Rüzgar’ın Adımları

Gece. 00:30. Rüzgar Efendi sayıklıyor;

-Oynamak istiyorum anne,

Salıncakta sallanmak istiyorum anne,

Kaymak istiyorum anne, kaydıraktan kaymak istiyorum

Oynamak istiyorum anne…

Uyuyor, ama acıklı bir ses tonuyla, ağlamakla yalvarmak arası, inliyor gibi. Elini tutuyorum, oynayalım oğlum diyorum. Nerede, diye soruyorum. Parkta diye cevap veriyor.

Gece uykularında bile oyun gören çocuklar olsun bu dünyada hep. Günleri neşeyle, keşfetmekle, eğlenmekle geçsin. Anlık mutlulukları daimi olsun. Oyun onlar için beslenme ihtiyacı gibi bir şey. Düşünsenize üç yaşındasınız ve hayatınızda en keyif aldığınız şey oyun oynamak. Rüzgar için ‘koşmak’ da oyun gibi önemli . Hamileyken ” Bir oğlum olsun, adı Rüzgar olsun, rüzgar gibi essin, koşsun’ gibi bir dilekte bulunmuştum. Dileğim bizim peşimizi bırakmıyor. Rüzgar fırsat  bulduğu her yerde esiyor 🙂 İki aylıkken Afrika’ya götürdüğümüz oğlumuz bir yaşında yürümeye başladığında çok mutlu olmuştum. İlk zamanlar bahçede çimlerin üzerinde sürünerek ilerliyordu. Her zaman gitmek istiyordu bir yerlere. Gece uyurken bile yatakta tehlikeli yolculuklar yapıyordu 🙂 Birkaç kere kafa üstü düşmekten kurtardım onu. İnsan nasıl uyanıyor, nasıl bir refleksle çocuğunu koruyor hala anlamıyorum. İlk kez çıplak ayakla çimlere bastığında yüzünde gördüğüm o ifadeyi hayatım boyunca unutamam. Gözler kocaman açılmış, ağız kocaman bir ‘o’ şeklinde. Bana bakıyor, yaşadığı deneyimi onaylamamı istercesine göz teması kuruyor benimle. İlk adımlarını atmaya hazır olduğunu sehpaya tutunup kalkarak ve oradan bize ulaşmaya çalışarak yaptığı hamlelerden anladık. Bir hedefe ulaşmak onun için çok önemliydi.

Kigali’de güneşli bir gündü. Rüzgar doğduğundan beri fazla ilgilenemediğim bahçemizde otlar büyümüştü. Kırmızı ayakkabılarını giydirdim. Bir parça yabani çiçek kopardım, telefonumun kamerasını açtım. ‘Haydi gel bakalım’ dedim. Ayakta duruyordu, tedirgindi biraz. Dengesini zor koruyordu. Ama çok mutlu görünüyordu. Ay gibi parlak bir yüz, güneşin etkisiyle hafif gözler kısılmış. Bahçedeki her detayı görmeye çalışıyor. Sonra onu cesaretlendirmek için elini tuttum. Birkaç adım attık beraber. Kendini güvende hissediyordu, adımları sağlamlaştı ve işte onda bıraktım elini, karşısına geçtim. Bana doğru geliyordu kocaman bir gülüşle. Daha önce de birkaç  kez adım atmıştı böyle. Ama o gün bahçede ikimizin beraber yaptığı yürüyüş alıştırmaları benim için unutamayacağım güzellikte bir anı oldu. Kısa videomuzu izlemek isteyenler için link aşağıda.

Rüzgar Yürüyor

 

 

Reklamlar

Genius

movieposterBir kitabı elimize aldığımızda yazarı, kapağı, yayınevi ve varsa çevirmeni ilk dikkat ettiğimiz noktalar. Peki ya editörler? İlk dikkat ettiğimiz isim kitabın editörü olur mu hiç? İtiraf ediyorum benim olmaz. Ama bu filmi izledikten sonra kesinlikle algım değişti. Bence iyi bir okur olmanın getirdiği bazı sorumluluklar var. Sorumluluk deyince hemen sızlanmayın. Edebi güzel sorumluluklardan bahsediyorum. Kitabı kitap yapan tüm unsurlara dikkat etmek mesela. Saygı duymak. Kapağı kim tasarlamış, çeviriyi kim yapmış, editör kim?

