Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde – Marcel Proust

IMG_8719Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci kitabı olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, ilk bölümünde, Swannlar’ın Tarafında bıraktığı yerden devam ediyor. Bu kez Swann’ın çok konuşulan aşkı ve sonradan karısı olan  Odette bir süre hikayenin merkezinde kalıyor. Genç anlatıcı Swannların kızı Gilbert’e aşıktır ama annesi Odette hakkında öyle ince detaylara giriyor ki, gizli bir aşkı tasvir ediyor sanıyoruz. Genç anlatıcının yaşamının bu heyecanlı yıllarındaki büyük  hevesleri hikayenin seyrini belirliyor. Gilberte’e karşı duyduğu derin hisler genç kızın her hareketinin ondaki yansıması şiirsel betimlemelerle anlatılıyor.

İkinci bölümde yeni birçok karakter giriyor romana. Bu karakterlerin hepsini, kim olduklarını ve önem derecelerini belirlemek güçleşiyor ama son bölümlere doğru anlatıcının dikkati birkaç önemli karakterde yoğunlaşınca okumak kolaylaşıyor. Okyanusun derin sularını geçip kıyılara yaklaştıkça muhteşem bir manzara  sizi bekliyor. Bu güzelliği tadabilmek için metnin bu durgun kısımlarını geçebilmek gerekiyor.

Proust okumak daha önceki okuma deneyimlerime benzemiyor. Bir yandan yazarın ince ruhuna, kalemine büyük hayranlık duyarken, diğer yandan yoğun anlatımın yarattığı sağanak yağmurun altında kalmak insanı romantik bir hazza ulaştırmak yerine boğuluyormuş hissi veriyor. Öyle noktalarda metinde ilerlemek zorlaştı benim için. Sık sık ara verdim. Her geri döndüğümde biraz kibirli, oldukça duygusal ara sıra tam bir romantik genç adam kendini kabul ettirmek için bekliyor oldu. Her zaman temiz ve iyi giyimli, bulunduğu ortamda en küçük detayın peşine düşen, mimik ve duygu analizlerini kendi kafasına göre yorumlayan genç aşık. Dönemin sosyal rutinleri, günümüzden bakınca insana çok tuhaf geliyor. İster istemez geleceğe bırakacağımız kendi kişisel ve toplumsal geleneklerimizin ileride nasıl tuhaf kaçacağını düşünüyorum. Tıpkı kendi aile büyüklerimin anlattığı birçok şeyin bugün komik ve gereksiz gelmesi gibi.

Proust’un muazzam gözlem gücünü aktarırken kullandığı dil bugünün benimsenen edebiyatı için zorlayıcı ve fazla ağdalı gelebilir. Proust bu seriyi bugün yayımlatmak isteseydi editörlerin elinden zor alırdı bence. Yedi ciltlik  seriyi kese biçe üç kitaba indirirlerdi. ( Bu noktada alakasız olsa da aklıma güzel bir film geliyor: Yazdığı uzunca romanı bütün yayıncılar tarafından reddedilen Thomas Wolfe ve editörü Maxwell Perkins’in kitabı yayımla sürecine hazırlamalarını anlatan film Genius. Sanırım Proust için de en uygun editör Maxwell Perkins gibi biri olurdu 🙂 )

Memleket İsimleri başlığı altında olan ikinci bölümde doğa ve mekan anlatımı daha çok göze çarpıyor. Kahramanımız melankolik bir ruh hali içinde, annesine olan özlemi ağır basıyor ve otel odasına alışmaya çalışıyor. Odaya vuran ışık, yürüyüşlerinde gözüne çarpan manzaralar, yolda karşılaştığı insanlar, otelde konaklayan misafirler ve Balbec’in belli başlı yerleri romanın içinde en detaylı bir şekilde yer buluyor. Manzara betimlemeleri öyle güçlü ki neredeyse bahsettiği dalgalar ve rüzgârı hissedebilirsiniz.

Kitabın çevirmeni Roza Hakmen kesinlikle övgüyü hak ediyor. El emeği göz nuru bir çalışma yapmış. İnce ince özenle çevirmiş. Bu önemli eseri dilimize kazandırdığı için ne kadar teşekkür etsek az.

