Elden Düşme Dünya – Wilhelm Genazino

Bir yorum denk gelmişti sosyal medyada. Türk okuru bu adamın karakterlerinde ne buluyor, neden bu kadar tutuldu diye. Sürekli aynı olaylar, aynı bunalmış, ikilimde kalmış karakterler. Aslında Genazino’nun edebiyatının sevilmesi belki de sadece bundandır. Gündelik hayattan, acayip canı sıkkın bir adamın evinden çıkıp marketten bayat ekmek alırken hissettiği küçük gerilimi okumak,  sokakta yürürken gözüne çarpan detaylara odaklanmak, dünyanın başka bir ülkesinde başka bir sokağında yaşayan orta yaşlı bir adamın düşüncelerinin ne kadar bizden, ne kadar tanıdık olduğunu görüp kendi adımıza rahatlamak, ve bu duyguları, bu çıkmazları son derece basit ama bir o kadar esprili ve gerçekçi bir dille okumak bize iyi geldiği içindir. 

Bugüne kadar okuduğum Genazino kitaplarındaki diğer karakterlerden daha kafası karışık bir adam vardı bu kez. Daha sık annesini hatırlayan, sanki biraz daha merhametli, daha çok depresif ve duygusal ve  kesinlikle daha cesur bir karakterdi. Okurken sık sık Erlend Loe’nın Doppler’ını  hatırladım. Hiçbir anlam yüklemeden gerçekleştirdiği eylemlerde hep bir Doppler izi gördüm. Elbette çok farklılar Doppler ile. Modern dünyanın içinde yalnız birer adam olmaları çok benzer. Genazino’nun mimarı medeniyetten kaçmıyor ama onun da ince sınırları var. Asla tatile çıkmıyor, gerekmedikçe yeni bir kıyafet almıyor. Sevgilisinin yanından ayrıldığı gecelerde eve gitmeden önce mutlaka o bara ( aşk korkusu kaçkınlarıyla dolu ) uğruyor. Ritülellerine sadık bir adam. 

Bu seferki karakterimizin daha gerçekçi bir mesleği var. Dünyada olup bitene ve hayata daha çok kafa yoran biri. Belki de bu yüzden mutsuz. Mutlu olmadığını hissettiğimiz çok yer var metinde. Ama çok dert etmiyor bunu. Yaşlanma ve yalnız kalma olasılığı üzerine daha çok kafa yoruyor. Biraz felsefe de yapıyor. İç monologları ve bazen sevgilisi Maria ile arasında geçen diyaloglar muhteşem. Tekrar tekrar okuyası geliyor insanın. En sevdiklerimden birkaçını yazayım buraya:

” -Ben çalışırken işe karşı isteksizliğimi de yaşayabilirsem çalışabilirim ancak. 

 – Bu kaçınmanın ardında ne olduğu hakkında bir fikrin var mı? 

 –Kayıtsızlık, bıkkınlık, tiksinti, melankoli.

 –Ya onun ardında?

 -Hey Tanrım, onun da ardında içimdeki ölüyor olma duygusu var.

Karekterin kendini tanımlayış biçimi : ” Ben modern, zaman zaman kafası dağınık ve kendi benlik arayışından bıkmış bir adam olmuştum ( böyle tahmin ediyordum) ; geçici bunaklığını gittikçe daha çok kabullenen biri. “

 Ve zaman zaman kapıldığı duyguları anlatımındaki doğallığa bakın: 

‘ Çocukluk günlerimden beri bildiğim bir duyguya kapıldım, belki de zamanın dışına düşmüş olduğum duygusuna. ” 

İnsanları bir çırpıda defterden sildiğim için suçluluk duyuyordum. Ben konuşmaya hazırdım ama kimse gelip ifademi almıyordu. Dünyadan ölüm gibi uzaktım. ”

‘Külüstür bozuk bir şey gibi caddeden aşağıya yürüdüm. Yaralanmışlığımı gören yoktu.” 

Birkaç saniyeliğine, içimin en derinindeki düşmanı gördüm: o gülünç haddini bilmezlik.”

” Benim varlığımın ana hedefi hayattan tasarruf etmek. “

Çevresinde olup bitenleri öyle detaylı anlatıyor ki  tam da orada, parkta tam karşıdaki bankta oturuyormuş gibi hissediyorum. Tam bir Genazino klasiği. Öyle ki artık yürüyüşlerimde Genazino gibi bakıyorum çevreme. Bir kuşun topraktan solucan çıkarma uğraşısı takılıyor gözüme. Ya da marketten elinde fileyle dönen bir kadının akşam yemeği planını tahmin etmeye  çalışıyorum. Ne zaman bir Genazino kitabı okusam gözlem oyunu tatlı bir hastalık gibi yapışıp kalıyor üzerime. 

