The Leftovers ve Bende Bıraktıkları …

cq5dam.web.1200.675

Tüm zamanların en derin dizisini izlediğimi söyleyerek  şimdiye kadar izlemiş olduğum bir çok diziye haksızlık yapıyor olabilirim ama şimdi hissettiğim duygular henüz tazeyken bunu yapma hakkını kendimde görüyorum, affedin.

Elbette şu an dizinin tüm parçalarını birleştiren ve varlığını  mükemmelliğe ulaştıran Max Ritcher ‘in parçalarını dinliyorum. Müzik ve hikaye nasıl bir bütünün parçası olur, karakterler nasıl bu atmosferde canlanır, bunu sadece izlerken anlayabilirsiniz.

Adından da anlaşıldığı gibi geride kalanların hikayesi The Leftovers. Nedeni bilinmeyen bir şekilde nüfusun yüzde ikisi aniden ortadan kaybolur ve geride kalanların hayatı sonsuza kadar değişir. Hikaye kalanların hayatlarına mercek tutuyor. Acılarını, hayata tutunma çabalarını, inançlarını, doğru ve yanlışlarla başa çıkma şekillerini ve ilişkilerini irdeliyor. Tüm bunların içinde din de var felsefe de. Hatta açıklanamayan olaylar, mistik hadiseler de var. Her karakter öyle derin ki, katman katman açılıyorlar ilerleyen bölümlerde. Yerine oturtamadığım çok nokta var hala. Farklı bir kültürde büyümüş olmanın, dizinin felsefesinde işlenen bir çok ince detaya girebilmekte bir handikap olduğu kesin. Özellikle dini konularda bunu daha çok hissettim.

the-leftovers-season-2d

Bundan sonra yazacaklarım birazcık spoiler içeriyor olabilir 🙂

Dizinin ana karakteri Kevin (Justin Theroux) ve Nora ( Carrie Coon ) müthiş  performans sergiliyorlar. Her bir bölüm bir sinema filmi tadında adeta. Patti rolündeki Ann Dowd Bence oyunculuğunda zirve yapmış. Handmaid’s Tale’de de zaten kendisinden nefret ettirecek kadar iyi oynamıştı. Dizi Lost’dan da tanıdığımız Damon Lindelof ve Tom Perrotta’nın ortak eseri. İlk sezon Tom Perrotta’nın aynı isimli kitabından diğer bölümler ortak çalışma olarak yeni yazılmış. Kitap ülkemizde ‘Kalanlar’ ismiyle  Siren Yayınları tarafından yayımlanmış. Orijinal kitap kapağını daha çok sevdiğim için onu buraya koyuyorum.

10762469

Dizide Kevin’in ara sıra gidip geldiği otel tam anlamıyla Araf olarak düşünülse de bu kısımda bazı eksik noktalar vardı sanki. Ya da birbirine bağlanamayan sanki uçuk kaçık rüyaların araya serpiştirilmesi gibi noktalar demek istediğim. Oradaki yönlendirici adam sonraları gemide karşımıza kendini tanrı ilan eden adam olarak çıkmıştı ama burada aynı saygıyı gördüğü söylenemez mesela. Ama inanç öyle körü körüne insanı içine alan bir şey ki bir rahibi bile ikileme sokuyor. Mucizelere inanan rahibin, inanma konusunda ciddi sorunlar yaşayan Kevin’i mesihleştirmesi, yer yer Kevin ve Nora’nın tüm olan biteni saçma bulması ama yine de derinlerde bir yerlerde acaba mı demeleri kelimeleriyle olmasa bile davranışlarıyla güzel yansıtılmış. Ve Kevin’in ciddi uyurgezerlik sorunu ilk iki sezonda olayları etkileyen bir durumken üçüncü sezonda bundan kurtulmuş olmasına sevindik mi? Daha yazacak irdeleyecek o kadar çok nokta var ki dizide. Kafa çalıştırması, insanı neden ve niçin sorularına yöneltmesi dizinin en güzel taraflarındandı bence.

