Toprağımdan Yeryüzüne – Sebastiao Salgado

”Bir Sebastiao Salgado fotoğrafına bakmak insan onurunu tecrübe etmek, bir kadın, bir erkek, bir çocuk olmanın ne anlama geldiğini kavramak demektir.” Isabelle Francq

 

İşte böyle iddialı bir önsözle başlıyor kitap. Ve bu sözün ne kadar haklı olduğunu anlamak için önce kitabı okumak gerekmiyor. Sebastiao Salgado’nun fotoğrafları içinize öyle işliyor ki, kelimelerin yardımına gerek kalmıyor.

IMG_0808

Toprağımdan Yeryüzüne kitabıyla  Sebastiao Salgado  hayatının nasıl fotoğrafçılığa yöneldiğini anlatıyor. Ama her şeyden önce tercihlerin ve onların yarattığı vazgeçişlerin bir insanın hayatını nasıl yoğurduğunu gösteriyor.

”Beklemeyi sevmiyorsanız, fotoğrafçı olamazsınız.” diyor Sebastiao Salgado. ”Bugünlerde kim beklemeyi seviyor?” demeyin. ”Kimler bekleyenlere tahammül edemiyor” deyin mesela. Her şeyi öyle hızlı yapıyoruz, öyle hızlı tüketiyoruz ki, bitmeyen bir yarışın içindeyiz sanki. Bu kitabı okumak biraz silkeledi beni. Bu dünya ona  yapılanlara rağmen hâlâ nasıl ayakta kalabilmiş diye düşündüm sık sık. Ve insanlar onca acıya rağmen nasıl  yaşamaya devam edebilmiş. Bir şeyleri bilmeden, görmeden, düşünmeden nasıl yaşıyoruz örneğin, ne rahatız. Farkında mıyız sahip olduklarımızın?

Kitabı okumadan önce Wim Wenders’in  ve Salgado’nun oğlu Juliano Ribeiro Salgado’yla ortak projesi olan Toprağın Tuzu isimli belgeseli izlemiştim. Önce o muhteşem belgeseli izlemiş olmak kitapta anlatılan bir çok yerin zihnimde görsel olarak yer bulmasını sağladı. Bana kalırsa belgesel kitaptan daha etkileyici ve bunda kullanılan müzik ve görsellerin etkisi var. Kitap ise daha sade bir anlatımla ilerliyor. Anlatıcı daha yakınımızda gibi hissediyoruz kitabı okurken.  Bir yandan dünya tarihine tanıklık ederken diğer yandan Salgado’nun özel hayatının da penceresinden içeriye bakıyoruz. Ona her konuda müthiş destek olan bir kadın var yanında. Varlığıyla ve çalışmalarıyla  Salgado’nun projelerini gerçekleştirmesinde en büyük desteği eşi Lelia. Onların ilişkilerini okurken biraz da o dönemin sosyolojik tahlilini görmek mümkün.

s-b287be46b8bf3972b114456d642aae8cf189fa30

Salgado fotoğrafı bir dil olarak görüyor; çeviriye ihtiyaç duymadan dünyanın her yerinde okunabilen çok güçlü bir dil. Fotoğraflarıyla dünya tarihinde asla unutulmayacak olayları belleklerimize kazıdı. Ve bunun için sayfalarca kitaplar yazmasına gerek kalmadı.

Kitabın ve belgeselin benim için özel bir yeri var. 4 yıl yaşadığımız Ruanda hakkında okuyup izlediğimiz ve duyduğumuz  şeylerin dışında kalan ayrıntıları öğrenmek çok etkileyici oldu benim için. Sebastiao Salgado katliamdan uzun zaman önce, 1971 ‘de Ruanda’ya ilk kez Uluslararası Kahve Örgütü için çalışırken gitmiş. Lisansüstü eğitimi bitince bulduğu bu işte görevi,  Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ile birlikte çalışarak, Afrika’da ekonomik kalkınma için projeler oluşturmak ve finanse etmekmiş. Ruanda o zamana kadar sadece kahve üreticisi bir ülkeyken tarımsal çeşitlilik sağlamalarına destek olmuşlar. Ve Kivu bölgesinde ilk çay üretim birimini kurmuşlar. Orada yaşarken içtiğim o müthiş çaylarda Sebastiao Salgado’nun emeğinin olduğunu öğrenmek çok güzel.  Kendi deyimiyle şöyle anlatıyor Afrika keşfini : ”Afrika’yı keşfedişimi ekonomist olarak yaptığım çalışmalara borçluyum. Bu kıtada ben cennetimi tekrar keşfettim. ” Ve sonra o topraklara defalarca gidiyor. 1991’de İşçiler Fotoğraf Projesi için tekrar gittiğinde işçilerin ne zor şartlar altında çalıştıklarına şahit oluyor. Bir yandan ülkeye destek olması amacıyla oluşurulan plantasyonlar, diğer yandan orada yaşanaların tezatı. Ne yazık ki insanın insana zulmü bitmiyor. Sonraki yıllarda yaşanan büyük katliamı hepimiz biliyoruz. Katliamın öncesi ve sonrasında gördüklerine de yer vermiş kitapta. 1995’de  mültecilerin geri dönüşünü izlemek için tekrar gitmiş. Ruanda’yı  fotoğraflama amacını şöyle anlatıyor:

