Hızlandıkça Azalıyorum – Kjersti Skomsvold

 

image” Bir Paskalya sabahı kendimi dindar hissetmiştim, ama haberlerde kafatasları dolu bir dolap görünce bu duygum geçti. “

Çok yakın zamanda Bay Blanc’ı ( Roman Graf, Ayrıntı Yayınları) okumuş, A Man Called Ove’u izlemiştim. Üzerine de Hızlandıkça Azalıyorum’u okumak, müthiş bir kuzey Avrupa atmosferi kurguladı beynimde. Kahramanın yalnızlığını, yaşlılığını, düşünce ve eylemlerini, hatta eylemsizliğini anlamak yazarın kullandığı o sade ve akıcı dil ile oldukça mümkün zaten. Üstelik bu kadar sıkıcı ve ilgi çekmeyen ağır bir konu üzerine roman kurgulayarak büyük bir risk almış. İlk roman olmasına rağmen çok da güzel üstesinden gelmiş. Ara sıra nerden çıktığı belli olmayan bir iki karakterle ilgili olay dışında çok gereksiz ayrıntılar yok. Üzerinde çokça düşünülecek saptamaları var karakterin. Yer yer kafa çalıştırmaya iten, geriye dönüp ipuçlarını tekrar okumaya yönelten anlatımını çok sevdim.

Mathea, yalnız, yaşlı, toplumun dışına itilmiş ama bu daha çok kendi kararıymış gibi hisseden bir kadın. Kendi deyimiyle biraz görünmez biri. Dışarı zorunlu olmadıkça çıkmıyor, iletişime kapalı, kendi dünyasında mutlu. Eşiyle nasıl tanıştığı, yaşadıkları hayat ve ikisinin de kişilikleri üzerine detayları onun belleğinden kesitler olarak okuyoruz. Ara sıra mizahı anlatımı onu daha iyi tanımamızı sağlıyor.

Günümüz ölüm ilanlarındaki bütün o yorgun bedenler ve becerikli ellerden daha uzun yaşadım, aynı zamanda içlerinde en az şey yapanı olmalıyım, neredeyse kapıdan dışarı bile çıkmadım, acaba o yüzden mi günüme doyamıyorum? “

Hiçbir şey yapmadığı halde gününe doyamayan bir kahraman Mathea. Ölüm korkusu ile ne yapacağını bilemiyor. Bunun için çözümler bulmaya çalışıyor. Zaman kapsülü yapıyor, ölüm yollarını düşünüyor, kendi kendine telefon açarak ne kadar meşgul olduğunu yine kendisine ispatlamaya çalışıyor.

Biraz kapalı bir anlatımı var romanın. Düşündükçe yeni şeyler keşfettiren, biraz gerilim ve merak uyandıran tarafı ile bence asıl konunun önüne geçerek romanı daha dinamik okumaya yöneltiyor. Merakla ve düşünerek, etkin bir şekilde okuma zevki veriyor.

Biraz komik biraz karamsar karakterin bu küçük ağıtını çok severek okudum . Kapak tasarımı son zamanlarda en beğendiklerimden oldu. İlk defa bu güzel kapağı kim yapmış diye araştırdım. Karşıma David Drummond çıktı. Şuradan diğer güzel çalışmalarına bakabilirsiniz. Deniz Canefe’nin çevirisi çok temiz, pürüzsüz rahatsız etmeyen güzellikte. Yazar Kjersti Skomsvold ‘un Jaguar’dan çıkan diğer kitabı 33 ‘ü de okuma listeme ekledim.

Doppler- Erlend Loe

imageOrta sınıf bir kentlinin varoluşunu sorgulaması üzerine bir roman Doppler. Aniden insanın kafasına dank eden gerçekler vardır. Bir çoğumuz bununla erken yüzleşirken diğerlerimiz Doppler gibi koca bir hayatı yaşadıktan sonra karşılaşır. Elbette onun gibi uç hikayeler yaşayanlar da var ya da kararlar alıp uygulamayı ütopya gibi görenler de. Bir sabah uyandığında tamamen farklı bir hayat yaşamak istediğini fark edip, geleceğini o yönde şekillendirmek isteyenlerin hikayelerini çok duymuşuzdur.

