Kopenhag Üçlemesi – Tove Ditlevsen

Çok yakın zamanda Vigdis Hjort’un Miras’ını okumuş ve yazarın dilinden çok etkilenmiştim. Kitabında birçok yazarın ve düşünürün de izleri vardı ve bunlardan biri de Tove Ditlevsen’di. Şimdi üçlemeyi okuyup bitirince Miras‘taki Ditlevsen etkisini çok daha iyi anladım ve hissettim. Daha sonra Norveçli yönetmen Joachim Trier’in The Worst Person in The World filminde, daldan dala atlayan Julie’nin, erkek arkadaşının evine taşınınca kendi kitaplarını kitaplığa yerleştirdiği sahnede  gözümüze takılan kitaplar arasında Miras’la beraber kocaman harflerle yazılı bir Tove Ditlevsen kitabı da vardı. Hem Hjort hem de Trier bu yazarı okuyun dercesine önümüze sunmasaydı çok da farkında olur muyduk bilmiyorum.

The Worst Person In The World, Joachim Trier

Yönetmenlerin ve yazarların kendi yapıtlarındaki bu küçük selamlar her zaman hoşuma gitmiştir. Geçenlerde izlediğim Kemal Varol’un kitabından uyarlanan Aşıklar Bayramı filminin ilk sahnelerinde de Kıvanç Tatlıtuğ’u Latife Tekin’in Sürüklenme kitabını okurken görmüştük. Bu da küçük ve güzel bir detaydı bence. Yıllar önce filmlerde ve dizilerde rastladığım kitapları içeren bir blog yazısı yazmıştım. Sahnelerde durdurup ekranı zoomlamak, emek harcamak çok kolay olmasa da çok eğlenceli 🙂 https://konserveruhlar.wordpress.com/2014/09/03/film-ve-dizilerde-edebiyata-rastlayinca/

Tove Ditlevsen

Kopenhag üçlemesi yazarın kendi hayatını Çocukluk- Gençlik ve Bağımlılık olarak üç bölümde yazdığı bir seri. Kendi yaşam hikayesi olunca yazar hakkında da kısa bir araştırma yapmadan geçemiyorum ve hayatının dramatik bir sonla bittiğini öğrenmek üzücü oluyor. Oysa üçlemenin sonunda tanıştığı, onu hayata bağlayan son aşkı Victor ile uzun bir hayatı olacağını düşlemek güzeldi. 

Son derece sade ve şimdiki zamanda anlatan yazım tekniği ile oldukça etkileyici bir hikaye anlatıyor yazar. 1930’lı yılların Danimarka’sını küçük bir kız çocuğunun ağzından dinlemek ülkeyi ve sosyo ekonomik durumunu anlamak, sonraki kitaplarda yer yer değindiği 1. Dünya Savaşı’nın ve Hitler’in etkilerini okumak tüm bunların yanında bir kız çocuğu ve bir kadın olmanın o dönemlerdeki zorluklarını dinlemek hem şaşırtıcı hem de üzücüydü. 

Çocukluk kitapta ayrı bir karakter gibi, bir köşede nefes alıyor, büyüyor, değişiyor, korkuyor, kokuyor bazen. Bazen karanlık bazen güneşli. Ama Tove’un çocukluğu çoğunlukla karanlık. Bazen şöyle diyor mesela:

‘‘Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkmak mümkün değil.’’  ‘‘Çocukluğun içinden çıkmak mümkün değil, üstüne koku gibi siner. Her çocukluğun kendine has bir kokusu vardır. Kendi kokunu bilemediğinden, diğerlerinden daha kötü olmasından korkarsın bazen.’’

İlk kitap aile içinde farklı ve yalnız bir çocuğun sevgisiz ve ürkek bir büyüme hikayesi. Şiir yazmaya çocukluk döneminde başlayan Tove yazmayı bir kaçış, bir özgürlük alanı olarak görmeye başlıyor ve onun yazmak için yalnız kalamama hallerini okudukça gülümsüyorum. Bebek adımları ile ilerlediği şiirlerinde Tove büyüdükçe şiirleri de olgunlaşıyor. 

Tove Ditlevsen

Serinin tümünde hep bir yazma çabası var. Yaşanılan şartlarda gerçekten de takdir edilecek bir çaba bu. İlk iki kitapta bu azmi daha fazla hissediyoruz. Gençlik döneminde yazma tutkusu daha güçlü. Son kitapta Tove’un hayatı çok farklı bir yönde ilerliyor ve seçtiği insanlar verdiği kararlar hem yaşamını hem de yapıtlarını etkiliyor. Boşa harcanmış yazık olmuş bir hayat… İnsan üzülmeden edemiyor. Bağımlılık ile uğraştığı dönemlerinden fazla annesi ile olan/olamayan o incecik bağın zayıflığı, aralarındaki o kaca duvar daha çok etkiliyor beni.  Bir anne var aslında tüm bu seride anlatılan. Tove’u doğuran, büyüten.  Ama varlığıyla koca bir yokluk kuyusunda anne. Anne o kadar uzak ki her şeyden, sadece bir isim, bir beden bazen. Sadece kendinin var olduğunu annesine kanıtlama çabalarını okurken çok üzüldüm. İlk kitabın başlarında şöyle bir cümle vardı: 

‘’ … annem ben yanında olduğum halde yalnızdı.’’ Bu cümle ile o küçücük kızın kendi yalnızlığının, annesinin yanında nasıl bir gölge gibi yaşadığının izleri daha ilk satırlarda vuruyor insanı. 