”Ruandayı seviyorum; korkunç zamanlarında Ruanda’yı bütün kalbimle fotoğrafladım. Bütün dünyanın bunu bilmesi gerektiğini düşündüm. Hiç kimsenin kendini çağında yaşanan trajedilerden koruma hakkı yoktur, çünkü yaşamayı tercih ettiğimiz toplumda olup bitenlerden bir bakıma hepimiz sorumluyuz. ”

Kitabı okurken dünyada hiç duymadığınız yerlere yolculuk yapıyor, hiç göremeyeceğiniz insanların hayatına tanık oluyorsunuz. Bütün deneyimlerinin özeti gibi olmuş bu kitap. Daha ayrıntılı, daha yoğun bir metin olabilecek bir eser. Ama zaten bütün bir tarih fotoğraflarında yüklü. Salgado fotoğrafçılığı edebiyata benzetiyor: ”Benim için fotoğraf edebiyat gibi bir şey ; yazarların kalemle söylediklerini ben makineyle söylüyorum. Işığa bayıldığım için bu benim için bir tutku ama ayrıca güçlü bir dil” 

Salgado’nun dünya tarihini hafızalarımıza kazımasının dışında eşi Lelia ile gerçekleştirdikleri müthiş bir proje de var; Instituto Terra yani Yeryüzü Enstitüsü. Salgado’nun ailesi onlara kendilerine ait olan büyük bir arazi veriyor.  Şehirleşme ve endüstrileşmenin etkisiyle iklim düzenin de bozulması beraberinde orman alanlarının yok olmasına neden olmuş. Kurumuş, verimsiz bir alana dönüşmüş burası.  2001 yılında Lelia’nın fikriyle bu bölgeyi yeniden ormana dönüştürmek için bir proje başlatıyorlar ve  2 milyona yakın  ağaç dikiyorlar. Ve emeklerinin karşılığı olarak o bölge tekrar zengin bir ormana dönüşüyor. Bir orman yaratmak! İnsan bundan daha büyük ne yapabilir ki?

Çoğumuz belki de fotoğrafın kime ait olduğunu bilmeden bir yerlerde mutlaka bir fotoğrafına rastlamışızdır Salgado’nun. Kitap ve belgesel şimdiye kadar  okuduğumuz, gördüğümüz bir çok olayı kafamızda netleştiriyor. Müthiş bir sanatçının hayatını okumak ufkumuzu genişletiyor. Sadece fotoğraf sanatına ilgi duyanların değil dünyayı daha iyi anlamak isteyenlerin de okudukları zaman çok şey öğrenecekleri bir kitap. Bunun dışında Salgado’nun şimdiye kadar çıkmış foto kitaplarını benim gibi arşivine eklemek isteyenler için linki aşağıya bırakıyorum.

Sebastiao Salgado Kitapları 

Collage_Fotor

 

12 Yaşındaki Kitap Kurtlarına Özel Kitap Listesi

Collage_Fotor12 yaş çocukluk ve gençlik dönemi arasında kalmış bir araf gibi. İki tarafa da ait değilmişsin gibi hissediyorsun. Ailen seni hala küçük bir çocuk gibi görüyor oysa sen kendini yetişkinlere daha yakın buluyorsun. Hayat böyle iki arada bir derede devam ediyor. Günlük hayatın getirdiği bir sürü rutini bir şekilde idare ediyorsun. Sıra okuma zevkine geldiğinde yine bir takım sorunlar çıkıyor karşına. Okulunun ve ailenin senin için uygun gördüğü kitaplar sana hiç zevk vermiyor. Çoğu oldukça kolay okunan, sürekli bir ders verme görevi edinmiş, birbirinin farklı şekillerde taklidi gibi kitaplar.

