Coşkuyla Ölmek – Şule Gürbüz

9789750511080Bazı kitapları okurken elinizde bir kalem yoksa eğer bu eksikliğe her zamankinden daha fazla üzülür, satırları kaçıp kurtulacak, siz daha özümsemeden, hatta daha net olalım anla(ya)madan uçup gidecekmiş, silinip bir daha ne size ne de başkalarına görünmeyecekmiş gibi hissedersiniz. Ne zaman kalemin paralel hareketlerinin güvencesine aldınız satırları, işte o zaman içerdiği duygular sizin olur. Onlarla ne yapacağınızı nereye koyacağınızı bulana kadar benliğiniz ve ruhunuz arasında bir savaş başlar. Bazen iki tarafa da kayıplar yaşatacak ya da zıt bir etkiyle etkileyici bakış açıları kazandıracak deneyimlere varır söz konusu savaşın sonucu. Şule Gürbüz kitapları da böyle hem tehlikeli, hem de yaşamın kıyısında, kuyunun tepesinden bakma hali yüklüyor insana.

İlk kitabından sonuncuya doğru, aradaki yıllarda demlenen bir ruhun yansıması bütün metinler. Yazdıkları ve sonrasında hakkında okuduklarım arasında bu kadar şeffaf bir yazar daha var mı bilmem. Tamamen kendi duyguları ve hayata bakışı ile yazan birisi olduğunu söylüyor kendisi. Bu deneyimde eminim her okuyucu farklı lezzetler tadar.

Ruhuna Fatiha, Akılsız Adam,  Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi ve Rüya İmiş başlıklarının ardında dört farklı adam var. Yaşamdan beklentileri, içine doğdukları dünyayla kavgaları farklı kişilikler; bir baba, bir oğul, bir eş, yalnız bir ihtiyar. Kimlikleri gelenek kevgirinde takılı kalmış, ruhları eriyip gitmiş karakterler. Hayata sığamayanların hikayelerini dinleyeceksiniz satırlarda. Dahası, siz hayatın neresindesiniz sorusu hiç çıkmayacak bir leke gibi yapışıp kalacak beyninize.

‘’Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek…’’

Yalnızlıklar – Hasan Ali Toptaş

yalnizliklar_hasan_ali_toptas-202x300’Ve yalnızlık, yalnız bir çobandır

  Çobanların bakışında

   Zamanı güden’’

Bir insan. Düşünce girdabına kapılmış. Var olma ağırlığı omuzlarında. Bugünün koyu karanlık sisinin içinde. Tek başına. Kendisini almış karşısına. Bir boy aynasında. Ötekiyle bakışıyor, ötekiyle dövüşüyor. Bir başına.

Yalnızlık parça parça duyguların yaması. Bir olağan hal durumu. Bir baba. Bir ana. Bir çocuk. Bir kalem bazen. Bir defter. Bir nokta belki bir cümlenin sonunda.

Bir insan. Bir yazar. Bir duygu arkeoloğu. Bir ruh cerrahı. Neşteri kelimeler, narkozu satırları. Hasan Ali Toptaş. Hiçbir sıfatla tarife gelmez kalemin gücü. Aklın, dilin ruhla buluştuğu yerde yazan. Okumanla seni senden alan, seni sen yapan .

Yalnızlık narin beyaz bir inci kolye. Tanelerinde gizli hayat. O hayat ki benim bana yokuşum… Sonsuz…

Tante Rosa- Sevgi Soysal

fotoğraf (4)

Dünyanın en özgür kadını mıydı Tante Rosa? Yoksa dünyanın özgür olmak isteyen tüm kadınlarının tek bir bedende toplanmış hali miydi? Kimdi?

At cambazı olmak isteyen küçücük bir kızdı en başta. Kendine özgü hayalleri vardı. Daha küçücük bir çocukken, parlak üniformalı yakışıklı subayların , ilk fırsatta kendi bencilliklerinin efendisi olduklarını  gördü. Hayatın magazin dergilerindeki büyüsünün gerçek olmadığını anlayıverdi. Kendini keşfettiğinde ötekileştirildi. At cambazı olamadığı gibi rahibe olmayı da beceremedi. Denedi ama. Hayatı boyunca denedi. İstediklerinin peşinden gitmenin kötü bir şey olmadığını bilemeyişine rağmen, tüm bilmeyişlerinin izinden yol aldı.

Toplumdaki her kadının üzerine yapıştırılmış, daha belki de doğmadan bedenine uygun kesilip biçilmiş rolleri giyindi kuşandı. Eş oldu Tante Rosa,  pazar sabahları elma tatlısı pişirdi, anne oldu, iyi marka korse giydi. Sonra korse iyi marka olmasına rağmen sıkmaya başladı. Hayat sıkmaya başladı bir korse gibi. Sıkıntılarını ardında bırakıverdi bir Pazar sabahı. Bir mektup bıraktı ardında, üç de çocuk. Toplumun ( konu komşu, terk edilen eş ve diğerleri ) ona layık gördüğü aforoz hayatı yaşamaya başladı. İntihar etmedi, uçuruma düşmedi, sefilce can vermedi. Aksine yaşadı.