Kahramanımızın dönüşüm süreci ise birdenbire başlıyor. Uzun uzun düşünme sonrası alınan kararlar yok. Bir gün ormanda bisikletten düşüyor ve her şey o anda gelişiyor. Sanki beynindeki reset tuşuna basılmış gibi. Orman onunla konuşuyor, sessizlik büyüsüne kapılıyor ve kafasının içindeki kirlilikleri silmeye başlıyor.

Esprili, akıcı ve sürükleyici bir dille okuyorum Doppler’in öyküsünü. Her şeyi geride bırakıp ormana gidip çadır kuruyor. Çoğunuzun aklından böyle bir deneyim geçirmeyi hayal ettiğini biliyorum. Ama açlıkla nasıl baş edeceksiniz? Bir geyiğin kafasına bıçak saplayabilecek kadar cesur musunuz ? Ya da komşularınızın evine girip gizli gizli çikolata çalabilir misiniz? Bize akıl dışı ve imkansız görünen her şeyi olabildiğince doğal yaşıyor Doppler. Kendince haklı yanları var ve bunları onu suçlu görenlere açıklayabilecek kadar da akıllı. Hatta onları etkileyecek kadar da inandırıcı. Hayatı başarı ile dolu ve en sonunda bu başarının onu ele geçirdiğini düşünüyor. Sanki başarılı olmak için yaşamış. Başkaları için başarmış, ve tüm bunların zaman kaybı olduğunu fark ediyor aniden.

Yalnızlık onun için bir amaca dönüşüyor. Ne kadar yalnız olursa kendine o kadar yaklaşıyor. Ama her şey onun istediği gibi gelişmiyor. Bir kere acayip bir bağımlılığı var. O olmadan yaşayamaz. Ormana sığınmasıyla ters düşen bir bağımlılık. Birkaç yerde gözümüze takılan tezatlıklar aldığı kararla yaptıkları arasında uyumsuz görünüyor. Ama bu Doppler bizden daha iyi bilir deyip pek kurcalamıyorsunuz. İnsanlardan ne kadar uzağa giderse gitsin bir şekilde onlarla iletişim kurmak zorunda kalıyor. Çünkü bu insanın doğasında var. Ama iletişim şeklini ve kalitesini belirlemek bizim elimizde. Onun da göz ardı edemediği noktalar oluyor ve hikayesi bunlarla dallanıp budaklanıyor. İki çocuk babası olması da işlerini hiç kolaylaştırmıyor.

Kuzey ülkelerinin insanlarının daha sorunsuz, rahat bir hayat yaşadıklarını düşünürüz hep. En azından ekonomik olarak daha gelişmiş ülkeler ve sosyal anlamda halkları daha şanslı. Hep zannederiz ki orada herkes mutlu, ölümcül hastalıklar yok, kimsenin evine hırsız girmez. Bunlar gibi kötü şeyler onların başına gelmez. Doppler bizim bilmediğimiz yönlerini anlatıyor Norveç’in. Ülkesi hakkında epey içini dökmüş.

Her şeyi bir çırpıda silip atsaydı ve ormanda aksi, tüm dünyaya kendini kapatmış, yabani bir insana dönüşseydi ve biz onun iç konuşmalarını okusaydık bu kadar keyifli bir roman olmazdı. Yaşadığı çelişkileri, inadını, inançlarını böyle doğal anlatması hikayeyi zenginleştirmiş. Zaten oldukça akıcı bir dil var. Karakterlerin zenginliği ile de kurgu daha da şenleniyor. Birkaç karakter ise sanki başlı başına birer hikayeye konu olacak kadar ilginç. Son yok kitapta. Bir devam gelecek hissi yaratmış. Ama bizim çokça kullandığımız ‘inşallah’ ile bitirmiş. Yani ne olacağı belirsiz. Belki de böylesi daha iyi. Bizim bildiğimiz bir Doppler var ve o şimdi Gregus ile ormanın derinliklerinde bir yerlerde…

Boynumda Bir Dize İnci – Reyhan Yıldırım

 

IMG_1988İlk öykü ile birlikte kitabın adındaki incilerin boğazımda tek tek sıralanacağını, geçit vermez bir düğüme dönüşeceğini anlamıştım.