Tam da bu duygularla başa çıkmaya çalışan, kitap okumayı çok seven bir yeğenim var. Ona kitap almakta çok zorlanıyordum. Benim gençlik dönemimde okuduğum kitaplar onun çok ilgisini çekmiyordu. O yaş grubuna hitap eden bir çok kitap da ona okuma zevki vermiyordu. Geçenlerde aynı yaşta kızı olan bir arkadaşım da benden kitap önerisi rica edince aklıma bu yaş grubuyla ilgili bir liste hazırlamak geldi. Bu konuda fikirlerine çok güvendiğim kendisi de çocuk ve gençlik kitapları yazan sevgili Füsun Çetinel’e danıştım önce. Harika kitaplarla geri dönüş yaptı. Sonra okuma zevkine hayran olduğum ve güvendiğim edebiyat sever arkadaşlarıma danıştım. Son olarak da twitter’da küçük bir soruşturma yaptım. Kitabevi sahiplerinden  editörlere, çevirmenlere, yazarlara ve okurlara uzanan değerli kişilerden kitap önerileri geldi. Hepsini bir listeye aldım. İçlerinde o yaşa çok  hitap etmeyen kitaplar da var. Onları en alttaki bölüme koymaya çalıştım. Bir de yetişkin kitabı olup o yaşlarda da okunabileceğini düşündüğümüz kitaplar da var listede. Ne yazık ki tüm kitapları okuyup değerlendirme şansım olmadığı için listenin sıralamasında net bir ayrım yapamadım. Artık bu ayrımı da okuyacağı kitabı seçecek olan sevgili okurlara ve onlara destek olan ailelerine bırakıyorum. Ben de bu güzel kitapları oğlum büyüyüne kadar yavaş yavaş toplarım 🙂 Herkese katkılarından dolayı çok teşekkür ediyorum. Edebiyat paylaştıkça güzel 🙂

Collage_Fotor 2

Duvarda Üç Hafta – Füsun Çetinel

Ahmet Büke’nin  Öykü Kitapları

Ağacın Hafızası – Tina Valles

Kiraz Ağacıyla Aramızdaki Mesafe – Paola Peretti

Külüstür – Joy Cowley

Mevzumuz Derin – Ahmet Büke

Sınıfın Yenisi – Behçet Çelik

Parlak  Fikir Pastası – Luigi Ballerini

Neydik N’olduk Ailesi – Neslihan Acu

Kamyon Kafe – Çiğdem Sezer

Hayat Pastanesi – Çiğdem Sezer

Çukurlar – Louis Sachar

John Boyne kitapları

Raina Telgemeier Çizgi romanları

Rüzgara Bırakılan Dilekler – Lois Sepahban

Jozua Douglas Kitapları

Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulutu Yutan Küçük Kız – Romain Puértolas


Bir İkea Dolabında Mahsur Kalan Hint Fakiri’nin Olağanüstü Yolculuğu – Romain Puértolas


Martı – Jonathan Livingston

Bitmeyecek Öykü – Michael Ende

Şeker Portakalı – Jose Mauro de Vasconcelos

Çalıkuşu – Reşat Nuri Güntekin

Kertenkele – Jose Saramago

Elleriyle Gören Çocuk – Tomasz Malkowski

Çizgilerle Psikoloji –  Danny Openheimer

Sıcacık Bir Yuva, Miriam Halahmy 

Zeropedia (Fabcaro ve Julien/cdm) Her Şey  Hakkında Her Şey

Kitap Hırsızı Markus Zusak
Simyacı – Paulo Coelho

Annemin Kelimeleri – Sarak Weeks

Savaşı Bitiren Sinek – Bryndis Björgvindottir

İçimdeki Müzik – Sharon M. Draper

Sirk Kızı- Sevim Ak

Molly Pim ve Milyonlarca Yıldız, Martine Murray

Pera Günlükleri dizisi, Delal Arya

Satranç – Stefan Zweig

Küçük Kadınlar – Louisa May Alcott

İhtiyar Balıkçı ve Deniz – Ernest Hemingway

Canavarın Çağrısı – Patrick Ness

Bayan  Peregrine’in Tuhaf Çocukları

Mavi Tüy- Richard Bach

Siyah İnci- Anna Sewel

İnci – John Steinbeck

Göğü Delen Adam – Erich Scheurmann

Pal Sokağı Çocukları- Ferenc Molnar

Moby Dick- Herman Merville

Sonsuz Kule- Silvino Ocampo

Matilda – Roald Dahl

Bunlar Da Mı İnsan – Primo Levi

Koralin – Neil Gaiman

Momo- Micheal Ende

Bitmemiş  Hikayeler Kütüphanesi- Sachiko Kashiwaba

İsabel Allende’nin üçlemesi: Altın Ejder Krallığı, Canavarlar Kenti, Pigmeler Ormanı