822a63f5-803b-4f06-a007-2f2820d94592

Lost’u izleyenler ne feci ve anlamsız bir sonla bittiğini bilir hatta içinden yazana ve yönetene olan kızgınlığını birkaç manalı sözle ifade etmekten kendini alamaz. Yani buradaki manalı sözden kastımı anlamışsınızdır 🙂 O yüzden diziye başlarken çekindiğimi  gizleyemem. Çünkü insan saatlerini verdiği ve bağlandığı karakterleri uzay boşluğunda sonsuz bir yolculuğa çıkmaları suretiyle uğurlamak istemiyor. Yani bir şeyler olmalı, mantığa oturan.  The Leftovers böyle bitmedi. Güzel, temiz bir son. Duygulu, anlamlı, içimize sinen bir son. Ama yine de kafada soru işaretleri bırakan yanları yok değil.

Neyse ki Damon Lindelof sıkı bir Tom Perrotta hayranıymış ve The Leftovers kitabını, Stephen King’in The New York Times’daki olumlu bir eleştiri yazısını okuyunca merak etmiş. Sonra da olaylar gelişmiş işte. Ortaya böyle güzel bir iş çıkmış.

Biraz dedikodu:

Nora olarak izlediğimiz Carrie Coon, The Sinner‘in ikinci sezonunda tekrar karşımıza çıkıyor. Dizinin yaratıcısı  Damon Lindelof şimdilerde Watchmen ‘iz dizileştirmekle meşgul. Patti karakteri Ann Dowd The Handmaid’s Tale de yine dominant bir karakterle karşımızda.

Reklamlar

Matematik ve Hayat

IMG_2922Hayatın içine matematik girdiği zaman bazı durumlar birden bir yarış havasına dönüşüyor. Ya da bir manifestonun birimlerine. Bu yıl kaç kitap okudun? Bugün kaç km yürüdün. Gece kaç saat uyudun? Kaç para harcadın? Kaç tane kahve içtin bugün? Saymaya başlayınca yaptığın şey değersizleşiyor sanki. Bir de kaç yaşına girdin var. En sıkıntılı en karmaşık duyguları barındıran koca bir sayı çıkacak karşına cevap olarak. Ve onca yıla neler sığdırdın?

Hızlandıkça azalmak böyle bir şey mi? Sayılarlarla çoğalmak değil, azalmak. Zamanla erimek belki. Yok olana kadar. Böylesi bile mümkün görünmüyor. Tamamen yok olmak ancak unutulduğun zaman gerçekleşecek. Herhangi birinin hafızasında sana dair hiç bir iz kalmayınca belki, işte o zaman biraz özgürsün.

Düşünmeyince, hayatın akışında direnmeden yol alınca, nehirde amaçsızca süzülen bir odun parçası gibisin. Rutinin mağduru, gündelik hayatın kokuşmuş ruhlarından sadece birisin. Yapış yapış kelimeler mezarlığı dolu için. Aynı cümleler tüm hayatın boyunca yetecek kadar çok anlamlı sana göre. Daha fazlası için biricik beynini yormana gerek yok. Bu dünyada kendi ağırlığın kadar bir değerin var. Kapladığın alan kadar. Tükettiğin su ve hava sana bahşedildiği için minnettarsın. Ama karşılığında senden bir şeyler veremeyecek kadar da acizsin.

Sence de biraz değişikliğe, silkelenmeye ihtiyaç yok mu? Kendin için…

Aşk Aptallığı – Wilhelm Genazino

IMG_4588Aşk ile ilgili bir roman değil karşımızdaki. Ellili yaşlardaki kahramanımızın yolun sonuna doğru hissettiklerinin sentezi bir nevi. Wilhelm Genazino yine, iç konuşmaları epey hararetli, kendine dönük ama toplumla bir arada olmaktan çok da kaçınamayan, ikili ilişkilerinde iyi olduğunu düşünen ama aslında sadece kendisine yalan söylediğini de bilen bir karakter yaratmış. Dilimize çevrilen diğer iki kitapta da yine sentezlerini sık sık paylaşan iki karakter vardı. Hemen hemen aynı yaşlarda, yürümekten hoşlanan ve yürürken müthiş gözlemler yapan karakterlerdi bunlar. Sosyal olmakla ilgili bir takım sıkıntıları vardı. Bu son kitapta da gerek mesleği gerekse yaşadığı ilişkilerle epey ilginç bir karakter var karşımızda. Üç farklı hayat yaşıyor aslında. Tek başına olduğu zamanlarda kendisinin de pek inanmadığı mesleğini devam ettiren, yaşlılık sendromuna girmiş, ve elbette ölü babasıyla sorunları yavaş yavaş ayyuka çıkan, sık sık geçmişle köprüler kurarak onların üzerinden tedirgin bir şekilde geçen biri oluyor. Sonra kız arkadaşlarından biri olan Sandra’nın yanında başka biri, Judith’in yanında daha başka bir oluyor. Aslında bu ‘farklı olma’ durumları onun planladığı şeyler değil. O sadece an’ı yaşıyor gibi. Elinden kayıp gide an’ı yaşıyor. Ve hissettiği ve gözlemlediği her şey harika bir Wilhelm Genazino romanına dönüşüyor.