Bilmediği işler denedi, sevgi aradı yeni kalplerde. Yeni çocuklar yaptı. Bir yeni pabuç altı gibiydi Tante Rosa. Hiçbir yaşantısına basmamıştı. Hayatta belki de en iyi yaptığı şey ardına bakmadan gidebilmekti. Çeyiz sandığının üzerinde Manş’ı geçen bir kadındı o. ‘Sevgi sözcüğü bir kadına her zaman bir şeyler anlatır’ ya hani, o saflıkla peşinden gitti bilmeyişlerin.

Her kadından biraz daha kadındı Tante Rosa. Sevilmek isteyen, eş isteyen, kelepir alışverişlerin sözde faydasından mutlu olan, depresyonunu, yalnızlığını bile kendine özel yaşayan bir kadındı. Ama her şeyden önemlisi, kendini seven bir prensesti. Yaşlılığında bile diğer yaşlı kadınlardan nasıl ayrılacağını biliyordu o. Bir renkli papağan çizgisiyle elbette!

Hayat bir sınav mıydı? Sınav tam olarak neydi? Bir dehliz miydi sınav? Ya da hayat mıydı dehliz olan? Karanlık dehlizler ansızın aydınlığa açılmıyordu gerçek hayatta. Bunu anlamak için gerçek dünyada yaşadıklarını magazin dergilerinden sınamak gerekiyordu. Tek tek deneyimleyip dergilerin sahte hayatlarının farkına varmalıydı insan.  İşte hayat, o dergilerde olup da bizim hiç yaşamadıklarımızdan arta kalanlardı. Kalabalığın ortak üzüntüsüne çarpa çarpa Tante Rosa oldu, Tante Rosa… Yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu Tante Rosa demektir.

Çıplaktık, yürüyorduk, utanmayı öğrenmemizle unutmamız bir olmuştu, çıplaktık, yürüyorduk. Kimin sınava girdiği unutulmuştu, çıplaklık unutturucudur. Biz unutmak için, kaçmak için soyunanlardık, kaçmak için. Oysa hatırlamak için soyunulur, hatırlamak için, yüzyıllardan beri unutulanları hatırlamak için. Neyin olmadığını, neyin olamayacağını hatırlamak için, yeniden başlamaya gücü olmak için, seçim yapmak için, seçim yapabilecek açıklığa kavuşabilmek için. Hayır demek için, evet demek için, başkaldırmak için, yakıp yıkmak için, barış için soyunulur, soyunulur. Tante Rosa daha bir kez olsun bunlar için soyunmadı, bunlar için soyunulabildiğini düşünmedi, görmedi, bilmedi. Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır. ‘

 

Zamanın Farkında- Şule Gürbüz

ZAMANKambur’la başladığım Şule Gürbüz serüveni İletişim Yayınlarından çıkan Zamanın Farkında kitabı ile devam ediyor. Kitapta beş farklı öykü yer alıyor. Beş öyküdeki karakterlerin hepsi de ‘’ kendi kendine konuşan, ömrünün bütün didinmesini kendiyle yapan, bu nedenle de bir türlü galip gelemeyen’’ kişiler. Bir içe bakma kitabı Zamanın Farkında..

Müzik hocası;

‘’ Hiçbir zaman, hiçbir an kendimi unutup, nasıl göründüğümü yok saymadığımı, geri çekilip çekilip kendime bakmaktan, gördüğümü beğenmeyip ona hayalimdeki şekli veremeye çalışmaktan önümdekini hep ıskaladığımı görüyorum şimdi. ‘’Peki şimdi görüyor musun?’’ diye sormayın, onun da var en az bir on beş senesi. İnsanın ömrü herhalde bu yüzden uzun, bir halt ettiğinden değil, ne halt olduğunu on-on beş senede bir anlamasından.’’ der. Sürekli kendiyle savaş halindedir. Kendisinin deyimiyle yeniyetmelik zamanlarında başlayan bir şeyler çalma hevesinin peşinden gider. Müzik onun için bir tutkuya dönüşürken, öğrenme yolundaki adımları saçma bularak dışlayacak, dışarıya ‘’normal’’ insanı oynarken, kendi ruhunun derinliklerinde iç hesaplarıyla yaşlanıp gidecektir. Öykü, müzik hocasının hayatını gözden geçirmesi, ‘’ ne halt’’ olduğunu anlama çabası üzerine kuruludur. Kitabın bir içe bakma kitabı olduğundan söz etmiştim. Müzik hocasına paralel bir düşünme sürecine girmemek elde değil. Bir anda kendimi büyük bir hesaplaşmanın ortasında buluyorum okurken. Bu bakımdan tehlikeli bir öykü. Huzursuzluk yaratıyor insanda.