Zıkkımın Kökü- Muzaffer İzgü

Hayalperest-  Pam Munoz RyanPeter ssi

Zamanda Kıvrılma- Madeleine L’Engle

Süper İyi Günler- Mark Haddon

Zaman Sandığı – Snaer Magnason

Haldun Taner’in Bütün Hikayeleri

Haldun Taner’in Çocuklar İçin Mitolojisi

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar- Luis Sepulveda

6.27 Treni –  Jean Paul Didierlaurent

Çöplük – Ann Mulligan

Garajdaki Kız- David Almond

İnatçı Keraban- Jules Verne

Hacı Murat -Tolstoy

Harabelerin Çiçeği- Reşat Nuri Güntekin

Anadolu Notları- Reşat Nuri Güntekin

Memleket Hikayeleri- Refik Halit Karay

Gurbet Hikayeleri- Refik Halit Karay

Yavaşlığın  Keşfi – Sten Nadolny

Gazap Üzümleri- John Steinbeck

Kroyçer Sonat- Tolstoy

Angela’nın Külleri- Frank McCourt

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde- Robert Louis Stevenson
Beyaz Zambaklar Ülkesinde- Grigory Petrov
Don Kişot- Cervantes
Hayvan Çiftliği – George Orwell
Persepolis- Marjane Satrapi
Ursula Le Guin – Yerdeniz
Hobbit- J.R.R. Tolkien
Jane Austen’ın kitapları
Zülfü Livaneli – Leyla’nın Evi
Jack London’ın kitapları
Sofie’nin Dünyası-Jostein Gaarder

12 yaş altına da dahil edilebilir diye  düşündüklerim

Jules Verne külliyatı

Narnia Günlükleri – C.S Lewis

Tom Sawyer’ın Maceraları

Huckleberry Finn’in Maceraları

Pollyanna –Eleanor H. Porter

Gökçe’in Yolu- Ahmet Büke

Mavi Gezegenin Hikâyesi

Alice Harikalar Diyarında

Ben’in Gemisi- Pieter Koolwijk

Marcel Ayme Kitapları

Steinhöfel Kitapları

Samed Behrengi Kitapları

Enid Blyton Kitapları

Nezihe Meriç ‘in çocuk kitapları

Timothée de Fombelle kitapları

Fantastik Franki Serisi

Metis Yayınevi Küçük Filozoflar Serisi

Çıtır Çıtır Felsefe Serisi

Gülten Dayıoğlu – Fadiş

Çetin Öner – Mavi Kuşu Gören Var mı?

Kumkurdu- Asa Lind

Cim Düğme ve Lokomotifçi Lukas- Michel Ende

Uçan Sınıf – Erich Kastner

Pippi Uzunçorap Serisi-  Astrid Lindgren

Ağızdaki Kuşlar – Samanta Schweblin

91F45EEB-5835-49BD-BCC6-BACEBF7AA9C4Arjantinli genç yazar Samanta Schweblin karakterlerini  konfor alanlarının  dışına iterek, alışılmamış, ürkütücü atmosferlerde dolaştırıyor. Huzur kaçıran olaylarla ve karakterlerle okuyucuyu tetikte tutan bir tarzı var. Her an her şey olabilir, dünyanın en tuhaf olayı karşınıza çıkabilir gibi bir hisle okuyorsunuz kitabı. Bazı öyküler bu kadar da olmaz ama, nasıl bunu düşündün dedirtecek  türden. Okuyanların aklına eminim hemen ”Muhafaza Edilenler” öyküsü gelecektir. Gerçekten de hayatımda okuduğum en ilginç hamilelik hikayesi.

Parşömen Sanal Fanzin’de Onur Çalının çevirdiği bir söyleşisinde şöyle  diyor yazar :

”Bence kurgu, gerçekten alışılmadık olan bir şeyle başlar. Normallik büyük bir yalandır, maruz kaldıklarımız arasında bizi en çok yaralayan yalanlardan biridir. Sürekli normal olmaya çalışırız ama normallik bir kurgudur. Sizin ve benim aramızdaki bir alandır ve bu alanı kimse ele geçiremez. Boşluktur. En yakın olduğunuz insanlarla ilişkilerinizi iyi anlarda kurmazsınız. En iyi bağları tasa, affedicilik ve ötekinin sizden tamamıyla farklı olduğu kabulü üzerinden kurarsınız. Normallik düşüncesi bizi birbirimizden ayırır.”

‘‘Normallik fikri, toplumsal ve ekonomik bir inşadır. Bazen insanlar bu öyküleri fantastik olarak değerlendiriyorlar. Ağızdaki Kuşlar’da gerçekten fantastik olan bir ya da iki öykü vardır ama öykülerin hepsi tekinsiz olan hakkındadır. Tür olarak fantastik, dünyamızda gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler etrafında gelişir. Tekinsizlik ise tuhaf olan, alışılmamış olan ama gerçek olan bir şey üzerine kurulur. Bu da öyküleri daha dehşetli hale getiriyor.’’

