1 Ocak Yeşil Bir Sabah

1 Ocak 2021. Uzun sürmüş bir yılın ardından yepyeni bir güne başladık. Henüz olumsuz düşüncelerimiz, kaygılarımız, görmezden geldiklerimiz, ince hesaplarımız, keşkelerimiz, israflarımız ve düşüncesizliklerimizle  kirletmediğimiz tertemiz bir yıl. Bir kağıda ya da sadece kafamızın içinde özel bir yere yazdığımız bu yıl yapılacaklar listelerimiz sıfır kilometre bekliyor. 1 Ocak biraz kendinden torpilli. Geride bırakılan yılın omuzlarımıza çöken ağırlığını henüz attık üstümüzden, ya da kendimizi kandırıyoruz işte. O hala kocaman görünmeyen ama kalbimizi sıkıştıran ağırlığıyla orada. Bir gece önce kimilerimiz huzurla koydu başını yastığa. Yepyeni bir yıla yükledikleri umutlarla kapadılar gözlerini. Yeni yılın ilk sabahı her hanede biraz tatlı bir beklenti var. Güzel şeyler  olacağına dair içimizden taşan bir güven var. Belki de insan olmanın yüküdür bu. Hep bir şeylere güvenme, hep bir beklenti içinde olma durumu. Belki de yola devam etmemiz için gerekli olan tek şey bu. İnanç. Ancak bir şeylere inanıyorsak insanız belki de. 1 Ocak sabahlarını severim. Geceden kalma bir huzur olur içimde. Sevdiğim insanlarla aynı çatı altında uyanmanın verdiği tarif edilemez bir mutlulukla uyanırım. Geç yapılan biraz karbonhidrat torpilli bir kahvaltıya hayır diyemem. Mis gibi bir çay da varsa değmeyin keyfime. Bu sene diğer senelerden farklı olarak dünyanın belki de hatrı sayılır bir kısmı karantina sabahına uyandı. Zorunlu ya da gönüllü. Panama da zorunlu karantina uygulayan ülkelerden. Pırıl pırıl bir sabaha uyandık. Yemyeşil bir sabah. Sokakta çıt yok diyemiyorum. Kuşlar coşmuş çünkü. Her zaman böyle neşeliler biliyorum. Sadece bu sabah biraz ben de yeşil keyifliyim 🙂 İnsan seslerinden arınmış bir sokak ve mis gibi bir hava. İnsan yeni yılın ilk gününden daha ne bekleyebilir ki ? 

Nilüfer

1 Ocak 2021, Panama Pacifico

Pandemi Günlerinde Panama ve Birtakım Diğer Hadiseler

IMG_2389

Pandemi Panama’ya geldiği ilk günden beri yoğun önlemler alındı ve Mart sonundan beri sıkı karantina var ülkede. İlk zamanlarda sayılar oldukça azdı ve epey kontrollü ilerliyor gibi görünüyordu. Hemen ulusal ve uluslarası uçuşlar durdurulmuş, okullar kapatılmış ve ülke içinde sektörler arası geçiş yasaklanmıştı. Dışarıya sadece market için çıkabiliyoruz (bu ay aynı saatler içinde yürüyüş, koşu vb aktivitelere izin verildi) ve pasaport numaramızın son harfine göre belirlenen çıkma saatlerimiz var. Ayrıca kadınlar Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri çıkabiliyorken, erkekler Salı, Perşembe ve Cumartesi akşam beşe kadar çıkabiliyor. Pazar günleri ise tam karantina var. Çocuklar uzun süre dışarıya çıkartılmadı. Geçen ay itibariyle anne babalarıyla evlerinin bir kilometre uzağına gitmemek kaydıyla dışarı çıkabiliyorlar ve marketlere girmeleri yasak. Uzun bir süredir de aile içi şiddet vakalarını önlemek için alkol yasağı vardı. Bu ay başında limitli satış başladı ve dün itibariyle normal satışa geçildi ama yine kontrollü olacak. Bugün hâlâ bu güvenlik önlemleri devam ediyor ama sayılar maalesef artıyor. Bugün için test sayısı 2767 ve yeni vaka sayısı 948. Şu ana kadar toplam 25.222 pozitif vaka ve 493 ölü sayısı var.

Collage_Fotor 2

Panama’nın yaklaşık dört milyon üçyüz bin kadar bir nüfusu var. Sağlık imkanları da haliyle sınırlı. Salgının yayılmaması bu nedenle daha fazla önem taşıyor. Sistemin çökmemesi için hastalığı kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Tropik bir iklim hâkim Panama’da. Yılın üç ayı kuru sezon, (Aralık sonu- Nisan başı) buradakiler bu dönemi yağmur yağmadığı için yaz mevsimi olarak adlandırmış. Diğer geriye kalan dokuz  ay ise yağışlı ve aşırı nemli. Panamalılara göre kış mevsimi. Ama yazdan tek farkı sadece yağmur yağması. Hatta nem nedeniyle hava daha da sıcak. Buradaki nem olayını şu örnekle anlatsam sanırım biraz gözünüzde canlanabilir. İçireye hava girmesi için pencereyi açıyorsunuz ama dışarıdaki hava öyle ağır ki yüzünüze adetâ ılık bir su buharı hücum ediyor. Bir kafeden bir dükkândan açık havaya çıktığınızda elleriniz ıslanıyor. Dışarıdan klimalı bir ortama girdiğiniz zaman şoklanmış sebze gibi oluyorsunuz 😂 Evinizdeki deri ve bazı ahşap malzemeler nemden küfleniyor. Deri bir cüzdanı yemyeşil bulup şok geçirdiğim günler oldu. Tatil dönüşü salondaki koltuğun, yatak çarşaflarının hatta buzdolabının üzerinin küflendiğine şahit olduk. Tabii bunlar hep tecrübe. Sonra daha az nem tutan bir eve geçtik. Bu sefer de pencereler biraz fazla açık kalınca evin parkeleri havaya kalktı. Bir gece sessizlik içinde otururken ev baskına uğramış gibi bir gürültüyle korku içinde sıçradım ve kapıya doğru ilerlerken resmen yerden bir adım yükseldim. Parkerlerin altında karolar nemden patlamış ve parkeler havaya kalkmış. Nem çok acayip bir şey. Havayı sanki elle tutabilirmişsiniz hissi var. Nemden bu kadar bahsetmemin sebebi sağlık bakanlığının nemli sezonda hastalığın artacağını öngörmesi. Ki bugün itibariyle sayılar da bunu kanıtlıyor.

Haziran’da havalimanının açılacağı bilgisi vardı ama maalesef bu hafta başında bir ay ileriye ertelendi. Okulların da bu yıl açılmayacağı, açılanların da online olarak yapılacağı hakkında söylentiler var. Durum pek parlak görünmüyor.