Film, Andrew Scott Berg’in Max Perkins: Editor of Genius adlı kitabından uyarlanarak yapılmış. (Kitabın türkçe baskısı yok.)

Genius Filmi’ndeki editör Colin Firth olunca tarafımdan ayrıca özel bir ilgiyi hak ediyor. 1929 yılı NewYork. Dönemin en büyük ve en önemli yayınevlerinden Charles Scriber’s Sons ; Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Kurt Vonnegut gibi büyük yazarların kitaplarını basmış bir yayınevidir. Colin Firth’un oynadığı Maxwell Perkins, Hemingway ve Fitzgerald’ı keşfetmiş, onları Amerikan edebiyatına kazandırmış başarılı ve yetenekli bir editördür. Çalıştığı yayınevinin aksine yeni yeteneklere önem veren biridir. Bir gün Thomas Wolfe (Jude Law) isimli genç bir yazarın kitabına göz atması istenir ve farklı ama yenilikçi tarzından etkilenir. Thomas Wolfe, diğer yayınevlerinden defalarca red cevabı almış bir yazardır. Yazmak onun için bir tutkudur ve eserlerinde gereğinden fazla abartılı benzetmelere ve detaylara yer vermektedir. Film boyunca Perkins’in , Wolfe’u, ilk kitabı Kayboluş’u (sonradan ismi değişecek) daha anlaşılabilir ve okunabilir bir tarza sokmak için ikna etme çalışmalarını izliyoruz. Bu süre içerisinde aralarında gelişen dostluk ve ikisinin de özel hayatlarında devam eden gelişmeleri, kariyerleri ile paralel takip ediyoruz.

El_editor_de_libros-246950844-large

Perkins, editörlüğünü yaptığı diğer yazarlardan Fitzgerald’ın  aynı zamanda arkadaşıdır da. Sık sık onu ve eşi Zelda Fitzgerald’ı da ziyaret etmektedir. Hemingway ile balığa çıkar ve onunla gelecek planları hakkında konuşur. Onların aynı zamanda iyi bir dostudur. Thomas Wolfe ile aralarındaki editör- yazar ilişkisi tanışmalarının en başından beri farklı bir süreçte ilerler. Bunda Wolfe’un coşkulu ve samimi kişiliğinin payı çoktur.

Кадр из фильма "Гений"

Maalesef Tomas Wolfe’un türkçeye çevrilmiş kitabı çok az ve şu an zaten baskı bulmak problem. İngilizce dilinde e- kitapları var nette. Merak edenler araştırabilir.

Film yazma tutkusunu ve yazarın kitabını yayımlatma sürecinin aşamalarını sadece yazarın değil, editörün de gözünden anlatıyor. Filmi yaznâme‘de görüp not almıştım. Keyifle izledim. Kendilerine bir kez de buradan teşekkür edeyim. Biliyorsunuz Konserve Ruhlar’ın yayın amacının ilk maddesi güzellikleri paylaşalım. Bu filmi sizlere de, özellikle okuma- yazma tutkunu herkese öneririm.

IE002148893_STD

Bu arada Maxwell Perkins ile ilgili araştırma yaparken yine onunla ilgili çekilmiş bir filme daha rastladım. Yakın zamanda onu da izleyebilmeyi umuyorum. Cross Creek isimli bu film de Perkins ve yazar Marjorie Kinnan Rawlings arasında geçen iş ilişkisi anlatılıyor.

Thomas-Clayton-Wolfe

 

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk- Wilhelm Genazino

IMG_83371943 doğumlu Alman yazar Wilhelm Genazino serbest muhabir olarak çalışmış gazete ve dergilerde editörlük yapmış, Alman Dili ve Edebiyatı, sosyoloji ve felsefe öğrenimi görmüş. Okuduğum iki romanında da karakterlere aynı eğtimleri yüklemiş. O Gün için Bir Şemsiye’deki isimsiz kahramanımız sosyoloji öğrenimi görmüş, bir süre gazetede çalışmış ama sonra alakasız bir meslek olan ayakkabı denetçiliğiyle hayatını devam ettiriyordu. Bu kitaptaki Gerhard Warlich de felsefe eğitimi almış zeki bir adam çamaşırhanede müdür olarak çalışıyor. Kız arkadaşı Traudel ile normal gibi görünen bir ilişkileri var. En azından Traudel’in çocuk sahibi olmak istemesine kadar her şey öyle görünüyor.