Samanta_Schweblin

”Normal olma”  algımızı sorgulayan bir bakış açısı var ve bu oldukça kafa açıcı bir yaklaşım. Kitaptaki öykülerde de bunu sıkça düşünürken buluyorsunuz kendinizi.

Flannery O’Connor’un insanı sarsan, o muazzam gotik atmosferinde adeta karanlıkta duvarlara tutuna tutuna yolumuzu bulmaya çalıştığımız öyküleri gibi  Samanta Scweblin’in kalemi de okuyucuya gerilim yüklü bir deneyim yaşatıyor ve bu normal dışı kurgudan rahatsızlıkla harmanlanmış değişik bir haz alıyorsunuz. Edebiyatta Latin Gotiği diye bir bölüm olsaydı Samanta Scweblin kesinlikle bu bölüme dahil olurdu.

Emrah İmre’nin incelikli çevirisi kitabın anlaşılır olmasına katkıda bulunmuş bence. İngilizce çevirilerini okuyanlar yorumlarında metnin çevrilirken  anlamını epey yitirdiğini yazmışlar. Türkçe çeviri için böyle olmadığını düşünüyorum. Hatta bazı noktalarda öyle güzel türkçe karşılıklar bulmuş ki tam yerinde olmuş. En güzel örnek ”Asfalta Çarpan Kafalar” öyküsünde kullandığı ” kültür gediği” tamlaması. Sadece  bu tamlama için bile övgüyü hak ediyor.

Kitaba ismini de veren Ağızdaki Kuşlar öyküsü için Gustavo Ribeiro  bir kısa film çekmiş. Filmin sadece fragmanına ulaşabildim. İngilizce altyazılı fragmanı şu linkten izlemek mümkün : Passaros na Boca 

Kitaptaki en sevdiğim öykülerden biri olan Benavides’in Ağır Valizi’ni Arjantinli yönetmen Laura Casabe filme uyarlamış. Film yurtdışında Netflix’te yayında, ancak Türkiye Netflix’de henüz gösterime girmemiş.

La_valija_de_Benavidez-745078344-large

Bir diğer haber de yazarın henüz dilimize çevrilmemiş olan 2017 Man Booker ödülü listesinde de yer alan  ”Distancia De Rescate”  kitabı hakkında. İngilizceye ”Fever Dream” olarak çevrilen bu kitabı Perulu yönetmen Claudia Llosa’nın filme çekeceği ve Netflix ‘te 2019 yılı içerisinde yayınlanacağı konusunda haberler var. Ama henüz filmle ilgili net bir bilgi yok. Belki ilerleyen zamanda film gösterime girer. Umarım filmden önce kitabın türkçe baskısını okuma şansımız olur.

Kitap kapakları konusunda takıntılı biri olarak paylaşmasam olmaz bölüme geldi sıra. Can Yayınları’ndan çıkan türkçe baskının kapak tasarımı Utku Lomlu’ya ait. Aşağıda kitabın çeşitli kapaklarından bir kolaj yaptım. Siz en çok hangisini sevdiniz?

Collage_Fotor 2

 

Collage_Fotor 1

 

Tarihin derinliklerinde kalmış iki muazzam film

Collage_Fotor

Reprise  yönetmenliğini Joachim Trier‘in yaptığı 2006 tarihli bir Norveç filmi.  Film bir grup kuzeyli gencin yaşamına odaklanıyor gibi görünse de edebiyat, yaratma cesareti ve süreci, arkadaşlık ve ilham konularını işleyen dinamik bir kurguya sahip. Geleneksel hikaye anlatıcılığının dışında bir anlatımı var. Filmin başında iki yakın dost Erik ve Philip’i yazdıkları kitapları postaya atarken görüyoruz. Henüz hangisinin kitabının basılacağı ve hayatlarının ne yönde değişeceği belli değil. Daha sonra zamanda sıçramalarla ikisinin de yaşamında neler olduğunu anlatan bir kurguyla ilerliyor.  Edebiyat tutkunu bu iki gencin hikayesini anlatırken,  anıları tekrar yaratabilmenin mümkün olup olmadığını sorguluyor. İskandinav filmlerinin ana temalarının hepsini filmde bulmak mümkün. Depresyon, varoluş, yalnızlık ve melankoli karakterlerin film boyunca başa çıkmaya çalıştığı konular.

Edebiyat tutkunlarının ve yazmak üzerine kafa yoranların seveceği bir film.