Şansımıza Türkçeye çevrilen her kitabının çevirmeni farklı. Elden Düşme Dünya’yı, Patrick Suskind çevirilerinden de aşina olduğum Tevfik Turan çevirmiş. Çevirmenlerin işi çok zor. Çok incelik, çok zaman isteyen, büyük emek gerektiren bir iş yapıyorlar. Tevfik Bey’e bu titiz ve incelikli çevirisi için teşekkür ederim. Sevdiğim bir yazarı kendi dilimizde böyle güzel bir tükçeyle okumak büyük şans. 

Ne yazık ki bu değerli yazarı 2018 yılında kaybettik. Benim için çok özel bir yazardı. Kitaplarının çok ayrı bir yeri var bende. Mizahi dili, zekice kurduğu diyaloglar, metinlerindeki doğa detayları, karakterlerinin monologlarının derinliği onun edebiyatını eşsiz yapan unsurlar. Tek umudumuz Jaguar yayınlarının diğer kitaplarını da yayımlaması. Ve şimdiye kadar dilimize kazandırdıkları o muhteşem kitaplar için de ayrıca teşekkürler.

İlkyaz

Seferihisar, İzmir

Yazıp yazıp silmelerin mevsimi gelmiş. Düşünüp düşünüp unutmaların. İç çekip boş vermelerin. Kızıp kızıp gülmelerin. Olasılıkların ve küçük arzuların mevsimi. Uzayan gecelerin, gündüzleyin görülen düşlerin. Pıt pıt yere düşen yağmur damlalarının. Uçuşan polenlerin. Filizlenen tohumların. Yeşil yeşil eriklerin. Çağlaların ve enginarların. Kelebeklerin ve arıların mevsimi. Papatyaların. Gelinciklerin. Avuç içlerine misafir edilen uğur böcekli gıdıklanmaların. Asma filizlerinin tadına bakmanın. Buz gibi koruk sularının. Uçuşan eteklerin. Al al yanakların. Çiçekli masa örtülerinin ve çay bardağına koyulan papatyaların. Akşamleyin omuzları ürperten serinliğin. Evlere sığmayan heveslerin mevsimi. Gün sonunda elektrik direklerinin lambalarına uçan pervanelerin. Rüzgarda salınan radikaların, göklerde gülümseyen uçurtmaların mevsimi. Yasemin rayihalı esintilerin. Akşam güneşinin tepelerden sahile, oradan denize portakal portakal akışının. Pencerelerden sokağa bakan sardunyalara dolanan kedi kuyruklarının. Sıcak taşlara basan çıplak ayakların. Nazar boncuklu halhalların. Dolaplardaki buz gibi limonataların. Sakızlı muhallebilerin, köpüklü kahvelerin. Hayırlı kısmetleri, ferah yarınları müjdeleyen falların. Bir kova suyla yıkanıveren balkonların. Hamaklardan sarkan neşeli ayakların. Zeytinyağlı sarmaları dizen maharetli parmakların. Bahçedeki nanelerin. Semizotlarının. Kantaronların. Sabahları güne şakıyan kumruların. Bol susamlı simitlerin ve beyaz peynirin. Mavinin, yeşilin, kırmızının. Camgöbeğinin. Yavruağzının. Kavuniçinin. Çingene pembelerinin. Çilekli dondurmaların. Okey masalarındaki tatlı sert hırsların ve küçük heyecanların. Isırılan dudakların. Masadaki demli çayların. Radyodan seslenen Zeki’nin. Kürdili hicazkarın. Segahın. Buseliğin. Şiirlerin, şarkıların, masalların mevsimi. İlkyaz. Hoş geldin.

Nilüfer

Mayıs 2021, Panama

Zeytinler dökülüyor …

Günler sanki sadece bitirmek için varmış gibi son günlerde. Sabahına uyanıp mis gibi bir günü hemen bir lokmada ağzımıza atıp bitirelim. Öğlene varmadan gece delik deşik uykularla zar zor toparladığım enerji evin içinde buharlaşıp gidiyor. Bir kahveyle, binlerce kilometre uzaktaki aileden sıcak bir ses tonuyla kırıntılarını toplayıp birleştiriyorum. Hep yorgunum. Hep yapılacak bir şeyler var sırada. Kendini sürekli yenileyen, yaşamdan güç alan, insanı tüketen bir canavar var sanki. Ona karşı hep mağlubum.