Asla  acıklı bir hayat hikayesi değil bu üçleme. Öyle ki Tove’un o hayat dolu kelimeleri romanı da canlandırıyor. Bunda biraz da şimdiki zaman kullanmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Hep bir değişim olacak, yeni bir sıçrayış olacak hissi ile okunuyor kitap. Her karanlık gecenin bir aydınlık sabahı var hissi. Hikayelerdeki ya da fimlerdeki mutlu sonları sevenlerden misiniz bilmem ama Tove için mutlu bir son hayali düşünüyor insan ister istemez. Kim özünde iyi bir insanın bir bataklığın içinde yok olmasını ister ki? 

Orijinal dilinde son kitabın adı Bağımlık değil de Evlilik’miş ve kelimenin diğer anlamı da ‘’zehir’’ miş. Son kitabı okurken tam olarak aslında evlilik zehiri anlatılıyor bir bakıma. Evlilikle gelen zehir. Kitaba tam uyan, Tove’un hayatına tam uyan bir başlık. 

Sanırım bu kısacık üçleme, hem dili hem kurgusu ile bu yıl en etkilendiğim kitaplar arasında yer alacak. Leyla Tamer’in dancadan yaptığı çevirisi öyle duru ve pürüzsüz ki okuma deneyimimizi keyiflendiriyor, hikayeye ve atmosfere rahatça dahil olduğumuzu hissediyoruz. 

Tove Ditlevsen’in hayatı hakkında birkaç kısa film olduğunu öğreniyorum ama maalesef herhangi bir yayımlanmış içeriğe ulaşamadım. Kitaplarından birinden uyarlanan bir film dahi var. Belki okuyucu sayısı arttıkça diğer kitapları da dilimize çevirilir ve kim bilir belki de kısa filmleri de izleme şansımız olur. Yazarlar hakkında kısa bölümler hazırlayan bir programda Tove Ditlevsen bölümüne rast geldim. Danca bilen varsa buyursun. Hatta birileri çevirse ne güzel olurdu 🙂

https://www.dr.dk/drtv/se/oegendahl-og-de-store-forfattere_-tove-ditlevsen_334155

Bazen olur.

Bazen olur. Akıp giden zamanın içinde küçük toz zerrecikleri gibi düşünceler dolanır durur kafanda. Bu yıl onları dizginlemeye çalıştım ama çok başarılı olamadım. Üzüldüm. Kırıldım. Sevindim. Korktum. Kızdım. Güldüm. Heyecanlandım. Bıktım. Bıraktım. Umursadım. Gördüm. Unuttum. Boş verdim. Affettim. Empati yaptım. Empatinin altında kıvrandım çoğu zaman. Anlamaya çalıştım. Israr ettim. Israr çirkin bir şeye dönüşüyor sonra. İnsan eksiliyor.

Kendimi en iyi tanıdığım yıl oldu ve kendime en çok yabancılaştığım. Neyin standardı var ki şu dünyada. Ben niye okun gösterdiği yolda büyüyeyim. Neden herkes dağın zirvesine çıkmak zorunda? Bir ağacın gölgesinde oturarak da nirvanaya ulaşabilirsin. Bunun için en uzağa gitmene gerek yok. Bazen kendini bulaşıkları yıkarken de en büyük aydınlanmanın içinde bulabilirsin.

Bu yıl da birçok şeyi ertelemek için yeterince bahanem vardı. Bahanelerim olmadan yaşayamadığımı fark ettim. Güzel bir tespit ve belki de hayat kurtarıcı. Bilinç başarmanın yarısıdır 🙂 Anında bir aforizma ürettim. Sevdim.

İnsanın en büyük meselesi kendisiyle olunca, bir süre sonra altı sezon yapmış, finale bir türlü varamamış diziye dönüyor hayatı. Karakterler yaşlanıyor, yenileri ekleniyor. Ülkeler, şehirler, masalar, kadehler, pencereler değişiyor. Başroldeki karakterin göz altları gibi ruhu da kırışıyor. Hayata paralel bir akışta devam ediyor senaryo. Ne yapayım ben de elimi frenden çektim.

Kendi kendime aldığım notları kendime karşı açılmış savaşa dönüştürmeden hafızanın sonsuz labirentinde saklanmayı yeğledim. Bu bir mağlubiyet değil kabul ettim. Ama pes etmedim. O labirentten çıkacak, yolunu bulacak kadar zekisin. Tek sorun tembelsin. Sonunda inandın.

Minnoş bir yıl sonu manifestosu yazacak kadar iyi niyetlisin ama minnoşluklar karın doyurmadığı gibi hayat direncini pompalıyor sadece. Yemek sonrası bol şekerli tatlı yemişisin gibi. Ruh sağlığı açısından uzak durmalı.

Bir yerlerde hikayeler fokur fokur kaynıyor. Kokusunu alıyorum. Altını kıstım sadece. Hem herkes bilir. Dinlenmiş yemek lezzette nirvadır. Benim mutfak çok kalabalık önümüzdeki birkaç sene. Hem acele işe şeytan karışır.