Collage_Fotor ida

 

İda, Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin 2015 yılında yabancı dilde en iyi film Oskarı aldığı filmi. Son filmi Cold War epey konuşuldu ama beni en çok bu filmi etkiledi. Sinematografik etkisiyle büyüleyen, aşırı kasvetli, son derece basit bir kurguyla etkileyici sahneler sergileyen muazzam bir film. Siyah beyaz tutkunları ve sinemada ışığı aşırı önemseyenler için güzel bir örnek. Sadece son sahne  hariç tüm film akademik formatta çekilmiş. Yönetmenin şu yorumu beni çok etkiledi: ‘Akademi formatı daha fotografik bir etki bırakıyor. Ekran daha dar olduğu için kadrajın içinde çok az şey gösterebiliyorsunuz. Ama birçok şeyi göstermeden çok fazla anlam üretebildiğiniz, çok fazla şey hissettirebildiğiniz bir format bu ‘ ∗ Biraz öykü yazmak da böyle değil mi? Dar alana çok şey sığdırabilmek. Son sahnede ise farklı bir çekim tekniğinin kullanılmasının özel bir sebebi var. Filmin sonu hakkında spoiler vermemek adına yazmıyorum.

Durağan, basit bir kurgu, bolca fotoğraf karesi gibi görüntülerle ilerleyen film  manastırda büyüyen İda’nın bir gün yaşayan tek akrabası olan teyzesini ziyaret etmek için yola çıkmasını ve ardından gelişen olayları anlatıyor. Aslında bir çeşit yol filmi de diyebiliriz. Teyze rolündeki Agata Kulesza ‘nın oyunculuğu muazzam. Filmi sarıp sarmalayan müzik bir çok yerde ön plana çıkıyor.

Filmi şimdi ne olacak kaygısıyla izlemek yerine duygu akışına bırakarak izleyince bazı sahneler çarpıcı bir etki yarattı. Sanırım uzun süre etkisinden çıkamayacağım sahneler olarak kalacak bende. Ama yönetmenin çarpıcı sahneler koyarak duygu sömürüsü yapmak gibi bir amacı film boyunca hiç yok. Bence en çok etkiyi kadraj ve ışık yapıyor.

 

Pawel Pawlikowski ile Altyazı Sinema Dergisi‘nde yapılan söyleşiden alıntıdır.

Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız – Natsuki Ikezawa

IMG_9495Birbirine zıt karakterli iki kardeşin Endonezya’nın Bali Ada’sında kesişen ve ikisinin de hayatını değiştiren  bir yolculuğun hikayesi. Biri batı diğeri doğu kültürünü hayatının orta noktasına koymuş bu iki kardeş üzerinden kurgulanan olaylarla, bir yandan medeniyetler arası kültür farklılıklarını, diğer yandan inanç, ahlak, adalet, medeniyet ve emperyalizm gibi yılllardır toplumlar üzerinde etkisi olan kavramları irdeliyor. Japon kültürüne yakından tanık olurken, diğer taraftan Endonezya’nın mistik çekiciliği, Vietnam ve Kamboçya’nın gizemi doğa ve resim aşığı olan ağabey Tetsuro’nun penceresinden aktarılan bölümlerle başınızı döndürüyor. Bu kitabı okuduktan sonra insan uçağa atlayıp Angkor Wat’a gitmek istiyor. Oradan Bali’ye geçmek, adalarında kaybolmak, saatlerce oturup tapınaklarda huzur bulmak. Ya da büyüleyici legong dansını izlemek…

80’li yıllarda geçen romanda Bali yine turistik bir yer olmasına rağmen daha çok mistik karakteriyle ön planda.

”Anlam yoğunluğu çok koyu bir adadır burası. Her şeyin bir anlamı vardır. Üstelik bu anlamlar iki üç katmanlıdır. Adanın tamamı mitolojiler ağına takılmış bir balık gibidir ve bu adada kutsalla dünyevi , temizle pis, iyiyle kötü, hayatla ölüm birer çifttirler. Fırıl fırıl döner, birbirlerinin yerine geçer ve hep ikili takım halinde hareket ederler. Adalılar tanrılara şık sunaklarda güzel yiyecekler sunarlar. Ama şeytanları da ihmal etmezler. Aşağılık, alçak şeyler olarak görülen şeytanlara çürümüş, bozulmuş şeyleri sunağa değil yere koyarak verirler gerçi, ama burada önemli olan şeytanlara da bir şeyler sunmalarıdır . ”

Japon edebiyatının güçlü yazarlarından olan Natsuki Ikezawa bu kitabında daha çok Asya’dan bahsetmiş. Ama kitap  bir nevi medeniyetler arası iç içe geçmiş yolculuklardan oluşuyor. Kız kardeş Kaoru Fransa’da eğitim görmüş ve orada yaşıyor. Mesleği nedeniyle orta doğu ülkelerini seyahat etmiş. Ağabey Tetsuro ise tam bir Asya aşığı. Asya’nın büyüsü onu çok etkiliyor ve bu resim sanatına da yansıyor.