İnsan ruhunun dalgalanmalarını, düşüncelerin sosyal ve duygusal tepkilere göre aniden değişimini Proust’un kaleminden okumak oldukça etkileyici bir deneyim. İkinci kitapta ilk kitaba göre karakterin de yaşça büyümesiyle orantılı olarak daha olgun bir anlatım var. Serinin diğer kitaplarını okurken bu fark daha da artacak ve sanırım detaylar ve betimlemerin labirentinde lezzetli yolculuk devam edecek. Labirent diyorum çünkü Proust’un evreni içinden çıkmak istemeyeceğimiz gönüllü bir tutsaklık isteği yaratıyor.

 

 

 

 

*Bu yazı ilk kez Proust okuma grubumuzun blogunda yayımlandı:

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

 

La Belle Epoque ve Belleğin Yansımaları

Collage_Fotor

Bazı filmler vardır belleğinizin bir köşesinde ömür boyu sizin için demlenirler. Olur olmadık bir anda bir karesiyle aklınıza düşüverirler. Sevgilinizin bir bakışında, küçük bir jestinde, bir cümleyi kurarken kullandığı ses tonunda, gelişigüzel bir hareketinin sizdeki yansımasında belirip, bir deniz feneri gibi duygularınıza yol gösterirler. Herkesin kendince özel olarak nitelediği filmler vardır muhakkak. Sayıları da azdır. Benim için de öyle.

La Belle Epoque, incelikli diyaloglarıyla, aşkı anlatımındaki doğallıkla, özellikle Daniel Auteuil’un ve Doria Tillier ‘ın muhteşem oyunculuklarıyla ve çok katmanlı senaryosuyla gönlüme taht kurup o özel filmler listesinde yerini aldı. Şu sıkıntılı karantina günlerinde geçmişe doğru duygusal bir yolculuğa çıktım. Nostalji çoğu zaman durduk yerde başımıza dert açar, olmadık hatıralar canlanıverir. Benim için berrak bir göle küçük bir taş atmak gibi oldu bu deneyim. Her halkada üniversite yıllarıma, eşimle tanıştığım o ilk güne, o gün giydiği tişörtün rengine kadar netleşti detaylar. Beraber dinlediğimiz şarkılar, dolaştığımız sokaklar, şehrin içindeki sesler teker teker canlandı.

Anın içindeyken ne kadar değerli olduğunu bilmeden, hiçbir sıfatla süslemeden, su içer gibi doğuştan bir içgüdüyle yaşıyoruz zamanı. Farkında olmadan, şarkılar, şiirler,  yağmurlar, renkler, kokular, mekanlar, dostlar biriktiriyoruz. Gün geliyor hepsi nostalji oluyor. Nostalji ne kadar hassas bir kelime. Tek kişinin hafızasında eğilip bükülmeye karşı savunmasızken,  iki kişinin paylaştığı anılar daha güçlü, daha ölümsüz oluyor. Film bu detayları çok güzel işlemiş. Viktor ve Marianne’nin aşklarının yıllar içinde geçirdiği evrim, genç bir çiftin hikayesiyle paralel ilerliyor. Modern hayatın ve nostaljinin iç içe geçtiği, ironi yüklü diyaloglarla gülümseten, duygularınıza küçük çaplı bir tsunami yaşatan ince bir film.

La Belle Epoque, yazımın başında bahsettiğim o özel filmler arasında hemen kendine bir yer edindi. Bu vesileyle o kadim listemi buraya ekleyeyim. Dilerseniz siz de unutamadığınız filmleri yorumlara yazarak nostaljik listenizi paylaşabilirsiniz.

 

Collage_Fotor4

Collage_Fotorn

Nüzul

SONY DSC

Zil çalıyor.

Büyük cam duvarlarıyla  şehrin ortasında bir serayı andıran odanın penceresi açık. Dışarıda buz gibi bir kış sabahı uyanıyor, kaldırım kenarındaki turunç ağaçlarını yoklayan rüzgar içeriye kristal bir nefesle doluyor.  Bal köpüğü güpür perdeler okyanusun sahille buluşan dalgaları gibi kıpır kıpır oynaşıyor.