Zor günler geçiriyoruz, pandemi herkes gibi beni de çok değiştirdi. Sanki steril bir araf tasarladık kendimize. Dokunmadan, duyguları bile süzgeçten geçiren şeffaf bir duvar ardından seviyoruz. Uzun zaman sonra aynı şehrin farklı uçlarında yaşadığımız bir arkadaşıma mesaj attım dün gece. Sürekli ertelediğim kahve gününü bir anda netleştirdim. Büyük bir iş başarmışım gibi acayip bir his çöreklendi içime. Acıdım kendime.

Ara sıra, üzerinde patır patır meyveleri dökülmeye hazır zeytin ağacı gibiyim. Bizim oralarda sırıkla silkelerler zeytinleri. Hani beni de silkeleseler neler dökülür üzerimden. Kızgınım, doluyum, söylemek istediğim çok şey var. Uzaklardayım ama her şeyi görüyorum. Bazen gönül gözüyle görüyorum bazen gerçekten sıraya giriyor insanının kafasını bulandıran şeyler. Küçücük detaylar göze batıyor, parçaları birleştirmek hiç zor değil.

Böyle zamanlarda okumak istiyorum. Yazmak istiyorum. Olmuyor. Kalemin ucu hep kırık. Daha adından zaman kaybı olduğunu bağıran şeylere takılıyorum. Yapmam gereken ufak tefek hayati şeyleri sürekli erteliyorum. Günlerdir saksılarını değiştirmediğim çiçeklerim beni affedin.

Geçenlerde marketten aldığımız brokolileri yıkarken içinden küçük yeşil kurtçuklar çıktı. Bir tanesini sudan kurtardım yaşamaya devam etti. Rüzgâr o kadar mutlu oldu ki onları alıp özel bir kutuya koydu, karınları acıkırsa diye yanlarına küçük brokoli parçaları bıraktı. Kurtçukları bir gün boyunca izledi. Gece onları odasında konuk etti. Ertesi sabah ingilizce dersinde sınıf arkadaşlarına gösterdi. Öğleden sonra kurtçukların yaşam süresi doldu. Rüzgâr’ın yaşadığı hâyâl kırıklığını anlatamam. Bir günde ne kadar bağlanmış meğer onlara. Onlarla ilgilenmek ona nasıl iyi gelmiş. Bitkilerle de aynı bağı kuruyor. Yaz tatilinden döndüğümüzde kaktüsü kuruduğu için çok üzülmüştü. Üzülmek de büyütüyor. Acıtarak. Toprağımızda var acı. Diğer bütün güzel şeylerin yanında.

Nilüfer

12 Şubat 2021, Panama

Stoner – John Williams

İlk kez 1965’ye yayımlanan Stoner zamanında çok ilgi görmemiş. Bugün duyulur, okunur olması da belki biraz tesadüfler sonucu birkaç okurun yarattığı zincirle, belki de gerçekten iyi bir kitabın yıllar sonraki keşfine dayanıyor. Sebep ne olursa olsun bence bu övgüleri hak ediyor. Doğumundan ölümüne, eğitim yıllarından delikanlılığına, aşklarına, hatalarına, korkaklığına, başarılarına,  tutkularına, eylemsizliğine, küçük zaferlerine ve suskunluğuna dair bir adamın, bir akademisyen ve bir babanın, solgun bir adamın hayatını okuduk. ”Solgun” kelimesi ne kadar da yakışıyor Stoner’a. Çiftçi bir ailenin tek oğlu olarak başladığı hayatı beklenmedik bir eğitim planıyla tamamen değişiyor. Geleceği ile ilgili düşüncesi başlarda şöyle: 

 ”Geleceği bir etkinlik, değişim ve olasılık akışı olarak değil, keşfini bekleyen bir ülke olarak; mahiyeti aslen değişmeden kalırken yeni kanatların inşa edilebileceği, yeni kitapların eklenip eskilerinin çıkarılabileceği büyük bir üniversite kütüphanesi olarak görüyordu.” 

1900’lü yılların Amerikası Stoner ‘ın yaşam öyküsüne paralel olarak akıp gidiyor metnin içinde. 1. Dünya savaşı, ekonomik krizler, yasaklar, yoksulluklar alt metinde sürekli dönüyor. Stoner tüm bunlardan etkileniyor elbet ama kendi yaşamı için belirlediği çizgide, sağa sola sapmadan ilerlemeye devam ediyor. Bir ara bu çizginin dışına çıkacağına, kendine ayrı bir yol çizeceğine dair bir umut oluyor içimde ama yazar karakterin duruşunu bozmuyor. ”Solgun” bir adam olarak hikayenin içindeki rolünü devam ettiriyor. Onun eylemsizliği ve her şeyi olduğu gibi kabullenişi okuyucuya da yansıyor bir süre sonra. 