Karantina ilk başladığında etrafta olan bitenler hakkında haberleri sosyal medyadan ve evden bir tek market alışverişi için çıkan eşimden alıyordum. Her zaman gittiğimiz alışveriş merkezinin, marketin ve dükkânların camlarına tahta çakılması epey moralimi bozdu. Daha önce ülkede bir takım yağmalama olayları yaşanmış ve buna önlem olarak karantina döneminde mağazalara giriş çıkışlarda önlemler getirdiler. Uzun bir aradan sonra geçen hafta ilk defa markete gittim ve içim burkularak aşağıdaki fotoğrafları çektim. Markete girmek için de uzun kuyruklarda bekliyoruz, maske şart ve içeriye girmeden önce eller jelleniyor, ayakkabılar özel paspasta temizleniyor ve termal kamera ateşimizi ölçüyor. Market dönüşü ben de alınan her şeyi siliyorum.

Collage_Fotor

Uzun boğucu bir yazı olmasından korktuğum için şimdilik bitiriyorum. Bir sonraki postta belki size evimizin önünde ele geçirilen 361 paket uyuşturucudan, nehirdeki timsahtan ve başka diğer tropik hadiselerden bahsederim 🙂

 

Nilüfer, Haziran 2020 Panama 

 

Bir Kış Günü Öğleden Sonra- Marguerite Duras

”Taburelerine tünemiş, başları öne sarkık, hemen hiç kımıldamadan öylece duruyor, bu durumlarıyla da biraz gülünç görünüyorlardı. Birer bitki gibiydiler sanki, oluşumunu tamamlayamamış, arada kalmış bir takım nesneler, doğar doğmaz can çekişen, ilk soluğunda son soluğunu veren insansı bitkiler. Evet, evet suçsuz ve cezaya çarptırılmış şeyler. Ağaçlar. Suyundan ve toprağından edilmiş, cezalı ağaçlar. Orada gözümüzün önünde, birer insan gibi çürümeye bırakılmış ağaçlar.”

9072326279218 (1)

Quillebeuf, Kuzey Fransa’da Seine Nehri’nin kıyısında yer alan bir eski bir liman bölgesi. Kitabın şiir tadındaki hikâyesi bu limandaki Marine Hotel’in araba vapuruna bakan kahvesinde geçiyor. Bulutlu bir aşkın mağduru Fransız çift sık sık yürüyüşe çıkıp bu otelin kahvesinde sohbet ediyor. Her akşam otelin kahvesinde ve barında rastladıkları İngiliz çiftin konuşmalarından duyabildikleri cümlelerle bir hikâye düşlüyorlar. Kulak misafiri olduklarıyla, kadın ve adamın yüzünde gezinen duygu kırıntılarıyla şekillenen, değişen canlı bir hikâye. Bu melankolik aşk hikayesi İngiltere’nin güneydoğusunda küçük bir adada başlıyor. Adam bir kaptan kadınsa adanın soylu ailelerinden birinin kızı. Fransız çift bu ikiliye hüzünlü bir aşk hikâyesi yakıştırıyor. Kendi ilişkilerinin çıkmazları da paralel bir sorgulamayla kurgunun içinde ikinci bir hikâye olarak yer alıyor. Yanyanayken bile birbirine uzak insanların hikâyesi.

vue-de-l-hotel-restaurant

Dünyanın her yerinde aynı şiirin yazıldığına, bütün dillerin, bütün uygarlıkların ötesinde ulaşılacak bir tek şiir olduğuna inanan insanlardandı.

Ne kadar hassas ne kadar güzel  karakterler yaratmış Marguerite Duras. Aniden şiir yazmaya başlayan, kayıp bir şiirin ardından hüzne boğulan Emily. Ve ona delicesine aşık, şiirlerde kendini arayan kaptan kocası. Kısacık ama etkileyici, yudum yudum şarap gibi içilen bir roman. Normandiya’nın büyüleyici kıyılarında melankolik rüzgârlara kapılıp gidiyorum okurken. Dağların tepesinden ufka bakıyorum. Emily’in şiirine ilham olan, soğuk kış günlerinde öğle sonrası her yeri saran o tılsımlı ışığı arıyorum. Emily’in kayıp şiirini birileri yazmıştır belki, kim bilir? Yıllar sonra sahibine ulaşan mektubu gibi şiir de onun ruhuna dokunmuştur bir şekilde…

 

” Size bunu iletecek sözcükleri unuttum. Biliyordum ama unuttum işte. Ve sizinle burada, bu unutulmuşluk içinde konuşuyorum. Öyle görünmeyebilir ama ben, kendini bütün varlığıyla bir insana, bu insan dünyada üzerine en çok titrediğim insan da olsa, bir insana verebilecek kadın değilim. Kimseye yar olmaz benden. Size bunu anlatmak için seçip bir kenara koyduğum sözcükleri şu anda bulmak isterdim. Bulacağım da galiba. Ne diyordum, biliyor musunuz? İnsan, kendisine her zaman bir yer, durun bakalım, neydi; evet, o. Bir köşe, tamam, bir köşe ayırmayı bilmeli. Yalnız kalmak ve oradan sevmek için kişisel bir köşe. Neyi seveceksin, kimi seveceksin, nasıl, ne kadar? Zaman. Önemi yok bütün bunların. Sevmek için bir yer, durun bakayım, evet, kendinde kendi için bir bekleme köşesi ayırmalı insan bir aşkı, görünürde kimse olmasa da, bir aşkı ve yalnız aşkı beklemek için. Sizin bu bekleyiş olduğunuzu anlatmak istiyordum size. Hayatımın dış yüzü, o hiç görmediğim yüzü sizsiniz artık. Ve bendeki bilinmeyen olarak kalacaksınız ben ölünceye dek. Bana yanıt vermeyin, yalvarırım size.
Beni bir daha görmekten umudunuzu kesin. Emily L.”

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde – Marcel Proust

IMG_8719Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, ilk bölümünde, Swannlar’ın Tarafında bıraktığı yerden devam ediyor. Bu kez Swann’ın çok konuşulan aşkı ve sonradan karısı olan  Odette bir süre hikayenin merkezinde kalıyor. Genç anlatıcı Swannların kızı Gilbert’e aşıktır ama annesi Odette hakkında öyle ince detaylara giriyor ki, gizli bir aşkı tasvir ediyor sanıyoruz. Genç anlatıcının yaşamının bu heyecanlı yıllarındaki büyük  hevesleri hikayenin seyrini belirliyor. Gilberte’e karşı duyduğu derin hisler genç kızın her hareketinin ondaki yansıması şiirsel betimlemelerle anlatılıyor.

