Konserve Hanım ile Nevzat Nâki Bey’in Mazinin Ruhu Methiyesi

”Mektuplaşmak zaten nostalji oldu da, mailleşmek” de facebook ve türevleri yüzünden kısa mesaja yenildi.Yazı, iyice sanal bir şey oldu.”

84 Charing Cross Road‘u izlediğimde işte aynen böyle bir düşünce içinde kendi kendime söyleniyordum. Sonra tek başıma dertlenmekten vazgeçip facebook efendiye söyledim.  Meğer aynı dertten muzdarip ne çok kişi varmış. Yazının altında herkes kendi yorumunu dile getirdi. Murat Şahin Öcal Bey ‘in eski mektuplar ve günümüzdeki anlık  mesajlarla iletişim üzerine açıklayıcı yorumlarını bir tek bu diyalogu görebilenlerin değil, herkesin okuması gerektiğini düşündüm. Yazılarında konuk ettiği Nevzat Nâki Bey karakterinden mektup üzerine bir konuşma dinlesek ne güzel olurdu diye hayal ettim. Kendisi hayal gücümün  de ötesinde bir çalışma hazırlamış. Konserve Ruhlar ile Nevzat Nâki Bey’e diyalog yazmış. Konu mazinin ruhu, mektup ve yeninin içinde yer bulma çabalarımız. Bu güzel metni benimle paylaşmış olmasından ve her iki blogda da yayınlanması inceleğini göstermiş olmasından onur duydum. Buradan kendisine ve Nâki Bey’e tekrar teşekkürlerimi iletiyorum. Yazma eylemi, böyle yaratıcı bir ruhun kalemiyle kendi zirvesinde. O noktaya varıp da misafir olmak, kalemin izini sürmek isteyenlere öneri: OKUYUN!

Murat Bey’in blogundaki Nevzat Nâki Bey’in daha önceki yazılarını okumuş olanların bu diyaloglardan daha fazla keyif alacağını düşünüyorum. İlgilenenler buradan yazılara ulaşabilir: (http://kalkgidelimhocam.blogspot.com.tr/)

Diyaloglara esin kaynağı olan facebook iletisini ve yorumları okumak isterseniz şöyle buyurun. 

Keyifli okumalar.

1940042_10152074098424442_2067324672_n

        Buradan kimse geçmezdi eskiden Okulun bahçesi buraya kadar uzanırdı. Sonra eski okul yıkıldı. Yerine Sular Seller Koleji yapıldı. Şu yan taraf benimdi. O arsayı da ben bağışladım okula. Belediye buraya park yaptı yapalı gelirim. Buradan o eski arsanın, eski bağ evinin durduğu yere bakmayı seviyorum.

        Ama sırtınız dönük oraya?

        Öyle dik dik bakmak ağırıma gidiyor. Eskiye sırtını dönmezsen seni avcunun içine alır, hamur gibi yoğurur. O yüzden ona sırtını dayamak yeter. Uzun uzun bakmayacaksın. Seni bir içine çekti mi kendi mazinde kaybolursun.  O yüzden öyle dik dik bakmamak lazım. Zaten çocuklar da bu tarafta.

        Sizin var mı torun falan, burada parkta?

        Var da benimkilerin ikisi de kazık kadar. Burada başkalarının çocukları var. Onlara bakıp seviyorum. Başkasının çocuğunu sevmek hem kolay hem… Ne bileyim işte öyle bir şey.

        Anladım. Emeklisiniz galiba.

        Emekli Merkez Valisiyim.  Siz?

        Ben misafir geldim Bursa’ya. Aslında epeyi uzaklarda yaşıyorum. Epeyi uzak.

        Artık kimse yakında değil zaten. Herkes uzakta, herkesin işi var.

        Bu size iyi geliyor mu?

        Ne?

        Böyle oturup geçmişe bakmak, nostalji yapmak.

        O ne öyle? Mantı yapmak gibi bir şey mi? Nostalji yapılan bir şey mi?