Duru, etkileyici, dingin ve insan ruhunun çıkmazlarını olağan bir şekilde, süslemeden, dolandırmadan anllattığı için başarılı bir yapıt Stoner. 

Çevirmen Özlem Güçlü’ye de bu güzel çevirisi için teşekkür ederim. Esere değer katmış, dilimize uygun başarılı bir çeviri olmuş.

İtiraf Ediyorum – Jaume Cabre

”İtiraf Ediyorum” insanı uzunca bir zaman tünelinde sarsıcı bir yolculuğa çıkaran bir roman. Ana karakter Adria Ardevol’un sevdiği kadın Sara’ya uzunca bir itirafı. Hem de her şeyin beş yüz yıl önce başladığı bir hikaye. Anlatım dili oldukça sade ve akıcı olmasına karşın yazarın romanda kullandığı teknik okuyucu açısından epey zorlayıcı. Birinci tekilden dinlediğimiz hikaye bir sonraki paragrafta aniden şahıs atlıyor, tam buna alışıyorsunuz birden bire söz konusu bir nesnesin izinden birkaç yüzyıl atlayıp bambaşka bir atmosfere dalıyorsunuz. Yazarın bu oyunlu tekniğine alışana kadar sık sık okuduğum bölümün başına tekrarlar yapmak zorunda kaldım. Kitabın ilk bölümlerini yazılarla ve notlarla doldurdum. Yazarlar, resimler, kitaplar, değerli sanat eserleriyle dopdolu bir metin vardı karşımda. Uzunca bir karantina dönemine denk geldi okumam. Berrak bir zihinle okunmayı hak ediyor kitap. Hem zorlayıcı tekniği yüzünden hem de tarihi bir yolculuğa çıkmaya hazır olmak gerekiyor. Uzun bir zaman dilimine yaydım okumamı. Böyle olunca yavaş yavaş severek, karakteri yanıbaşımda dinleyerek ilerledim. Adria Ardevol unutulmayacak bir karakter oldu benim için. Esprili dili, taa çocukluğundan beri hep bir sevgi arayışı içinde olması, hayali arkadaşları, tarih ve dil sevgisi, açık sözlü biri olmasına rağmen zaman zaman yalan şemsiyesi altında gizlenmesi, detaycılığı, dostuna ve aşkına verdiği değer ile muhteşem bir karakterdi. Onu bütün insani yönleriyle böylesine gerçek kılan, capcanlı bir hikayeydi. Bu kadar zaman katmanlı, bu kadar çok karakterli bir kitabı yazabilmek müthiş bir deneyim olmalı. Okuyucu olarak çok etkilendim. Suna Kılıç’ın duru çevirisi takdire şayan. İlmik ilmik emek var bu koca cüsseli kitapta.

Yazar muhteşem bir kurguyla son derece ilgi çekici bir hikaye anlatmakla yetinmemiş aynı zamanda dünya tarihine eleştirel bir pencere de açmış metniyle. Tarihte yaşanan katliamlar ve savaşlar, din ve politika uğruna yaşanan-yaşatılan acılar satırlarından taşıp düşündürdü. Dünya edebiyatından birçok yazara ve metne yaptığı göndermeler bahsettiği eserlere aşina olan okuyuculara yazarın selamı gibi olmuş. Gülümsetti.

1 Ocak Yeşil Bir Sabah

1 Ocak 2021. Uzun sürmüş bir yılın ardından yepyeni bir güne başladık. Henüz olumsuz düşüncelerimiz, kaygılarımız, görmezden geldiklerimiz, ince hesaplarımız, keşkelerimiz, israflarımız ve düşüncesizliklerimizle  kirletmediğimiz tertemiz bir yıl. Bir kağıda ya da sadece kafamızın içinde özel bir yere yazdığımız bu yıl yapılacaklar listelerimiz sıfır kilometre bekliyor. 1 Ocak biraz kendinden torpilli. Geride bırakılan yılın omuzlarımıza çöken ağırlığını henüz attık üstümüzden, ya da kendimizi kandırıyoruz işte. O hala kocaman görünmeyen ama kalbimizi sıkıştıran ağırlığıyla orada. Bir gece önce kimilerimiz huzurla koydu başını yastığa. Yepyeni bir yıla yükledikleri umutlarla kapadılar gözlerini. Yeni yılın ilk sabahı her hanede biraz tatlı bir beklenti var. Güzel şeyler  olacağına dair içimizden taşan bir güven var. Belki de insan olmanın yüküdür bu. Hep bir şeylere güvenme, hep bir beklenti içinde olma durumu. Belki de yola devam etmemiz için gerekli olan tek şey bu. İnanç. Ancak bir şeylere inanıyorsak insanız belki de. 1 Ocak sabahlarını severim. Geceden kalma bir huzur olur içimde. Sevdiğim insanlarla aynı çatı altında uyanmanın verdiği tarif edilemez bir mutlulukla uyanırım. Geç yapılan biraz karbonhidrat torpilli bir kahvaltıya hayır diyemem. Mis gibi bir çay da varsa değmeyin keyfime. Bu sene diğer senelerden farklı olarak dünyanın belki de hatrı sayılır bir kısmı karantina sabahına uyandı. Zorunlu ya da gönüllü. Panama da zorunlu karantina uygulayan ülkelerden. Pırıl pırıl bir sabaha uyandık. Yemyeşil bir sabah. Sokakta çıt yok diyemiyorum. Kuşlar coşmuş çünkü. Her zaman böyle neşeliler biliyorum. Sadece bu sabah biraz ben de yeşil keyifliyim 🙂 İnsan seslerinden arınmış bir sokak ve mis gibi bir hava. İnsan yeni yılın ilk gününden daha ne bekleyebilir ki ? 