Zil çalıyor.

Beyaz bir zambak çiçeği tablosunun altındaki yatakta bir adam kıpırdamadan uzanıyor. Üzerinde çene hizasına kadar çektiği müzik notası desenli bir pike var. Bir eli pikenin  içinden kurtulmuş, bedeniyle zemin arasında etten bir köprü gibi yere doğru sarkmış. Gözleri solgun ve hareketsiz, tavandaki bir noktaya odaklanmış. Çarşafın altındaki bedeni varoluşsal bir çabayla kıvrımlarını notalara porte yapmış, nefes alışverişi biri baladı besteliyor.

Zil üçüncü kez çalıyor ve aniden susuyor.

Çevrilen anahtarın sesi koridordan ilerleyerek odaya kadar geliyor. Çelik kapı, sabahın erken saatlerinde kemikleri tutulmuş bir ihtiyarın feryadı gibi inliyor.  Aceleci ayak sesleri duyuluyor. Genç kadın odaya giriyor yatağa doğru koşuyor. Adamın gözünden bir damla yaş akıyor. Babasının yerde buz tutmuş elini kaldırıp öpüyor kadın, sonra usulca çarşafın altına koyuyor. Kalkıp pencereyi kapatıyor. İçerideki kristal nefes yerini ağır bir hüzün havasına bırakıyor.

 

Nilüfer 

30 Nisan 2020, Panama 

Kendisiymiş Gibi – Tuğba Gürbüz

kendisiymis-gibi”Kümülüs beyazı”nı düşündünüz mü hiç? Aklınıza ilk bulut mu geliyor benim gibi? Peki bu rengi bir insana, bir nesneye ya da hayalinizde canladırdığınız bir varlığa yakıştırdınız mı hiç? Bu küçük örnek Tuğba Gürbüz’ün hikayelerinde aklımızın ucuna gelmeyen zarif ve yerinde benzetmelerden sadece biri. Tanelerini kaybetmiş mısır koçanı gibi salınmak, düğün konvoylarına benzeyen karınca şeritleri, besili bir öküz gibi çöküveren pişmanlıklar öykülerin içinde göz kırpan, anlamı derinleştiren detaylar.

Tuğba Gürbüz’ün ilk öykü kitabı Lodos Çarpması 2015 yılında NotaBene yayınlarından çıkmıştı. Geçtiğimiz Mart ayında ise Kendisiymiş Gibi kitabı aynı yayınevinin etiketiyle raflarda yerini aldı. İlk kitabında gezgin ruhların dünyası yansımıştı öykülerine. Karakterlerle beraber mekanlar ve şehirler de değişiyordu. Son kitabında hüzünlü ve kafası karışık karakterlere ev sahipliği yapıyor öyküler. Bir anın içinde asılı kalmış zihinlerdeki yolculuklar, hayatına dışarıdan bakmaya çalışan karakterler, yalnız ve yorgun bir annenin kişisel muhasebesi öykülere konu oluyor. Mekanlardan çok karakterlerin duygu durumları ön planda. Melankolik, yıpranmış, pişmanlıkları olan ruhlar, duygusal dalgalanmaların üzerinde adeta sörf yapıyorlar.

Toplam on sekiz öykü yer alıyor kitapta. ”Medcezir” ve ”Yalnızca Bir Mevsim” en sevdiğim öyküler oldu. Özellikle Medcezir öyküsünde bir annenin ruh durumunun değişkenliğinin anlatılış şeklini çok iyi buldum. İsmiyle müsemma bir öykü olmuş.