Bir insanın gündelik hayattaki gözlemleri nasıl oluyor da böyle müthiş bir romana dönüşüyor? Elbette edebiyat hakkındaki yorumlar, bir çok sanat türü için de geçerli olduğu gibi, kişiye göre epey değişir. Örneğin son zamanlarda bir dizi izliyorum. Epey durağan giden, ama bana göre her bölümü olağanüstü doyurucu ve gizemli. Karakterlerinin her biri bir zincirin halkası gibi birbirine bağlı ve bu bağın derinlik ve anlamını bize her bölümde yavaş yavaş açıyorlar. Diziyle ilgili yorumlara baktığımda hakkında oldukça negatif paylaşımlar var. Sıkıcı, bunaltıcı, bir şey olduğu yok, zaman kaybı gibi yorumlar var örneğin. Oysa ben oldukça farklı bir gözle izliyorum diziyi. Bence Wilhelm Genazino okuyanlar onun, ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla da ilgilenen ve o naif satırları yine o naiflikle okuyan insanlar. Kesinlikle anlattıklarının önemsiz olduğunu söylemiyorum burada. Ama birçok okurun ‘ yaşlanmaktan korkan bir adamın zırvaları ‘ şeklinde yorumlayacağını düşünmeden edemiyorum. İnceliklerin büyük bir hızla yok edildiği ve önemsenmediği çağımızda böyle narin romanlar yazanların ve hatta bu romanları okumamıza olanak sunan yayınevlerinin varlığı gelecek için hala umut olduğunu gösteriyor bence.

Hızlandıkça Azalıyorum’da görünmez karakter Mathea vardı, okuyanlar hatırlayacaktır. Ölüm korkusuyla nasıl yaşadığını anlatıyordu kitap. Aşk Aptallığı’nda ise yaşlanma korkusu var daha çok. Önce güçten kuvvetten düşme ve bakıma muhtaç hale gelme süreci büyük öncelikli sorun. Ölüm ise daha sonra düşünülecek bir konu. Aşk hiç mi yok kitapta diyeceksiniz. Olmaz mı, sadece aşkın ne olduğu hakkında da bazı yorumlara açık olmalıyız okurken.

Belki de en iyi çözüm her şeyi oluruna bırakmak ve hayata olduğu gibi devam etmektir. Herkes için hala umut omalı. Belki de küçük de olsa bir aydınlanma yaşamaya ihtiyacımız vardır. Doppler gibi bisikletten düşmemiz lazındır belki 🙂

Rüzgar’ın Adımları

Gece. 00:30. Rüzgar Efendi sayıklıyor;

-Oynamak istiyorum anne,

Salıncakta sallanmak istiyorum anne,

Kaymak istiyorum anne, kaydıraktan kaymak istiyorum

Oynamak istiyorum anne…

Uyuyor, ama acıklı bir ses tonuyla, ağlamakla yalvarmak arası, inliyor gibi. Elini tutuyorum, oynayalım oğlum diyorum. Nerede, diye soruyorum. Parkta diye cevap veriyor.

