Seçilmiş Öyküler – Stefan Zweig

secilmis-oykuler-672673-Front-1Stefan Zweig’in öyküleri biçim olarak günümüz öykülerinden büyük farkla ayrılıyor.Ayrıntıların baskın olduğu uzun öykülerinde insan ruhu ve davranışlarının, sıradan ve sıradışı olaylar karşısında geçirdiği başkalaşımı çok iyi aktarıyor.

Doğa, öykülerde bir ressamın tablosundaki ögeleri fırça darbeleriyle belirginleştirmesi gibi yavaş yavaş, renkli ve canlı bir kahraman olarak öne çıkıyor. Örneğin perdeyi havalandıran, ağaçları titreten rüzgar tüm ihtişamıyla hissediliyor. Kadın ve Doğa öyküsünde insanın doğa ile bütünleşmesi çok güzel anlatılmış.

Öykülerin ortak özelliklerinden biri de yoğun detay içermelerinin yanısıra, tüm bu detayların rahatsız edici olmaktan uzak, aksine okudukça tabloyu gözümüzde netleştiren özellik taşımaları. Böylece olay, mekan ve kahramanlar zihnimizde kolayca canlanıyor ve en küçük mimikleri bile gözümüzden kaçmıyor. Bir çift kocaman göz anlatıyor sanki öyküleri. Biz de onun penceresinden güvenle ve huzurla bakıyoruz.

Öykü okurunu, kısa öykü sevenler, uzun öykü sevenler diye kategoriye ayırmak ( bir de eleştirmek için okuyan kesim var, o da başka bir yazının konusu olacak kadar geniş )  bana çok doğru gelmiyor. Ancak  Zweig’in öykülerini okuyacak okur uzun ve detaylı öykü sever kategorisine girer gibi. Bir kere detayları sevmelisiniz. Uzun uzun olaysız sayfalarda gezinirken pes etmemelisiniz. Yazara güvenmelisiniz. Ama bazen bu güven durumu da okumamızı kolaylaştırmıyor. Yazarın yayınlanmış tüm öykülerini okuyup bir seçki oluşturmam istense bu kitaptaki öyküleri seçer miydim emin değilim. Zweig’e olan hayranlığımı ve onun için yarattığım dokunulmazlık kalkanını bir an için yok saysam, birkaç öyküyü bu seçkiden çıkarırdım. Örnek olarak Fantastik Gece öyksünü verebilirim.

Öykülerin çoğunda mutsuz, hayatla savaşta kaybeden olmuş, yaşamak içn nedeni kalmayan kahramanlar var. Birkaçında  kahramanlar intiharı seçiyor. Çeşitli ölümler hikayeleşiyor.

En sevdiğim öyküler olarak; Kitapçı Mendel ve Amok Koşucusu’nu söyleyebilirim. Kitap ciltli ve çevirisi çok iyi. Zweig severler için güzel bir seçki.

Bir Nedene Sunuldum

semih1Daha önce Yalçın Tosun’a an’ların sihirbazı benzetmesini yakıştırmıştım. Bu kitabıyla da, insan hayatının o kimsenin farkında olmadığı şeffaf ve bir o kadar mahrem anlarının, kısacık bir zaman diliminde asılı kalmış, boğazda düğümlenmiş hallerini duygulara bölerek anlatıyor. Duyguları parça parça yapıyor, her öyküde hepsine uygun birer ruh seçiyor. Utanç, pişmanlık, sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, keder, arzu hepsi narin kahramanlarının  kısacık hayat dilimlerinde baş rol oyunuyor.

Öyküleri gazete makalesi gibi okuyup geçmeyiniz. Öyküdeki mekana misafir olunuz, kahramanın ikram ettiği duyguyu üzerinize yakışacak mı diye denemekten korkmayınız. An’a bırakınız kendinizi. Ancak o zaman anlayabilirsiniz öykünün sırrını.

Türk edebiyatında farklı bir yeri var Yalçın Tosun öykülerinin. Bir ruhun penceresinden içeriye bir kaçamak bakış atmışsınız, sahibine her an yakalanacakmışsınız tedirginliği yaratıyor okuyucuda. Damakta bıraktığı kekremsi tad, hafızada uzun zaman varlığını koruyor. Bir sonraki kitaba kadar o duygu içinizde bir yerlerde yaramaz bir çocuk gibi koşup oynuyor.