Sevdiğim öykücüler belleğimde bazı güzel kodlarla kendilerine yer bulurlar. Tuğba Gürbüz için seçtiğim kod: ”psişik estetik ameliyatı” . Okuduğunuz zaman ne kadar özel bir kod olduğunu anlayacaksınız 🙂

 

 

Lodos Çarpması hakkındaki yazıma şuradan ulaşabilirsiniz: Lodos Çarpması

 

Kendiyle Dost Olmak – Wilhelm Schmid

IMG_7687Yazdıklarını severek okuduğum Emek Erez’in bu kitap hakkında güzel bir yazısına denk gelmiştim. Kendimi dert edindiğim bir dönemde kitabın karşıma çıkması kapılıp gittiğim bir kaos ortamında küçük korunaklı bir barınak gibi imdadıma yetişti. Çok fazla kurgu dışı kitap okumayı sevmiyorum. Bunun en büyük nedeni bu tarz kitaplarda kullanılan dilin okuyucu ile arasına hep bir mesafe koyarak yukarıdan konuşması. Bu kitapta da o tarz bir anlatım var. Ama bu anlatım ara sıra yazarın araya girip kendinden örnekler vermesiyle biraz gevşiyor, daha samimi bir hale dönüşüyor. Geneli böyle değil ama yanıltmak istemem.  Yer yer içine giremediğim, ne anlatmaya çalıştığını anlamak için iki kez okuduğum yerler de oldu. Malumunuz dünya garip bir dönemde. Yarınımızı bilmeden yaşamaya çalışıyoruz. Yaptığımız işlere,  okuduğumuz kitaplara odaklanmamız zor.

Kendini sevmek ve kendiyle dost olmak düşüncelerinin ayrımından yola çıkıyor kitap. Kendini sevmenin sınırlarından, aşırıya kaçma hallerinin yaratacağı olumsuzluklardan bahsederken kendiyle dost olmanın kişiye kazandıracaklarını anlatıyor. Dost olabilmemiz için önce kendimizi tanımamız, algılamamız gerekir. Kendimizi dert etmek, bunu yaparken geçmişteki benliğimiz ve şimdiki benliğimiz arasındaki farkı kabul etmeyi gerektirir. Çoğumuzun başına gelmiştir; geçmişte yaşadığımız olaylar karşısındaki duruşumuzu; ”Böyle düşünen, bunu söyleyen ben miymişim? diye şüphe ve şaşkınlıkla hatırlarız. Schmid bu noktada şunu söylüyor: ”Benlik, zamanlar boyunca Ben’in bütün anlarının toplandığı havuzdur. Her yeni safhada benlik ve onun hayata bakışı ciddi bir değişimden geçer. Başkalarını ve kendinizi dert edişiniz, hayatın safhalarıyla beraber değişir, çünkü bir benlik yolunda yürürken sürekli aynı kalmaz. ” Derhal Schmid’e hak veriyorum ve bunu ”genç beni ” affetmek için kullanıyorum 🙂 Aynı zamanda da şu an o safhada olanlara karşı daha anlayışlı bir tutum içinde buluyorum kendimi. Sonra da şunun farkına varıyorum; okuyup öğrendiklerin üzerine azıcık kafa yorunca aslında bu bilgilerin hayatını ne kadar kolaylaştırdığını görüyorsun. Okumak sadece satırlarda ilerlemek değil biraz da okuduklarını hayata sızdırmak.

Beden, ruh, duygular ve  düşünceler benliğin ayrılmaz parçalarıdır. Onlara yapacağımız yatırımlar kendimizle dostluğumuzun temelini sağlamlaştırmamıza yarar. Bu parçaların önemi tek tek anlatılıyor kitapta. Ruhla ilgili kısımda yaptığı şu benzetme çok hoşuma gitti; ”… Kendiyle dost olanın derdi, duyguların yuvası olarak ruhu derece derece açıp kapayabilmektir; günlük ruh haline ve ihtiyaçlarına, karşısındakinin vaziyetine ve mevcut durumuna bağlı olarak yapar bunu. Ruhun istiridyelik vasfı, duyguları bir geri çekip bir serbest bırakabilme yeteneğini geliştirmeye yardım eder.”