Bazen telefonu karıştırırken Rüzgar’ın habersiz çektiği fotoğraf ve videolara denk geliyorum. Nasıl da kendimim. Poz vermeden en ben halimle. İnsan aynaya baktığında bile içindeki kişi göz kırpar. İyi bir şeyler görmeye çalışır. Ama o videolarda öyle olmuyor. Çünkü kendini kontrol eden kendin yok yanında. İkisi beraber seni izliyor. Korkunç. Ve doğal. Ve gerçek. Hayatın kendi gibi.

Doğal olanı sevdim. Doğal olanı seçmeye çalıştım hayatım boyunca. Kendim gibi oldum. Ama bazen kendi gibi olmayı da çok görüyorlar insana. Attığın her adımda başka mana arıyorlar. Usandım kendimi açıklamaktan. Kendi kendimin sözlüğü oldum. Ne garip. Eksik ve sorunlu iletişime çözüm bulmuş olabilirim. Herkes kendi app’ini yapsın. Kimle etkileşim halindeyse ihtiyaç anında app’den yardım alsın. Merhaba arkadaş olalım mı? App’imi yükle. Yuh. Böylesi ”Black Mirror’da bile yok.

Yazdığım minnoş öykülerdeki sonu bir türlü toparlayamama sorunum burada da nüksediyor. Kesin sonları sevmiyorum. Hayatta en kesin son ölüm belki sadece. Ki onun hakkında bile şüphelerimiz var. Nitekim hiçbirimiz gidip de geri dönmedik. Bilinmez olanın güzelliği ve gizemi dolsun içinize. Bir Zeki Müren şarkısında sonsuza dek yaşayın. Şarkıyı da siz seçin tabii ki. Sizin hayatınız neticede 🙂

Nilüfer, 6 Aralık 2021

Panama

İşin Aslı, Judith ve Sonrası – Sandor Marai

Kitabın tanıtım metnine bakıldığında bir aşk romanı okuyacağımızı sanıyoruz. Biraz savaş, biraz aşk, biraz sınıfsal ayrımlar, edebiyat dünyasından çokça aşina olduğumuz sürprizsiz klişe konular. Hal böyle olunca meraksız ve biraz da önyargılı bir okuma adımı ile başlıyorum. Kitaba dair en çok ilgimi çeken şey aslında yazarı ve kitabın geçtiği ülke. Sandor Marai’nin hayat öyküsünün hüznü, ülkesine olan sevgisi ve trajik ölümü kitabı okurken aklımdan çıkmıyor.

Üç kişiden ayrı ayrı dönemi ve yaşananları okuyoruz. Kadınlar konuşurken hikaye daha akıcı. Ne zaman sözü hikayenin ilgi odağı olan adam Peter ele alıyor o zaman biraz yavaşlıyoruz. O kadar çok burjuva olmanın altı çiziliyor ki detaylarla boğuluyorum ve kitaptan uzaklaşıyorum biraz. Kendini çok iyi tanıyan bir adam var karşımızda. Çok okumuş, çok gezmiş bir adam. Yaşadığı deneyimler hayat görüşünü değiştiriyor. Varoluşsal bir kriz yaşıyor. Kendi sancılı kişiliğinin üzerine bir de dünyada ve ülkesinde süregelen savaş eklenince iyice boşlukta kalıyor. Tek bir şeye tutunuyor hayatta. O da ilk gördüğü andan itibaren asla unutamadığı Judith’in hayali. Ve İşin Aslı Judith burada devreye giriyor. Bütün hikaye Judith’in ekseninde dönüyor.

İlk bölüm karşılıksız bir sevgi ile kocasına bağlı bir kadının perspektifinden anlatılıyor. Kadının sevgisi biraz saplantı, biraz da tutku gibi. Bir gizemi çözmek için neredeyse ömrünü heba etmeye hazır. Bu kadar ağır bir sevgi her iki tarafa da fazla. Hastalıklı bir hal alıyor evlilikleri. Yine de sanırım kitabı bize sevdiren, sonrasında neler olacağını merak ettiren, bahsi geçen ailenin hayatına , dönemin ve ülkenin atmosferine yumuşak bir geçiş yapmamızı sağlayan bölüm burası.

İkinci bölümden sonra nihayet hikayenin kilit ismi Judith başlıyor anlatmaya. Başından beri sessiz, sakin ve sır küpü gibi görünen hizmetçi Judith meğer ne kadar konuşmayı ve anlatmayı seven biriymiş. Resmen bir ailenin ve savaş dönemindeki Avrupa’nın tarihini muhteşem bir gözlem gücüyle anlatıyor. Burjuvazi üzerine anlattığı sayfalarca detay o döneme ait bu sınıfı takıntılı bir üst sınıf gibi görmemize neden oluyor.

Romanda keşke daha fazla tanıma şansımız olsaydı dediğim karakter yazar Lazar. Son bölümde sanırım en insani halleriyle, Judith sayesinde hakkında daha çok şey okuyoruz onun hakkında. Savaş dönemindeki Budapeşte’de sadece Lazar’ın hayatından bile bence muhteşem bir roman çıkar. Yalnız ve her şeyden vazgeçmiş bir adam. Ölümün kıyısında bir hayatta sanki deniz kenarındaki otel odasından gün batımını izler gibi sadece stokladığı şarapları içerek ve kitap okuyarak yaşıyor günlerini.

Kitapta en çok sevdiğim anlardan biri köprü üzerindeki o acayip karşılaşma anıydı. Köprülerin halkın hayatındaki yeri şiirsel bir etki yarattı bende. Keşke bu karşılaşmayı Lazar anlatsaydı. Ya da Peter’dan da dinleseydik o anı.