‘Sakin ol, sıradan hayatın iyi niyetli budalalığı ile karşı karşıyasın. ’

Buraya kadar olay örgüleri ile devam edecek, soluksuz okunacak çok katmanlı bir roman gibi görünmediği aşikar. Ama ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitap. Bu tanımlama size fazla abartı gelebilir. Detay işçiliğine bayılan okurlar içinse gayet anlamlı bir benzetme 🙂 Monologlardan hoşlanmayan, diyalogsuz ilerleyen hikayeleri sevmeyen bir okuyucu iseniz daha en başta Genazino ile yollarınızı ayırmanız gerek. Hani son zamanlarda epey takipçisi olan bir yavaşlık hareketi var. Yavaş şehirler (cittaslow), yavaş yemek ( Slow food) , az önce öğrendiğim yavaş okuma (Slow reading) gibi alanları mevcut. Bence Genazino’nun edebiyatı, yavaş/sakin edebiyat/anlatı diye ( slow literature) diye bir bölüm olsa kesin o alana dahil olurdu. Kelimeler tane tane seçilmiş, olaylar inci gibi sıralanmış, narin, derin karakterli, akıllı kahramanlarla donatılmış kitapları.

‘Yaşamak için ihtiyacım olan inceliğin birazını sadece melankolimde bulabiliyorum.’

Karakterimiz bir incelik avcısı. Küçük detaylarda büyük hayatlar gören, onların varlığı ile kendini her türlü depresif duygu durumundan kurtaran bir adam. ‘’Her insanın kendi içinde yalnız olduğunu ve bu yalnızlığın kötü bir şey olmadığını ‘’ düşünüyor. Felsefe okumuş olması omuzlarında ağır ama keyifli bir yük gibi. Gündelik hayatta felsefesiz yaşayamıyor. Ama öyle ahkam kesen, anlaşılması zor cümlelerle bezenmiş değil kitap. Aksine felsefe ve mizah uyumlu iki arkadaş olarak cümlelerde kendilerine yer bulmuşlar.

‘’Suskunluk, insanlara hükmeden yabancı güçler tarafından dayatılmış sanki. Biliyorum, saçmalık bu ama bu saçmalıktan etkilenmiyorum. İnsanlar yürekleri kabından taşsa da yaşadıkları hayat hakkında artık hiçbir şey söylemek istememeleri gerçek bir ruh yabaniliğine işaret eder. ‘’

O Gün İçin Bir Şemsiye ve Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’u peş peşe okumak müthiş keyifliydi. Birbirine benzer karakterde iki kahramanın gündelik hayat ritimlerini izlemek bana çok iyi geldi. Yavaş yavaş ama düşünceli adımlarla uzun bir yolu yürümüş, etrafımdaki tüm detayları özümsemiş gibiyim. Umarım ilerde Genazino’nun diğer kitaplarını da okuma fırsatım olur. Muhteşem çevirisi ie Zehra Aksu Yılmazer’e de teşekkürler.

 

 

 

 

O Gün İçin Bir Şemsiye- Wilhelm Genazino

IMG_8032Çatışmalı ve alaca renklerle bezenmiş bir iç dünyası var isimsiz karakterimizin. Eğitimli, entelektüel ama insan ilişkilerinde sorunlu biri. Üstelik kendi durumunun oldukça farkında. Hayata gelmiş olmasının kendi fikri sorulmadan gerçekleşmiş olmasına epey takmış durumda. Varoluşu ile ilgili müthiş kaygıları var. Çok kısa bir zaman önce uzun ve güvenli bir ilişkisi sonlanmış. Onu ne aklından çıkarabiliyor ne de evindeki yerini doldurabiliyor.

Çok düşünüyor. Düşüncelerinden kaçmak için kendini sokağa atıyor. Ama her seferinde geçmişin izleri onu buluyor. Eski günlerden kalma dostluklar bir anda karşısına çıkıyor ve bu durum, kendi tarihini yeniden deşmesine neden olurken bir yandan da şimdi onları tekrar hayatına sokma endişesini yaşatıyor.