Kitabın ana ekseninde Tetsuro’nun uyuşturucu bağımlılığı ve o yıllarda Endonezya’nın uyuşturucu kullanma ve ülkeye sokma ile ilgili uyguladığı çok ciddi yasalar var. Tetsuro, terfi etmek için ona komplo kuran bir emniyet müdürü yüzünden yakalanıyor ve idam cezası ile yargılanmak üzere tutuklanıyor. Bu noktada Kauro ağabeyini kurtarmak için Bali’ye gidiyor. Yazar hikayeyi üç farklı anlatımla ilerletmiş. Kız kardeş, Testuro’yu anlatan bir dış ses ve italik cümlelerle Tetsuro’nun kendi ağzından anlatım var. Bu bölümlerde uyuşturucunun insan beyni ve vücudu üzerindeki etkisi çok iyi anlatılmış.

Kurgu ve akıcılık kitabı kolay okunur kılıyor ama yer yer bazı bölümler çok uzatılmış hissi veriyor. Sonlara doğru hikaye biraz aceleye getirilmiş gibi hissettim. Detay vermemek adına bu konuyu açmamak daha doğru olur 🙂

Kitabı okurken sık sık yıllar önce okuduğum ve o dönemde çok beğendiğim bir kitabı anımsadım; Malezya’da uyuşturucu kaçaklılığından yakalan ve idama mahkum edilen Fransız Beatrice Saubin’in hapisten çıktıktan sonra kendi hikayesini yazdığı kitap Sınanma. O da 80’li yıllarda geçen bir davaydı ve yine komplo kurulmuştu.

Japonya’nın en üretken yazarlarından olan Natsuki Ikezawa aynı zamanda şair ve çevirmen kimliğiyle de tanınıyor. Hayatı boyunca bir çok ülkede ikamet etmiş ve sabit bir hayatı olmamış. Fizik eğitimini bırakıp çevirmenliğe yönelmiş ve sonrasında yazma hayatı başlamış. Dilimize Devrim Çetin Güven tarafından çevrilmiş bu kitabı dışında türkçe başka bir eseri yok. Japoncadan çeviren Devrim Çetin iyi bir iş çıkarmış.

Bay Jules İle Bir Gün -Diane Broeckhoven

8DC578DA-AFB3-4C16-88F8-AA89919F0670Tadı damağımda kalan nefis bir uzun hikaye okudum. Uzun hikayelerin okuyanlar ve yazanlar arasında çok rağbet görmediği şu günlerde bana çok iyi geldi doğrusu. Üstelik konusu ölüm ve hesaplaşmayı kapsıyor, tek bir günde ve tek bir mekanda  geçiyor ve sadece üç kahraman var içinde ve buna rağmen oldukça ilgi çekici ve akıcı bir hikaye.  Bay Jules İle Bir Gün ondört dile çevrilmiş ve yazılmasından bu yana neredeyse iki yüzelli bin adet satılmış. Bu kadar çok kopyası olan bir kitap nasıl oluyor da canım memleketimde kenarda köşede unutulmuş kitaplar arasında kalıyor anlamıyorum. Hakkında sadece birkaç yazı var. Ve otuzun üzerinde kitabı olan Diane Broeckhoven’ın türkçede baskısı olan tek kitabı bu kitap. 

Hikaye Alice’in, herhangi bir günün sabahına uyandığı sıradan bir zamanla başlıyor. Sabah rutinlerini seven çiftimiz için kahve kokulu bir kış sabahı. Jules her zamanki gibi karısından önce kalkıyor, kahvaltıyı hazırlayıp kahveyi yapıyor ve eşini beklerken sandalyesine oturup hayata gözlerini yumuyor. Nasıl da huzurlu bir ölüm… Bu huzurlu ve ancak beklenmedik ölümle karşılaşan Alice için o sıradan kış günü, hesaplaşmaların, iç döküşlerin ve çokça kendi içine dönüşünün kısa ama rahatlatıcı bir günah çıkarma merasimine dönüyor. İşte bu noktada ortaya dili ve kurgusuyla etkileyici bir eser ortaya çıkıyor.

Alice, Jules’un ölümünü kabulleniyor kabullenmesine de, Jules’un ölümünü bahane edip yıllardan beri içinde tuttuğu ve asla söyleyemediği şeylerin de onunla beraber sessizlikte eriyip gitmesini istemiyor. Ve ölüm geride kalan için, hayatın insafsızca devam etmesine aldırmadan bir itiraf ritüeline dönüşüyor.