Öyküde, karakterimizin Vafir Bey ile yaptığı bir konuşma var. İçinde bulunduğu dünyada yaşadıklarını sorgularken, öldükten sonraki sürece bile kafa yormayı ihmal etmiyor:

-Vafir ağabey Allah’ın rahmeti sonsuz ya, öbür tarafa gidiyoruz ki; Allah Rahman sıfatıyla şirke sapan hariç herkesi affetmiş, kimi istersen orda, buradan üç, beş eksik ya var ya yok. Bilmediklerimizden eski kuşakların da ilavesi ile ortalık Darünnedve’ye dönmüş. Ölsek de kurtulsak da diyemiyoruz. Eee ne olsa cennet halkı, istedikleri her şeyden sebil, bunlar da yine istemezler mi pop müzik, neskafe falan, aklıma geliyor, bu rahmetin sınırını bir iyi öğrensek ağabey, Vafir ağabey, Şeyh-İ Ekber ne der?

-Umdurup umdurup aşağıya yuvarlar, merak etme.

-Ediyorum Vafir Ağabey ,ediyorum, dahası titriyorum. Orada da tenha köşe mi arayacağız? Cennet halkı fazla neşeli, kendinden emin, cehennemlikleri kötüleyip, ibadeti, itaati ile mi övünüyor olacak, kaç puanla girdiğini mi söyleyip duracak, nelerle aldanacaktı da şeytana külahı ters giydiriverdi bunları mı anlatacak, vakit de bol, ölüm, kaza bela da yok. Bunlar da cennetteki yeni cehennemlikler mi? Titriyorum elbette Vafir abi, titreyişten nasıl titrediğimi bile anlatamıyorum. ‘’

İnce bir mizah anlayışını bir lokma tadarken, bir yandan da insanı düşündüren bir diyalog.

Sadece Müzik Hocası öyküsü bile saatlerce üzerinde konuşulacak, alıntılar üzerinde durulacak bir metin. Şule Gürbüz’ün insanı kışkırtan, düşünmeye sevk eden, sorgulatan, yargılatan bir tarafı var. İnternette yer alan röportajlarını okurken, insan olma hali ve ‘’ne halt’’ olduğumuzu anlama kaygıları arka fonda sinsice yayılıp, insanı tedirgin ediyor.

Diğer öykülerde, Cansın, Leyla, Çakır ve Aslan Bey karakterlerinin kendi iç dünyalarındaki konuşmalarını dinliyoruz. Yazarımız, bu öykülerde kimi yazar ve eserlerine de yer vererek karakterleri aracılığıyla göndermeler yapıyor. Jack London’ın Martin Eden’ı, Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’si, Çehov, August Strindberg, Georg Trakl, Comte de Lautréamont ve Cansın isimli öyküde banyodaki kitaptan fırlayan karakter olarak Francis Bacon karşımıza çıkan yazarlar ve eserleri. Özellikle Francis Bacon’ın Denemeler’i üzerine oldukça yoğunlaştığını görüyoruz. Bacon’ın Cehennemi adlı bölümde, Bacon’ın savunmasını okuyoruz.

Okumakta en zorlandığım, sık sık ara vermek ihtiyacı hissettiğim öykü, kitaba da adını veren Zamanın Farkında. Aslan Bey, sindirilmesi zor bir karakter. Yazarın, karakterin üzerine çizdiği detaylar, ince ince işlenmiş, anlaşılması için de, yazıldığı kadar emek gerektiren noktalar. Aslan Bey’in bir salyangozun hayatını kurtarmasını umut verici bir olay olarak hatırlaması, fakat, öykünün sonlarında bir âmâ kadına ettiği yardımı kendi terazisinde tartarak cennet hesapları yapmasının saçmalığını fark etmesi vicdan muhasebesi yapmasına bir  örnek. Aslan Bey’in kendini anlamaya yönelik çırpınışlarında kendi boşluklarımızı da doldurmamız mümkün;

‘’ Hani hastalıktan kalkanın nekahet halinin yaşama tutunmak zannedilen bir hali vardır ya, o aslında yaşamın tutunacak ve tutulacak bir yeri olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani büyük dertlerin terbiyesinden geçenin sükûneti vardır, o aslında dert ne denli büyük olursa olsun sükunetten başka yapacak bir şey olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani benim indiğim kuyuda aklımı adeta bırakışım var ya, o da aslında yanımda taşımaya değer bir şey olmadığını anlamanın ve ne taşıdığımı bilmenin seyahatidir. Kendini bir kez çıplak gözle görebilse insan, bir bakabilse, yapamadıklarına değil bu hali ile yapabildiklerine şaşar. Bir kez gerçekten görebilse olmuşu, verilmiş, olabilecek her şeyin aşinası olur artık. Aşinası olunan artık tiksinilen ve inleten değildir. Sadece kime ne kadar gösterileceğinin tedbiri alınır; aşinalık tedbirleri. Kırgın değilim. Gördüm ve önümdekinden başka bir şeyim olmadığını anladım. Önümdeki bir parça zaman, farkına varabildiğim kadar.’’