Bir hiç uğruna sonsuzluğa itilen hayatlar ile başlıyor kitap. Hiç uğruna akan kanlar ile yıkanıyor satırlar. Unutan insana, unutan topluma bir sesleniş Boynumda Bir Dize İnci.

Sonrasında baş rolde kadınların olduğu öyküler ile devam ediyoruz. Kadınlığa yüklenen ağır bedeller, bu bedellerin altında onu taşımaya zorlanan narin bedenlerin hikayelerini dinliyoruz. İç seslerini, umutsuzluklarını, düşlerini paylaşıyorlar bizimle.

Öykülerdeki melankolik atmosferi çok sevdim. Reyhan hanım bana katılır mı bilemem ama ben Selim İleri’yi andım onun satırlarını okurken. Belki de hüznü anlatışlarındaki o güzellikten dolayı böyle bir anımsama yaşadım. Doğanın, çevrenin detaylı ve yoğun anlatımı büyüleyici. Hemen hemen bütün öykülerde mekanın içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Poyraz saçlarınızı savuruyor, dolunay gecenizi aydınlatıyor, uzun mavi kapılardan geçip, usul usul ferlenen mumlarının ışığında eşyalardan yayılan çam kokusunu çekiyorsunuz içinize.

En sevdiğim, en çok etkilendiğim öykü Özne-siz. Asu(de) ‘nim buğulu dünyasından çıkmak istemedim. Üstelik bu öykü yeni bir şair kattı hayatıma; Umarsız Penolepe’nin yazarı Yannis Ritsos ile tanıştım.

Ve aynı öyküden sevdiğim birkaç unutulmaz  satır :

‘’Geleneksel bir korkumuz var, anımsayalım: bazen tanrılar cezalandırırlar mutluluğu. Coşkulu  çıkışlar ve coşkulu inişler, yazgısıdır insanın. Aşk var! Aşk yok! Belki… Of, of… Aşk dediğin ne ki? ‘’

‘’Feribot, neredeyse boş. Tanrılar henüz yazılmış öyküleriyle dertop edip gönderiyorlar hayranlarını karşı kıyıya; ufak-tefek bir sarışın; bir ergen sızısı; bir kurgunun üç yüzlü kahramanı ki içlerinden biri korunmaksızın sevişmiş Apollon’un burnuyla. Üstelik nereyse eminim; verilen ne ilk, ne de son kurbanlar olacak bunlar. İnsanlık tarihi boyunca dolup taşan bütün şu sunaklar… Kara kara düşündüğüm şey şuydu; ‘ben ‘ diyeceğim biri var mı şu hayatta? ‘’

‘’Ve dostlar… ben asıl, bir öğleden sonra ve hala umutluyken, gözlerinde can çekişen kış güneşini seviyorum. Mesela kargalardan hoşlanmam. Ama bir sabah, bir karganın kara kanadına takılan güneş ışığı takılmıştı gözüme, ”İşte yaşam!’’ demiştim. Şimdi nerde olursam olayım karda kargalar için bahçeye ekmek ufalıyorum. Gerisi, hikaye! ‘’

 

İnsanlık halleri ile devam ediyor öyküler ; Küçük kaçamaklar, şehirden kaçışlar, iç dünyalarda gezintiler. Kimi zaman delirmenin eşiğindeki o ince çizgide yürüyor kahramanlar. Ve her satırda inci gibi bir dil, usta bir anlatım dikkat çekiyor.

