı hikaye yer alıyor kitapta. İçlerinden en sevdiğim ‘Berberin Mutsuzluğu’ oldu. Berber Mickey’in tereddütlü halleri, yaşlı annesinin dikkat çekmek için yaşadığı krizler, Berberin şimşek hızıyla çalışan hayal gücü, ayak parmakları ile ilgili talihsizlik, hepsi mizahi bir dille anlatılmış. Öykülerin hepsi için bu dil geçerli. Çok fazla imge kullanma yoluna gitmeden ve kara mizahın yardımıyla kurgulanmış hikayeler. Bernie teyzenin mezarından çıkıp gelmesi ve salonun ortasında herkese talimatlar yağdırması, tema parkı çalışanlarının vicdani hesaplaşmaları, daha iyi bir yaşam ve kişilik hayali kuran Winky’in başarısızlığı, Firpo’nun acınası mutsuzluğu, Berber Mickey’in tuhaf halleri ve son öyküdeki karakterin yaşadığı dilemma okuyucuyu düşündürürken silkeleyen hikayeler.

George Saunders’ın tüm kitaplarını Niran Elçi çevirmiş. Oldukça başarılı bir çeviri olduğunu düşünüyorum.

‘Ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemli’ kapsamında düşünürsek her iki ögeyi de fazlasıyla başarlı taşıyan bir kitap. Geçtiğimiz aylarda George Saunders, Arafta ( Lincoln In The Bardo) isimli kitabıyla Man Booker ödülünün ABD’li ikinci kazananı oldu. Üstelik öykücü yanıyla tanınan yazarın ilk romanı. Kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde edebiyatın okur üzerindeki etkisi ile ilgili şunu söylemiş.
“Kurmacanın manevi açıdan ne yaptığını düşündüğümde, çokluklarla dolu- bir anlamda parçalanmış- bir insanı düşünmek hoşuma gidiyor. Her insanın içinde 100 bin insanın yaşadığını bile düşünebilirsiniz belki. O insana bir roman bırakıyorsunuz, ve o insanın içindeki alt-insanların belli bir kısmı geçici bir süreliğine canlanıyor veya harekete geçiyor. Belki bu durum birkaç gün bile sürüyor, kitaba bağlı. Tabii, yıllar önce okuduğumda içimde bazı şeyleri hayata geçiren ve hâlâ bende ölmemiş kitaplar da var.”

İşte Saunders’in öykülerini okurken içimdeki yüz bin insan harekete geçti.

 

 

Yüzen Fazlalıklar- Fadime Uslu

IMG_6701

Yüzen fazlalıklar son zamanlarda okuduğum nadir iyi öykü kitaplarından. Yazım dili, karakter seçimleri ve her bir öyküdeki olay kurgusuyla farklı ve ilgi çekici. Öykülerin içinde doğa ve müzik ritimli bir ilişki içinde.

Kitaptaki dört öykü Leyla, Belgin ve Mari ekseninde dönüyor. Tüm kitap bu karakterlerle devam edecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Onların melankolik dünyasında dolaşmaktan da gayet memnundum. Özellikle, hasta olduğunu bildiğimiz Leyla’nın geçmişi üzerine rüyalar görmesi, sonrasında düşüncelere dalması ve her seferinde felsefi derinliklerde bir sözünün olması kardeşi Belgin’i şaşırttığı kadar okuyucuyu da şaşırtıyor. Hiç beklenmedik bir anda ‘İnsanın duyduğu azap ve bağışlama, verilen ödül ya da ceza değil, onlar zaten insanın içinde.’ diyor. Sonra da ekliyor; ”Biliyor musun Belgincim, şimdi öyle bir yerdeyim ki acılarımı ıslıkla çalabilirim.’’ Leyla neden bu kadar acı yaşamış, nasıl onlarla yaşamayı öğrenmiş, bunlar öykülerin konusu değil. Leyla hakkında biraz bilgiyi Kırlangıç Senfonisi adlı öyküde okuyoruz sadece. Yaşanmamış hüzünlü bir aşk hikayesidir bu ve hastalığının ilerlemesiyle geçmişin gri katmanlarından çıkıp yeniden canlanmış gibi bir yer bulmuştur Leyla’nın belleğinde.