 Şule Gürbüz’ün yoğun bir anlatım tarzı var. Cümleler uzun, arada duraklar var, dinlenip düşünceyi sindirip, öyle devam etmek gerekiyor. İnsanlar hakkında cesur gözlemleri var. Müzik hocası, Aslan Bey ve Cansın’ın aile ve toplum eleştirilerindeki açık sözlülükleri, yazarın gözlemlerinin derinliğini gösteriyor. Kızı İngiltere’ye birkaç aylığına kursa gitmiş Nebahat Hanım’ın İngiliz çayı uzmanı havaları, malum okullardan mezunların evlerinde aynı kitapların olması, müzik hocalığı yapan yaşlı adamın evinde ders verişini acınası tonlarla anlatması, Leyla’nın tüm hayatını yanlış bilgilerle hazırlattığını unuttuğu astroloji haritasına bağlı kalarak geçirmesi, yaşadığımız zamanın ev sahibi insanlarına dair sıradan ama etkili örnekler.

İnsan olmak ve ne olduğunu anlamak adına yazılmış, kişilik tahlilleri içeren bir öykü kitabı Zamanın Farkında. Yazarın bir röportajında da dediği gibi;

İnsan neticede çok sınırlı bir şey. Kendisine umman dememesi lazım; dese dese, havuz diyebilir. Kiri, durgunluğu, dışardan gelen kıpırtıları kendi hareketi sayması, içine düşeni atamaması ile. Yüzebilir, birkaç kulaç atabilir ama gider kafasını vurur. İnsanın kul olmayı küçümsememesi gerek. Sonuçta, bir şeyin içerisinde çok kalamıyor, içine girdiği şey olamıyor.’’ *

 

* Başar Başaran’ın 26.11.2011 tarihli Birgün Gazatesi’ne yayınlanan röportajıdan alınmıştır.
 

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti – Sevgi Soysal

41850-Yenisehir-de-Bir-Ogle-VaktiRomanın zaman akışı günümüz Ankara’sında unutulmuş bir semt olan Yenişehir’de geçmektedir. Bir apartmanın bahçesinde, ömrünü tamamlamış olan çürük kavak ağacı yıkılmak üzeredir. Bu devrilme olayının yarattığı hareketlilik dalgasının etkisinde kalan semt sakinleri romanın kahramanlarını oluşturur. Siyasal sebeplerle cezaevinde olan Sevgi Soysal, bu romanı yazarken sanki daha önceden çektiği bir fotoğraf karesinde odaklandığı bir çevreyi anlatıyor gibi. Fotoğrafta devrilmekte olan bir kavak var ve yazar tüm kahramanlarını, o ağacın etrafında olayı izleyen, oradan geçen, o apartmanda yaşayan, hatta bir ayakkabı boyacısı olan çingeneyi de kapsayacak şekilde, hepsine birer  öykü yükleyerek anlatıyor.

Balonsuz, gazozsuz, dondurmasız Pazar günlerinden, her mevsim aynı reçel kaynatılan evlere , mahalle arkadaşlarının sevgisini satın almak için anne cüzdanından para çalan çocuktan, sevgisizlik duvarının karanlığında ışık arayanlara, çocukluğunun fakir günlerinden çalışarak kurtulma planı yapanlardan, paskalya yumurtası boyayarak zenginlik merdivenlerini tırmananlara, işçi sınıfı ve burjuvalar arasındaki dostluğa dair insan hikayeleri yer alıyor romanda. Karakterler birbirinin hayatından teğet geçerlerken, iç dünyalarında olup bitenleri okuyoruz. Romanın başlarında yer alan karakterler  sonradan çemberin dışında kalıyorlar ve Olcay- Ali- Doğan üçlüsünün yaşamından kesitlere yoğunlaşarak devam ediyoruz.