Nilüfer

1 Ocak 2021, Panama Pacifico

İhsan’ın Bilinçaltı

839255d1ff7fd69cedd7da43ba9c6f23

– Dün gece çok ilginç bir rüya gördüm sevgilim. Açık denizde büyük bir katamaranın güvertesinde güneşleniyorduk. Geminin gövdesine çarpan dalga sesleri güvertede duyulan müzik sesini bastırıyordu. Güzel bir kahvaltı yapmış ve ikinci kahvelerimizi güvertede içmeyi tercih etmiştik. Sen yanımda kitabını okuyordun, ben de gazeteye göz gezdiriyordum. Denizin ortasında nerden mi gelmiş gazete, tabii ki günlük değil, en son uğradığımız limandan alınmış. Doğru söylüyorsun, normal şartlarda asla eski gazeteyi okumam, ama ne yapacaksın, okyanusun ortasında biraz kuralları gevşetebilirim diye düşünmüş olmalıyım. Bulmaca çözerken bir soruda fena takılmıştım; “soldan sağa üç numara, beş harfli: İyilik etme, iyi davranma”

– İhsan!

– Bir saniye sevgilim, daha bitmedi rüyam. Hah ne diyordum, bulmacada takılmıştım. Tam o sırada garson çocuk geldi, gemilerde ünvanları nedir hatırlayamadım şimdi, güler yüzlü, işini severek yaptığı gözlerinden belli, sempatik bir oğlan. Aslına bakarsan biraz bizim oğlanı da andırıyordu yüzü. Özledim galiba, rüyamda garson olarak görmem neye işaret acaba? Sıcak kruvasanlar yeni çıkmış fırından, şefin ikramıymış. Karnım tok olduğu halde geri çeviremedim, hem bilirsin nasıl severim. Sen istemedin, tatilde olmamız diyetini bozacağın anlamına gelmiyormuş. Görüyor musun sevgilim, rüyamda bile istikrarlısın. Çok saygı duyuyorum bu hallerine.

– Şeker hastasıyım İhsan, istikrarlı olmak tercihim değil, zorunluluğum!

– Aman olsun be şekerim, yine de iyiyiz ikimiz de yaşımıza göre. Dur bitmedi rüyam. Ne diyordum?

– Kruvasan diyordun. Karnın tokmuş falan.

– Hah neyse, aldım elime, sıcacık, mis gibi buram buram tereyağı kokuyor. Sanki bir rüyadayım diye düşünüyorum. Mis gibi bir hava, sıcacık bir kahve, masmavi okyanus manzarası, yanımda sen.

– Rüyadasın zaten İhsan!

– Rüyamda rüyada olduğumu bilmiyorum ki şekerim, rüyamda rüyadayım galiba diye düşünüyorum. Neyse tam kruvasandan bir ısırık almak üzere ağzımı açtım kocaman bir dalga gelip her şeyi götürmez mi!

– Eyvah! Ay İhsan çok korkarım ben dalgalardan!

– Korkma şekerim, bu bir rüya.

– Ee sonra ne oldu İhsan?

– Sonra bir bakıyorum güvertede bir tek ben kalmışım, ne kruvasandan ne senden eser yok.

– Yazıklar olsun İhsan, gerçek hayatta benden kurtulamayınca rüyalarında mı yok ediyorsun beni?

– Ne alakası var canım, rüya bu.

– İyi de rüya görürken rüya gördüğünü bilmiyorsun ki, az önce kendin demedin mi?