2016’nın melankolik güzeli Boynumda Bir Dize İnci’nin  o narin kapağındaki Tim Burton kahramanlarını anımsatan mavili güzele selamlar. Ve de elbette Reyhan Yıldırım’a teşekkürler.

 

Metropol Ninnisi- Isahag Uygar Eskiciyan

0000000667703-1‘İnsan bazendir, daima değil. ‘

Son yıllarda bir çok edebi çalışmada çokca görülen, şehir insanının kalabalıktaki yalnızlığı, iş stresi, kişisel bunalım ve ne istediğini bilememe halleri, 80’li yılların unutulmazları, mazi, nostalji gibi artık klişe diyebileceğimiz konulardan bıkıp usandınız ve farklı bir tarz arıyorsanız İsahag Uygar Eskiciyan tam aradınığız isim olabilir.

Bazen gündelik yaşamın sıradanlığından sıkıldığımda Etgar Keret’in hikayelerini düşünürüm. Enteresan konulara değinir, öyküleri beklenmedik karakter ve olaylarla doludur. Sıkıcı dünyaya hareket katan, neşelendiren, düşündüren öykülerdir. Metropol Ninnisi’ni okurken Etgar Keret sık sık aklıma geldi. Benzerlik taşıdıklarından değil de, daha çok iki yazarın da kafasının nasıl çalıştığına hayran olduğumdan. Daha ilk öykü ile işte dedim, tam aradığım çılgın ruh! Arsen’in Öyküsü ile bu düşüncem artık sarsılmaz bir şekilde yerleşti belleğime. Arsen’in Öyküsü hayatta unutmayacağım birkaç öyküden biri oluverdi. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir  atmosferi var öykünün. Diğer öyküler de öyle. Ama en çok bu öyküde. Tüm öykülerden tek tek bahsetmeyeceğim. Okuyunca anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Canavar Ninnisi öyküsünde son birkaç yıldır tanık olduğumuz olayları güzelce bir araya toplamış yazar. Öyle öğüt verir, hesap sorar gibi gözünüze sokmuyor, düşün diyor, oku, unuttuklarını hatırla. ‘İnsan bazendir, daima değil. ‘Bazenlerin en güzel anlarında neler yaşadığını ve yaşatııklarını hatırla.

Espirili, sürükleyici bir dili var yazarın. Bir dost toplantısında oturmuşuz, içimizdeki en komik ( elbette en zeki ) adam anlatıyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Bir bakmışız ninni bitmiş !

Unutmadan ekleyeyim. Dünyanın en zor sorularından biri olan ‘ tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan? ‘ sorusunun cevabı da kitapta. Meraklılarına duyurulur.

 

Lodos Çarpması – Tuğba Gürbüz

lodos-carpmasiSıcacık bir fincan kahvemiz başucumuzda. Hava yağmurlu. Kesinlikle yağmurlu.Mevsimlerden sonbahar, ya da kış. Kanepede ayaklarımızı uzatmışız, dizlerimizin üzerinde hafif, yumuşak bir battaniye. Fonda Birsen Tezer. Ve elimizde Lodos Çarpması. Her sayfada kahvemizden bir yudum alıyoruz, koku ve tat cümbüşü kelimelerle birleşiyor, esrik bir ruh hali ile rüyalar, mektuplar, hayaller arasında bir yolculuğa çıkıyoruz.

Lodos Çarpması’na yakıştırdığım atmosfer işte böyle. Keşke böyle şiirsel bir ortamda okuma şansım olsaydı. Ama ne yazık ki şu aralar sadece hayal edebilirim. Rüzgar’lı günlerin sürprizlerine göre yaşıyorum 🙂 Ama siz kitabı böyle bir ortamda okumayı deneyin. Öykülerin sizi çıkaracağı yolculuktan daha çok keyif alacaksınız.