Gece uykularında bile oyun gören çocuklar olsun bu dünyada hep. Günleri neşeyle, keşfetmekle, eğlenmekle geçsin. Anlık mutlulukları daimi olsun. Oyun onlar için beslenme ihtiyacı gibi bir şey. Düşünsenize üç yaşındasınız ve hayatınızda en keyif aldığınız şey oyun oynamak. Rüzgar için ‘koşmak’ da oyun gibi önemli . Hamileyken ” Bir oğlum olsun, adı Rüzgar olsun, rüzgar gibi essin, koşsun’ gibi bir dilekte bulunmuştum. Dileğim bizim peşimizi bırakmıyor. Rüzgar fırsat  bulduğu her yerde esiyor 🙂 İki aylıkken Afrika’ya götürdüğümüz oğlumuz bir yaşında yürümeye başladığında çok mutlu olmuştum. İlk zamanlar bahçede çimlerin üzerinde sürünerek ilerliyordu. Her zaman gitmek istiyordu bir yerlere. Gece uyurken bile yatakta tehlikeli yolculuklar yapıyordu 🙂 Birkaç kere kafa üstü düşmekten kurtardım onu. İnsan nasıl uyanıyor, nasıl bir refleksle çocuğunu koruyor hala anlamıyorum. İlk kez çıplak ayakla çimlere bastığında yüzünde gördüğüm o ifadeyi hayatım boyunca unutamam. Gözler kocaman açılmış, ağız kocaman bir ‘o’ şeklinde. Bana bakıyor, yaşadığı deneyimi onaylamamı istercesine göz teması kuruyor benimle. İlk adımlarını atmaya hazır olduğunu sehpaya tutunup kalkarak ve oradan bize ulaşmaya çalışarak yaptığı hamlelerden anladık. Bir hedefe ulaşmak onun için çok önemliydi.

Kigali’de güneşli bir gündü. Rüzgar doğduğundan beri fazla ilgilenemediğim bahçemizde otlar büyümüştü. Kırmızı ayakkabılarını giydirdim. Bir parça yabani çiçek kopardım, telefonumun kamerasını açtım. ‘Haydi gel bakalım’ dedim. Ayakta duruyordu, tedirgindi biraz. Dengesini zor koruyordu. Ama çok mutlu görünüyordu. Ay gibi parlak bir yüz, güneşin etkisiyle hafif gözler kısılmış. Bahçedeki her detayı görmeye çalışıyor. Sonra onu cesaretlendirmek için elini tuttum. Birkaç adım attık beraber. Kendini güvende hissediyordu, adımları sağlamlaştı ve işte onda bıraktım elini, karşısına geçtim. Bana doğru geliyordu kocaman bir gülüşle. Daha önce de birkaç  kez adım atmıştı böyle. Ama o gün bahçede ikimizin beraber yaptığı yürüyüş alıştırmaları benim için unutamayacağım güzellikte bir anı oldu. Kısa videomuzu izlemek isteyenler için link aşağıda.

Rüzgar Yürüyor

 

 

Genius

movieposterBir kitabı elimize aldığımızda yazarı, kapağı, yayınevi ve varsa çevirmeni ilk dikkat ettiğimiz noktalar. Peki ya editörler? İlk dikkat ettiğimiz isim kitabın editörü olur mu hiç? İtiraf ediyorum benim olmaz. Ama bu filmi izledikten sonra kesinlikle algım değişti. Bence iyi bir okur olmanın getirdiği bazı sorumluluklar var. Sorumluluk deyince hemen sızlanmayın. Edebi güzel sorumluluklardan bahsediyorum. Kitabı kitap yapan tüm unsurlara dikkat etmek mesela. Saygı duymak. Kapağı kim tasarlamış, çeviriyi kim yapmış, editör kim?

Film, Andrew Scott Berg’in Max Perkins: Editor of Genius adlı kitabından uyarlanarak yapılmış. (Kitabın türkçe baskısı yok.)

Genius Filmi’ndeki editör Colin Firth olunca tarafımdan ayrıca özel bir ilgiyi hak ediyor. 1929 yılı NewYork. Dönemin en büyük ve en önemli yayınevlerinden Charles Scriber’s Sons ; Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Kurt Vonnegut gibi büyük yazarların kitaplarını basmış bir yayınevidir. Colin Firth’un oynadığı Maxwell Perkins, Hemingway ve Fitzgerald’ı keşfetmiş, onları Amerikan edebiyatına kazandırmış başarılı ve yetenekli bir editördür. Çalıştığı yayınevinin aksine yeni yeteneklere önem veren biridir. Bir gün Thomas Wolfe (Jude Law) isimli genç bir yazarın kitabına göz atması istenir ve farklı ama yenilikçi tarzından etkilenir. Thomas Wolfe, diğer yayınevlerinden defalarca red cevabı almış bir yazardır. Yazmak onun için bir tutkudur ve eserlerinde gereğinden fazla abartılı benzetmelere ve detaylara yer vermektedir. Film boyunca Perkins’in , Wolfe’u, ilk kitabı Kayboluş’u (sonradan ismi değişecek) daha anlaşılabilir ve okunabilir bir tarza sokmak için ikna etme çalışmalarını izliyoruz. Bu süre içerisinde aralarında gelişen dostluk ve ikisinin de özel hayatlarında devam eden gelişmeleri, kariyerleri ile paralel takip ediyoruz.