Okurken sık sık Hızlandıkça Azalıyorum’daki Mathea’yı hatırladım. Mathea’da ölüm korkusu vardı. Bu romandaki isimsiz karakterimizde ise varoluş kaygısı var. Düşüncelerinin onu boğduğunu ve delilik sınırına yaklaştırdığını hissettiğinde çevresinde gerçekleşen önemsiz bir eyleme odaklanarak kendini kurtarıyor. O anlar öyle güzel anlatılmış ki, insan yazarın ustalığına hayran olmaktan alamıyor kendini. Mizah, felsefe ve sosyolojinin monologlarla aktırımı çok iyi. Uzun bir rüya gibi kitap. Hani bitmesini istemediğiniz rüyalarınız vardır. Onlar gibi.

Çeviri ile ilgili hiçbir sıkıntı yok. İyi ve anlaşılır. Bazı okurlar yapay bulmuşlar çeviriyi ama ben Çağlar Tanyeri’nin çevirisi hakkında okumsuz düşünceye sahip değilim. Bence çok iyi. Her zamanki gibi Jaguar Kitap kalitesi bu kitapta da kendini gösteriyor. Ve elbette David Drummond’un müthiş kapak tasarımından da söz etmek gerek. Ters çevrilmiş bir su bardağının altından sular akmaya çalışıyor. Tıpkı tutamadığımız zaman gibi…

Orada Bir Yerde- Engin Türkgeldi

IMG_76662017 yılının okuduğum son kitabı oldu Orada Bir Yerde. Zaman ve mekan kavramlarını vurgulamadan nasıl sağlam bir öykü evreni kurulura iyi örnekti öyküler. Orta çağda geçiyormuş izlenimi verse de aslında zaman belirsiz. Karakterler ise isimsiz olmalarına rağmen oldukça gerçekçi. Bunda öykülerin çoğunun birinci tekil şahıstan yazılmış olmasının da etkisi var bence.

Erkekleri Kuzey Savaşı’na gitmiş hiçbir yerin ortasında bir kasabada başlar hikayeler. Anlatıcı kasabadaki sakat erkeklerden biridir. Olanları güzel sade bir dille özetler ve gelen habercinin getirdiği kötü haberle kendi lehine güzel bir sonla bitirir öyküyü. Sonra bir köle pazarına düşer yolumuz. Satın alınan köle başına gelenleri soğukkanlılıkla anlatır. Öykülerdeki bu dili, bana göre tam da aradığım kelime buydu; soğukkanlı dili çok sevdim. Satırlardaki acı oldukça gerçekçi ama anlatım soğukkanlı. Okurken duygu size geçiyor, kullanılan dilin güçlü mahareti sizi izleyici koltuğunuzda rahatsız ediyor. Aslında söylemek istediğim öyküyü okumaktan çok izliyor hissine kapılmanız.

Köle pazarında yaşananlardan sonra ıssızlığın ortasında küçük bir çiftliğe doğru yol alıyoruz. Kendi halinde yaşayıp giden kahramanımızın hayatı bir gün bir ziyaretçinin gelmesiyle nasıl değişiyor izliyoruz. Süregelen Kuzey savaşı tüm öyküler boyunca anılıyor. Kimi öykülerde savaş devam ediyor kimisinde bitmiş ve insanların hayatını nasıl etkilemiş görüyoruz.

Öykülerin içinde bir sonraki öyküye gönderme yapan küçük ipuçları var. Kitabı ara vermeden okursanız bu ipuçlarını yakalamanız daha kolay olur. İnsan olmanın, insanın kendi içinde yaşadığı ikilemin ve tutarsızlığın, bencilliğin, merakın ve açgözlülüğün anlatıldığı hikayeler yer alıyor kitapta.

Farklı bir cenaze yemeği pişirilen tuhaf köy, dişleri için köle toplayan efendi, en iyi anlarını ölümsüzleştirmek isteyen eş, Endülüs Köpeğinin çağrısını uygulamak zorunda hisseden adam, cüceler sarayına gitmek isteyen cüce ve daha birkaç enteresan karakterin öyküleri ile bezenmiş bu kitabı keyifle okudum.

Pastoralya- George Saunders

img_7292.jpgBu yaz görüştüğümüzde sevgili Füsun Çetinel tavsiye etmişti kitabı. Daha önce tavsiye ettiği her kitabı çok severek okumuştum. Pastoralya da yine beni şaşırtan ve etkileyen bir kitap oldu. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.