Sonraki hikayelerde farklı karakterler çıkıyor karşımıza. Hepsi kadın yine. Adı geçen bir kaç erkek karakter var ama onları sadece adları ve geçmişteki rolleri ile tanıyoruz. Kadınların hakim olduğu hikayelerden oluşuyor diyebiliriz bence kitap için.

En sevdiğim hikaye ‘Özgür Kedi Kokusu’ . Yeni tanışmış iki yabancının diyalogları enteresandı. Önyargı nedeniyle kafamızda neler kurguladığımızın farkında mıyız acaba? Bir insanı dış görünüşüyle yargılamak en sık yaptığımız şeylerden değil mi? Bu öykü biraz bunun üzerine değinmiş. Sıcak bir anlatımla, küçük detaylarla hikayeyi güzelleştirmiş.

Fadime Uslu öyküleriyle size Buika dinletirken aniden japonya’ya götürebiliyor. Kırlangıç senfonileri, alabalıklı haiku’lar, poyrazın zeytin ağaçları ile dansı, güzel bir sohbetin ortasından sessizce uçarak geçen baykuş gibi doğanın küçük mimikleri ile bezenmiş öyküleri.

Son öykü Japon yazar Yasunari Kawabata üzerine kurgulanmış. Bir söyleşisinde okuduğuma göre Fadime Uslu’nun etkilendiği yazarlardan biriymiş Kawabata. Yazarın ölmeden önceki son gününe odaklanmış bir öykü. Çok da iyi anlatmış son anlarını.

‘Yüzen Fazlalıklar ’ isminin nereden geldiğini anlayabilmeniz için kitabı okumanız gerekli. Bir de kapaktaki o güzelim kırlangıcın hikayelerde nerelerde uçtuğuna dikkat edin derim. Eğer şanslıysanız onların müziğini duyabilirsiniz.

 

 

Damızlık Kızın Öyküsü- Margaret Atwood

220px-damc4b1zlc4b1k_kc4b1zc4b1n_c3b6ykc3bcsc3bc.jpg

Çok kısa zaman önce bir televizyon dizisi olarak da izlediğimiz Damızlık Kızın Öyküsü , erkek egemen bir toplum distopyasını anlatıyor.

Gillead, toksik ve radyasyon nedeniyle doğurganlığın durduğu ve nüfusun azaldığı bir toplumdur. Otoriter bir yönetici sınıf her şeyi tekeli altına almış ve baskıcı ve yasaklayıcı bir yönetim uygulamaktadır. Hala doğurgan olan kadınlar zorla alıkoyularak rejimin elitleri için damızlık olarak kullanılmaktadır. Böylece soyları devam edecek, yönetimleri sonsuza kadar sürecektir.

Okuduğumuz metin damızlık kızlardan Offred’in tuttuğu kayıtlardan oluşmaktadır. Dününü ve bugününü kıyaslayan, içinde olduğu saçma ve hastalıklı düzenden nefretini aktardığı, tüm detayları ile Gillead toplumunu anlattığı bir metindir.

Margaret Atwood 1984 yılında, sarı defterlere yazdığı romanını alman marka bir daktilo ile temize çekerken Batı Berlin’de hala Berlin Duvarı’nın olduğu yerde yaşamaktadır. Romanının oluşumunda büyük katkıları olan bir tarihin içinde yer almış; korkular, ihtiyat, takip ediliyor hissi, Berlin Duvarı, insanların direkt konuşamayıp dolaylı yollardan bir şey anlatmaya çalışmaları gibi durumları tecrübe etmesi romanını etkilemiştir.