Film ve Dizilerde Edebiyata Rastlayınca

 

10628457_1478591499060819_1650313878918604260_nDaha önce İçinde Okumak- Yazmak Geçen Filmler dosyası ile edebiyata yakın duran, izlerken okumak hevesimizi arttıran filmlerden bahsetmiştim. Bu kez izlediğimiz film ve dizilerde karakterlerin okuduklarına odaklanalım istedim. Yönetmenin ya da senaristin ince düşünülmüş fikirlerle yerleştirdikleri kitaplar mı bunlar? İzlediğimiz sahne, içindeki karakter, okuduğu kitap ile ilgili mi? Ya da çok derin anlamlar yüklenmeden daha hafif amaçlara mı hizmet ediyor bu durum? İnternette biraz araştırma yapınca benim gibi düşünenlere rastladım. Ame ne yazık ki hiç biri türkçe tartışmalar değil. Örneğin yukarıdaki fotoğrafta Sawyer 3. sezonun bir bölümünde Ayn Rand- Hayatın Kaynağı’nı okuyor. Bu konu üzerine bir forumda ilginç tartışmalar okudum. Kitaptaki karekterlerle dizideki karakterleri kıyaslamaları farklı yorumlar içeriyor. Merak edenler için link burada. 

Bir diziyi izlerken ya da filmi seyrederken karakterlerin ne yaptıkları, ne giydikleri, davranışları, konuşmaları, meslekleri hikaye ile ilgili. Peki ya okudukları kitaplar? İzlerken sadece bakıyor muyuz, ayrıntılara anlam yükleyerek izlediğimizin bize ne verdiğini düşünüyor muyuz? Tartışıyor muyuz sonrasında?

Bu yazı biraz da kafamızı karıştırsın, bir daha izlerken farklı düşünelim, görmeye anlamaya çalışalım. Belki ortaya ilginç tartışmalar çıkar, ne dersiniz?

Aşağıdaki listenin oluşabilmesi için izledikleri filmlerden kareleri paylaşan arkadaşlara teşekkürler 🙂

Desktop12Don Draper bulunduğu yere kendi çabalarıyla gelmiş bir karakter. Mesleğinde merdivenleri hızla tırmanırken arada sırada düşüşlerine de tanık olduk ama hiçbir zaman takım elbiseli  halinden ve jöleli saçlarından ödün vermedi. Dizide en çok kitap okurken gördüğüm karekter olması nedeniyle bu yazıda ilk sıralarda yer almayı hak etti. Sawyer’in giriş karakteri olması sırf okuduğu kitaptan dolayı tarafımca torpilli olmasından. Yoksa Don daha çok puanı olan karakter 🙂 Don’un okuduğu kitaplar; Leon Uris- Exodus , Philip Roth- Portnoy’un Feryadı, Frank O’Hara- Meditations In An Emergency, Dante – İlahi Komedya İnferno ve Charlotte Perkins Gilman – The Yellow Wallpaeper. Bu arada patronlardan Bert Cooper da sıkı bir Ayn Rand hayranıydı.

Chris Wilton, bir Woody Allen filmi olan Match Point’te The Cambridge Companion to Dostoevsky okuyor:

tumblr_lnfq45qhQm1qkv74mo1_500Sevimli film Little Miss Sunshine’da, konuşma orucu tutan Dwayne Nietzsche‘den Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü okuyor:

dwayneWanda Adında Bir Balık’da Otto karakteri de  Nietzsche okuyor:

tumblr_n0oj5tzZ4j1tre84mo1_400Moonrise Kingdom’da Suzy Bishop  Shelly and the Secret Universe’i okuyor: (Kitap gerçekten var mı yoksa film için mi tasarlanmış o bilgiye ulaşamadım.)

mk-11Tesadüf filminde Sarah Thomas ( Kate Beckinsale) Kolera Günlerinde Aşk’ı okurken görünüyor :