İkinci bölümde yeni birçok karakter giriyor romana. Bu karakterlerin hepsini, kim olduklarını ve önem derecelerini belirlemek güçleşiyor ama son bölümlere doğru anlatıcının dikkati birkaç önemli karakterde yoğunlaşınca okumak kolaylaşıyor. Okyanusun derin sularını geçip kıyılara yaklaştıkça muhteşem bir manzara  sizi bekliyor. Bu güzelliği tadabilmek için metnin bu durgun kısımlarını geçebilmek gerekiyor.

Proust okumak daha önceki okuma deneyimlerime benzemiyor. Bir yandan yazarın ince ruhuna, kalemine büyük hayranlık duyarken, diğer yandan yoğun anlatımın yarattığı sağanak yağmurun altında kalmak insanı romantik bir hazza ulaştırmak yerine boğuluyormuş hissi veriyor. Öyle noktalarda metinde ilerlemek zorlaştı benim için. Sık sık ara verdim. Her geri döndüğümde biraz kibirli, oldukça duygusal ara sıra tam bir romantik genç adam kendini kabul ettirmek için bekliyor oldu. Her zaman temiz ve iyi giyimli, bulunduğu ortamda en küçük detayın peşine düşen, mimik ve duygu analizlerini kendi kafasına göre yorumlayan genç aşık. Dönemin sosyal rutinleri, günümüzden bakınca insana çok tuhaf geliyor. İster istemez geleceğe bırakacağımız kendi kişisel ve toplumsal geleneklerimizin ileride nasıl tuhaf kaçacağını düşünüyorum. Tıpkı kendi aile büyüklerimin anlattığı birçok şeyin bugün komik ve gereksiz gelmesi gibi.

Proust’un muazzam gözlem gücünü aktarırken kullandığı dil bugünün benimsenen edebiyatı için zorlayıcı ve fazla ağdalı gelebilir. Proust bu seriyi bugün yayımlatmak isteseydi editörlerin elinden zor alırdı bence. Yedi ciltlik  seriyi kese biçe üç kitaba indirirlerdi. ( Bu noktada alakasız olsa da aklıma güzel bir film geliyor: Yazdığı uzunca romanı bütün yayıncılar tarafından reddedilen Thomas Wolfe ve editörü Maxwell Perkins’in kitabı yayımla sürecine hazırlamalarını anlatan film Genius. Sanırım Proust için de en uygun editör Maxwell Perkins gibi biri olurdu 🙂 )

Memleket İsimleri başlığı altında olan ikinci bölümde doğa ve mekan anlatımı daha çok göze çarpıyor. Kahramanımız melankolik bir ruh hali içinde, annesine olan özlemi ağır basıyor ve otel odasına alışmaya çalışıyor. Odaya vuran ışık, yürüyüşlerinde gözüne çarpan manzaralar, yolda karşılaştığı insanlar, otelde konaklayan misafirler ve Balbec’in belli başlı yerleri romanın içinde en detaylı bir şekilde yer buluyor. Manzara betimlemeleri öyle güçlü ki neredeyse bahsettiği dalgalar ve rüzgârı hissedebilirsiniz.

Kitabın çevirmeni Roza Hakmen kesinlikle övgüyü hak ediyor. El emeği göz nuru bir çalışma yapmış. İnce ince özenle çevirmiş. Bu önemli eseri dilimize kazandırdığı için ne kadar teşekkür etsek az.

İnsan ruhunun dalgalanmalarını, düşüncelerin sosyal ve duygusal tepkilere göre aniden değişimini Proust’un kaleminden okumak oldukça etkileyici bir deneyim. İkinci kitapta ilk kitaba göre karakterin de yaşça büyümesiyle orantılı olarak daha olgun bir anlatım var. Serinin diğer kitaplarını okurken bu fark daha da artacak ve sanırım detaylar ve betimlemerin labirentinde lezzetli yolculuk devam edecek. Labirent diyorum çünkü Proust’un evreni içinden çıkmak istemeyeceğimiz gönüllü bir tutsaklık isteği yaratıyor.

 

 

 

 

*Bu yazı ilk kez Proust okuma grubumuzun blogunda yayımlandı:

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

 

La Belle Epoque ve Belleğin Yansımaları

Collage_Fotor

Bazı filmler vardır belleğinizin bir köşesinde ömür boyu sizin için demlenirler. Olur olmadık bir anda bir karesiyle aklınıza düşüverirler. Sevgilinizin bir bakışında, küçük bir jestinde, bir cümleyi kurarken kullandığı ses tonunda, gelişigüzel bir hareketinin sizdeki yansımasında belirip, bir deniz feneri gibi duygularınıza yol gösterirler. Herkesin kendince özel olarak nitelediği filmler vardır muhakkak. Sayıları da azdır. Benim için de öyle.

La Belle Epoque, incelikli diyaloglarıyla, aşkı anlatımındaki doğallıkla, özellikle Daniel Auteuil’un ve Doria Tillier ‘ın muhteşem oyunculuklarıyla ve çok katmanlı senaryosuyla gönlüme taht kurup o özel filmler listesinde yerini aldı. Şu sıkıntılı karantina günlerinde geçmişe doğru duygusal bir yolculuğa çıktım. Nostalji çoğu zaman durduk yerde başımıza dert açar, olmadık hatıralar canlanıverir. Benim için berrak bir göle küçük bir taş atmak gibi oldu bu deneyim. Her halkada üniversite yıllarıma, eşimle tanıştığım o ilk güne, o gün giydiği tişörtün rengine kadar netleşti detaylar. Beraber dinlediğimiz şarkılar, dolaştığımız sokaklar, şehrin içindeki sesler teker teker canlandı.

Anın içindeyken ne kadar değerli olduğunu bilmeden, hiçbir sıfatla süslemeden, su içer gibi doğuştan bir içgüdüyle yaşıyoruz zamanı. Farkında olmadan, şarkılar, şiirler,  yağmurlar, renkler, kokular, mekanlar, dostlar biriktiriyoruz. Gün geliyor hepsi nostalji oluyor. Nostalji ne kadar hassas bir kelime. Tek kişinin hafızasında eğilip bükülmeye karşı savunmasızken,  iki kişinin paylaştığı anılar daha güçlü, daha ölümsüz oluyor. Film bu detayları çok güzel işlemiş. Viktor ve Marianne’nin aşklarının yıllar içinde geçirdiği evrim, genç bir çiftin hikayesiyle paralel ilerliyor. Modern hayatın ve nostaljinin iç içe geçtiği, ironi yüklü diyaloglarla gülümseten, duygularınıza küçük çaplı bir tsunami yaşatan ince bir film.

La Belle Epoque, yazımın başında bahsettiğim o özel filmler arasında hemen kendine bir yer edindi. Bu vesileyle o kadim listemi buraya ekleyeyim. Dilerseniz siz de unutamadığınız filmleri yorumlara yazarak nostaljik listenizi paylaşabilirsiniz.