Dizi yayınlandıktan sonra New York Times’a yazdığı bir yazıda romanının oluşumunu ve onu nelerin etkilediğini anlatmış. Eser hakkında küçük ama etkileyici detayları keşfedeceğiniz yazıda benim en çok ilgimi çeken Damızlık Kızların kıyafetini tasarlarken neleri düşündüğü kısmı. Kırmızı rengi seçme nedeni doğurganlığı simgelemesi ve de bu rengin dikkat çekici oluşu nedeniyle kaçma durumlarında kolayca görülebilecek olması. Yüzü saklayan başlıklar Viktorya döneminin ortalarındaki kostümlerden ve dönem rahibelerinin kıyafetlerinden geliyor ama asıl ilham kaynağı çocukluğunda onu çok korkutan 1940’ların Old Dutch Cleanser reklam afişleri.

signs_n-s_082-580x730

Roman tarihte yaşanan bir çok olaydan etkilenmiş. Nazilerin Lebensborn projesi, Kölelik, Amerikan poligamisinin tarihi, toplu idamlar, dini tarikatlar, ikinci dünya savaşı ve katliamlar.

Kitabı yazmaya başladığında adını ana karakterin de adı olan Offred olarak belirlemiş ama daha sonra Handmaid’s Tale olarak değiştirmiş. Bu ismi düşünürken Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikayeleri’nden esinlenmiş.*

Kitabın dili çok sade. Karaktere yüklenen soğukkanlılık yazı dilinde de var. Anlatılması güç bazı olaylar öyle sadelikle aktarılmış ki Gillead halkı için kanıksanmış  rutinler okuyucuyu da o ruh haline sürüklüyor. Benim okuduğum kitap Afa Yayınları’na ait. Sevinç Kabakçıoğlu ve Özcan Kabakçıoğlu ‘nun yaptığı çeviri çok iyi.

Kitap birçok dile çevrilmiş, filmleri, oyunları, opera ve balesi hatta çizgi romanı bile yapılmış. Son olarak da MGM/ Hulu dizisini yaptı. Kitaba başlamadan diziye başlamak gibi bir hata yaptım. Aslında henüz bunun olumsuz bir etkisi olup olmadığına karar veremedim. Kitabın kurduğu distopik çevre dizide güzel yansıtılmış. Hikaye de çoğunlukla paralel gidiyor. Sadece bir kaç farklı detay var eksik ve fazla olan. Belki ikinci sezona saklamışlardır bazı şeyleri. Başrol oyuncusu Mad Men’den de sevdiğim Elizabeth Moss yani azimli hırslı Peggy Olson. Oyuculuğu çok iyi. Kitabı okuyanlar, mimikler konusunda ne kadar iyi olduğunu anlayacaklar.

The-Handmaid_s-Tale-SBS

Margaret Atwood da dizinin ilk bölümünde çok kısa bir an, Offred’e tokat attığı bir sahnede yer alıyor. Bundan yazdığı yazıda bahsetmeseydi asla farkına varamazdım. Çünkü net görünmüyor.

handmaid-s-tale-slap

Biz kitabı Kurmaca Biyografiler yazarı Tuğba ile paralel okuma kararı almıştık. Ama ben buna çok uyamadım. Kişisel bazı sebepler okuma hızımı düşürdü ve Tuğba benden önce bitirip kitapla ilgili düşüncelerini yazdı. Merak edip okumak isteyenler için linki buraya koyuyorum.

Son olarak 40’dan fazla dile çevrilen bu etkileyici roman için tasarlanan kapaklardan en sevdiğim Gürcistan baskısı oldu. Kapağa bakmak bile Damızlık Kızların ne hissettiğini anlamamızı sağlıyor.

25605983

Margaret Atwood’un New York Times’daki yazısı: Sanat Atak

*Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikayeleri: Londra dolaylarından Canterbury’deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi’ne doğru hac yolculuğuna çıkanların, yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşur.

Çocuk Yasası – Ian McEwan

IMG_4730

Londra. Yüksek Adalet Divanı’nda yaz dönemi bir hafta önce başlamış. Amansız bir Haziran havası. Yüksek Divan Hakimi Fiona Maye, pazar akşamı evinde bir josefin koltuğa çoraplarıyla uzanmış…