El_editor_de_libros-246950844-large

Perkins, editörlüğünü yaptığı diğer yazarlardan Fitzgerald’ın  aynı zamanda arkadaşıdır da. Sık sık onu ve eşi Zelda Fitzgerald’ı da ziyaret etmektedir. Hemingway ile balığa çıkar ve onunla gelecek planları hakkında konuşur. Onların aynı zamanda iyi bir dostudur. Thomas Wolfe ile aralarındaki editör- yazar ilişkisi tanışmalarının en başından beri farklı bir süreçte ilerler. Bunda Wolfe’un coşkulu ve samimi kişiliğinin payı çoktur.

Кадр из фильма "Гений"

Maalesef Tomas Wolfe’un türkçeye çevrilmiş kitabı çok az ve şu an zaten baskı bulmak problem. İngilizce dilinde e- kitapları var nette. Merak edenler araştırabilir.

Film yazma tutkusunu ve yazarın kitabını yayımlatma sürecinin aşamalarını sadece yazarın değil, editörün de gözünden anlatıyor. Filmi yaznâme‘de görüp not almıştım. Keyifle izledim. Kendilerine bir kez de buradan teşekkür edeyim. Biliyorsunuz Konserve Ruhlar’ın yayın amacının ilk maddesi güzellikleri paylaşalım. Bu filmi sizlere de, özellikle okuma- yazma tutkunu herkese öneririm.

IE002148893_STD

Bu arada Maxwell Perkins ile ilgili araştırma yaparken yine onunla ilgili çekilmiş bir filme daha rastladım. Yakın zamanda onu da izleyebilmeyi umuyorum. Cross Creek isimli bu film de Perkins ve yazar Marjorie Kinnan Rawlings arasında geçen iş ilişkisi anlatılıyor.

Thomas-Clayton-Wolfe

 

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk- Wilhelm Genazino

IMG_83371943 doğumlu Alman yazar Wilhelm Genazino serbest muhabir olarak çalışmış gazete ve dergilerde editörlük yapmış, Alman Dili ve Edebiyatı, sosyoloji ve felsefe öğrenimi görmüş. Okuduğum iki romanında da karakterlere aynı eğtimleri yüklemiş. O Gün için Bir Şemsiye’deki isimsiz kahramanımız sosyoloji öğrenimi görmüş, bir süre gazetede çalışmış ama sonra alakasız bir meslek olan ayakkabı denetçiliğiyle hayatını devam ettiriyordu. Bu kitaptaki Gerhard Warlich de felsefe eğitimi almış zeki bir adam çamaşırhanede müdür olarak çalışıyor. Kız arkadaşı Traudel ile normal gibi görünen bir ilişkileri var. En azından Traudel’in çocuk sahibi olmak istemesine kadar her şey öyle görünüyor.

‘Sakin ol, sıradan hayatın iyi niyetli budalalığı ile karşı karşıyasın. ’

Buraya kadar olay örgüleri ile devam edecek, soluksuz okunacak çok katmanlı bir roman gibi görünmediği aşikar. Ama ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitap. Bu tanımlama size fazla abartı gelebilir. Detay işçiliğine bayılan okurlar içinse gayet anlamlı bir benzetme 🙂 Monologlardan hoşlanmayan, diyalogsuz ilerleyen hikayeleri sevmeyen bir okuyucu iseniz daha en başta Genazino ile yollarınızı ayırmanız gerek. Hani son zamanlarda epey takipçisi olan bir yavaşlık hareketi var. Yavaş şehirler (cittaslow), yavaş yemek ( Slow food) , az önce öğrendiğim yavaş okuma (Slow reading) gibi alanları mevcut. Bence Genazino’nun edebiyatı, yavaş/sakin edebiyat/anlatı diye ( slow literature) diye bir bölüm olsa kesin o alana dahil olurdu. Kelimeler tane tane seçilmiş, olaylar inci gibi sıralanmış, narin, derin karakterli, akıllı kahramanlarla donatılmış kitapları.