 

Collage_Fotor4

Collage_Fotorn

Kendisiymiş Gibi – Tuğba Gürbüz

kendisiymis-gibi”Kümülüs beyazı”nı düşündünüz mü hiç? Aklınıza ilk bulut mu geliyor benim gibi? Peki bu rengi bir insana, bir nesneye ya da hayalinizde canladırdığınız bir varlığa yakıştırdınız mı hiç? Bu küçük örnek Tuğba Gürbüz’ün hikayelerinde aklımızın ucuna gelmeyen zarif ve yerinde benzetmelerden sadece biri. Tanelerini kaybetmiş mısır koçanı gibi salınmak, düğün konvoylarına benzeyen karınca şeritleri, besili bir öküz gibi çöküveren pişmanlıklar öykülerin içinde göz kırpan, anlamı derinleştiren detaylar.

Tuğba Gürbüz’ün ilk öykü kitabı Lodos Çarpması 2015 yılında NotaBene yayınlarından çıkmıştı. Geçtiğimiz Mart ayında ise Kendisiymiş Gibi kitabı aynı yayınevinin etiketiyle raflarda yerini aldı. İlk kitabında gezgin ruhların dünyası yansımıştı öykülerine. Karakterlerle beraber mekanlar ve şehirler de değişiyordu. Son kitabında hüzünlü ve kafası karışık karakterlere ev sahipliği yapıyor öyküler. Bir anın içinde asılı kalmış zihinlerdeki yolculuklar, hayatına dışarıdan bakmaya çalışan karakterler, yalnız ve yorgun bir annenin kişisel muhasebesi öykülere konu oluyor. Mekanlardan çok karakterlerin duygu durumları ön planda. Melankolik, yıpranmış, pişmanlıkları olan ruhlar, duygusal dalgalanmaların üzerinde adeta sörf yapıyorlar.

Toplam on sekiz öykü yer alıyor kitapta. ”Medcezir” ve ”Yalnızca Bir Mevsim” en sevdiğim öyküler oldu. Özellikle Medcezir öyküsünde bir annenin ruh durumunun değişkenliğinin anlatılış şeklini çok iyi buldum. İsmiyle müsemma bir öykü olmuş.

Sevdiğim öykücüler belleğimde bazı güzel kodlarla kendilerine yer bulurlar. Tuğba Gürbüz için seçtiğim kod: ”psişik estetik ameliyatı” . Okuduğunuz zaman ne kadar özel bir kod olduğunu anlayacaksınız 🙂

 

 

Lodos Çarpması hakkındaki yazıma şuradan ulaşabilirsiniz: Lodos Çarpması

 

Kendiyle Dost Olmak – Wilhelm Schmid

IMG_7687Yazdıklarını severek okuduğum Emek Erez’in bu kitap hakkında güzel bir yazısına denk gelmiştim. Kendimi dert edindiğim bir dönemde kitabın karşıma çıkması kapılıp gittiğim bir kaos ortamında küçük korunaklı bir barınak gibi imdadıma yetişti. Çok fazla kurgu dışı kitap okumayı sevmiyorum. Bunun en büyük nedeni bu tarz kitaplarda kullanılan dilin okuyucu ile arasına hep bir mesafe koyarak yukarıdan konuşması. Bu kitapta da o tarz bir anlatım var. Ama bu anlatım ara sıra yazarın araya girip kendinden örnekler vermesiyle biraz gevşiyor, daha samimi bir hale dönüşüyor. Geneli böyle değil ama yanıltmak istemem.  Yer yer içine giremediğim, ne anlatmaya çalıştığını anlamak için iki kez okuduğum yerler de oldu. Malumunuz dünya garip bir dönemde. Yarınımızı bilmeden yaşamaya çalışıyoruz. Yaptığımız işlere,  okuduğumuz kitaplara odaklanmamız zor.

Kendini sevmek ve kendiyle dost olmak düşüncelerinin ayrımından yola çıkıyor kitap. Kendini sevmenin sınırlarından, aşırıya kaçma hallerinin yaratacağı olumsuzluklardan bahsederken kendiyle dost olmanın kişiye kazandıracaklarını anlatıyor. Dost olabilmemiz için önce kendimizi tanımamız, algılamamız gerekir. Kendimizi dert etmek, bunu yaparken geçmişteki benliğimiz ve şimdiki benliğimiz arasındaki farkı kabul etmeyi gerektirir. Çoğumuzun başına gelmiştir; geçmişte yaşadığımız olaylar karşısındaki duruşumuzu; ”Böyle düşünen, bunu söyleyen ben miymişim? diye şüphe ve şaşkınlıkla hatırlarız. Schmid bu noktada şunu söylüyor: ”Benlik, zamanlar boyunca Ben’in bütün anlarının toplandığı havuzdur. Her yeni safhada benlik ve onun hayata bakışı ciddi bir değişimden geçer. Başkalarını ve kendinizi dert edişiniz, hayatın safhalarıyla beraber değişir, çünkü bir benlik yolunda yürürken sürekli aynı kalmaz. ” Derhal Schmid’e hak veriyorum ve bunu ”genç beni ” affetmek için kullanıyorum 🙂 Aynı zamanda da şu an o safhada olanlara karşı daha anlayışlı bir tutum içinde buluyorum kendimi. Sonra da şunun farkına varıyorum; okuyup öğrendiklerin üzerine azıcık kafa yorunca aslında bu bilgilerin hayatını ne kadar kolaylaştırdığını görüyorsun. Okumak sadece satırlarda ilerlemek değil biraz da okuduklarını hayata sızdırmak.

Beden, ruh, duygular ve  düşünceler benliğin ayrılmaz parçalarıdır. Onlara yapacağımız yatırımlar kendimizle dostluğumuzun temelini sağlamlaştırmamıza yarar. Bu parçaların önemi tek tek anlatılıyor kitapta. Ruhla ilgili kısımda yaptığı şu benzetme çok hoşuma gitti; ”… Kendiyle dost olanın derdi, duyguların yuvası olarak ruhu derece derece açıp kapayabilmektir; günlük ruh haline ve ihtiyaçlarına, karşısındakinin vaziyetine ve mevcut durumuna bağlı olarak yapar bunu. Ruhun istiridyelik vasfı, duyguları bir geri çekip bir serbest bırakabilme yeteneğini geliştirmeye yardım eder.”