Marquez-5001Colorado dağlarında bir otele kış ayında göz kulak olmakla görevli Jack Torrance ailesiyle beraber burada korkunç bir cinnetin ortasında kalır. Anne Wendy Torrance oğluyla kahvaltı yaparken J.D Salinger ‘dan Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuyor:

Shining_011PyxurzConspiracy Theory’de Jerry ( Mel Gibson) da saplantılı bir şekilde hep bu  kitabı okuyor; Çavdar Tarlasında Çocuklar

bb4a6-juliaandmel

 Rectify dizisinde Amantha,  Nassim Nicholas Taleb‘in Black Swan –The Impact of the Highly Improbable adlı kitabını okuyor. Türkçeye Siyah Kuğu- Olasılıksız Görünenin  Etkisi olarak çevrilmiş.

tumblr_n8lk2jOpjB1rm9irpo1_500

 

 

 

 

 

 

 

 

Karakterlerin bol bol kitap okudukları film My Afternoons With Margueritte ‘da, sevimli teyzemiz Margueritte okuma bilmeyen Germain’e Albert Camus’un Veba kitabını okuyor.

11İç savaşın eşiğindeki Bougainville Adası’ndaki yerli öğrencilere öğretmenlik yapan Bay Watts, çocuklara Dickens’ın ‘Büyük Umutlar’ını okuyor:

Mr-Pip-2.0-569x380

Killing Season’da Robert De Niro For Whom The Bell Tolls, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u okuyor. De Niro’yu kitabı okurken gösteren bir görsel bulamadım ama elinde kitaplı tek fotoğrafı olan bununla yetinelim:

deniropostersmallervOnur Ünlü’nün tartışmalara konu olan  Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde Duvarların arkasını gören ilginç karakter Cemal, eşini onu aldattığını düşündüğü için döver. Sonra özür dilemek için ona Shakespeare’in “Sonet”lerini alır ve okur;

0000441253-610x2506894320-21970Only Lovers Left Alive’da Eve, Detroit’e yolculuk ederken bavuluna kitaplar koyar. Bunların içinde Don Kişot ve Elif Şafak’ın Aşk’ı da vardır. Eve’in kütüphanesinden kitaplar:

only-lovers-left-alive02book5Bavulundaki ve kitaplığındaki kitapları anlatan ayrıntılı bir yazı okumak isteyenleri şuraya alalım.

Uzun soluklu tv dizisi Ezel’de zaman zaman kitapların bahsi geçti. Ezel’in kardeşi Mert, Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okurken göründü bir bölümde. Diğer bölümlerde adı geçen kitapları bir blogcu arkadaşımız listelemiş. Merak edenler buradan okuyabilirler.

The Avengers’daki Loki karakterinin kitaplığında da ilginç kitaplar var. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde, The Prison Notebooks, ve de The Allegory of the Cave.

tumblr_inline_mt0vgrQS8d1qz4rgpVe son olarak Bernhard Schlink’in aynı adlı kitabından filme uyarlanan The Reader filminde Michael’in Hannah’a okuduğu kitaplar; The Odyssey, Çehov’dan The Lady with the Dog, Friedrich Schiller’dan Intrigue and Love, Gotthold Lessing’den  Emilia Galotti.

Desktop13

 

 

 

Maviyse Güzeldi – Betül Yeniçeri

maviyse4 Sahaf Kitap nette takip ettiğim kültür sanat ve edebiyat haberleri yayımlayan bir blog. Arada sırada yazarı Betül Yeniçeri ile twitter üzeirnden paylaşımlarımız olmuştu. Öykü Günlükleri    ‘ni takip ediyor ve bize geri dönüşlerde bulunup fikrini söylüyordu. Bloglar arası bu iletişim ile aramızda bir dostluk başladı. Sahaf Kitap sayfalarında bir gün Yaşama isimli bir öyküyle  karşılaştığımda çok şaşırdım. Yazdığını bilmiyordum. Aslında hakkında bilmediğim daha çok şey vardı. Yıllardır biriktirdiği şiirleri vardı. Ve bir gün onları yayımlamaya karar verdi. Bir şiir kitabına en çok yakışacak isimlerden biriyle çıktı karşımıza : ” Maviyse Güzeldi ”

Maviyse Güzeldi, içinde hüzün, özlem, içsel hesaplaşma, umudu arayış ve an’dan kaçış üzerine ruh akışlarından oluşuyor. Kitabın kapağında mavi bir odada banyo yapan yalnız bir kadın var. Sanki şiirlere bir sesleniş bu resim. Kadın kendini değil, ruhunu yıkıyor. Şiirler de  ruhumuzu arıtan büyülü dizelerden oluşmaz mı?