Yine sevdiğim bir kitap hakkında bahsetmek istediklerim uzun bir blog yazısına dönüşmek üzere. Değinmek istediğim daha çok şey olunca bazen böyle uzun notlar kaçınılmaz oluyor. Üstelik daha bayıldığım benzetmelere ve çok sevdiğim paragraflara değinmedim bile.

Sandor Marai muhteşem anlatım gücüyle ve şiirsel bir etki bırakan diliyle sevdiğim yazarlar arasında yerini aldı. Böyle kusursuz bir okuma yapabilmemizi sağlayan çevirmen Esen Tezel’in emeği büyük. Bence insan psikolojisi üzerine yazılmış en güzel romanlardan biri. Her ne kadar her bölümde anlatıcı değişiyor olsa da arka planda o asıl anlatıcının, yazarın sesini sıkça duyuyoruz. Özellikle Peter’ın hikayeyi devraldığı bölümde.

Sevdiğim birkaç bölümle bu yazıyı artık sonlandırayım. Bir tanesinde yalnızlığın bugüne kadar yapılmış en güzel tanımlarından biri var..

”Fakat insanın hayatta, imkansız, anlamsız ve akıl almaz olanın gerçekte sıradan ve bir o kadar basit olduğunu kavradığı anlar vardır. Birdenbire hayatın mekanizmasını görürüz: Önemli saydığımız figürler gömülüp gider, arka plandan başkaları, hakkında net bir şey bilmediklerimiz öne çıkar ve aniden, ortaya çıktıkları anda idrak ederiz ki biz onları bekliyormuşuz, onlar da tüm kaderleriyle bizi.”

“Acılar sayesinde ıslah olduğumuz, daha iyi, daha bilge, daha dirayetli biri haline geldiğimiz doğru değil. İnsan soğuk, çok daha net ve kayıtsız oluyor. Kaderin ne demek olduğunu hayatta ilk kez gerçekten anladığımızda, neredeyse dinginleşiyoruz. Hem dingin, hem de son derece tuhaf ve ürkütücü bir biçimde yalnız oluyoruz.”

”İnsan bir süre yalnızlığı ceza gibi algılıyor; yetişkinler yan odada sohbet edip eğlenirken karanlık odada tek başına bırakılan bir çocuk gibi. Fakat günün birinde sen de yetişkin oluyorsun ve yalnızlığın hakiki, bilinçli, tek başınalığın bir ceza, yaralı, hastalıklı bir kendini çekme, bir münzevilik değil, tek onurlu durum olduğunu fark ediyorsun. İşte o zaman artık yalnızlığa katlanmak da o kadar zor olmuyor. Daha temiz havada yaşamak gibi bir şey.”

”Günün birinde uyandım, yatağımda doğrulup oturdum ve gülümsedim. Artık en ufak bir acı çekmiyordum ve birden, doğru insan diye bir şeyin olmadığını idrak ettim. Ne yeryüzünde ne de cennette. Öyle biri, öyle tek bir kişi yok. Sadece insanlar ve her insanın içinde bir tutam doğru insan var ama kimsede, bizim diğerinden beklediği­miz ve umduğumuz şey yok. Kusursuz insan diye bir şey yok ve o mutluluk veren, harikulade tek adam aslında hiç var olmadı. Sadece içlerinde ışık kadar moloz da olan insanlar…” (less)

Küçük Şeyler

Mevsim geçişlerinin insanı heyecanladıran, zinde tutan bir yanı vardır. En azından benim için öyle. Zihin de vücut gibi bu iklim oyunlarına ayak uydurur. Bahar gelir şenlenir, kış gelir dirilir, yazın kendini salıverir. Uzun yıllardır tropik iklimlerde bulunduğumuz için bu geçişleri sadece zihinsel olarak hissediyorum. Zira burada sadece yağışlı ve kuru sezon var. Kağıt üstünde ya da işte wiki miki gibi yetkili mecralarda böyle buyrulmuş. Ama insan biraz bakmayı ve hissetmeyi önemsediğinde bir şeylerin, küçük şeylerin izinde olduğunda farkına vardıkları çok güzel. Kurbağaların geceleri toplu ayin yaptıkları geceler var mesela. Bunun bir dönemi var. Tukan kuşlarının ormanda açıklık yerlerde boy gösterdikleri, yusufçukların elektrik direklerinin altında çılgınca döndüğü, ışıklı pencerelerin pervazlarına doluştukları aylar var. Yağmur sonraları çimle kaplı boş arazilerde solucan partisine gelen kuşlar, kuru sezonda morlu pembeli çiçekler açan ağaçlar var. Bu ağaçları mevsime göre kıyafet değiştiren kadınlara benzetiyorum. Çiçekleri döküldüğünde, dalları kuruyup sadeleştiğinde, yağmurlu sezonda yeşilin en güzel tonlarına büründükleri anda bir kadının ruh halinin değişimini hatırlatıyorlar bana. Bazen renk renk kuşlar dallarında ötüşüyor. Kadının kalbi cıvıl cıvıl. Rüzgar esiyor, yaprakları yere düşüyor. Kadın ağlıyor. Bazen böcekler istila ediyor gövdesini. Kadın hastalanıyor. Ve çiçek açıyor renk renk. Meyveler veriyor. Kadın üretiyor, çoğalıyor. Eteklerinden, gölgesine kadar bereket saçıyor…

Panama Pacifico

Yürüyüş yaparken ormanın fısıltıları her mevsimde kulağa farklı geliyor. Öten kuşların, tıslayan böceklerin, bağıran maymunların, toprağa pıt pıt düşen yağmur damlalarının, arıların ve sineklerin, yaprakların hışırtısının hepsinin birlikte söylediği şarkının ezgileri değişiyor.