Üzerinde düşünülecek, konuşulacak çok güzel noktalar var kitapta. Bir başucu kitabı gibi  ara sıra dönüp bakılarak  zihinsel gıda ( bu da Schmid’in kullandığı bir tanımlama) işlevi görebilir. Bir diğer çok hoşuma giden noktalardan biri de bakış açımızla ilgili söyledikleri : ”Kendi bakış açımız bir bakıma vatanımızdır bizim, kendimizi orada vaziyeti biliyor ve korunup kollanıyor hissederiz; o bakış açısını terk etmek zor gelir bana, külfeti çok fazladır. Buna rağmen, ilk anda ne kadar alışılmadık ve yabancılayıcı gelebilseler de, farklı bakış açılarının dünyamızı zenginleştirdiğini tecrübe ederiz. Hatta şimdiye kadarki bakış açısıyla bir çıkmaza saplanacakken, bazen farklı bir bakış açısı hayat kurtarabilir. ” Burada bahsettiği noktayı uygulamak o kadar kolay değil elbet ama kendi kişisel tarihime baktığımda farklı bakış açılarının bana çok farklı pencereler açtığını ve bu pencerelerden her bakışımda hayatıma beni aydınlatan  bir ışık girdiğini fark ettim. Bu tecrübeyi size fikirlerine değer verdiğiniz bir dostunuz, bir aile büyüğünüz, okuduğunuz bir metin, dinlediğiniz bir söyleşi hatta belki bir resim yaşatabilir. Yeter ki denemeye açık olalım.

Ara ara kitaba dönüp altını çizdiğim yerlere bakıyorum ve orada beni sakinleştiren, her şeyin kontrolünün bende olduğuna ikna eden bir dost görüyorum. Kitap hakkında kısa bir not yazma teşebbüsüm uzunca bir blog yazısına dönüşüyor ve daha anlatmadığım çok şey var diyerek hayıflanıyorum.

 

Emek Erez’in yazısı : Kendiyle Dost Olmak, Kendi Hikayeni Yazmak Ama Nasıl?

Aklımın İplerini Saldım

CDNV1350Bir süre, uzunca bir süre, 2020 yılının sarsıcı giriş yaptığı ilk anlardan beri belki de,  hep bir yürek sızısıyla geçiyor günler. Her yıla umutla başlamaya, planlar yapmaya, daha iyi bir insan olmak için zihnimi ve ruhumu zorlamaya niyet ediyorum. Ömrüm el verdiğince devam edeceğim de.

Ama bir yandan da karamsarım. İçimde her geçen gün derinleşen bir kuyu var sanki; gözlerimin ve gönlümün istemli istemsiz şahit  olduğu  her şey orada birikiyor. Eskiden,  doğru ya da yanlış bilgiye ulaştığımız o günlere göre daha mı şanssızız  diye düşünüyorum sık sık. Telefonumdan bir dünya akıyor yaşamıma ve bu akıntı  güçlü bir sele dönüşüp önüne kattığı her şeyi sürüklüyor, kırıp döküyor, değersizleştiriyor. Görsel bir saldırıya maruz kalıyorum her defasında. Her ağızdan, her kalemden her kameradan bir ses çıkıyor. Okuduğum, izlediğim, dinlediğim onlarca içerik  dünyayı ve yıkıcı gündemini anlamamı sağlıyor sağlamasına da, bir yandan da  o kadar çok yanlış ve gereksiz bilgi seline maruz kalıyorum ki bazen beynim isyan ediyor. Gördüklerime inanmak istemiyorum. İnsanların bu kadar kötü olduğuna, adeta kötülük yarışı içinde hırsla var olmaya çalışmalarına anlam veremiyorum. Öyle yorumlar okuyorum ki bir insan nasıl böyle düşünür, neden böyle kusmayı normal görür anlayamıyorum. Hiçbir zaman da anlayamayacağım.

Şimdi hepimizin ortak bir korkusu oldu. Ama bunu bile bir yarışa döndürdük. Ben daha çok korkuyorum, ben daha çok biliyorum. En iyisini ben biliyorum! Bilgi, yeri gelince ne kadar tehlikeli ve yıkıcı oluyormuş meğer. Koronavirüsün bana öğrettiği en çarpıcı gerçek bu oldu sanırım. Bilginin ne kadar bulaşıcı olduğu, ne kadar hızlı yayıldığı ve her bünyede ne kadar farklı tepki göstereceğinin belirsiz olması. 

Daha bir ay öncesine kadar bu kadar yayılıp hayatımızı tehdit edebileceğini düşünmediğimiz virüs bugün kapımızın önünde geziyor. Uzaklar yakın artık çünkü. Dünya tek bir ülke. Bilgi ışık hızına ulaşmak üzere. Hindistan’da  bir fil adını dahi bilmediğimiz bir semtin sokaklarında yürüyor ve dünyanın öteki ucundaki insanlar bunu görebiliyor. Bu kadar basit. Bu kadar çarpıcı. Hal böyle olunca birey olarak da bilginin esiri oluyoruz.

Panama’da ilk vakanın duyurulduğu günden beri bütün ana veri kaynaklarını takip etmeye başladım. Her gün paylaşacakları detayları merakla bekler oldum. İki hafta içinde öyle bir hale geldim ki gündemim ”bugün kaç kişi öldü” oldu. Farkına varınca inanamadım kendime. Peki bunu kendime neden yapıyordum. Nedeni elbette bilme dürtüsü. Farkında olma dürtüsü. Tehdit unsuruna karşı bir adım önde olabilme güdüsü. Ama ne yazık ki yardımından çok zararı var bünyeye. O yüzden kendimi geri çekmeye, başımıza gelen bu süreci kabullenmeye karar verdim. Bütün bunların bir nedeni var, yaşadıklarımızdan öğreneceğimiz çok şey olacak. Her şeyin eskisi gibi olacağını da düşünmüyorum. Tıpkı bütün o savaşlardan, katliamlardan, depremlerden, yangınlardan sonra olmadığı , olamadığı gibi. Ama su yine akacak yolunu bulacak.

Bu yüzden, yarına olan umudumun gücüyle;

Aklımın iplerini saldım.

 

 

 6 Nisan 2020, Panama 

 

Her Yerde Mavi Bir Keder

IMG_1273

 

Adam bir balıkçı teknesiyle çıkıp geliyor bir gün,

Toplanın diyor, yola çıkıyoruz.

Kadının şimşekler çakıyor zihninde, çocuk heyecanlı;

Yunusları, bulutları, dalgaları düşlüyor.

Kocaman kocaman gözleri var çocuğun,

Tüm dünya içine doluyor.

 

Kadın dışarı çıkıyor, pelikanlar süzülüyor gökte,

Denizin şarkısını serpiştiriyorlar çilli omuzlarına.

Pelikanlar diyor, evlatlarım nasıl bırakırım !

Adam kararlı, çoktan yerleşmiş gözlerine yeni bir hayatın kıvılcımları.

 

Gece düşünde beyaz bir balina görüyor kadın.

Kuyruğuyla alaşağı ediyor tekneyi.

Koca gözlü oğlan yitip gidiyor maviliklerde.

Sinsi bir dalga kadının göz kapaklarını lacivert bir perde gibi örtüyor.

Deniz şahit olduklarının utancıyla durgun.

