MOZAİK PASTA

Mozaik pasta ustası olan anneme sevgilerimle...

364 gün, 24 saat, 15 dakika boyunca an’lara ev sahipliği yapmış olan yıl, dönümünü tamamlamasına yaklaşık 45 dakika kala ( bazı evlerde bu son dakikalar farklılık gösterir elbette) bir dilim mozaik pasta eşliğinde sonuna doğru yaklaşır. Porselen tabaklı, gümüş çatal bıçaklı evlerden tutun da, plastik öteberi kullanan kimi yoksul, kimi öğrenci evlerine kadar birçok yuvanın masasında, bütçeye göre  çeşitlilik gösteren ana yemeğin assolist olarak boy göstermesinin gölgesinde, gizli gizli parıldar.

Burjuva mutfaklarının malzeme listelerindeki gibi adı sanı farklı malzemeler gerektirmez. Mahalle bakkalından kolayca temin edilebilen, bütçeyi zorlamayan malzemeler kullanılır. Fırında pişirilip uygun şekilde kabarması beklenmez, içine ayrı dışına ayrı işlemler gerektirmez. Kısacası kafa karıştırmayan basit bir pastadır. Ama efsanevi bir tadı vardır. Mozaik adını görüntüsünden aldığı düşünülmektedir. Dilimlendiğinde bisküvi ve kakaolu kısımlar farklı renklerde görüldüğünden mozaik bir doku izlenimi verir.

Kimi evlerde tarifine uygun olarak bir gün önceden itinayla hazırlanıp buzdolabında dinlenmeye bırakılırken, hiçbir zaman mutfak dolaplarında basit bir kek yapacak kadar malzemenin bir arada bulunmadığı yoksul evlerde; son gün eksik ama olmazsa olmaz malzemenin, evin küçüğünün eline tutuşturulan bozuk paralarla bakkal amcaya gönderilmesi suretiyle temin edilmesinin ardından, tatlı bir telaşla hazırlanır. Evlerinde gösterişli isimleri olan mutfak kapları bulunmadığından, temiz olduğundan emin olunan naylon poşet, sağından solundan kesilerek uygun hale getirilir. Pastanın malzemeleri karıştırıldıktan sonra poşetin üzerine dökülür. İki elle yanlarından bastırılmak suretiyle prizmamsı bir şekil alana kadar üzerinde çalışılır. İlk çocuğun doğumundan beri aileye hizmet eden emektar tek kapılı  buzdolabının, açılınca Alaska’da bir buzdan evi andıran, pastanın zar zor girebileceği kadar açıklığı olan bölümüne konulur. Akşam olup da televizyonda anne  babanın sevdiği bir iki sanatçı çıkıp şarkı söyledikten, dansöz şöyle bir göründükten sonra, piyango henüz çekilmemişken ( tam olarak akşam yemeği ve tombala oynama arasındaki bir zamana tekabül eder ) dolapta dinlenmekte olan pasta yenmeye hazır kıvama gelecek, ancak o vakte kadar çocukların aklının bir kenarında yer edinecektir.

Saatlerin senenin sonunu göstermesinin anlamanı henüz sorgulamayan, ömürlerinden geçip giden koca bir yılı daha önlerinde onlarca yıl olduğunu bildiklerinden midir, umursamayan evin küçük bireyleri (belki de akılları pastada olduğundandır) , 15 dakikada bir mütemadiyen ‘anne pasta olmuş mudur artık’ diye sorduklarından, anne dayanamaz, henüz istediği kıvama gelmediğini düşündüğü pastasını ‘aman yabancı mı var aramızda ‘ düşüncesinin verdiği gönül rahatlığıyla servise hazırlar. Çocuklar için yılbaşı gecesinin anlamı mozaik pastadır. Pastayı yemeden yeni bir yıla girmenin anlamı yoktur. Yanında annenin izin verdiği bir miktar su katılarak asit derecesi düşürülmüş ‘kara su’ dan içilir. O yaşlarda henüz kahve alışkanlığı olmadığından, mozaik pastanın en iyi ‘kara su’ eşliğinde yenildiği bilinmektedir. Bazı çocukların anneleri asit olayına takıntılı olmadıklarından, o çocukların su katılmadan içtikleri de bilinmektedir.