Akşamları orman yolunda peri tozu gibi pırıltılar saçan ateş böcekleri, ağaçların tepesinde ıslık çalar gibi öten kara kuşlar, nehirde burunlarını suya gömen kaplumbağalar, bir ağacın tepesinden günlerce süren bir çabayla inen tembel hayvan, penceremizin önündeki ağacın çiçeklerine bayılan canım sinek kuşu, turuncu ayaklı, mavi gövdeli şaşkın bir yengeç… Hepsinin ahenk içindeki yaşamı büyüleyici.

Bastığın yere dikkat edersen ince uzun bir karınca kervanı görebilirsin. Kafalarının üzerinde küçük yaprak ya da çiçek parçaları taşıyorlardır. Bazen de ölü bir böceğin bedenini. Bir kuşun sistematik hareketlerine dikkat edersen örneğin bir yuva kurma telaşında olduğunu görebilirsin. Ağzının ucundaki minik dalları gururla taşıyışına şahit olabilirsin. Bazen meraklı bir kuş gelir balkonuna. Onu ürkütmeden meraklı gözleriyle etrafı nasıl incelediğini izleyebilirsin. Ve inan bana çok şey öğrenirsin onlardan. Küçük ama önemli şeyler.

Eylül 2021, Panama

Nilüfer

Elden Düşme Dünya – Wilhelm Genazino

Bir yorum denk gelmişti sosyal medyada. Türk okuru bu adamın karakterlerinde ne buluyor, neden bu kadar tutuldu diye. Sürekli aynı olaylar, aynı bunalmış, ikilimde kalmış karakterler. Aslında Genazino’nun edebiyatının sevilmesi belki de sadece bundandır. Gündelik hayattan, acayip canı sıkkın bir adamın evinden çıkıp marketten bayat ekmek alırken hissettiği küçük gerilimi okumak,  sokakta yürürken gözüne çarpan detaylara odaklanmak, dünyanın başka bir ülkesinde başka bir sokağında yaşayan orta yaşlı bir adamın düşüncelerinin ne kadar bizden, ne kadar tanıdık olduğunu görüp kendi adımıza rahatlamak, ve bu duyguları, bu çıkmazları son derece basit ama bir o kadar esprili ve gerçekçi bir dille okumak bize iyi geldiği içindir. 

Bugüne kadar okuduğum Genazino kitaplarındaki diğer karakterlerden daha kafası karışık bir adam vardı bu kez. Daha sık annesini hatırlayan, sanki biraz daha merhametli, daha çok depresif ve duygusal ve  kesinlikle daha cesur bir karakterdi. Okurken sık sık Erlend Loe’nın Doppler’ını  hatırladım. Hiçbir anlam yüklemeden gerçekleştirdiği eylemlerde hep bir Doppler izi gördüm. Elbette çok farklılar Doppler ile. Modern dünyanın içinde yalnız birer adam olmaları çok benzer. Genazino’nun mimarı medeniyetten kaçmıyor ama onun da ince sınırları var. Asla tatile çıkmıyor, gerekmedikçe yeni bir kıyafet almıyor. Sevgilisinin yanından ayrıldığı gecelerde eve gitmeden önce mutlaka o bara ( aşk korkusu kaçkınlarıyla dolu ) uğruyor. Ritülellerine sadık bir adam. 

Bu seferki karakterimizin daha gerçekçi bir mesleği var. Dünyada olup bitene ve hayata daha çok kafa yoran biri. Belki de bu yüzden mutsuz. Mutlu olmadığını hissettiğimiz çok yer var metinde. Ama çok dert etmiyor bunu. Yaşlanma ve yalnız kalma olasılığı üzerine daha çok kafa yoruyor. Biraz felsefe de yapıyor. İç monologları ve bazen sevgilisi Maria ile arasında geçen diyaloglar muhteşem. Tekrar tekrar okuyası geliyor insanın. En sevdiklerimden birkaçını yazayım buraya:

” -Ben çalışırken işe karşı isteksizliğimi de yaşayabilirsem çalışabilirim ancak. 

 – Bu kaçınmanın ardında ne olduğu hakkında bir fikrin var mı? 

 –Kayıtsızlık, bıkkınlık, tiksinti, melankoli.

 –Ya onun ardında?

 -Hey Tanrım, onun da ardında içimdeki ölüyor olma duygusu var.

Karekterin kendini tanımlayış biçimi : ” Ben modern, zaman zaman kafası dağınık ve kendi benlik arayışından bıkmış bir adam olmuştum ( böyle tahmin ediyordum) ; geçici bunaklığını gittikçe daha çok kabullenen biri. “

 Ve zaman zaman kapıldığı duyguları anlatımındaki doğallığa bakın: 

‘ Çocukluk günlerimden beri bildiğim bir duyguya kapıldım, belki de zamanın dışına düşmüş olduğum duygusuna. ” 

İnsanları bir çırpıda defterden sildiğim için suçluluk duyuyordum. Ben konuşmaya hazırdım ama kimse gelip ifademi almıyordu. Dünyadan ölüm gibi uzaktım. ”

‘Külüstür bozuk bir şey gibi caddeden aşağıya yürüdüm. Yaralanmışlığımı gören yoktu.” 