Betül Yeniçeri’nin blog yazılarının yanı sıra çeşitli dergilerde de yayımlanmış eserleri var. Basılı yayının dışında internet ortamında da bazı şiirlerini okumak mümkün. Antoloji.com adresinden son eklediği şiirlerini okuyabilirsiniz. Özellikle en son eklenenlerden ”İzin Verirsen Eğer ” ve ”Çilemiz” şiirleri benim en beğendiklerimden.

Yazarın izniyle kitaptan en sevdiklerimden biri olan ”Adres” şiirini burada paylaşıyorum:

Adres

Adresim var hiç olmazsa

Şöyle iki kelime yan yana geldi

Göz dolduracak, ağızlar dolacak

 

Belli belirsiz bir mırıltı

İyiyim diyorum

Takvim yapraklarına geçebilirim

Oradan saatlere

Ve bir yılı tüketirim

Yıllar birikir

Unuturum saymayı

Bir uçurumdan düşerim

Eylem tamamlanmaz

Sonzsuzlarca düşmek, takvim, saat

Şimdi…

Betül Yeniçeri

 

Betül Yeniçeri, Maviyse Güzeldi – Kurgu Kültür Merkezi Yayınları

 

 

 

 

Yaratma Cesareti- Rollo May

yaratma_cesaretiAlper Oysal başarılı çevirisi ve 33 sayfalık sunuş yazısı ile kitabı felsefe ve psikoloji terimlerinin ağırlığına rağmen sıradan bir okurun anlayabileceği bir dille aktarmış. Yaratıcılık olgusunu anlama ve yaratıcılık esnasında süregülen değişiklikleri kavrayarak aydınlanma yaşamanızı sağlayan bir kitap. Cesaretin ne olduğunu sorgulamanıza neden olurken, yaratıcılığın doğası ve sınırları üzerine bilimsel açıklamalarla ve örneklerle daha önce bakmadığınız açılardan dünyayı görmenizi sağlıyor.