        Yani şimdi herkes öyle diyor. Daüssıla diyeyim. Hasret. Haklısınız Nostalji yapmak kasten hislenmek gibi bir durum. Yapılmaz. Ya maruz kalınır ya çekilir. Hasret yaptım demeyiz ama nostalji yapmak diyoruz işte.

        Herkes dediğiniz kirli bir nehirdir. İçinde her şey akar. Kendini ayıklamak gerek. Adınız?

        Konserve ben. Konserve Ruhlar.

        Ben de Nevzat Nevzat Nâki.

        Memnun oldum.

        Uzun sürmez.

        Pardon? Şaka yapıyorsunuz.

        Uzaklarda diyorum şaka yapılan bir yerde mi yaşıyorsunuz? Burada, burada dediysem sadece Bursa’da değil yani bizim memlekette şaka yapılmaz pek. Sevmezler. Öyle cıvık falan derler. Eskiye hasret çekenler de sevmez. Yeni zamanda yaşayan da. Böyle küt bir suratla gezersek gezdiğimizi anlamazlar mı sanıyorlar nedir? Bilmiyorum.

        Yaparlar. Benim yaşadığım yerde şaka yaparlar da bizim buradakinden biraz farklı. Orada yaptıklarında şakaya maruz kalan da güler. Burada ise daha çok yapan gülüyor.  Ne oldu oradaki bağ evine. Yıkıldı mı?

        Yıkıldı. O sol taraf okulun bahçesine gitti işte. Sağ tarafı da istimlak ettiler.  O postaneyi diktiler oraya. Artık kim mektup atıyorsa bu zamanda?

        Öyle değil mi? Şimdi artık ya mahkeme celbi ya da fatura dağıtıyor postacılar. Ben çocukken sokakta yürüyen postacının kendine güvenini yüz metreden sezerdiniz. Çantasında kâğıt değil binlerce insan taşırdı sanki. Düşünsenize, çantanın içinde küçük beyaz zarfların içinde, ellerini zarfın kenarına tutunup başını yukarıda tutup hava almaya çalışan minik insancıklar. Tek hücreli. Sonra o zarf sahibine teslim edildiğinde tek hücreden, zarfı alanın zihninde bir ses dalgası seline dönüşen insancıklar.

Desktop10

        Konserve Hanım iyi misiniz? Size büfeden bir gazoz alayım mı?

        Neden?

        Bir tuhaf konuşmaya başladınız. Yanlış anlayabilir ve bundan hoşlanabilirim.

        Başka nasıl konuşulur ki bilmiyorum? Ama siz iki gazoz alın. Kutlayalım.

        Neyi?

        Bilmediğimiz bir şeyi. Ne önemi var.

        Peki.

       

       

        Teşekkür ederim.

        Afiyet olsun.

        Ay, düştü çocuk.

        Bir şey olmaz o haylaza. Anası biraz aksidir. Geçen yıl çocuğu öpüp sevdim diye bana bir sürü laf etti. İnsan parkta çocuk sevemedikten sonra yaşlılığın keyfi nerde kaldı?

        Şimdi herkes korkuyor. Hiçbir şey eski zamanlardaki gibi değil. Sizi tanımıyorsa ondan korkmuştur.

        Öcü hikayeleri içinde yaşar bunlar. Korkmayı severler. Çocuklarını korkutmayı sever. Ben sevmem kadınları. Erkekleri hele hiç sevmem.

       

        Postacıyı diyordunuz Konserve Hanım?

        Onu diyordum evet. Sokağa girdiği zaman onu bekleyenler olurdu. Mektup arkadaşlarımız olurdu mesela. Pen-friend derdik. Onlardan mektup gelirdi. Başka bir ülkeden.  Zarfları bizimkinden küçük olurdu, genellikle açık mavi. Üzerindeki pul değişik.  İçinden arkadaşınızın resmi çıkardı. Yaşadığı evi gösteren falan. Onunla flört etmeyi düşlerdiniz. Daha önce hiç karşılaşmadığınız için kendi sesinizle okurdunuz mektubu. Halbuki tanıdık birinin mektubunu okurken insan bazen onun sesiyle okur. Duruma göre tabi.