Birkaç saniyeliğine, içimin en derinindeki düşmanı gördüm: o gülünç haddini bilmezlik.”

” Benim varlığımın ana hedefi hayattan tasarruf etmek. “

Çevresinde olup bitenleri öyle detaylı anlatıyor ki  tam da orada, parkta tam karşıdaki bankta oturuyormuş gibi hissediyorum. Tam bir Genazino klasiği. Öyle ki artık yürüyüşlerimde Genazino gibi bakıyorum çevreme. Bir kuşun topraktan solucan çıkarma uğraşısı takılıyor gözüme. Ya da marketten elinde fileyle dönen bir kadının akşam yemeği planını tahmin etmeye  çalışıyorum. Ne zaman bir Genazino kitabı okusam gözlem oyunu tatlı bir hastalık gibi yapışıp kalıyor üzerime. 

Şansımıza Türkçeye çevrilen her kitabının çevirmeni farklı. Elden Düşme Dünya’yı, Patrick Suskind çevirilerinden de aşina olduğum Tevfik Turan çevirmiş. Çevirmenlerin işi çok zor. Çok incelik, çok zaman isteyen, büyük emek gerektiren bir iş yapıyorlar. Tevfik Bey’e bu titiz ve incelikli çevirisi için teşekkür ederim. Sevdiğim bir yazarı kendi dilimizde böyle güzel bir tükçeyle okumak büyük şans. 

Ne yazık ki bu değerli yazarı 2018 yılında kaybettik. Benim için çok özel bir yazardı. Kitaplarının çok ayrı bir yeri var bende. Mizahi dili, zekice kurduğu diyaloglar, metinlerindeki doğa detayları, karakterlerinin monologlarının derinliği onun edebiyatını eşsiz yapan unsurlar. Tek umudumuz Jaguar yayınlarının diğer kitaplarını da yayımlaması. Ve şimdiye kadar dilimize kazandırdıkları o muhteşem kitaplar için de ayrıca teşekkürler.

İlkyaz

Seferihisar, İzmir

Yazıp yazıp silmelerin mevsimi gelmiş. Düşünüp düşünüp unutmaların. İç çekip boş vermelerin. Kızıp kızıp gülmelerin. Olasılıkların ve küçük arzuların mevsimi. Uzayan gecelerin, gündüzleyin görülen düşlerin. Pıt pıt yere düşen yağmur damlalarının. Uçuşan polenlerin. Filizlenen tohumların. Yeşil yeşil eriklerin. Çağlaların ve enginarların. Kelebeklerin ve arıların mevsimi. Papatyaların. Gelinciklerin. Avuç içlerine misafir edilen uğur böcekli gıdıklanmaların. Asma filizlerinin tadına bakmanın. Buz gibi koruk sularının. Uçuşan eteklerin. Al al yanakların. Çiçekli masa örtülerinin ve çay bardağına koyulan papatyaların. Akşamleyin omuzları ürperten serinliğin. Evlere sığmayan heveslerin mevsimi. Gün sonunda elektrik direklerinin lambalarına uçan pervanelerin. Rüzgarda salınan radikaların, göklerde gülümseyen uçurtmaların mevsimi. Yasemin rayihalı esintilerin. Akşam güneşinin tepelerden sahile, oradan denize portakal portakal akışının. Pencerelerden sokağa bakan sardunyalara dolanan kedi kuyruklarının. Sıcak taşlara basan çıplak ayakların. Nazar boncuklu halhalların. Dolaplardaki buz gibi limonataların. Sakızlı muhallebilerin, köpüklü kahvelerin. Hayırlı kısmetleri, ferah yarınları müjdeleyen falların. Bir kova suyla yıkanıveren balkonların. Hamaklardan sarkan neşeli ayakların. Zeytinyağlı sarmaları dizen maharetli parmakların. Bahçedeki nanelerin. Semizotlarının. Kantaronların. Sabahları güne şakıyan kumruların. Bol susamlı simitlerin ve beyaz peynirin. Mavinin, yeşilin, kırmızının. Camgöbeğinin. Yavruağzının. Kavuniçinin. Çingene pembelerinin. Çilekli dondurmaların. Okey masalarındaki tatlı sert hırsların ve küçük heyecanların. Isırılan dudakların. Masadaki demli çayların. Radyodan seslenen Zeki’nin. Kürdili hicazkarın. Segahın. Buseliğin. Şiirlerin, şarkıların, masalların mevsimi. İlkyaz. Hoş geldin.

Nilüfer

Mayıs 2021, Panama

Zeytinler dökülüyor …

Günler sanki sadece bitirmek için varmış gibi son günlerde. Sabahına uyanıp mis gibi bir günü hemen bir lokmada ağzımıza atıp bitirelim. Öğlene varmadan gece delik deşik uykularla zar zor toparladığım enerji evin içinde buharlaşıp gidiyor. Bir kahveyle, binlerce kilometre uzaktaki aileden sıcak bir ses tonuyla kırıntılarını toplayıp birleştiriyorum. Hep yorgunum. Hep yapılacak bir şeyler var sırada. Kendini sürekli yenileyen, yaşamdan güç alan, insanı tüketen bir canavar var sanki. Ona karşı hep mağlubum.