Amerikalı varoluşçu psikolog Rollo May, Bilim ve sanatta özgün bir fikrin nasıl doğduğunu, yetenek ile yaratıcılık arasındaki ilişkiyi ve kaygı, farkındalık, duygu ve cesaret kavramlarının yaratıcılık üzerine etkisini araştırıyor. Kitap ilk bölümde ‘cesaret ‘ üzerinde yoğunlaşarak türleri hakkında bilgi veriyor. Fiziksel cesareti yorumlayışı tahminimizden oldukça farklı; ‘Gövdenin adale gücüne dayanan insanı geliştirmek için değil, duyarlılığın serpilmesi için kullanılması’ nı anlatmaya çalışıyor. Gövdeyle dinleme yeteneğinin geliştirilmesi. Örnek olarak Doğu’nun yoga, meditasyon, Zen, Budizm ve diğer dinsel psikolojilerinin etkilerini veriyor. İkinci değindiği konu Moral Cesaret: Moral cesarete sahip insanların şiddetten tiksinmiş insanlar olduklarını belirtiyor. Örnek olarak seçtiği Rus yazar Alexander Soljenitsin’nin moral cesaretinin sadece direnme gücünden değil, kendi mahkumiyeti sırasında Sovyet esir kamplarında, çevresinde gördüğü insan acılarına duyduğu sevecenlikten de kaynaklandığını düşünüyor. Bu cesaretin, kişinin kendi benliğini, diğer insanların acılarını görmeye yöneltebilmesine dayandığını düşünüyor. ‘Karışmak istemediğimizde, doğru olmayan bir muameleye tabi birine yardım edip etmemenin bahsiyle bile karşılaşmak istemediğimizde, algımızı engellediğimiz, kendimizi başkasının acısına kapattığımız, yardıma gereksinen kişiyle duygudaşlık bağımızı kopardığımız hepimizce bilinebilir bir gerçektir. Böylece korkaklığın günümüzdeki en hakim şekli ” karışmak istemedim ”deyişinde gizlenir.
Toplumsal cesareti diğer insani varlıklarla ilişkiye girme cesareti – kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi- olarak açıklıyor.
Her cesaret çeşidinde rastlanan paradokslardan birini şöyle yorumluyor: ”Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız, ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız.’’
Yaratıcı Cesaret: Yeni bir toplumun inşasında yeni biçimler, yeni semboller, yeni modeller bulunur. Her uğraş yaratıcı cesaret gerektirir. Günümüzde, teknoloji ve mühendislik, siyaset, iş dünyası ve kuşkusuz eğitim tüm bu uğraşlar köklü bir değişimin ortasındalar ve bu değişimi yönlendirecek cesur insanlar gerekmekte. Yeni biçimleri ve sembolleri dolaysızca ortaya çıkaranlar sanatçılardır. Ancak yaratılmış bir ürünü değerlendirdiğimizde yaratıcı bir edimi de icra etmekteyiz. Örneğin bir resme baktığımızda yeni bir duyarlılık anı yaşarız. İçimizde yeni bir görünüm zembereği boşanır, içimizde eşsiz bir şey doğar. Bu da yaratıcı kişinin resmini, müziğini ya da diğer yapıtlarını değerlendirmenin bizim açımızdan da yaratıcı bir edim olmasının nedenidir.
İkinci bölümde Yaratıcılığın Doğası üzerine araştırmaları var. İlk bölümde ilgimi çeken Alfred Adler’in yaratıcılığı telafi etme olarak kuramlaştırması: Ona göre, insanlar sanatı, bilimi ve kültürün diğer yanlarını kendi yetersizliklerini telafi etmek için üretirler. Kabuğunun içine istenmeden giren kum zerresinin üstünü örtmek için inciyi üreten istiridye gibi. Rollo May bu kuramı göz ardı etmiyor ama yaratıcı süreci tam olarak kapsamadığını belirtiyor.
Bundan sonraki kısımlarda yaratıcılık sürecini psikolojik olarak değerlendiren alt bölümler var. Karşılaşma kısmında yaratıcılık sürecinde insanda olan değişiklikleri anlattığı kısım çok ilgi çekici:
”Sanatçılar yoğun karşılaşma anlarında çok belirgin nörolojik değişiklikler yaşarlar: Artan kalp vuruşu, yüksek kan basıncı; boyadığımız sahneyi daha canlı görebilmemiz için gözlerin kısılarak görüşün daralıp yoğunlaşması; çevremizdeki şeylere karşı (zamanın geçişine olduğu gibi ) kayıtsızlaşma… İştahımızın kesildiğini duyumsarız- kişiler yaratıcı edim esnasında yiyip içmekle ilişkilerini kesip, yemek zamanın geçtiğinin fark etmeden çalışmalarına devam edebilirler. Tüm bunlar, otonom sisteminin ( rahatlık, huzur ve beslenme ile ilgili olan ) parasempatik bölümünün işlevinin engellenmesi ve sempatik sinir sisteminin etkinleşmesiyle ortaya çıkarlar.”
Dünyayla karşılıklı Bir ilişki Olarak Karşılama başlığı altında örnek olarak ressamların doğayı resmedişlerindeki yansımaları yorumlaması, bundan sonra sanatçıların eserlerine bakış açınızı değiştirecek.
Birçok psikolojik kavram ve açıklamalara rağmen oldukça anlaşılır bulduğum kitapta tek özümseyemediğim kısım Delfi Kahini: Bir Terapist bölümü oldu. Antik çağ kahinleri ve tapınaklar ve kehanet üzerinden açıklamaya çalıştığı konu belki de daha özenli bir okumayı gerektiriyor.
Kitap genel olarak dikkat gerektiren bir okuma ile anlaşılabilir. Uzun ve akademik cümleler de var. Ama biraz sabır, anlama konusunda yardımlarını sunuyor. Bunu hem yazarın anlatımına hem de çevirmenin titizlikle yaptığı çalışmaya borçluyuz. Rollo May’in kendi hastalarından verdiği birkaç örnek ve kendi yaratıcılık süreci ile ilgili gözlemlerini okumak belki kişisel olduklarından daha keyifliydi. Kitabı okuduktan sonra tarih, toplum ve hepimizin tanıdığı büyük sanatçılar üzerinden verdiği örnekler sayesinde yaratıcılık serüvenine başka bir açıdan bakış zenginliği elde edeceksiniz.