Tuğba Gürbüz’le facebooktan arkadaşız. Kurmaca biyografiler isimli bir blogu sayesinde tanıdım. Çok iyi çalışmaları var orada. Kitaplar, filmler, şehirler, yazarlar ve notları hakkında yazıyor. ”Nasıl yazar/ şair oldum ” başlığı altında yazarlarla söyleşi yapıyor. Onlara merak ettiklerini soruyor. Keyifli bir blog, ara sıra işten güçten kaçıp uğrayın. Güzel bir mola yeri. Bir de kızı ile okudukları kitaplar hakkında tuttuğu notları yazdığı bir blog var. O da bikipak. Deniz’in seçtiği, şimdilik annesinin okuduğu kitaplar 🙂

Tuğba hanımın yetenekleri bunlarla sınırlı değil. Ayrıca kendisi bir diş hekimi. Çanakkale’de dişleri ve yazdıkları ile ruhları tamir ediyor 🙂 Lodos Çarpması ilk kitabı. Öykülerinde en sevdiğim nokta, zaman ve mekan farklılıkları oldu. Savaşın ortasından, bir ege adasından sevdiğine mektup yazan bir asker, Paris seyahatlerini en ince detaylarına kadar hayal eden bir eş ve 1800’lü yılların Bohemya’sında yüzme derslerinden hoşlanmayan bir çocuk gibi farklı dünyalardaki karakterlere rastlıyoruz. Üstelik ülkelerin farklılığının yanında zaman konusunda da sürprizler var. Tarih içinde güzel bir gezinti. Melankolik karakterler çoğunlukta diyebilirim.

En sevdiğim iki öykü; Kremalı Patates ve Yaprak. İkisinde de mekan anlatımı çok iyi. Görsel olarak canlandırabildim onları kafamda. İki öykü de incecik, kırılgan. Cam bir şişeye koyup denize bırakalım, sonsuza dek o saflıkta kalsınlar.

İlk ve güzel bir kitap. Ardından nice güzel hikayelerin geleceğine şüphe yok. Tebrik ediyorum Tuğba Gürbüz’ü.

 

Bir Günü Bitirme Sanatı- Banu Özyürek

016_birgunubitirmesanati” Bir gün her şeyin değişeceği umuduyla ve hiçbir şeyin değişmemesinin huzuruyla yaşıyoruz. ”

Öykücünün kadını erkeği olmaz derim, öyle bilirim. Ancak kadın yazarların öykülerindeki o güzelim detayları, şu dünyada kadın olma hali üzerine lezzetli tespit ve analizleri, onları edebiyat dünyasında ayrı bir yere koyuyor bence.

Banu Özyürek’in Bir Günü Bitirme Sanatı ‘nı yeni bitirdim. Kitabı alıp kitaplığa kaldıramıyorum bir türlü. İçindeki karakterler zihnimde yaşıyor, konuşuyorlar, zaman zaman tartışıyoruz kendileriyle. Kitabın rastgele bir sayfasını açıyorum, kaldığı yerden devam ediyor film. Öykülerin hepsi birer kısa film gibi. Okurken izliyorum, izleniyorum sanki. Calvino’nun kitabında ”kadın okur” ” erkek okur”  vardı hatırlarsanız. Bu öyküleri kadın okur farklı okur. Farklı izler. Farklı yaşar. Senin işin zor erkek okur. Bakacağın pencere buğulu. İstediğin kadar netlik ayarı yap, kadın okurla aynı fotoğrafı çekemezsin. Ve sen kadın okur, bu öyküleri okuyup da hala samimiyetsiz gemiler yüzdürüyorsan küçük denizinde, bizden değilsin!