‘Yaşamak için ihtiyacım olan inceliğin birazını sadece melankolimde bulabiliyorum.’

Karakterimiz bir incelik avcısı. Küçük detaylarda büyük hayatlar gören, onların varlığı ile kendini her türlü depresif duygu durumundan kurtaran bir adam. ‘’Her insanın kendi içinde yalnız olduğunu ve bu yalnızlığın kötü bir şey olmadığını ‘’ düşünüyor. Felsefe okumuş olması omuzlarında ağır ama keyifli bir yük gibi. Gündelik hayatta felsefesiz yaşayamıyor. Ama öyle ahkam kesen, anlaşılması zor cümlelerle bezenmiş değil kitap. Aksine felsefe ve mizah uyumlu iki arkadaş olarak cümlelerde kendilerine yer bulmuşlar.

‘’Suskunluk, insanlara hükmeden yabancı güçler tarafından dayatılmış sanki. Biliyorum, saçmalık bu ama bu saçmalıktan etkilenmiyorum. İnsanlar yürekleri kabından taşsa da yaşadıkları hayat hakkında artık hiçbir şey söylemek istememeleri gerçek bir ruh yabaniliğine işaret eder. ‘’

O Gün İçin Bir Şemsiye ve Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’u peş peşe okumak müthiş keyifliydi. Birbirine benzer karakterde iki kahramanın gündelik hayat ritimlerini izlemek bana çok iyi geldi. Yavaş yavaş ama düşünceli adımlarla uzun bir yolu yürümüş, etrafımdaki tüm detayları özümsemiş gibiyim. Umarım ilerde Genazino’nun diğer kitaplarını da okuma fırsatım olur. Muhteşem çevirisi ie Zehra Aksu Yılmazer’e de teşekkürler.

 

 

 

 

O Gün İçin Bir Şemsiye- Wilhelm Genazino

IMG_8032Çatışmalı ve alaca renklerle bezenmiş bir iç dünyası var isimsiz karakterimizin. Eğitimli, entelektüel ama insan ilişkilerinde sorunlu biri. Üstelik kendi durumunun oldukça farkında. Hayata gelmiş olmasının kendi fikri sorulmadan gerçekleşmiş olmasına epey takmış durumda. Varoluşu ile ilgili müthiş kaygıları var. Çok kısa bir zaman önce uzun ve güvenli bir ilişkisi sonlanmış. Onu ne aklından çıkarabiliyor ne de evindeki yerini doldurabiliyor.

Çok düşünüyor. Düşüncelerinden kaçmak için kendini sokağa atıyor. Ama her seferinde geçmişin izleri onu buluyor. Eski günlerden kalma dostluklar bir anda karşısına çıkıyor ve bu durum, kendi tarihini yeniden deşmesine neden olurken bir yandan da şimdi onları tekrar hayatına sokma endişesini yaşatıyor.

Okurken sık sık Hızlandıkça Azalıyorum’daki Mathea’yı hatırladım. Mathea’da ölüm korkusu vardı. Bu romandaki isimsiz karakterimizde ise varoluş kaygısı var. Düşüncelerinin onu boğduğunu ve delilik sınırına yaklaştırdığını hissettiğinde çevresinde gerçekleşen önemsiz bir eyleme odaklanarak kendini kurtarıyor. O anlar öyle güzel anlatılmış ki, insan yazarın ustalığına hayran olmaktan alamıyor kendini. Mizah, felsefe ve sosyolojinin monologlarla aktırımı çok iyi. Uzun bir rüya gibi kitap. Hani bitmesini istemediğiniz rüyalarınız vardır. Onlar gibi.

Çeviri ile ilgili hiçbir sıkıntı yok. İyi ve anlaşılır. Bazı okurlar yapay bulmuşlar çeviriyi ama ben Çağlar Tanyeri’nin çevirisi hakkında okumsuz düşünceye sahip değilim. Bence çok iyi. Her zamanki gibi Jaguar Kitap kalitesi bu kitapta da kendini gösteriyor. Ve elbette David Drummond’un müthiş kapak tasarımından da söz etmek gerek. Ters çevrilmiş bir su bardağının altından sular akmaya çalışıyor. Tıpkı tutamadığımız zaman gibi…