Kitapta yoksul sınıftan olan Ali’nin hayata bakış açısı, yaşam tarzı ve düşünceleri, zengin çocuğu olan Doğan ve Olcay üzerinde etki yapar. İki kardeş de yaşadıkları sevgisiz ve yapay ortamdan mutlu değildirler ve hayatlarını değiştirecek bir şeyler yapmak istemektedirler. Zamanla Ali’nin dostluğuna tutunarak farklı bir yöne doğru eğilirler. Ancak içinde yaşadıkları toplum ve aile unsurları bu değişiklikleri zorlaştırır. Romanda Ali’nin konuşmaları güçlü yer tutuyor. Olcay’la ikisinin birbirlerine karşı olan ilgilerini açıkladıkları gün Ali, kendisinden apayrı bir hayatı olan Olcay’a şunları söyler:

’İşte ben, bu alışkanlıklarından biri olmak istemem. Senin düzenle olan bağlarından biri. Sabahki diş fırçan, ya da kolunun altına sürdüğün deodorant, ya da yumurtalı şampuan olmak istemem. Bunların günlük mutluluğunda, rahatlığında belki sadece ufak bir payları var. İşte ben bu gündelik mutluluğun daha büyük bir payı olmak istemem. Yani daha rahat olman, korkmaman için örneğin, destek olamam sana. Düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun. O zaman yine beni seversen, bu sevgi kabulümdür. Tamam mı? ‘’  İşte bu satırlar gerçek sevginin tarifidir. Sevdiğimiz insan gündelik mutluluğumuzun bir payı olmaktan öteye geçtiğinde gerçeğe dönüşür.

Ali’nin dışında mutlu bir çingene olan boyacı Necmi’nin, kendi sınıfının dışındaki insanlarla ilgili gözlemleri de düşündürücü. Alıcı kuşla akbabanın hikayesini anlatarak kendi yaşam felsefesini özetler:

’Alıcı kuş akbabaya sormuş, ‘Kaç yıl yaşarsın sen?’ diye. Akbaba demiş ki ‘ Çok yaşarım.’ ‘Peki ne yersin?’ demiş alıcı kuş. ‘Boh yirim, ölü yirim, leş yirim, kohmuş et yirim.’  demiş akbaba. Alıcı kuş, ‘ Eyi eyi, yaşa, sen çok yaşa, e mi!’ demiş. ‘Ben az yaşarım ama bıldırcın yirim, keklik yirim, tavşan yirim.’ İşte alıcı kuş olacan hayatta. Karşındakinin ciğerine dikecen gözünü. Paran varsa onu koyacan karşılığında, paran yoksa canını koyacan. Ama gözün hasmının ciğerinde olacak.’’

Romanda kültür yozlaşması, dönemim siyasal etkileri, sınıf farklıklarının yarattığı uçurumlar, aile içi ilişkiler, kuşak çatışmaları, bireyler arası iletişim sorunu, ahlak kavramı, sadakat, hırs, iyi niyet, sabit fikirlilik ve ön yargı, sade bir dilin anlatabileceği en güzel örneklerle aktarılıyor. Kişiler üzerinde kurgulanan hikayeler bütünü olarak da görebileceğimiz türden bir roman. Okurken bana sürekli yakın zamanda keyifle okuduğum Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi isimli romanını hatırlattı. Kurgusunu benzettim. Kavak ağacı etrafındaki insanların hikayeleri geçmiş ve günümüz arasında ilginç bir köprü oluşturuyor.

Sevgi Soysal Bütün Eserleri serisini  İletişim Yayınlarından bulabilirsiniz. Bir sonraki okumak istediğim kitapları,  kadın – erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği Yürümek ve teyzesi Rosel’in kişiliğinden yola çıkarak yazdığı Tante Rosa.

 

Lolita- Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları (Vladimir Nabokov)

iletisim-yayinlari-vladimir-nabokov-lolita-beyaz-irktan-dul-bir-erkegin-itiraflari-978975470101220111215160809

Lolita’nın Vladimir Nabokov’u ilk kez okuyacak biri için doğru bir seçim olduğundan emin değildim. Ancak yazarın tarzını oldukça merak ediyordum. En tanınmış kitaplarından biriyle başlamak istedim. Konusuna rağmen,  bu kitabın neden bu kadar çok edebi açıdan değerlendirildiği üzerine merakımı gidermekti belki de amacım. Konusunu ve yazılış amacını bir kenara bırakıp, müthiş benzetmelere ve kitabı okurken, kahramanları ve içinden geçtikleri çevreleri sanki izliyormuş hissine kapılmamı sağlayan Nobokov’un tarzına hayran kaldığımı belirtmek isterim. Detayların estetik biçimde ustaca aktarımı, okuyucunun kendine üç boyutlu bir görsellik şöleni yaratmasını sağlıyor.