– Dur daha bitmedi rüyam. Sonra ben şok olmuş şekilde oracıkta dururken şu garson çocuk geldi yanıma, gülümseyerek kruvasan dolu bir tepsiyi uzatıp, ilk servis saatinde uyuyordunuz, ikinciye yetiştiniz, şefimizin ikramı fırından yeni çıktılar demez mi! Artık ben rüyada mıyım, rüyamda rüyada olduğumu mu görüyorum, ben nasıl bir şeyin içindeyim diye düşünürken sen: “İhsan bir parça verir misin bana da, hep kendin yiyorsun” dedin.

– İhsan gerçekten tuhaf bir rüyaymış. Ama ben diyetteyim. Peki ben hangi kitabı okuyordum?

– Ne kitabı şekerim?

– Sen gazeteni okuyorken ben de kitap okuyormuşum ya, hani dalga gelip her şeyi götürmeden önce.

– Kürk Mantolu Madonna.

– Yazıklar olsun İhsan! Ayşe hanım okuyor o kitabı, demek ki rüyanda tatile benle değil Ayşe Hanımla gitmişsin. İkimiz de çok iyi biliyoruz ki beni deniz tutar! Gemiye binmek şöyle dursun bir de kitap okuyorum! Olacak iş değil.

– Ama sevgilim bu bir rüya.

– Rüya müya İhsan! Sonuçta hepsi senin bilinçaltın.

– Peki sevgilim, “soldan sağa üç numara, beş harfli: İyilik etme, iyi davranma”

– İHSANNNN!

 

 

Nilüfer, 27 Haziran 2020, Panama 

Pandemi Günlerinde Panama ve Birtakım Diğer Hadiseler

IMG_2389

Pandemi Panama’ya geldiği ilk günden beri yoğun önlemler alındı ve Mart sonundan beri sıkı karantina var ülkede. İlk zamanlarda sayılar oldukça azdı ve epey kontrollü ilerliyor gibi görünüyordu. Hemen ulusal ve uluslarası uçuşlar durdurulmuş, okullar kapatılmış ve ülke içinde sektörler arası geçiş yasaklanmıştı. Dışarıya sadece market için çıkabiliyoruz (bu ay aynı saatler içinde yürüyüş, koşu vb aktivitelere izin verildi) ve pasaport numaramızın son harfine göre belirlenen çıkma saatlerimiz var. Ayrıca kadınlar Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri çıkabiliyorken, erkekler Salı, Perşembe ve Cumartesi akşam beşe kadar çıkabiliyor. Pazar günleri ise tam karantina var. Çocuklar uzun süre dışarıya çıkartılmadı. Geçen ay itibariyle anne babalarıyla evlerinin bir kilometre uzağına gitmemek kaydıyla dışarı çıkabiliyorlar ve marketlere girmeleri yasak. Uzun bir süredir de aile içi şiddet vakalarını önlemek için alkol yasağı vardı. Bu ay başında limitli satış başladı ve dün itibariyle normal satışa geçildi ama yine kontrollü olacak. Bugün hâlâ bu güvenlik önlemleri devam ediyor ama sayılar maalesef artıyor. Bugün için test sayısı 2767 ve yeni vaka sayısı 948. Şu ana kadar toplam 25.222 pozitif vaka ve 493 ölü sayısı var.

Collage_Fotor 2

Panama’nın yaklaşık dört milyon üçyüz bin kadar bir nüfusu var. Sağlık imkanları da haliyle sınırlı. Salgının yayılmaması bu nedenle daha fazla önem taşıyor. Sistemin çökmemesi için hastalığı kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Tropik bir iklim hâkim Panama’da. Yılın üç ayı kuru sezon, (Aralık sonu- Nisan başı) buradakiler bu dönemi yağmur yağmadığı için yaz mevsimi olarak adlandırmış. Diğer geriye kalan dokuz  ay ise yağışlı ve aşırı nemli. Panamalılara göre kış mevsimi. Ama yazdan tek farkı sadece yağmur yağması. Hatta nem nedeniyle hava daha da sıcak. Buradaki nem olayını şu örnekle anlatsam sanırım biraz gözünüzde canlanabilir. İçireye hava girmesi için pencereyi açıyorsunuz ama dışarıdaki hava öyle ağır ki yüzünüze adetâ ılık bir su buharı hücum ediyor. Bir kafeden bir dükkândan açık havaya çıktığınızda elleriniz ıslanıyor. Dışarıdan klimalı bir ortama girdiğiniz zaman şoklanmış sebze gibi oluyorsunuz 😂 Evinizdeki deri ve bazı ahşap malzemeler nemden küfleniyor. Deri bir cüzdanı yemyeşil bulup şok geçirdiğim günler oldu. Tatil dönüşü salondaki koltuğun, yatak çarşaflarının hatta buzdolabının üzerinin küflendiğine şahit olduk. Tabii bunlar hep tecrübe. Sonra daha az nem tutan bir eve geçtik. Bu sefer de pencereler biraz fazla açık kalınca evin parkeleri havaya kalktı. Bir gece sessizlik içinde otururken ev baskına uğramış gibi bir gürültüyle korku içinde sıçradım ve kapıya doğru ilerlerken resmen yerden bir adım yükseldim. Parkerlerin altında karolar nemden patlamış ve parkeler havaya kalkmış. Nem çok acayip bir şey. Havayı sanki elle tutabilirmişsiniz hissi var. Nemden bu kadar bahsetmemin sebebi sağlık bakanlığının nemli sezonda hastalığın artacağını öngörmesi. Ki bugün itibariyle sayılar da bunu kanıtlıyor.