 

Karanlık bir güne uyanıyor kadın, yüreğine bir balina oturmuş,

Anne! Anne! diye inliyor dalgalar…

Pelikanlar pike yapıyor okyanusa,

Gagalarında  oğlanın elleri.

Kadının kederi tsunami, kadının ağıdı yağmur

Gök deniz, deniz gök her yerde mavi bir keder.

 

Adam ızdırabı kendinden menkul bir baba artığı gayrı

Ruhundan kalanları toplayıp dolduruyor tekneye.

Rüzgara doğru istikameti bundan sonra.

Acı, bir kaplumbağa kabuğu gibi ömür boyu adamın sırtında.

 

Nilüfer – 5 Aralık, Panama

 

 

Banu ile sürdürdüğümüz şehirler projemiz için :

https://oykugunlukleri.wordpress.com/2019/12/06/her-yerde-mavi-bir-keder/

 

 

Proust’u Neden Sevdim?

IMG_6591Bu muazzam kitap hakkında basılı yayın ve internet mecralarında epey yazı, yorum içeren makale var. Eser hakkında fikir sahibi olmak, daha iyi anlayabilmek ya da detayların arkasındaki bilgilere ulaşmak için gerçekten iyi kaynaklar bulmak mümkün. O yüzden ”Proust’u neden sevdim ” düşüncesi etrafında biraz daha farklı bir  yazı yazmaya karar verdim.

Metinde hem olaylar hem de dili ekseninde epey sakin ve yavaş bir tempo olması günüzümün yaşam koşullarının bizi sarıp sarmaladığı karamsar evrenine epey ters düşüyor. O yüzden başlarda kurgunun ve dilin içine girip, kendimi Proust’un metninde serbest bırakıp, dış dünyayla bağlantımı keserek bir okuma yapmam pek mümkün olmadı. İlk kitap Swann’ların Tarafı’nı romanın diğer bölümlerine ve geçmişe uzanan bir nehir gibi düşünürsek ben sanki bu nehirin akış yönünün aksine yüzmeye çalışıyordum. Sonra bu çabamın beni çok yorduğunu ve kitabı anlamamı etkilediğini fark ettim. Metne savaş açacağıma, onunla birlikte akmaya karar verdim ve işte o anda okuduklarımdan haz almaya başladım.

Proust’un kalemi o kadar güçlü ki, insan anlattığı ”an”ları adeta görüyor ve bu muazzam his hayatınıza da yansıyor. Sık sık kendimi küçük detayların büyüsüne kaptırmış buluyorum ve imgeler, kelimeler, duygular arası bir geçitteymişim gibi eylemlerimin farkında olarak yaşıyorum. Okuduğum, izlediğim şeylerde, deneyimlediğim olaylarda Proust olsa nasıl anlatırdı bu durumu diye düşünmeden edemiyorum.

Kitabı okurken o kadar çok sevdiğim yer oldu ki hepsinin altını çizdim ve not almaya çalıştım. Az sonra okuyacağınız bölümde  ise  bunların sadece birkaçına ve neden sevdiğime dair küçük notları iliştirdim. Biraz da ileride açıp bakabileceğim, başucu kitabı mantığıyla, bir başucu notlarım olsun diye yaptım.

Proust’u neden sevdim.

Kuşkonmaz güzellemeleri  için;

“fakat asıl hayranlık duyduğum, başaklarındaki incecik eflatun ve gök mavisi çizgiler aşağıya, –hâlâ fidanın toprağının durduğu– diplere indikçe, sanki bu dünyaya ait olmayan menevişlenmelerle ton ton açılan, koyu mavi ve pembeye bulanmış kuşkonmazlardı. Bu ilahi tonların eğlence olsun diye kendi kendilerini sebzeye dönüştürmüş harika yaratıkları ele verdiğini düşünürdüm; kuşkonmazların yenilebilir, sert etlerinin ardındaki o şafağın ilk renklerinde, o gökkuşağı taslaklarında, o mavi akşam solgunluklarında görebildiğim değerli özü, akşam yemeğinde kuşkonmaz yemişsem, gece boyunca, o harika yaratıklar bir Shakespeare oyunu gibi şiirsel ve kaba olan farslarında lazımlığımı bir parfüm kabına dönüştürdüklerinde de tanırdım.”

“kuşkonmazların pembe tuniklerinin üzerindeki gök mavisi hafif taçlar, tıpkı Padova fresklerindeki Erdem’in çelenk yapıp başına taktığı, sepetine sapladığı çiçekler gibi ince ince, yıldız yıldız çizilmiş olurdu.”

Günlük hayatın sıradan eylemlerini incelikli anlattığı için;

“keşif kolu olarak kapıya gönderilen büyükannem hem fazladan bir bahçe turu yapmasına bahane çıktığı için her zaman sevinir, hem de bu fırsattan faydalanıp, oğlunun, berberin iyice yapıştırdığı saçlarını parmaklarıyla kabartan bir anne gibi, yoldan geçerken güllere biraz olsun doğallık kazandırabilmek için, fidanları dik tutan sırıklardan birkaçını gizlice yerinden sökerdi.”

Gözleriyle görmediği bir şeye inanmama durumunu böyle sanatla ve mitolojiyle aktarma yeteceği için;

“Aristaios’la arkadaşlık etmek, Aristaios’un kendisiyle sohbet ettikten sonra, (Vergilius’un anlattığına göre coşkuyla karşılandığı) Thetis’in krallığına, ölümlü gözlerin göremediği bir âleme dalması daha kültürlü bir hanıma ne kadar şaşırtıcı gelirse, büyük halam da o kadar şaşırırdı; ”

büyük halamın aklına gelmesi daha muhtemel bir benzetme yapacak olursak, bu durumu, (Combray’deki pasta tabaklarımızda resimlerini gördüğü) Ali Baba’nın kendi evine akşam yemeğine gelmesi, sonra da, tek başına kalınca, akla gelmedik hazineleri barındıran göz kamaştırıcı mağaraya girmesi kadar olağanüstü bulurdu.”

Anne öpücüğünün değerini böylesine güzel anlattığı için;

“Ben akşam yemeğini herkesten önce yer, sonra, yukarı çıkmam gereken saat olan sekize kadar sofrada otururdum; annemin bana genellikle uykuya dalacağım sırada, yatağımda emanet ettiği değerli, kırılgan öpücüğü böyle akşamlarda yemek odasından kendi odama kadar taşımam ve soyunurken, tatlı yumuşaklığını bozmadan, uçucu etkisinin dağılıp buharlaşmasına izin vermeden korumam gerekirdi; üstelik tam da bu öpücüğü her zamankinden daha ihtiyatlı bir şekilde kabul etmem gereken bu akşamlarda, onu hızla, herkesin gözü önünde, adeta çalarcasına koparmam gerekir, ruh hastalarının bir kapıyı kapatırken, marazi şüpheleri kendilerini yakaladığında, kapıyı kapadıkları ânın hatırası sayesinde başarıyla şüpheye karşı koyabilmek için başka hiçbir şey düşünmemeye gayret etmeleri gibi, yaptığım şeye özel bir dikkatle eğilmeye zamanım ve iznim bile olmazdı.”