Zor günler geçiriyoruz, pandemi herkes gibi beni de çok değiştirdi. Sanki steril bir araf tasarladık kendimize. Dokunmadan, duyguları bile süzgeçten geçiren şeffaf bir duvar ardından seviyoruz. Uzun zaman sonra aynı şehrin farklı uçlarında yaşadığımız bir arkadaşıma mesaj attım dün gece. Sürekli ertelediğim kahve gününü bir anda netleştirdim. Büyük bir iş başarmışım gibi acayip bir his çöreklendi içime. Acıdım kendime.

Ara sıra, üzerinde patır patır meyveleri dökülmeye hazır zeytin ağacı gibiyim. Bizim oralarda sırıkla silkelerler zeytinleri. Hani beni de silkeleseler neler dökülür üzerimden. Kızgınım, doluyum, söylemek istediğim çok şey var. Uzaklardayım ama her şeyi görüyorum. Bazen gönül gözüyle görüyorum bazen gerçekten sıraya giriyor insanının kafasını bulandıran şeyler. Küçücük detaylar göze batıyor, parçaları birleştirmek hiç zor değil.

Böyle zamanlarda okumak istiyorum. Yazmak istiyorum. Olmuyor. Kalemin ucu hep kırık. Daha adından zaman kaybı olduğunu bağıran şeylere takılıyorum. Yapmam gereken ufak tefek hayati şeyleri sürekli erteliyorum. Günlerdir saksılarını değiştirmediğim çiçeklerim beni affedin.

Geçenlerde marketten aldığımız brokolileri yıkarken içinden küçük yeşil kurtçuklar çıktı. Bir tanesini sudan kurtardım yaşamaya devam etti. Rüzgâr o kadar mutlu oldu ki onları alıp özel bir kutuya koydu, karınları acıkırsa diye yanlarına küçük brokoli parçaları bıraktı. Kurtçukları bir gün boyunca izledi. Gece onları odasında konuk etti. Ertesi sabah ingilizce dersinde sınıf arkadaşlarına gösterdi. Öğleden sonra kurtçukların yaşam süresi doldu. Rüzgâr’ın yaşadığı hâyâl kırıklığını anlatamam. Bir günde ne kadar bağlanmış meğer onlara. Onlarla ilgilenmek ona nasıl iyi gelmiş. Bitkilerle de aynı bağı kuruyor. Yaz tatilinden döndüğümüzde kaktüsü kuruduğu için çok üzülmüştü. Üzülmek de büyütüyor. Acıtarak. Toprağımızda var acı. Diğer bütün güzel şeylerin yanında.

Nilüfer

12 Şubat 2021, Panama

Stoner – John Williams

İlk kez 1965’ye yayımlanan Stoner zamanında çok ilgi görmemiş. Bugün duyulur, okunur olması da belki biraz tesadüfler sonucu birkaç okurun yarattığı zincirle, belki de gerçekten iyi bir kitabın yıllar sonraki keşfine dayanıyor. Sebep ne olursa olsun bence bu övgüleri hak ediyor. Doğumundan ölümüne, eğitim yıllarından delikanlılığına, aşklarına, hatalarına, korkaklığına, başarılarına,  tutkularına, eylemsizliğine, küçük zaferlerine ve suskunluğuna dair bir adamın, bir akademisyen ve bir babanın, solgun bir adamın hayatını okuduk. ”Solgun” kelimesi ne kadar da yakışıyor Stoner’a. Çiftçi bir ailenin tek oğlu olarak başladığı hayatı beklenmedik bir eğitim planıyla tamamen değişiyor. Geleceği ile ilgili düşüncesi başlarda şöyle: 

 ”Geleceği bir etkinlik, değişim ve olasılık akışı olarak değil, keşfini bekleyen bir ülke olarak; mahiyeti aslen değişmeden kalırken yeni kanatların inşa edilebileceği, yeni kitapların eklenip eskilerinin çıkarılabileceği büyük bir üniversite kütüphanesi olarak görüyordu.” 

1900’lü yılların Amerikası Stoner ‘ın yaşam öyküsüne paralel olarak akıp gidiyor metnin içinde. 1. Dünya savaşı, ekonomik krizler, yasaklar, yoksulluklar alt metinde sürekli dönüyor. Stoner tüm bunlardan etkileniyor elbet ama kendi yaşamı için belirlediği çizgide, sağa sola sapmadan ilerlemeye devam ediyor. Bir ara bu çizginin dışına çıkacağına, kendine ayrı bir yol çizeceğine dair bir umut oluyor içimde ama yazar karakterin duruşunu bozmuyor. ”Solgun” bir adam olarak hikayenin içindeki rolünü devam ettiriyor. Onun eylemsizliği ve her şeyi olduğu gibi kabullenişi okuyucuya da yansıyor bir süre sonra. 

Duru, etkileyici, dingin ve insan ruhunun çıkmazlarını olağan bir şekilde, süslemeden, dolandırmadan anllattığı için başarılı bir yapıt Stoner. 

Çevirmen Özlem Güçlü’ye de bu güzel çevirisi için teşekkür ederim. Esere değer katmış, dilimize uygun başarılı bir çeviri olmuş.