        Ben ilk kaymakam olduğumda Şarktaydım. O zaman hanımla daha evli değildik. Mektuplaşırdık. Nişanlıyız ya, hasret çekiyoruz ikimiz de. Bekliyoruz ki başka bir yere tayin çıksın azıcık elimiz para tutsun evlenelim. Ona yazdım en çok mektubu. Ondan sonra yazacak kimsem olmadı. Onunkileri saklarım. O da benimkileri saklamış. Şimdi evde öyle üst üste duruyor mektuplar torbanın içinde. Arada açar okurum. Herkes üzülüp maziyi özlediğimi mektupları kokladığımı falan sanır.

1507708_10152074162209442_2010038138_n

        Öyle değil mi?

        Değil. Tam olarak değil.

        Nasıl?

        Yani, daha çok hayret duygusu yaşıyor insan. Geçmiş özlüyorsun o da var. Ama geçmişteyken zaman sanki hiç bitmezmiş, bu hâl hiç değişmezmiş sanıyorsun. Ama peşinizde gezinen elinde tığ ile size buruşuk bir gelecek ören bir cadı var aslında. O cadının varlığından bihaber gezinip duruyorsunuz öyle. Sonra bir bakıyorsunuz simanız değişmiş, zaman değişmiş, dünya değişmiş. O cadının işlediği örtüyü örtünmüşsünüz üzerinize.

        Öfkeleniyorsunuz.

        Öfke de değil. Ne faydası olacak öfkelenmenin. Hayret ediyorsunuz.  Her gün kendini aynı biteviyelikle tekrar ederken nasıl oldu da bu hâle geldik, ne ara değişti dünya diye hayret ediyorsunuz. Kendinize yer bulmaya çalışıyorsunuz. Bir tuhaf oluyor işte.

        Ben o bir yer bulmak dediğiniz şeyi kitaplarımda buluyorum. Daha doğrusu bulur gibi oluyorum. Gerçekten bulduğum yer ise hikâyelerim.

        Hikâye mi yazıyorsunuz?

        Hı hı.

        Ne güzel. Postacı hikâyesi de var mı?

        Gülmeyin. Zaten hikâye yazanların kâbusu gülünmektir.

        Alınmayın canım bence güzel mevzu.

        Yok doğrudan postacıyla, mektupla ilgili hikâyem yok. Değindiğim var.

        Siz yazıyor musunuz peki mektup. Hani eski arkadaşlar falan?

        Artık kimseye mektup yazılmıyor. İşte bu telefonlarla hallediyoruz.

        Benim torunlarda da var. Karşına oturup seninle konuşur onunla oynarlar. Sinir eder beni. Akıllı diyorlar. Ama benim oğlanlar alık. Telefon akıllı ne fayda?

        Telefonda ya da bilgisayarda gelen zaten mektup değil. Mesaj. Dikkat ettiniz mi mesaj kelimesinin tam Türkçesi nedir?

        Nedir?

        Bilmiyorum. Yok, gibi sanki. Yani geçmişimizde mesaj bırakma âdeti yok. Öyle bir şey bizim dilde olmamış gibi.

        Bilemedim.

        Gerçekten ben de bulamadım. Neyse onu diyordum. Şimdi mektup yok artık mesaj var. Mektup kâğıdının kırışığı yok. El izi yok. Kir yok. Yanlış yazılıp üstü çizilmiş bir kelimeyi ışığa tutup acaba ne yazmış da silmiş diye bakma ihtimali yok. Düz bir camın üzerinde kayıp giden, yastık altına koyamayacağınız bir şey var. Nesnesi olmayan bir şey.

        Dokunmadan yaşıyoruz. Dokunmadan. Esas mesele bu.

        Kimisi diyor ki, Mailleşmek diriliği muhafaza ediyor, anlık yaşıyoruz hemen cevap istiyoruz. Oysa mektup yazmaya kalksan, bekleyeceksin.

        Beklerken bir sürü şey değişecek. Kafandan katar katar ihtimal trenleri geçecek. O da olmuyor tabi.

        Olmuyor haliyle. Hatta acele yüzünden bir sürü kaza oluyor.