Üzerinde düşünülecek, konuşulacak çok güzel noktalar var kitapta. Bir başucu kitabı gibi  ara sıra dönüp bakılarak  zihinsel gıda ( bu da Schmid’in kullandığı bir tanımlama) işlevi görebilir. Bir diğer çok hoşuma giden noktalardan biri de bakış açımızla ilgili söyledikleri : ”Kendi bakış açımız bir bakıma vatanımızdır bizim, kendimizi orada vaziyeti biliyor ve korunup kollanıyor hissederiz; o bakış açısını terk etmek zor gelir bana, külfeti çok fazladır. Buna rağmen, ilk anda ne kadar alışılmadık ve yabancılayıcı gelebilseler de, farklı bakış açılarının dünyamızı zenginleştirdiğini tecrübe ederiz. Hatta şimdiye kadarki bakış açısıyla bir çıkmaza saplanacakken, bazen farklı bir bakış açısı hayat kurtarabilir. ” Burada bahsettiği noktayı uygulamak o kadar kolay değil elbet ama kendi kişisel tarihime baktığımda farklı bakış açılarının bana çok farklı pencereler açtığını ve bu pencerelerden her bakışımda hayatıma beni aydınlatan  bir ışık girdiğini fark ettim. Bu tecrübeyi size fikirlerine değer verdiğiniz bir dostunuz, bir aile büyüğünüz, okuduğunuz bir metin, dinlediğiniz bir söyleşi hatta belki bir resim yaşatabilir. Yeter ki denemeye açık olalım.

Ara ara kitaba dönüp altını çizdiğim yerlere bakıyorum ve orada beni sakinleştiren, her şeyin kontrolünün bende olduğuna ikna eden bir dost görüyorum. Kitap hakkında kısa bir not yazma teşebbüsüm uzunca bir blog yazısına dönüşüyor ve daha anlatmadığım çok şey var diyerek hayıflanıyorum.

 

Emek Erez’in yazısı : Kendiyle Dost Olmak, Kendi Hikayeni Yazmak Ama Nasıl?

Herkes İçin Gün Batımı

IMG_5792

Akdeniz’de

Tekne kıyıya yanaşıyor. Erkek suya atlayıp halatı bir kayaya bağlıyor. Kadının  mavi çiçekli etekleri rüzgarda salınıyor. Bir eliyle hasır şapkasını tutuyor. Siyah bukleleri yüzünde kendine bir yer bulmaya çalışan Eylül güneşini gölgeliyor. Akdenizin çivit mavisi suları gün batımını koynunda bir bebek gibi sallıyor, dalgalara serpiştirip kıyıya uğurluyor. Tam o an -ışığın dalgaların tepesinden erkeğin gözlerine değdiği o kısacık an- adam kafasını kaldırıyor ve kadının  yüzündeki Eylül güneşine sevdalanıyor.

Ege’de

Enginarların gölgesine uzanıyor. Kırmızı saçları toprakta çıplak kalmış köklere benziyor. Karıncaların saçlarını garipseyen şaşkın hallerine gülümsüyor. Uzaklardan geçen bir tren sesi bahçenin yeşilinde eriyip gidiyor. Telaşlı bir arı geçkin bir enginarın mor çiçeklerine  dalıp dalıp çıkıyor. Gözlerini kapatıyor. Düşünde bir arı olarak yeniden doğuyor. Akşam sefaları, açelyalar, leylaklar  bir deniz gibi kanatlarının altında dalgalanıyor. Özgürlüğü yudum yudum topluyor çiçeklerin gözlerinden. Zeytin tanelerinin buğulu gocuklarından kayan güneş akşamı müjdeliyor. Uyanıyor. Mayıs güneşi göğsünde solgun bir çiçek gibi hüzünle duruyor.

Dünyanın Diğer Ucunda Bir Yerde

Saatler süren tırmanıştan sonra zirveye vardıklarında kendilerini bekleyen manzara karşısında büyüleniyorlar. Karşı tepelerde kırmızı bir lolipop gibi duran güneş dakikalar içinde eriyerek dağların eteklerini öpmeye başlıyor. Bulutlar yakuttan kadifeler kuşanıyor, gök turuncu bir atlasa dönüşüyor. Kıpkırmızı bir leke gibi sonsuza kadar belleklerine kazınıyor bu mucizevi an. Ve sonra akşam oluyor. Tüm renkler soluyor.