Muhteşem benzetmeleri için;

“en güzel mısralarını kafiye baskısı altında bulmaya mecbur olan büyük şairler gibi”

“Tıpkı anestezi sayesinde geçirmekte olduğu ameliyatı hiçbir şey hissetmeden, tamamen bilinçli bir şekilde izleyen bir hasta gibi,”

“Büyükannemin kendisinde bulduğu tek kusur, biraz fazla güzel, fazla kitabi konuşması, hep havada uçuşan, geniş, yumuşak kravatlarındaki ve neredeyse okul çocuklarınınkine benzer düz ceketindeki doğallığın dilinde bulunmamasıydı.”

“adeta bedeni insanların arasına karışmış olduğu halde kalabalıktan ayırabildiğim Tanrı’nın havaya kaldırdığı parmağıymışçasına, önümde dikilirdi. ”

“oturmuş etrafı seyreden hizmetkârlar, hatta efendiler, güçlü bir gelgitin çekildikten sonra kıyıda bıraktığı, nakışlı tüllere benzer yosunlar ve deniz kabukları gibi, kapı eşiğini koyu renkli, düzensiz bir şeritle süslerlerdi.”

Muhteşem ‘’aşk ‘’ tanımlamaları için;

“Aşk bir bakıma bu yürek daralmasının kaderidir, onu tekeline alır, özelleştirir; ne var ki, benim durumumda olduğu gibi, yürek daralması içimize aşk, hayatımızda boy göstermeden önce yerleştiğinde, aşkın bekleyişi içinde, başıboş ve serbest dalgalanır, belirli bir duygunun tekelinde değildir, bir gün bir hissin, ertesi gün bir başkasının, kâh evlat sevgisinin, kâh dostluğun emrindedir.’’

İşte kitabı yazdıran o muhteşem an; anıların zihninde canlanışı. Her şey madleni çaya bandırmasıyla başlar. Sadece bu anı anlatışı için bile sevebilirim Proust’u.

“bir kış günü eve döndüğümde, üşümüş olduğumu gören annem, alışkın olmadığım halde, biraz çay içmemi önerdi. Önce istemedim, sonra, bilmem neden, fikir değiştirdim. Annem birini gönderip, Küçük Madlen denilen, bir tarak midyesinin oluklu “çenetleri arasında biçimlendirilmiş gibi görünen o kısa, tombul keklerden aldırdı. Az sonra, o kasvetli günün ve iç karartıcı bir yarının beklentisiyle bunalmış bir halde, yaptığım şeye dikkat etmeden, yumuşasın diye içine bir parça madlen attığım çaydan bir kaşık alıp ağzıma götürdüm. Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadığım, harikulade bir haz benliğimi sarıp soyutlamıştı. Bir anda hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığını boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana? Çayın ve kekin tadıyla bir bağlantısı olduğunu, ama onu kat kat “aştığını, farklı bir niteliği olması gerektiğini seziyordum. Nereden geliyordu? Anlamı neydi? Nerede yakalanabilirdi? İkinci bir yudum alıyorum, ilk yudumdan fazlasını bulamıyorum, üçüncü yudumda, ikincide bulduğum kadarı da yok. İçmeye son vermem gerek, iksirin etkisi azalıyor sanki. Aradığım gerçeğin onda değil, bende olduğu belli. İksir onu benim içimde uyandırdı, ama onu tanımıyor, yapabileceği tek şey, benim yorumlayamadığım bu tanıklığı giderek azalan bir şiddette tekrarlayıp durmak; daha sonra, kesin bir açıklama elde etmek üzere, en azından bu tanıklığı tekrar, bozulmamış haliyle emrimde bulmak istiyorum. Fincanı elimden bırakıp dikkatimi zihnime çeviriyorum. Gerçeği bulmak ona düşüyor.”

Ve uzun ve detaylı anlatımdan sonra gelen şu her şeyi tek cümleyle anlatan ifadeleri için;

“Ve tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kâseye attıkları silik kâğıt parçalarının suya girer girmez çözülüp şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem M. Swann’ın bahçesindeki bütün çiçekler, Vivonne Nehri’nin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı.’’

Nesneleri ve mekanları  anlatışındaki şiirsellik için;

“Aslında halam artık evinin sadece birbirine bitişik iki odasında yaşıyor, öğleden sonraları, odalardan biri havalandırılırken ötekine geçiyordu. Bunlar, –tıpkı bazı yerlerde, havanın ya da denizin geniş alanlarında, bizim göremediğimiz sayısız tek hücreli hayvanın bir ışık, bir koku yayması gibi– havada “asılı duran faziletin, bilgeliğin, alışkanlıkların ve gizli, görünmez, dolu dolu, ahlaklı bir hayatın yaydığı bin bir kokuyla bizi büyüleyen taşra odalarındandılar; şüphesiz doğal kokulardı bunlar ve tıpkı yakındaki kırlar gibi mevsimin rengini taşırlardı, ama evcilleşmiş, insani ve içeriye ait, meyve bahçesinden dolaba giren yılın bütün meyvelerinden ustalıkla damıtılmış, harikulade, duru bir karışım oluştururlardı, mevsimlerle değişirlerdi, ama birer mobilya gibi eve yerleşirler, kırağının keskinliğini sıcak ekmeğin hoşluğuyla yumuşatırlardı; bir köy saati gibi aylak ve dakik, işsiz güçsüz ve düzenli, tasasız ve ihtiyatlıydılar, çamaşır kokusu, sabah vaktinin kokusu, ibadetin kokusuydular kaygıyı artırmaktan başka işe yaramayan bir huzurda ve içinde yaşamadan geçip gidenler için sınırsız bir şiir kaynağı olan bir yavanlıkta mutluluğu bulmuşlardı. Bu odaların havası, öylesine besleyici, “öylesine leziz, süzülmüş bir sessizlikle dolup taşardı ki, ben özellikle Paskalya haftasının hâlâ soğuk olan ilk sabahlarında, Combray’ye yeni geldiğim için tadına daha çok vardığım bu havanın içinde, adeta bir oburlukla yürürdüm; halama günaydın demek üzere odasına girmeden önce, beni birkaç dakika ilk odada bekletirlerdi; bu odada kıştan kalma bir güneş şöminenin önüne, ısınmaya gelmiş olur, iki tuğlanın arasında erkenden yakılmış olan ateş bütün odaya bir is kokusu yayar, odayı köylerdeki geniş “ocak önleri”ne veya insanın altında durup dışarıda yağmurun, karın yağmasını, hatta içeri kapanmanın rahatlığına gemilerin kışın limanlarda barınmalarının şiirselliği de eklensin diye, bir sel felaketinin baş göstermesini istediği, şatolardaki dev davlumbazlara benzetirdi; dua iskemlesiyle baş dayayacak yerlerinde daima tığ işi örtüler bulunan desenli kadife koltuklar arasında gidip gelirdim; sabahın “nemli ve güneşli serinliğiyle mayalanıp “kabarmış” olan ve odanın havasını adeta pıhtılaştıran iştah açıcı kokuları ateş bir hamur gibi yaprak yaprak pişirir, kızartır, şişirir, görünmez ama elle tutulur bir köy pastası, dev bir “ponçik” haline getirirdi; bu kokuların arasında, gömme dolabın, konsolun, dallı çiçekli duvar kâğıdının daha gevrek, daha ince, daha revaçtaki, ama aynı zamanda daha kuru olan aromalarını tadar tatmaz, daima itiraf edilmeyen bir açgözlülükle, dönüp çiçekli yatak örtüsünün ortalama, yapışkan, yavan, ağır, meyveli kokusuna gömülürdüm.”