Haziran’da havalimanının açılacağı bilgisi vardı ama maalesef bu hafta başında bir ay ileriye ertelendi. Okulların da bu yıl açılmayacağı, açılanların da online olarak yapılacağı hakkında söylentiler var. Durum pek parlak görünmüyor.

Karantina ilk başladığında etrafta olan bitenler hakkında haberleri sosyal medyadan ve evden bir tek market alışverişi için çıkan eşimden alıyordum. Her zaman gittiğimiz alışveriş merkezinin, marketin ve dükkânların camlarına tahta çakılması epey moralimi bozdu. Daha önce ülkede bir takım yağmalama olayları yaşanmış ve buna önlem olarak karantina döneminde mağazalara giriş çıkışlarda önlemler getirdiler. Uzun bir aradan sonra geçen hafta ilk defa markete gittim ve içim burkularak aşağıdaki fotoğrafları çektim. Markete girmek için de uzun kuyruklarda bekliyoruz, maske şart ve içeriye girmeden önce eller jelleniyor, ayakkabılar özel paspasta temizleniyor ve termal kamera ateşimizi ölçüyor. Market dönüşü ben de alınan her şeyi siliyorum.

Collage_Fotor

Uzun boğucu bir yazı olmasından korktuğum için şimdilik bitiriyorum. Bir sonraki postta belki size evimizin önünde ele geçirilen 361 paket uyuşturucudan, nehirdeki timsahtan ve başka diğer tropik hadiselerden bahsederim 🙂

 

Nilüfer, Haziran 2020 Panama 

 

Bir Kış Günü Öğleden Sonra- Marguerite Duras

”Taburelerine tünemiş, başları öne sarkık, hemen hiç kımıldamadan öylece duruyor, bu durumlarıyla da biraz gülünç görünüyorlardı. Birer bitki gibiydiler sanki, oluşumunu tamamlayamamış, arada kalmış bir takım nesneler, doğar doğmaz can çekişen, ilk soluğunda son soluğunu veren insansı bitkiler. Evet, evet suçsuz ve cezaya çarptırılmış şeyler. Ağaçlar. Suyundan ve toprağından edilmiş, cezalı ağaçlar. Orada gözümüzün önünde, birer insan gibi çürümeye bırakılmış ağaçlar.”

9072326279218 (1)

Quillebeuf, Kuzey Fransa’da Seine Nehri’nin kıyısında yer alan bir eski bir liman bölgesi. Kitabın şiir tadındaki hikâyesi bu limandaki Marine Hotel’in araba vapuruna bakan kahvesinde geçiyor. Bulutlu bir aşkın mağduru Fransız çift sık sık yürüyüşe çıkıp bu otelin kahvesinde sohbet ediyor. Her akşam otelin kahvesinde ve barında rastladıkları İngiliz çiftin konuşmalarından duyabildikleri cümlelerle bir hikâye düşlüyorlar. Kulak misafiri olduklarıyla, kadın ve adamın yüzünde gezinen duygu kırıntılarıyla şekillenen, değişen canlı bir hikâye. Bu melankolik aşk hikayesi İngiltere’nin güneydoğusunda küçük bir adada başlıyor. Adam bir kaptan kadınsa adanın soylu ailelerinden birinin kızı. Fransız çift bu ikiliye hüzünlü bir aşk hikâyesi yakıştırıyor. Kendi ilişkilerinin çıkmazları da paralel bir sorgulamayla kurgunun içinde ikinci bir hikâye olarak yer alıyor. Yanyanayken bile birbirine uzak insanların hikâyesi.

vue-de-l-hotel-restaurant

Dünyanın her yerinde aynı şiirin yazıldığına, bütün dillerin, bütün uygarlıkların ötesinde ulaşılacak bir tek şiir olduğuna inanan insanlardandı.