        Benim oğlanlar, bakıyorum bazen bilgisayarda hızlı hızlı yazıyorlar. Ellerinde, kucaklarında, yemek yerken fark etmiyor. Oysa mektup yazmak kendi kendine kalmayı gerektirirdi. Yani kendi başınıza yapılacak bir işti. Özenirdiniz. Kelimeleri seçerken vitrinden seçerdiniz. Şimdi heybeden seçerek alelusul konuşup yazıyor herkes.

        Evet artık başka bir şeye dönüştüğünü söyleyenler var.  Mektupla eskiden bir hâl aktarılırdı. Şimdi ise mesajla sadece söz aktarılıyor. Hâlimizi ifade için halıya düşen gölgemizle muhabbetten başka ihtimal yok gibi. Çünkü muhatap sizin o anda ne yaptığınızı biliyor. Ona yazdığınızı. Siz de onun bunu bildiğini biliyor, kusursuz,  vurucu ve hızlı olmaya çalışıyorsunuz. İstiyorsunuz ki bir sonraki mesajda işler yoluna girsin. Ya da rayından çıksın, artık mevzu ne ise.

        Ben bu aletlerin kullanıcısı değilim. İşe yaradığı kesin. Ama benim meselem bu hız meselesiyle çok hızlı oluyor. Çok hızlı.

        Yetişemiyoruz.

        Yetişemiyoruz değil. Öyle olsa yine iyi. Hiç olmazsa önünde gideni görürsün. Şimdi yanından geçip gidiyor. Ne olduğunu anlayamıyorsun. Öyle ki bir şey eskidiğinde senin yeni haberin oluyor. Bu hızdan korkuyorum. Yavaşlamak lazım. Bakın siz gazozu bitirdiniz benimki yarılanmadı daha.

        Susamıştım iyi geldi. Sağ olun.

        Yeni şeylerden korkmamak lazım. Yaşlıların eskiye gömülmeden yaşayabilmesi mümkün. Ama şikayet etmek, beğenmemek de konforlu bir şey. Çoğu kişi o imkânı kullanmayı seviyor.

        Ben eski halleri seviyorum. Bir arkadaşımdan mektup almayalı ne kadar uzun zaman oldu. Yazmayalı da öyle.

        Eskiden kalan adetleri yeniden canlandırmak mümkün değil. Eşyayı yaparsınız ama eskinin ruhu onun içine sığmaz. Duygusu dışarıda kalır. Ayağınızı sıkan güzel bir ayakkabıyla hoş göründüğünüzü düşünüp ile keyif alıyormuş gibi gezersiniz ama canınız yanar. Eskiyi canlandırma gayreti insanı acıtıyor. Olmuyor çünkü. Yeninin içinde bir yer bulmak lazım.

        Yani mümkün değil mi, yeniden… En azından bizim gibi düşünen insanlarla.

        Giderek yaşlanıyoruz ve dünya bizden uzaklaşıyor.

        Bu da bizim tercihimiz. Benim yaşım laciverdi geçti. Sizin daha zamanınız var. Eskiye uzun uzun bakmayın. Yeninin içinde, kıyı köşe yerlere eskinin imbiğinden geçmiş şeyleri serpiştirerek teskin olabilir belki insan. Ama dün geri gelmeyecek.

        Lacivert?

        Öyle değil mi? Pembecik doğarız. Sonra kızarırız. Kimi sararır solar, kimi maviye sapar. Sararıp solanlar öğretilmiş yaşlılığı seçenlerdir. Maviye sapanlar ise dünyaya biraz daha tutunayım diye yaşlılığın tabiatını inkâr eder, dünya ile barışıkmış gibi yeni olan zamanlarda kendine bir yer arar. Bulan pek olmaz ama maviden laciverte oradan patlıcan moruna.

        En son siyah mı?

        Ha ha, Yok güzel kızım. En son patlıcan moru. Sonra bir şey olur, tam siyah olacak sandığın anda kuzguni bir halde iken, o renk nefesini tutar ve beyaz olur. Beyaz, bembeyaz. Bir gazoz daha?

Murat Şahin Öcal