 
Hakkında ‘Kaybedenlerin Kulübü ‘, ‘hayata tutunamamış insanların hikayeleri’ denmiş. Doğru ama klişe tanımlamalar. Bir de sıradan insanların sıradışı hikayeleri benzetmesi var. Kitaplar hakkında yorum yazılarında bunları ben de epey kullanmış olabilirim. Klişe kalıpların cuk oturan halleri insanı yeni kelimelerle maceraya çıkmaktan alıkoyuyor. Ama savunmasız da olsa böyle yolculuklara çıkmanın zamanı çoktan geldi.

Okurken fena şekilde etkilendiğim bir kitabı öylece bırakıp yeni bir kitapla yelken açamıyorum okuma denizinde. Pastoralya da bu kitaplardan biri. Hem George Saunders öykücülüğüne giriş yaptığım kitap hem de absürt hikayeleri bu dozda okuduğum ilk kitap. Etgar Keret’i çok severim. Türkçede bu tarz hikayelerde iyi olarak gördüğüm İsahag Uygar Eskiciyan ‘ın kitaplarıyla tanıştığımdan beri Türk Edebiyatı’nda hikaye anlatımında çeşitlilik ve yeniliğin uzun zamandır beklediğim bir okuma deneyimi olduğunu anladım. Ömür İklim Demir’in hikayelerini de belki bu kategoriye koyabilirim. Gerçekler üzerine kurulu edebiyatın yeri ayrı. Ama biraz fantastik ögeler öyküleri dinamik yapmakla kalmıyor okuyucuyu da farklı dünyalarda gezintiye çıkararak, pasif olarak gerçekleştirilen okuma eylemini eğlenceli ve maceralı kılıyor. Her okur bu tarzı sevmiyor. Saunders hakkındaki birkaç yorumda da açıkça yazmışlar. ‘Okurken içine giremediğim kitap’ diye. Keret ve Eskiciyan da bu gruba girer o okuyucular için. Bende ise tam tersi etki yapıyor. Paslanmış beyin hücrelerimi kontrol altına alıp onlara adeta elektrik şoku vererek canlandırıyor. Kafa çalıştırıyorlar bir nevi. Karşımda okurken beni izleyen biri olsa delirdiğime dair düşüncelere kapılabilir. Çünkü mimikler coşuyor okurken. Gülümserken aniden kaşlarınız çatılabiliyor, ya da ağzınızı kapatamadığınız sürekli bir gülümse halinde, aşırı doz bir sakinleştirici almışsınız da bulutlarda geziniyormuşsunuz havasında görülebiliyorsunuz. Kitabın arka kapağında ‘okurunu felce uğratmayı başarıyor ‘demişler. O kadar korkunç değil merak etmeyin 🙂

Altı hikaye yer alıyor kitapta. İçlerinden en sevdiğim ‘Berberin Mutsuzluğu’ oldu. Berber Mickey’in tereddütlü halleri, yaşlı annesinin dikkat çekmek için yaşadığı krizler, Berberin şimşek hızıyla çalışan hayal gücü, ayak parmakları ile ilgili talihsizlik, hepsi mizahi bir dille anlatılmış. Öykülerin hepsi için bu dil geçerli. Çok fazla imge kullanma yoluna gitmeden ve kara mizahın yardımıyla kurgulanmış hikayeler. Bernie teyzenin mezarından çıkıp gelmesi ve salonun ortasında herkese talimatlar yağdırması, tema parkı çalışanlarının vicdani hesaplaşmaları, daha iyi bir yaşam ve kişilik hayali kuran Winky’in başarısızlığı, Firpo’nun acınası mutsuzluğu, Berber Mickey’in tuhaf halleri ve son öyküdeki karakterin yaşadığı dilemma okuyucuyu düşündürürken silkeleyen hikayeler.

George Saunders’ın tüm kitaplarını Niran Elçi çevirmiş. Oldukça başarılı bir çeviri olduğunu düşünüyorum.