 

Günlerin Köpüğü – Boris Vian

 

” Sadece iki şeyGunlerin_Kopugu_kitap_kapagi_e vardır; güzel kızlarla aşk, her şekilde aşk; bir de New Orleans veya Duke Ellington’ın müziği. Geri kalan her şey gitmeli, çünkü geri kalan her şey çirkindir… ” – Boris Vian

Yetenekli aşçı Nicolas ile yaşayan yakışıklı ve zengin karakter Colin’in güzel bir arkadaş çevresi vardır. Hayattaki en büyük eksikliği aşktır. Bir gün bir arkadaşının köpeğinin doğum günü partisinde güzel Chloe ile tanışır ve çok kısa sürede rüya gibi bir tören ile evlenirler. Roman genç çiftin ve yakın arkadaşları Alise ve Chick’in ilişkilerini gerçeküstü bir atmosferde yansıtır.
Vian, Amerikalı caz bestecisi Duke Ellington’dan aldığı enerji ve müziğin büyüsü ile Song of The Swamp ( Bataklığın Şarkısı) ‘ ndan esinlenerek Chloe karakterini yaratmış. Karakterin yaşamı da bu şarkıyla paralel bir kader izliyor.

 
Boris Vian’nın kitapta yarattığı dünya tüm fantastik ögelerine rağmen günümüzden çok da uzakta değil. Polis şiddeti, dinin asıl amacının dışında kullanılması ve paranın gücü düşünüldüğünde Günlerin Köpüğü romanındaki o uçuk kaçık görünen atmosferi günümüz ortamında hem de çıplak gözle görmek mümkün değil mi?

 
Toplum ve kurumları alaycı bir şekilde eleştiren Vian’ın kitabı ilk yayınlandığında anlaşılamamış, bir başyapıt olarak görülmesi için aradan yıllar geçmesi gerekmiş. Vian 2000’li yıllarda yaşamış olsaydı o takdire şayan hayal gücü ne işler çıkaracaktı diye merak etmemek elde değil. İçinde yaşayan insanların ruh durumuna göre şekil değiştiren ev, musluk borularından ananas kokusuna gelen yılan balığı, çalınan parçanın ritmine göre müthiş kokteyller üreten piyano, insan vücut ısısı ile tohumdan yetiştirilen silahlar ve elbette en büyük hayal ürünü güzel Chloe’nin ciğerlerinde yetişen nilüfer çiçeği… Jean Paul Sartre ‘a ( kitapta adını Jean -Sol Partre olarak görüyoruz) hayran Chick karakterinin parasız kalmayı göze alacak kadar büyük bir tutkuyla onun eserlerini alması ve kendi trajik sonunu hazırlaması süreci de kitapta dikkat çeken olaylardan. Son bölümdeki Chloe’nin cenaze töreni, evlilik törenlerin aksine oldukça sadedir ve Tim Burton filmlerini aratmayacak gri sahnelerle doludur. Colin’in İsa ile konuşması sahnesi ise oldukça ilginçtir.

 

Vian’nın çelişkili anlatım biçimi içinde zekice kurguladığı kelime oyunları, caz ve ritim, gerilim ve mizah, aşk ve ölüm unsurlarını ironik bir yorumla kullanması romanı hem ilginç hem de anlaşılması güç kılıyor. Yazıldığı dönemdeki tarihsel olaylara yakın ve de yazarın edebiyat ve müzik zevkine daha aşina olsaydık romanı daha iyi anlayabilirdik. Yine de çevirmenin dipnotları okuyucuya oldukça yardımcı oluyor. Giriş bölümünde Gilbert Pestureau’nun açıklayıcı yazısı Vian’ı ve eserini anlama yolunda iyi bir yol gösterici. Yine de karakterlerin sonlarını anlatmayarak romanının büyüsünü kaçırmamış olsaydı daha mutlu olacaktım.