 

 

11 Nisan 2020, Panama

Aklımın İplerini Saldım

CDNV1350Bir süre, uzunca bir süre, 2020 yılının sarsıcı giriş yaptığı ilk anlardan beri belki de,  hep bir yürek sızısıyla geçiyor günler. Her yıla umutla başlamaya, planlar yapmaya, daha iyi bir insan olmak için zihnimi ve ruhumu zorlamaya niyet ediyorum. Ömrüm el verdiğince devam edeceğim de.

Ama bir yandan da karamsarım. İçimde her geçen gün derinleşen bir kuyu var sanki; gözlerimin ve gönlümün istemli istemsiz şahit  olduğu  her şey orada birikiyor. Eskiden,  doğru ya da yanlış bilgiye ulaştığımız o günlere göre daha mı şanssızız  diye düşünüyorum sık sık. Telefonumdan bir dünya akıyor yaşamıma ve bu akıntı  güçlü bir sele dönüşüp önüne kattığı her şeyi sürüklüyor, kırıp döküyor, değersizleştiriyor. Görsel bir saldırıya maruz kalıyorum her defasında. Her ağızdan, her kalemden her kameradan bir ses çıkıyor. Okuduğum, izlediğim, dinlediğim onlarca içerik  dünyayı ve yıkıcı gündemini anlamamı sağlıyor sağlamasına da, bir yandan da  o kadar çok yanlış ve gereksiz bilgi seline maruz kalıyorum ki bazen beynim isyan ediyor. Gördüklerime inanmak istemiyorum. İnsanların bu kadar kötü olduğuna, adeta kötülük yarışı içinde hırsla var olmaya çalışmalarına anlam veremiyorum. Öyle yorumlar okuyorum ki bir insan nasıl böyle düşünür, neden böyle kusmayı normal görür anlayamıyorum. Hiçbir zaman da anlayamayacağım.

Şimdi hepimizin ortak bir korkusu oldu. Ama bunu bile bir yarışa döndürdük. Ben daha çok korkuyorum, ben daha çok biliyorum. En iyisini ben biliyorum! Bilgi, yeri gelince ne kadar tehlikeli ve yıkıcı oluyormuş meğer. Koronavirüsün bana öğrettiği en çarpıcı gerçek bu oldu sanırım. Bilginin ne kadar bulaşıcı olduğu, ne kadar hızlı yayıldığı ve her bünyede ne kadar farklı tepki göstereceğinin belirsiz olması. 

Daha bir ay öncesine kadar bu kadar yayılıp hayatımızı tehdit edebileceğini düşünmediğimiz virüs bugün kapımızın önünde geziyor. Uzaklar yakın artık çünkü. Dünya tek bir ülke. Bilgi ışık hızına ulaşmak üzere. Hindistan’da  bir fil adını dahi bilmediğimiz bir semtin sokaklarında yürüyor ve dünyanın öteki ucundaki insanlar bunu görebiliyor. Bu kadar basit. Bu kadar çarpıcı. Hal böyle olunca birey olarak da bilginin esiri oluyoruz.

Panama’da ilk vakanın duyurulduğu günden beri bütün ana veri kaynaklarını takip etmeye başladım. Her gün paylaşacakları detayları merakla bekler oldum. İki hafta içinde öyle bir hale geldim ki gündemim ”bugün kaç kişi öldü” oldu. Farkına varınca inanamadım kendime. Peki bunu kendime neden yapıyordum. Nedeni elbette bilme dürtüsü. Farkında olma dürtüsü. Tehdit unsuruna karşı bir adım önde olabilme güdüsü. Ama ne yazık ki yardımından çok zararı var bünyeye. O yüzden kendimi geri çekmeye, başımıza gelen bu süreci kabullenmeye karar verdim. Bütün bunların bir nedeni var, yaşadıklarımızdan öğreneceğimiz çok şey olacak. Her şeyin eskisi gibi olacağını da düşünmüyorum. Tıpkı bütün o savaşlardan, katliamlardan, depremlerden, yangınlardan sonra olmadığı , olamadığı gibi. Ama su yine akacak yolunu bulacak.

Bu yüzden, yarına olan umudumun gücüyle;

Aklımın iplerini saldım.

 

 

 6 Nisan 2020, Panama