‘Ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemli’ kapsamında düşünürsek her iki ögeyi de fazlasıyla başarlı taşıyan bir kitap. Geçtiğimiz aylarda George Saunders, Arafta ( Lincoln In The Bardo) isimli kitabıyla Man Booker ödülünün ABD’li ikinci kazananı oldu. Üstelik öykücü yanıyla tanınan yazarın ilk romanı. Kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde edebiyatın okur üzerindeki etkisi ile ilgili şunu söylemiş.
“Kurmacanın manevi açıdan ne yaptığını düşündüğümde, çokluklarla dolu- bir anlamda parçalanmış- bir insanı düşünmek hoşuma gidiyor. Her insanın içinde 100 bin insanın yaşadığını bile düşünebilirsiniz belki. O insana bir roman bırakıyorsunuz, ve o insanın içindeki alt-insanların belli bir kısmı geçici bir süreliğine canlanıyor veya harekete geçiyor. Belki bu durum birkaç gün bile sürüyor, kitaba bağlı. Tabii, yıllar önce okuduğumda içimde bazı şeyleri hayata geçiren ve hâlâ bende ölmemiş kitaplar da var.”

İşte Saunders’in öykülerini okurken içimdeki yüz bin insan harekete geçti.

 

 

Yüzen Fazlalıklar- Fadime Uslu

IMG_6701

Yüzen fazlalıklar son zamanlarda okuduğum nadir iyi öykü kitaplarından. Yazım dili, karakter seçimleri ve her bir öyküdeki olay kurgusuyla farklı ve ilgi çekici. Öykülerin içinde doğa ve müzik ritimli bir ilişki içinde.

Kitaptaki dört öykü Leyla, Belgin ve Mari ekseninde dönüyor. Tüm kitap bu karakterlerle devam edecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Onların melankolik dünyasında dolaşmaktan da gayet memnundum. Özellikle, hasta olduğunu bildiğimiz Leyla’nın geçmişi üzerine rüyalar görmesi, sonrasında düşüncelere dalması ve her seferinde felsefi derinliklerde bir sözünün olması kardeşi Belgin’i şaşırttığı kadar okuyucuyu da şaşırtıyor. Hiç beklenmedik bir anda ‘İnsanın duyduğu azap ve bağışlama, verilen ödül ya da ceza değil, onlar zaten insanın içinde.’ diyor. Sonra da ekliyor; ”Biliyor musun Belgincim, şimdi öyle bir yerdeyim ki acılarımı ıslıkla çalabilirim.’’ Leyla neden bu kadar acı yaşamış, nasıl onlarla yaşamayı öğrenmiş, bunlar öykülerin konusu değil. Leyla hakkında biraz bilgiyi Kırlangıç Senfonisi adlı öyküde okuyoruz sadece. Yaşanmamış hüzünlü bir aşk hikayesidir bu ve hastalığının ilerlemesiyle geçmişin gri katmanlarından çıkıp yeniden canlanmış gibi bir yer bulmuştur Leyla’nın belleğinde.

Sonraki hikayelerde farklı karakterler çıkıyor karşımıza. Hepsi kadın yine. Adı geçen bir kaç erkek karakter var ama onları sadece adları ve geçmişteki rolleri ile tanıyoruz. Kadınların hakim olduğu hikayelerden oluşuyor diyebiliriz bence kitap için.

En sevdiğim hikaye ‘Özgür Kedi Kokusu’ . Yeni tanışmış iki yabancının diyalogları enteresandı. Önyargı nedeniyle kafamızda neler kurguladığımızın farkında mıyız acaba? Bir insanı dış görünüşüyle yargılamak en sık yaptığımız şeylerden değil mi? Bu öykü biraz bunun üzerine değinmiş. Sıcak bir anlatımla, küçük detaylarla hikayeyi güzelleştirmiş.

Fadime Uslu öyküleriyle size Buika dinletirken aniden japonya’ya götürebiliyor. Kırlangıç senfonileri, alabalıklı haiku’lar, poyrazın zeytin ağaçları ile dansı, güzel bir sohbetin ortasından sessizce uçarak geçen baykuş gibi doğanın küçük mimikleri ile bezenmiş öyküleri.

Son öykü Japon yazar Yasunari Kawabata üzerine kurgulanmış. Bir söyleşisinde okuduğuma göre Fadime Uslu’nun etkilendiği yazarlardan biriymiş Kawabata. Yazarın ölmeden önceki son gününe odaklanmış bir öykü. Çok da iyi anlatmış son anlarını.

‘Yüzen Fazlalıklar ’ isminin nereden geldiğini anlayabilmeniz için kitabı okumanız gerekli. Bir de kapaktaki o güzelim kırlangıcın hikayelerde nerelerde uçtuğuna dikkat edin derim. Eğer şanslıysanız onların müziğini duyabilirsiniz.