Lolita, Humbert Humbert takma isimli şahsın yaşadıklarını, tutuklu bulunduğu hücresinden yazdığı notların bütünün kitap olarak karşımıza yansımasından oluşuyor. Amerika’da yaşayan, Fransız bir dil profesörü olan Humbert, çocukluğunda aşık olduğu  Annabel’i bir hastalık sonucu kaybetmiştir. Bu olay hayatı boyunca onun içinde bir saplantı ve engel olarak kalır ve küçük kız çocuklarına karşı ilgisini sürdürmesine neden olur. Toplumdan gizli bir şekilde yaşamaya çalıştığı bu durumu ört bas etmek için evlenir. Ama bu evlilik yürümez. Amerika’da yaşayan bir akrabasının ölümü üzerine onun işlerini devralmak için yola çıkması gerekir ve o anki eşi bu durumdan pek de hoşlanmaz, hayatında başka biri olduğunu söyler ve böylece Humbert özgür bir şekilde, özgürlükler ülkesi Amerika’ya ve yepyeni bir yaşama doğru yola çıkar. Burada, sonradan Lolita ismini vereceği ,biricik supericiği  Dolares Haze ile tanışacak, Annabel ile Lolita’nın ortak noktaları tek bir kişiye dönüşecek ve hayatı boyunca içinden atamadığı çocukluk aşkına kavuşacaktır.

Harika benzetmelerle ve ince detaylarla süslü metin boyunca Humbert’in Lolitasına kavuşmak için yaşadıklarını, onun gözünden şaheser bir tabloymuşcasına Lolita’yı en küçük çizgilerine kadar anlatmasını, kendine ve okura itiraf ettiği iğrenç düşüncelerini izliyoruz. Bazen aşkını öyle derin duygularla anlatmayı başarıyor ki,okur olarak bu iğrenç bulduğunuz adama üzülürken buluyorsunuz kendinizi.

Nabokov, Humbert’in küçük Dolares’e olan tutkusunu tarihteki bazı örnekleri de göz önünde bulundurarak okumamızı istiyor; Edgar Allan Poe’nun 13 yaşındaki ( kayıtlara 21 olarak geçmiş)  Virgina ile evliliği ( ve onun erken ölümü), Dante’nin çocukluk aşkı Beatrice ( Beatrice bu aşktan habersizdir ve başka biriyle evlendikten iki yıl sonra henüz 24 yaşındayken ölür ) ve şair Petrarca’nın çocukluk yıllarında tanıştığı Laura’ya olan aşkını (şairin şiirlerindeki önemli imgelerinden biridir ve ölümü şairi etkilemiştir )  örnek gösteriyor. Ayrıca Humbert’in hastalanıp ölen çocukluk aşkının isminin Alan Poe’nun ünlü Annabel Lee şiirinde bahsettiği Annabel ile aynı olması, kitabın sonunda Humbert’in de Lolita için şiir yazması sadece benim gördüğüm bir tesadüf müdür bilmiyorum.

Kitaptaki pedofili  Humbert’i ve yaşam tarzını bir tarafa bırakarak,  Nabokov’dan okuduğum bu ilk kitabın diğer kitaplarını da okumam için yeterli bir referans olduğunu düşünüyorum. Anlatım tarzını çok farklı buldum. Uzun zamandır bu kadar etkili bir dili olan kitap okumamıştım. İlk sayfalarda cümlelerinin uzunluğu biraz yorucu gelse de, anlatım tarzına alıştıktan sonra keyif vermeye başladı.  Nabokov öyle sevimli ve güzel benzetmelere yer vermiş ki, kalemimin ucunda asılı kalmalarına içim elvermedi buraya taşımak zorunda hissettim kendimi:

Annabel ile Humbert’in çocukluk dönemlerini anlatan cümlelerden biri:

Yavru hayvanların yumuşak ve hemencecik incinebilir oluşlarının ikimize de hala aynı derin acıyı duyurduğu zamanlardı.’

**

‘ Dönüp de baktığımda, gençlik günlerim yolcunun tren kompartımanının penceresinden hızla uçup gittiğini gördüğü küçük, beyaz kağıt parçacıklarından bir kar fırtınası gibi aceleyle uçup gidiyor gözlerimin önünden.’

**

Kitapta Türk olmanın yine farklı bir şeklide yansıtıldığı o kısım:

Gözlerini tırnaklarına dikerek ailemin bazı garip özellikleri olup olmadığını sordu. Babamın anne tarafından büyükbabası, diyelim ki Türk olsaydı benimle evlenmekten vazgeçer miydi diye sorarak karşıladım bu soruyu.’

En beğendiğim satırlardan:

‘Kınından sıyırmış tetikte beklediği kalleş kamasının sırtına nazlı mı nazlı bir pişmanlık nakışı işleniyordu.’ (buradaki ‘beklediği’ kelimesinin ‘beklettiği’ olması gerektiğini düşündüm yine )

‘Kaderin ulağını gözlerimle görmüştüm. Kaderin bedenine elimle dokunmuş, vatkalı omzunu sıvazlamıştım.’