Tadı damağımda lezzetli izler bırakan öykülerin yenileri çok yakında gelir umarım. Kitap hakkında aldığım bu notları henüz yazmadan daha bu sabah facebook aleminde küçük bir tartışmaya şahit oldum. Değerli öykücümüz Ahmet Büke, Banu Özyürek’in kitabını okumuş beğenmiş olmalı ki, mütevazi bir fotoğrafla kendi naçizane yorumunu belirtmiş: ”iyi kadın öykücüler daha da artsın” gibi bir yorumdu. Sanırım sonradan alevlenen tartışma yüzünden silmiş. Çünkü buradaki ”kadın” kelimesi yüzünden konu bambaşka yerlere varmış. Hayretle okudum yorumları. Ahmet Büke’nin demek istediği, yani benim anladığım, kadın kaleminin, anlatımının yarattığı fark. Bir kadın yazabilir  bu güzellikteki öyküleri. Hangi erkek yazar ”Yara’yı yazabilir, düşünün siz de okuyunca. Öykünün cinsiyeti yoktur, kadın erkek ayrımı yoktur, doğrudur da, kalem farkı vardır bence. Hormonlar ve onların tetiklediği duyguların kaleme kağıda  yansıması farklıdır. Bazen yazarını bilmeden okuduğumuz bir öykünün kimin kaleminden çıktığını anlayamayız. Bu bence öykünün ruhu ile ilgili :))

Sevgili yazar; tüm kalbi buzdan doktorlara gönderdiğin o tatlı selamı alkışlıyorum. Dünya tombul melek hemşirelerle çok güzel. Ve böyle güzel öykülerle ve öykücülerle  dünya daha da güzel bir yer olacak.

Seçilmiş Öyküler – Stefan Zweig

secilmis-oykuler-672673-Front-1Stefan Zweig’in öyküleri biçim olarak günümüz öykülerinden büyük farkla ayrılıyor.Ayrıntıların baskın olduğu uzun öykülerinde insan ruhu ve davranışlarının, sıradan ve sıradışı olaylar karşısında geçirdiği başkalaşımı çok iyi aktarıyor.

Doğa, öykülerde bir ressamın tablosundaki ögeleri fırça darbeleriyle belirginleştirmesi gibi yavaş yavaş, renkli ve canlı bir kahraman olarak öne çıkıyor. Örneğin perdeyi havalandıran, ağaçları titreten rüzgar tüm ihtişamıyla hissediliyor. Kadın ve Doğa öyküsünde insanın doğa ile bütünleşmesi çok güzel anlatılmış.

Öykülerin ortak özelliklerinden biri de yoğun detay içermelerinin yanısıra, tüm bu detayların rahatsız edici olmaktan uzak, aksine okudukça tabloyu gözümüzde netleştiren özellik taşımaları. Böylece olay, mekan ve kahramanlar zihnimizde kolayca canlanıyor ve en küçük mimikleri bile gözümüzden kaçmıyor. Bir çift kocaman göz anlatıyor sanki öyküleri. Biz de onun penceresinden güvenle ve huzurla bakıyoruz.

Öykü okurunu, kısa öykü sevenler, uzun öykü sevenler diye kategoriye ayırmak ( bir de eleştirmek için okuyan kesim var, o da başka bir yazının konusu olacak kadar geniş )  bana çok doğru gelmiyor. Ancak  Zweig’in öykülerini okuyacak okur uzun ve detaylı öykü sever kategorisine girer gibi. Bir kere detayları sevmelisiniz. Uzun uzun olaysız sayfalarda gezinirken pes etmemelisiniz. Yazara güvenmelisiniz. Ama bazen bu güven durumu da okumamızı kolaylaştırmıyor. Yazarın yayınlanmış tüm öykülerini okuyup bir seçki oluşturmam istense bu kitaptaki öyküleri seçer miydim emin değilim. Zweig’e olan hayranlığımı ve onun için yarattığım dokunulmazlık kalkanını bir an için yok saysam, birkaç öyküyü bu seçkiden çıkarırdım. Örnek olarak Fantastik Gece öyksünü verebilirim.

Öykülerin çoğunda mutsuz, hayatla savaşta kaybeden olmuş, yaşamak içn nedeni kalmayan kahramanlar var. Birkaçında  kahramanlar intiharı seçiyor. Çeşitli ölümler hikayeleşiyor.

En sevdiğim öyküler olarak; Kitapçı Mendel ve Amok Koşucusu’nu söyleyebilirim. Kitap ciltli ve çevirisi çok iyi. Zweig severler için güzel bir seçki.