Ne kadar hassas ne kadar güzel  karakterler yaratmış Marguerite Duras. Aniden şiir yazmaya başlayan, kayıp bir şiirin ardından hüzne boğulan Emily. Ve ona delicesine aşık, şiirlerde kendini arayan kaptan kocası. Kısacık ama etkileyici, yudum yudum şarap gibi içilen bir roman. Normandiya’nın büyüleyici kıyılarında melankolik rüzgârlara kapılıp gidiyorum okurken. Dağların tepesinden ufka bakıyorum. Emily’in şiirine ilham olan, soğuk kış günlerinde öğle sonrası her yeri saran o tılsımlı ışığı arıyorum. Emily’in kayıp şiirini birileri yazmıştır belki, kim bilir? Yıllar sonra sahibine ulaşan mektubu gibi şiir de onun ruhuna dokunmuştur bir şekilde…

 

” Size bunu iletecek sözcükleri unuttum. Biliyordum ama unuttum işte. Ve sizinle burada, bu unutulmuşluk içinde konuşuyorum. Öyle görünmeyebilir ama ben, kendini bütün varlığıyla bir insana, bu insan dünyada üzerine en çok titrediğim insan da olsa, bir insana verebilecek kadın değilim. Kimseye yar olmaz benden. Size bunu anlatmak için seçip bir kenara koyduğum sözcükleri şu anda bulmak isterdim. Bulacağım da galiba. Ne diyordum, biliyor musunuz? İnsan, kendisine her zaman bir yer, durun bakalım, neydi; evet, o. Bir köşe, tamam, bir köşe ayırmayı bilmeli. Yalnız kalmak ve oradan sevmek için kişisel bir köşe. Neyi seveceksin, kimi seveceksin, nasıl, ne kadar? Zaman. Önemi yok bütün bunların. Sevmek için bir yer, durun bakayım, evet, kendinde kendi için bir bekleme köşesi ayırmalı insan bir aşkı, görünürde kimse olmasa da, bir aşkı ve yalnız aşkı beklemek için. Sizin bu bekleyiş olduğunuzu anlatmak istiyordum size. Hayatımın dış yüzü, o hiç görmediğim yüzü sizsiniz artık. Ve bendeki bilinmeyen olarak kalacaksınız ben ölünceye dek. Bana yanıt vermeyin, yalvarırım size.
Beni bir daha görmekten umudunuzu kesin. Emily L.”

Küçük Tsunamiler

5e82cfe07c7d788a5fa96054cf92eac7

Korsan bu sabah sahildeki yengeçlerle ilgilenmiyor. Bir durgunluk var üzerinde. Köpeklerin de bazı sabahlar tıpkı bizim gibi önceki günden arta kalan bir huzursuzlukla uyanabileceklerini düşünüyorum. Veterinerin dediklerini anladığını sanmıyorum ama hissediyor biliyorum. Sayılı günlerimiz var. İkimizin de.

Güneş yükseliyor, dalgalar kıyıya ulaşmadan beyaz elbiseli kadınlara dönüşüyor. Gri çatılı evin önünde birini görüyorum. Uzun mavi elbiseli bir kadın hafif aralık kapının eşiğinde ayakta duruyor. Elbisesinin düğmeleri açık. Yataktan kalkınca öylece üzerine geçirmiş olmalı. Dağınık sarı saçları rüzgârda uçuşuyor. Beni görünce elbisesinin önünü kapatıyor, kafamı hafif öne eğerek selam veriyorum. Keşke bu sabah bir şapka takmış olsaydım diye düşünüyorum, telaşla tepemdeki tüyleri düzeltmeye çalışıyorum. Gülümsüyor, kollarını kalbinin önünde bağlıyor. Bu duruşuyla Hopper’ın yalnız kadınlarına benziyor.

Korsan eve doğru koşuyor. Kuyruğunu yengeçlerle oynadığı zamanlardaki gibi sallıyor. Kadın eğilip Korsan’ın kafasını okşuyor. Rahatsız olmasından korkuyorum, geri çağırıyorum. Oysa ikisi de hallerinden memnun gözüküyor. Yanlarına gidiyorum. Kendimin bile zor duyduğu bir tonda “merhaba” diyorum. Rüzgâr sesimi ağır bir dalgayı taşır gibi sürüklüyor, götürüp kadının ayaklarına bırakıyor. Göz göze geliyoruz. Arkamda uğuldayan denizi kadının gözlerinden izliyorum. Dalgalar karnımda küçük tsunamilere dönüşüyor. İçeriden kaynamakta olan çaydanlığın tiz sesi geliyor. “Kahvaltı hazır canım, yürüyüş nasıldı?” diyor. “Her zamanki gibiydi.” diyorum. Ona yeniden aşık olduğumu söylemiyorum.

Nilüfer, Haziran 2020, Panama 

Resim : Edward Hopper / High Noon, 1949