Jules’un varsayılan gülümsemesi kaygıyla hafiften çarpılmış gibiydi. Bir saliseliğine kaşlarını kaldırdı sanki? Belki de yalnızca öyle göründü. Alice süpermarket düşüncesini aklından kovdu. Bu öğleden sonra o domateslerin hayaliyle yetinecekti. Dükkana gidip bir başına dolanmasa iyi olurdu. Herkes Jules’u soracaktı. Onlara ne diyecekti? Evdeki kanepede ölü ölü oturduğunu mu? Kimseye söylemediği sürece Jules için öldü denemezdi. Alice kalmasını istediği sürece hayattaydı. Ona hala anlatacağı çok şey vardı. Gün ilerledikçe hepsinin aklına geleceğine şüphe yoktu. …Karanlıkta ayağa kalktı, içinden Jules’un yanağını okşamak geldi. Dokunduğu an donakaldı. Jules buz gibi olmuş, cildi mermere dönmüştü. Hayat sanki kendisinin içinden de akıp gidiyormuş gibi geldi.’

 

Zaman geçti. Zamansızca. Alice ayağa kalkıp perdelerin arasındaki açıklıktan dışarı baktı. Yine kar yağıyordu. Miskin miskin düşen kar taneleri dışarıdaki dünyayı kalın beyaz bir örtüyle kaplamıştı. Manzara başını döndürmüştü. Issız  sokakta tek bir araba farı bile seçilmiyordu. Dünyayı daldığı kış uykusundan kaldıracak tek bir canlı ya da kıpırtı yoktu. Veda etmek için mükemmel bir ortam olduğunu fark etti. Jules’un muhteşem bir yaz günü öldüğü, ağır mangal kokuları ve neşeli sohbet sesleri arasında onunla birlikte burada oturduğu düşüncesini katlanılmaz buluyordu. ’

Kolektif Kitap’ın yayımladığı, Deniz Koç’un dilimize titizlikle çevirdiği bu güzel hikayeyi umarım daha fazla kişi okuma fırsatı bulur. Belki de yazarın diğer kitaplarını yayımlamanın zamanı gelmiştir. 

Hadi biraz filmlerden bahsedelim

Çok çok eskiden sosyal medya bu kadar popüler değilken kitaplar ve filmler hakkındaki tüm yazıları sadece bloglardan takip ederdim. Müthiş kitaplar ve filmler keşfeder onları listelerime eklerdim. Popüler olmayan, kıyıda köşede kalmış inanılmaz değerli  filmler bulurdum bu bloglarda. Sonra onları izlemek için akla karayı seçerdim. Çünkü internetin çok kısıtlı ve pahalı olduğu bir ülkede yaşıyordum. O yüzden çok iyi bir torrent kullanıcısı olmuştum. Bir filmi indirmek bazen bir haftamı alıyordu. Sonra da altyazı bulup senkronlamakla uğraşıyordum. Şimdilerde her şey ne kadar basit. Sırf film ve dizi izlemek için aylık abonelikler yapıyorsunuz, televizyonun karşısına kurulup istediğiniz zaman izliyor, ya da başka platformlarda kiralama yapabiliyor hatta filmi satın alarak istediğiniz zaman izleyebiliyorsunuz. Ama ben yine de -iyi ki – o platformlarda olmayan filmlerin peşindeyim. Çilem bitmedi yani.

Şimdilerde kendi blogum da dahil bloglarla aramıza bir mesafe girdiğini yadsıyamam. Ama yine de gönlüm hep uzun uzun yazan paylaşan, araştıran, üşenmeyen, kayıt tutan blogerlarda. Ara sıra sosyal medyada sevdiğim film ve dizileri paylaşıyorum. Burada da bulunsun, ilgisini çekenler için kolay ulaşılabilir olsun istedim. Sosyal medya demişken orada paylaşımlarını zevkle takip ettiğim üç hesaptan bahsedeyim. Biri havucumu yedim , yerdeniz büyücüsü  ve martı uçtu üçünden de müthiş filmler öğreniyorum. Bu vesiliyle buradan onlara teşekkür edeyim 🙂

Son zamanlarda izlediğim ve sevdiğim filmleri afişleriyle beraber koyuyorum. Bulup izlemek isteyenlere şimdiden keyifli seyirler diyorum. (Aslında amacım hepsinin hakkında birkaç cümle yazmaktı ama işin içinden çıkamadım. Malum sayıca biraz fazlalar. Bunlar aklımda kalanlar. Gelecek paylaşımlarda kalanları ve yeni izlediklerimi  de eklerim. )