Önce neredeyiz, hangi şehirde. Sonra mevsim ve biraz hava durumu. Karakterimiz Fiona sahnede sonra. Bir pazar akşamı evinde koltuğunda uzanmış. Biraz odaya bakıyoruz. Şöminenin yanında bir kütüphane var, pencerenin bitişiğinde minik Renoir yıkanan kadın taşbaskısına bakıyor bu kütüphane. Onun altında ceviz bir masa ve üzerinde mavi bir vazo. Yerdeki halı, şömineden gelen sesler, piyano ve başka detaylar. Tüm bu küçük ayrıntılar, karakteri kafamızda bir odada koltukta uzanan biri olarak hayal etmemizi sağlıyor. Sonra onun ruhsal durumuna doğru yolculuğa çıkıyoruz. Elinde bir içki kadehi var. Kocasını düşünüyor. Yaşadıkları sorunun etkisinden çıkamamış hala. Öfkeli ve üzgün. Aile hukuku dairesinin uğraştığı birbirinden farklı uyuşmazlıkları bir karara bağlamaya çalışan Fiona, söz konusu kendi evliliği olunca sıradan bir davalı gibi davranıyor. Yaşadığı hayal kırıklığı ve öfke durumundan çıkamıyor. Konuşmalarının arasına üzerinde çalıştığı davalar giriyor. Kocası ile tartışmalarının sonucu sessizlik. Çalan telefon ve önemli bir davanının bildirimi. Ve sonrasında pencereden baktığında elinde bavulu ile uzaklaşan bir eş. Tıpkı sinema sahnesi gibi bir giriş.

Dağılmış bir vaziyette Fiona. Ertesi gün onu çok önemli bir dava beklemektedir. Sonraki günlerde çalkantılı ruhsal durumu içinde çok ciddi davalara bakar ama hepsinde de özel hayatını bir kenara bırakmayı başarır.

Roman, Fiona’nın bu ruh durumundayken baktığı davalarla, dava kişileri hakkında edindiğimiz bilgilerle ve dini uğruna ölmek üzere olan bir delikanlının ve ailesinin yaşadığı çıkmaz durumla şekilleniyor.

Yazarın okuduğum ilk kitabı. Ele aldığı konu ve karakterler epey ciddi konulara ışık tutuyor. Ve yazar son derece ahlaki sınırlarda gezerken yorum yapmıyor. Bu iyi, bu kötü demiyor. En çok bu tarzı hoşuma gitti. Karakterlerin ruh durumlarını çok iyi anlatmış. Adeta duygularını okuyoruz. Hissediyoruz. Fiona’nın hukuk içindeki hayatı ve müzikle başka boyutlara çıkan kişiliği inanılmaz iyi aktarılmış. Tereddütler, yasaklar, kısıtlamalar ve kararlar ekseninde dönen hikaye çok başarlı. Kesinlikle diğer kitaplarını da okuyacağım bir yazar oldu. Bana tavsiye eden kurmaca biyografiler blogu yazarı Tuğba Gürbüz’e teşekkürlerimle.

Küçük Paris Fena Öksürüyor – Sedat Demir

fullsizerender.jpg

Aşk Acı, Hayat Meze, Dünya Bataklık

Yazmak isteyen kalemi elinde biri. Kitabın açılışını o yapıyor. Sıkıntılı ve ara sıra bu sıkıntısını küçük gören bir tavrı var. Okuyucuya seslenen cümlelerle yaptığı girişte küçük bir halk efsanesine değiniyor. Girit Türkü, kuyumcu Sarı Dede ve onun karşılık görmeyen aşkından doğan trajik bir nefret hikayesini anlatıyor. İlginç bir bataklık burası, oraya gelen bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Aşkların hazin sonlarının hikayeleri gömülü burada.

Triportörlü Hikaye

Böyle ilginç bir girişi var kitabın. Önce çevreyi ve sokağı tanıyoruz. Samatya’daki İkiyüzlü Çeşme sokağına kadar usul usul geliyoruz. Sonrasında karşımıza mahcup bir genç adam ve yaşlı bir kadın çıkıyor. Genç adamın önünde bilgisayar, telefon ve kağıt kalem var. Ara ara bir şeyler karalıyor. Görüş alanında yaşlı kadın var. Kadının adı Sadberk. Kadın eliyle eteğini çekiştiriyor, uzun olan eteğini daha da uzatmak için. Anlık ziyarette bulunan karakterler girip çıkıyor metne. Sonrasında araya bir triportörün sesi giriyor. Ve onunla birlikte iki karakter daha bir görünüyor bir kayboluyor. Sonrasında Sadberk biraz kendini, biraz Mevlüt’ü anlatıyor.