Karakterlerine söylettiği bilge sözler için:

“Evimde gereksiz eşyaların hepsi var şüphesiz. Sadece gerekli olan şey eksik: Buradaki gibi kocaman bir gökyüzü parçası. Hayatınızın üstünde hep bir gökyüzü parçası bulundurmaya çalışın yavrucuğum” diye eklerdi bana dönerek. ”

Birbirinden güzel kitap okuma sahnelerini anlatışı için;

“Kitap okurken, bilincim birbirinden farklı durumların hepsini aynı anda, adeta alacalı bir ekranda sergilerdi; benliğimin en ücra köşelerine gizlenmiş özlemlerden bahçenin sonunda gördüğüm, tamamen dışsal olan ufuk çizgisine kadar uzanan bu farklı durumlar arasında en öncelikli, en çok bana ait olanı, hareket halindeki bir kontrol düğmesi gibi her şeyi yöneten güdü, okumakta olduğum kitabın felsefi zenginliğine, güzelliğine olan inancım ve hangi kitabı okuyor olursam olayım, bu zenginliği, bu güzelliği kendime mal etme isteğimdi. ”

“Kitap okurken içeriden dışarıya, gerçeğin keşfine doğru durmadan hareket eden bu temel inancın ardından, benim de katıldığım olaylar zincirinin yaşattığı heyecanlar gelirdi, çünkü bu öğle sonraları, çoğunlukla bir ömür boyu yaşananlardan daha fazla dramatik olayı barındırırdı içinde. ”

Roman üzerine düşünceleri için;

Gerçek bir insan  kendisiyle ne kadar derin bir yakınlık kursak da, büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır, yani saydam değildir, duyarlılığımıza taşıyamayacağı bir yük bindirir. Başına bir felaket geldiğinde, ona ilişkin kafamızda taşıdığımız bütünsel kavramın ancak küçük bir bölümü çerçevesinde duygulanabiliriz; dahası, o da kendisine ilişkin bütünsel kavramının ancak bir bölümü çerçevesinde duygulanabilir. Romancının buluşu, ruhun nüfuz edemediği bölümlerin yerine eşit miktarda manevi, yani ruhumuzun özümleyebileceği unsur koymaktı. Bu noktadan itibaren, bu yeni türdeki varlıkların eylemlerinin, duygularının, biz onları kendimize mal ettiğimize, artık bizim içimizde oluştuklarına, kitabın sayfalarını coşkuyla çevirirken nefes alıp verişimizi, bakışlarımızın yoğunluğunu onlar belirlediğine göre, bize gerçek gibi görünmesinin ne önemi vardır? Romancı bizi bir kez bu duruma soktuktan sonra yani bütün duyguların tamamen içsel durumlardaki gibi on kat arttığı, kitabının bizi bir rüya misali, ama uyurken gördüklerimizden daha açık seçik, hatırası daha uzun sürecek bir rüya misali allak bullak edeceği bir duruma soktuktan sonra, bir saat boyunca, gerçek hayatta sadece birkaçının yaşanması bile yıllar sürecek ve en yoğun olanları, meydana gelişlerindeki yavaşlıktan ötürü algılanamayacak, dolayısıyla da asla görünürlük kazanamayacak, olası bütün mutlulukları ve talihsizlikleri peş peşe yaşatır bize (kalbimiz de hayatta böyle değişimler geçirir ve ıstırapların en büyüğü budur; ne var ki biz bunu sadece kitap okurken, hayalden biliriz; gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar, buna karşılık, değişim duygusunu yaşamayız.’’

Karakterlerinin yüz ifadelerini sanat tablolarıyla özdeşleştirdiği için;

“Odette bu haliyle, İlkbahar tablosu ressamının kadın figürlerini her zamankinden çok hatırlatıyordu. O esnada Odette’in yüzü, bu kadınların bebek İsa’nın bir narla oynayışını veya Musa’nın bir yalağa su boşaltışını seyrederken bile kaldıramadıkları bir acının ağırlığıyla ezilirmiş gibi görünen bitkin ve kederli yüzlerinden farksızdı.”

Kentler ve isimleri üzerine şu harika düşünceleri için;

“O sıralar, zihnimde kentleri, manzaraları ve anıtları aynı malzemeden alınan çeşitli kesitler, hoş ya da vasat resimler olarak canlandırmaz, her birini diğerlerinden özünde farklı, ruhumun özlem duyduğu ve yararlı bilgiler edinebileceği bir bilinmez olarak canlandırırdım. Tıpkı insanlar gibi, her biri kendine ait bir isimle anılınca, iyice kendilerine has oldular. Kelimeler bize nesnelerin açık seçik, bildik ve küçük birer suretini sunarlar; tıpkı okullarda, çocuklara bir tezgâhın, bir kuşun, bir karınca yuvasının ne olduğunu öğretmek üzere, aynı türe ait şeyleri temsil eden birer örnek olarak duvarlara asılan resimler gibi. Oysa isimlerin bize sunduğu insan suretleri –ve bizi, insanlar gibi ayrı ayrı bireyler olarak görmeye alıştırdıkları kent suretleri–, kullanılan yöntemin sınırlılığı yüzünden veya dekoratörün keyfine uygun olarak, yalnızca gökyüzünün ve denizin değil, teknelerin, kilisenin, insanların da mavi veya kırmızı olduğu, tamamı mavi veya kırmızı afişler gibi tek renkli, rengini isimlerden, isimlerin parıltılı ya da koyu tınısından alan, bulanık resimlerdir.”

 

Nilüfer 

 

 

Bu yazı ilk olarak Üç Köşe Bir Kitap blogunda yayımlanmıştır.