İtiraf Ediyorum – Jaume Cabre

”İtiraf Ediyorum” insanı uzunca bir zaman tünelinde sarsıcı bir yolculuğa çıkaran bir roman. Ana karakter Adria Ardevol’un sevdiği kadın Sara’ya uzunca bir itirafı. Hem de her şeyin beş yüz yıl önce başladığı bir hikaye. Anlatım dili oldukça sade ve akıcı olmasına karşın yazarın romanda kullandığı teknik okuyucu açısından epey zorlayıcı. Birinci tekilden dinlediğimiz hikaye bir sonraki paragrafta aniden şahıs atlıyor, tam buna alışıyorsunuz birden bire söz konusu bir nesnesin izinden birkaç yüzyıl atlayıp bambaşka bir atmosfere dalıyorsunuz. Yazarın bu oyunlu tekniğine alışana kadar sık sık okuduğum bölümün başına tekrarlar yapmak zorunda kaldım. Kitabın ilk bölümlerini yazılarla ve notlarla doldurdum. Yazarlar, resimler, kitaplar, değerli sanat eserleriyle dopdolu bir metin vardı karşımda. Uzunca bir karantina dönemine denk geldi okumam. Berrak bir zihinle okunmayı hak ediyor kitap. Hem zorlayıcı tekniği yüzünden hem de tarihi bir yolculuğa çıkmaya hazır olmak gerekiyor. Uzun bir zaman dilimine yaydım okumamı. Böyle olunca yavaş yavaş severek, karakteri yanıbaşımda dinleyerek ilerledim. Adria Ardevol unutulmayacak bir karakter oldu benim için. Esprili dili, taa çocukluğundan beri hep bir sevgi arayışı içinde olması, hayali arkadaşları, tarih ve dil sevgisi, açık sözlü biri olmasına rağmen zaman zaman yalan şemsiyesi altında gizlenmesi, detaycılığı, dostuna ve aşkına verdiği değer ile muhteşem bir karakterdi. Onu bütün insani yönleriyle böylesine gerçek kılan, capcanlı bir hikayeydi. Bu kadar zaman katmanlı, bu kadar çok karakterli bir kitabı yazabilmek müthiş bir deneyim olmalı. Okuyucu olarak çok etkilendim. Suna Kılıç’ın duru çevirisi takdire şayan. İlmik ilmik emek var bu koca cüsseli kitapta.

Yazar muhteşem bir kurguyla son derece ilgi çekici bir hikaye anlatmakla yetinmemiş aynı zamanda dünya tarihine eleştirel bir pencere de açmış metniyle. Tarihte yaşanan katliamlar ve savaşlar, din ve politika uğruna yaşanan-yaşatılan acılar satırlarından taşıp düşündürdü. Dünya edebiyatından birçok yazara ve metne yaptığı göndermeler bahsettiği eserlere aşina olan okuyuculara yazarın selamı gibi olmuş. Gülümsetti.

1 Ocak Yeşil Bir Sabah

1 Ocak 2021. Uzun sürmüş bir yılın ardından yepyeni bir güne başladık. Henüz olumsuz düşüncelerimiz, kaygılarımız, görmezden geldiklerimiz, ince hesaplarımız, keşkelerimiz, israflarımız ve düşüncesizliklerimizle  kirletmediğimiz tertemiz bir yıl. Bir kağıda ya da sadece kafamızın içinde özel bir yere yazdığımız bu yıl yapılacaklar listelerimiz sıfır kilometre bekliyor. 1 Ocak biraz kendinden torpilli. Geride bırakılan yılın omuzlarımıza çöken ağırlığını henüz attık üstümüzden, ya da kendimizi kandırıyoruz işte. O hala kocaman görünmeyen ama kalbimizi sıkıştıran ağırlığıyla orada. Bir gece önce kimilerimiz huzurla koydu başını yastığa. Yepyeni bir yıla yükledikleri umutlarla kapadılar gözlerini. Yeni yılın ilk sabahı her hanede biraz tatlı bir beklenti var. Güzel şeyler  olacağına dair içimizden taşan bir güven var. Belki de insan olmanın yüküdür bu. Hep bir şeylere güvenme, hep bir beklenti içinde olma durumu. Belki de yola devam etmemiz için gerekli olan tek şey bu. İnanç. Ancak bir şeylere inanıyorsak insanız belki de. 1 Ocak sabahlarını severim. Geceden kalma bir huzur olur içimde. Sevdiğim insanlarla aynı çatı altında uyanmanın verdiği tarif edilemez bir mutlulukla uyanırım. Geç yapılan biraz karbonhidrat torpilli bir kahvaltıya hayır diyemem. Mis gibi bir çay da varsa değmeyin keyfime. Bu sene diğer senelerden farklı olarak dünyanın belki de hatrı sayılır bir kısmı karantina sabahına uyandı. Zorunlu ya da gönüllü. Panama da zorunlu karantina uygulayan ülkelerden. Pırıl pırıl bir sabaha uyandık. Yemyeşil bir sabah. Sokakta çıt yok diyemiyorum. Kuşlar coşmuş çünkü. Her zaman böyle neşeliler biliyorum. Sadece bu sabah biraz ben de yeşil keyifliyim 🙂 İnsan seslerinden arınmış bir sokak ve mis gibi bir hava. İnsan yeni yılın ilk gününden daha ne bekleyebilir ki ? 

Nilüfer

1 Ocak 2021, Panama Pacifico