Lolita ile Humbert’in keşif gezileri ise sanki kitabı bir yol macerası tadına getiriyor. Amerika’nın eyaletlerini yazarın detaylarından tanıyarak ilerliyoruz. Bu kapsamlı ayrıntıları gezmeden bilemez diye düşünmeme gerek kalmadan, Nabakov’un kelebek toplayıcısı olduğu bilgisini ediniyorum ve kitabın sonunda yaptığı açıklamada bu gezi kısımlarının detaylarının karısıyla her yaz çıktığı kelebek avı dönemlerindeki yol üstü duraklarından olduğunu okuyorum.

Humbert’in kriz anlarından biri:

Çalılığın biraz ötesinde turkuaz rengi yüzme havuzu artık çalılığın biraz ötesinde değil, tam göğüs kafesimin içindeydi, organlarım bunun içinde Nice denizinin mavi suyundaki bok parçaları gibi yüzüp duruyorlardı.’ Sizce de ilginç bir benzetme değil mi?

Nabokov Lolita’nın içinde edebiyat eleştirileri yapmaktan da geri kalmıyor. Birçok yazara ve esere ince göndermeler yapıyor. Marcel Porust’tan tutun da  John Galsworthy’e kadar birçok yazara değiniyor. Bahsettiği eserleri ve yazarları okumuş olmak detayları anlamak adına ayrı bir keyif verirdi diye düşünüyorum.

**

… Hayat akıp giderken yan kapılardan biri kırılarak açılmış, kükreyerek son hızla içeri dalan kara zamanın kırbaç gibi ıslıklı rüzgarı, kimsesiz bir felaket çığlığını boğmuştu.’

Humbert’in, Lolita’sını ondan alıp kaçıran Clare Quilty’yi öldürme sahnesinde Nabokov romanın içine ayrı bir tiyatro oyunu koymuş gibi. Sanki hem okuyucunun hem de kendisinin eğlenmesini istemiş. Quilty’yi şekilden şekle sokarak ilginç bir mizah anlayışla ölümünü absürt komediyle sergilemiş gibi.

Son olarak kitabın sonunda yer alan Nabokov’un açıklamasından kısaca bahsetmek istiyorum. Yazar bu kitabı neden yazdığı ile ilgili sorulara açıklık getirmekle kalmamış, kitabın fikrinin nasıl oluştuğundan, edebi görüşüne kadar birçok konuya değinmiş. Bunlardan dikkatimi çekenler:

Kimi sevgili okuyucular da kendilerine bir şey öğretmediği için Lolita’yı anlamsız bulacaklardır. Ben ne didaktik edebiyat yazarıyım, ne de edebiyatın okuruyum, kaldı ki John Ray’in ( kitabın önsöz kısmındaki açıklama bölümünde yer alıyor) öne sürdüğünün aksine, Lolita yedeğinde ahlaki ders getiren bir kitap değildir. Benim için bir sanat eseri, kabaca ‘estetik mutluluk’ diyebileceğim şeyi sağladığı sürece var olur. Bu da, temel ölçüt olarak alınan sanatın ( merak, sevecenlik, yufka yüreklilik, haz) bir yerde herhangi bir biçimde öbür varoluş biçimleriyle kesiştiği bir varoluş durumudur. Geri kalanların hepsi ya güncel süprüntü ya da bazılarının Tezli Edebiyat dediği, çoğunlukla koca koca alçı kalıplar halinde dikkatle çağdan çağa aktarılan güncel süprüntüdür ki sonunda elinde çekiçle birinin gelip Balzac’ın, Gorki’nin, Mann’ın kafasını iyice bir yarmasını bekler.’

‘… Bodrumda bir yerde göstergesinin ışığı sürekli yanan özel bir termostat gibidir kitap, dokunduğunuz anda sessizce patlayıverir, tanıdık bir sıcaklık yayılıverir çevreye. Bu varlık, her zaman için iki adımda alıvereceğiniz bir uzaklıkta duran bu kitabın ışıltısı insana arka çıkan bir duygudur.’

‘Hiç kimseyi ilgilendirmeyen-ilgilendirmemesi de gereken- kişisel talihsizliğim, kendi söyleme tarzımdan, ana dilim Rusçanın pürüzsüz, zengin, sonsuz yumuşaklıktaki  ritimlerinden vazgeçmek, bunları elden düşme bir İngilizceyle değişmek zorunda kalışımdır. Hiçbir dilin sihirbazı, elinde şu araçlar- parmak ısırtan ayna, kara kadife fon perdeleri, örtük çağrışımlarla gelenekler- olmadı mı, frakının kuyruğunu uçura uçura mesleğinin geleneğini büyülü bir biçimde aşmayı başaramayacaktır.’