 

Not: Yönetmen Michel Gondry’in kitaptan uyarlama olarak çektiği bir film var. (http://www.imdb.com/title/tt2027140/) Henüz izlemedim ama keşke Tim Burton yapsaymış diye de düşünmedim değil.

 

A Long Way From Paradise – Leah Chishugi

‘’Kigali büyük bir tabut olmuş, yavaş yavaş kapağı  üzerimize kapanıyordu… ‘’

‘’ 6 Nisan 1994’te tarihin gördüğü en kanlı katliamlardan birisi radyoda yapılan anonslarla başladı. O gün, bir Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürüldü. Ülkede yaşanan kaostan faydalanan Interahamwe üyeleri ellerindeki listelere bakarak, eğitimli Tutsi ve ılımlı Hutular başta olmak üzere kıyıma başladılar.’’
a long way from paradiseKongo’nun doğusunda varlıklı ve kültürlü bir ailenin çocuğu olarak yaşayan Leah, mutlu ve huzurlu bir çocukluk dönemimin ardından ailesinin işi nedeniyle doğduğu ülke Ruanda’ya taşınır. Genç yaşta henüz okulunu bitirmeden çocukluk aşkı Christian ile evlenir. O dönemde hem bebek sahibi olur hem de okuluna devam eder. Bir gün küçük bebeği Jean Luc ile beraber havalimanının yakınındaki bir kafede arkadaşlarıyla ile otururken başkanın uçağının patlatıldığına şahit olur ve her şey bir anda olup biter. Sanki büyük bir işaret bekleniyormuş gibi Interahamwe askerleri ellerindeki palalarla önlerine gelen tüm Tutsi’leri doğramaya başlarlar. Sokaklar birkaç dakika içinde kan gölüne döner ve Leah kucağındaki bebeği ile bir Hutu olan kafenin sahibinin evine saklanır. Ülkedeki iki farklı ırkın birbirini katledişi milyonlarca ölüme sebep verecek ve tüm dünyanın gözleri önünde ülke bir mezarlığa dönüşecektir.
Kucağında birkaç aylık oğlu ile beraber henüz 17 yaşında iken yaşadığı bu korkunç tecrübe Leah’ın hayatını değiştirecek ve onu güçlü ve kararlı bir kadın yapacaktır. A Long Way from Paradise, Leah’ın cehennemden kaçışını ve tüm Afrika’yı çok zor şartlar altında geçerek sonunda aradığı huzuru bulduğu İngiltere’ye kadar olan yolculuğunu anlatıyor. Yaşadığı travma nedeniyle bir daha hiçbir zaman eskisi gibi bir hayatı olmayacak ama oğlunu kurtaracak, hiç beklemediği ve inancını kaybettiği zamanlarda mucizelere tanık olacak. Ve güçlü bir kadın olarak bu acılı topraklara geri dönerek oradaki kadınlara yardım elini uzatacak.
Soykırımın üzerinden geçen 20 yıl o insanların yaşadığı hiçbir acının üzerini örtemez. Bire bir yaşayan birinin yazdığı bu kitap soykırımın sadece insanları öldürmediğini aynı zamanda geride kalanların ruhlarını da sonsuza kadar yok ettiğini anlatıyor.
afrika_Countries_haritanKigali’de Hôtel des Mille Collines’den başlayan yolculuk Gisenyi, Goma (Kongo), Kenya, Tanzanya, Zambiya, Malawi, Mozambik, Güney Afrika Cumhuriyeti’nden geçiyor ve İngiltere’de son buluyor. Leah’ın 20 yıl öncesinin Afrika kıtasında yaptığı bu yolculuk geçtiği her ülke hakkında da inanılmaz bilgiler veriyor. Bölge halkının yaşadığı zorluklar ve siyasi durumları da kitapta yer alıyor.

 

 

 

 

 

 

Kitabın henüz türkçe baskısı yok. E kitap olarak buradan alabilirsiniz.