Kitabın ilk bölümünde, hadi ilk öykü diyelim ( aslında çok da belirgin bir kalıba sokulacak metinler değil, epey farklı tarzda deneysel metinler) sinematografik bir anlatım hakim. Öyle ki ben kendimi bir Jean Pierre Jeunet filminin içinde sandım. Birazdan Dominique Pinon gelecek ve triportörü çalıştırıp, kasanındaki portakallar sağa sola savrulurken geçip gidecek hikayeden. Görsel ve işitsel tüm detaylar birleşip harika bir filme dönüştürüyor hikayeyi. Aklımda izlemekten keyif aldığım Mic Macs à Tire-Larigot, Delicatessen ve Amelie filmleri canlanıyor. Sedat Demir’in satırları benim hayal gücümü fazlasıyla tetikliyor. Hikayedeki atmosfer öyle başarılı ki, bir kumru olup tepeden Samatya’ya bakıyorum. Sadberk hanımın evine giriyor, ışığın ulaşmadığı loş koridorlarında dolaşıyor, oradan Mevlüt’ün mutfağına uğruyorum. İlk bölüm en fazla etkilendiğim bölümdü. Yazma uğraşı, kurmaca düzeni, sinematografik anlatım, atmosfer oluşturup hikayenin başlığına sonradan yer verme gibi denemelerle edebiyat oyunlarının fazlasıyla yer aldığı bir metindi.

İyi Filmler, Tatlı Rüyalar

Sakın ola ki yerli film seyretme oğulcuğum! Ecnebi film seyret, seyret ki onlar fevkalade latif oluyorlar, fevkalade terbiye ediyorlar sendeki manayı. Görgün gelişir, bilgin gelişir. Dünyayı tanırsın. Kitap okumak gibidir, insan okumak gibidir sinema.’ *

İkinci bölümde ise karşımıza Nurperi hanım ve sinema çıkıyor. Eşiyle olan mutsuzluğundan kaçmak için sinemaya sığınan bir kadın Nurperi. Apartmandaki küçük çocukla güzel bir dostlukları var. Anne sevgisinden yoksun ufaklık sık sık Nurperi hanımı ziyarete geliyor ve beraber bir şeyler yiyip film seyrediyorlar. Ve delikanlı bize bu satırları yıllar sonra bir anısı olarak aktarıyor. Bu ziyaretler esnasında Nurperi hanım sık sık kendi hikayesini anlatıyor. Ve boş çerçevedeki adamın hikayesini…

Ölürsem Yazıktır

Son bölümde daha çok Samatya var. Ve Suzan’ın hüzünlü hikayesi. Anılar, sokaklar, şarkılar ve şarap. Ve ölümler. Oğullar, sevgililer ve mazi. Yaşlılık ve yalnızlık. Ara sıra Küçük Paris öksürüyor, Suzan dinliyor. Suzan biraz da eskiyi arıyor ama farkında boşuna uğraşının ve yavaş yavaş yok oluşa doğru gittiğinin. Ve bir triportör hikayenin içinden usul usul geçiyor…

Deterjan ve bisküvi kokan ahşap bakkalın köşesinden evinin sokağına hızla daldığında, çekirdek açan Ermeni kadınları gördü. Evlerinin önünde oturuyorlar. Küçük Paris’in ciğerleri bu evler. Toz içinde hepsi, kurum bağlamış, öksürüyor. Ermeni ahşabı, Rum mermeri. Genç olanları aralarında fısıltıyla konuşup, gülüşüyorlar, yaşlı olanları ise siyah başörtüleriyle birer karakuş gibi, birbirlerine tek hecelik bir ses bırakıyorlardı. Tamamı birer hikaye kahramanı olarak, olması gerektiği yerde duruyorlardı.’**

Samatya’nın ciğerlerinde tohumlanan ve her öksürdüğünde bir hikayeyi anlatan satırların kitabı. Okumak hayal gücünüzü şenledirecek.

Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 88
** Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 104