Yedinci Gün -İhsan Oktay Anar

Tam 5 yıl olmuştu Suskunlar’ı okuyalı.Ne zaman yeni bir kitap yazacağını beklerken tam da yakın bir zamanda, kendi ellerimle gidip raftan kapıp, eve koşa koşa gelip okumanın imkansız olduğu bir hayat dilimimde çıkmasın mı kitap!Ah ne yapsam nasıl etsem de kitabı alsam diye düşünüp duruyordum.Bu arada yayınevinin kitap dağıtım tarihini öne çekmesi,sosyal medyada,gazatelerde sürekli İhsan Oktay Anar’dan bahsedilmesi falan iyice canımı sıkmaya başlamıştı.Sevdiğim bir yazar hakkında herkesin konuşması hiç hoşuma gitmez.Popülerleşmesi,sağda solda insanların elinde okunduğunu görmek,yorumlarının yapıldığını işitmek sinirlerimi bozar.Neyse ki sevdiğim,edebi tercihlerine değer verdiğim bir iki dost var.Onlarla rahat rahat konuşmaktan zevk alırım.Benim, kitabın çıkmasını dört gözle beklediğimi bilen bir arkadaşım,sayın http://alestaedebiyat.blogspot.com/ sahibi,yazarı,editörü,yaratıcısı; güneşli bir Ankara gününde sevdiği kitapçıdan İhsan Oktay Anar’ın bu son eserini alırken, aklına artık o anda mı düştüm,yoksa öncesinde mi yerleştim bilinmez ,raftan kendine bir tane alırken diğerini de nacizane bana almış,bir de bu güzel müjdeyi şahsıma iletmişti.Hadisenin üzerinden az bir zaman geçmişti ki,kitaptaki İhsan Sait’in gelecekteki sevgilisini görmek üzere kendi yaptırdığı zepline atlayıp gitmesi gibi,bizim Yedinci Gün’de işte öyle kocaman bir uçağa konmuş,’yeni şehirler,ülkeler görerek yazarın fantastik kurgusuna,hayal gücüne’ paralel bir atmosferde taa güneşli bir Ankara semasından ,sisli,bulutlu bir Kigali gökyüzüne doğru yolculuğa çıkmıştı..Uzaklarda olmak,bir dostun ruhuna bu kadar yakın olmak demekmiş onu öğrendim bu vesileyle..Ne kadar teşekkür etsem kendisine azdır ama  yine de bir kez daha huzurlarınızda anmak istedim kendisini..

Kitap Baba,Oğul ve Hayalet olarak adlandırılmış üç bölümden oluşuyor.İhsan Sait isimli karakterin parayı değil,matematği sevdiği için servet biriktirmek istemesi sebebiyle yaşadığı olaylar silsilesini okuyoruz. .Kurgunun finali Hayalet kısmında yer alıyor.Daha önce diğer beş kitabı da okumuş iseniz dil ve anlatım sizi yormuyor.Klasik bir İhsan Oktay Anar tarzı ile buluşuyorsunuz.Yine karakterler yazarımızın kendi isminden esinlenerek seçilmiş.İhsan Sait’in her sabah kasasında zarf içinde bulduğu makina çizimlerini Kitab-ül Hiyel’deki gibi görmeyi şiddetle istesem de malesef kitap kapağındaki çizimle ve hayalimde canlandırdığım haliyle yetinmek zorunda kaldım.

Kitapta çok ilginç olaylar var.Bunun dışında eski kitaplardakilerden farklı olarak daha yakın bir İstanbul tarihine adım atmış İhsan Oktay Anar.Bu  bağlamda yakın tarihte yaşanan olayları, yarattığı karakterlere kusursuz oynatmasıyla bir nevi devlete ve millete açıkca eleştiriler göndermiş.Neticede tarihte yaşanan olaylardan ne kadar ders almışız ortada..

Hatta daha da eskilere gidip,Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasından başlayan,yağmacı Kral Sargon ,ölümsüzlüğü arayan Ramses,Aristo’dan felsefe dersleri alan İskender,senatoda Brutus tarafından bıçaklanan Sezar,Roma’daki Papa,İngiltere’yi fetheden William ve diğer krallardan ,Fransa Kralı Louis’in ‘Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler’diyen karısı Marie Antoinette ve Hindistan’a giden Kolomb’a ve sonrasına  kadar uzanan bir tarih yolculuğuna çıkarıyor okuru.Bununla da kalmayıp İhsan Sait’in gökyüzündeki yolculuğunu mitolojik karakterler eşliğinde okuyorsunuz.

Kitabın 130.sayfasında başlayan bir ‘hürriyet’ tanımı vardır ki beni kendisine hayran bırakan diğer bir anlatımdır.İhsan Oktay Anar bu son kitabında yer yer yaptığı espiriler ve göndermelerle insanı düşünmeye daha fazla zorluyor.Ayrıca espirili ve zeki bir dille yazılmış bir tarih kitabı okuyorsunuz.Kitap hakkında yazacaklarımı henüz sonlandırmıyorum.Neticede böyle derin bir romanı bu kadar üstün körü bir anlatımla geçiştirmek bir İhsan Oktay Anar okuruna yakışmaz…