Tabaktaki pastayı her çocuğun yeme şekli farklıdır. Kimisi kaşla göz arasında bitirmişken, diğeri çatalın ucuyla yavaş yavaş, sindire sindire yemektedir. Kendi payını her zaman herkesten  önce bitiren küçük kardeş, ister istemez kendine sinir olmaktadır. ‘Yine aynı hatayı yaptım’ içsel konuşmalarına başlamıştır. Abla durumun farkındadır. Az sonra yüreği elvermeyecek ve küçük kardeşiyle kendi hakkını da paylaşacaktır…

Bir yıl daha bir önceki gibi geleneksel mozaik pastanın gölgesinde sonlanırken, yeni yıl; yeni umutlara, yeni paylaşımlara, yeni dostluklara, güzel haberlere, sağlığa, sıhhate, verime, doyuma, başarılara, sevgiye ve birlikteliğe açık olsun dilekleriyle karşılanır…

Bir Çocuğun Neşesindedir Bayram

Bir çocuğun neşesindedir bayram.Büyüklerin dayattığı yapay bir mutluluk kavramından ötedir,yastığının altında uyursun onunla bütün bir gece…

Sabah okula gideceğim ,yine mutsuzum.Havanın aydınlanması demek okula gitme zamanı geldi demek.Nefret ediyorum sabahlardan.Gün ışımaya başladığı anda koşuşturmalar başlıyor.Birazdan annem gelecek.Haydi kahvaltıya,diyecek her zamanki gibi abartarak öğlen oldu kalkın artık diye bağıracak.Geç kaldınız okula diye seslenecek.Sıcak yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönerken daha da çok gömülesim geliyor yastığa ve yorgana.Yatağın içinde gizli bir bölme olsa,sabah olunca açılsa ve ben annem yakalamadan girsem o kuytuya.Gün boyu orada sessizce tek başıma yatsam,arada bir şeyler okusam,uyusam,uyansam akşama kadar takılsam .Ben bunları düşünürken annem geliyor,haydi çocuklar bugün bayram.Babanız gelecek birazdan namazdan.Kalkın diyor.Bayram sabahı olduğunu hatırlıyorum bir anda.Yaşasın diyorum okul yok bugün.Ama yine de erken kalkmak zorundayım.Hayalini kurduğum o gizli bölmeyi düşünüyorum.Ama bugün bayram.Gizli bölmelerinde bile rahat bırakmazlar insanı.

İstemeyerek kalkıyorum yataktan.Babamı üzmek istemiyorum çünkü.Her zaman bütün aileyi bir arada görmek ister babam.Akşam yemeklerinde,Pazar sabahı kahvaltılarında,bayramlarda…Herkesi bir arada görmek mutlu eder onu.Bayram sabahları da ayrı bir neşeli olur.O namazdan geldikten sonra bayramlaşırız.Annemin, babamın elleri öpülür.Artık kocaman olduğumuz için çocukluğumuzdaki gibi harçlık beklemeyiz.Zaten büyüyünce masraflarımız da arttığı için harçlıklar bayramlarda değil,düzenli olarak alındığından, ayrı bir beklentinin içine girmeyiz biz de.Bayramlardaki en büyük harçlık,okulun tatil olmasıdır artık.Güzel bir kahvaltı hazırlarız annemle beraber.Ekmekler bir gün önceden alınmıştır.Bayramda çalışmaz fırınlar.Mahalle bakkalı uyarır herkesi.Bayramda ekmek çıkmayacak der.Önceden stoklanır ekmekler.Annem börek yapar bayram sabahı için.Kıymalı patatesli,ya da ıspanaklı peynirli.Mis gibi demlenmiş çayımızla beraber güzel bir kahvaltı yaparız ailecek…Sonra ziyaretler başlar.Komşularla türk kahveleri içilir,artık bilmem kaçıncı kez istemiyorum desen de tatlılar gelir.Kolonyalar tutulur.Hangi eve girseniz aynı koku gelir burnunuza.Aşırı şerbetli tatlı,türk kahvesi ve kolonya kokusu.Muhabbetler bile aynıdır.İyi bayramlar dilekleri havada uçuşur,dudaklar değdirilmeden çene ve alnın karşındaki kişinin eliyle buluşmasından ibaret bayramlaşma teknikleri sergilenir.Kimse gerçek anlamda el öpmez.Yanaklar birbirine değdirilir,böylece öpüşülmüş olunur.Öptüğün kişinin kokusunu duyarsın sadece.O da büyük ihtimalle sabah hazırlanırken sürdüğü parfümüyle,gittiği evde kendisine tutulan kolonyanın karışımından oluşan boğucu bir kokudur.

Bayramlarda size ikram edilen bir şeyi yememek ya da almamak ayıp olarak bilinir.Küçükken ayıp olarak öğrendiğiniz her şeyi annenizin babanızın gözetiminde olduğunuzdan  ve ‘ayıp’ kesinlikle yapılmaması gereken bir şey olarak beyninize kazındığı  için aksini yapmamaya çalışırsınız.İkram edilen şeyleri yer,kolonyaları sürünürsünüz. Bir bayram sepeti gibi koka koka geçiririniz o günü.Büyüklerin ellerini  gerçek anlamda öpersiniz.Hafiften çene değdirme takdiğini henüz öğrenmemişsinizdir.O yüzden dudaklarınızda hep o gün boyu sürülen altınbaş,ya da limon kokulu kolonyanın  tadı olur.

Ben bayramlarla ilgili takdikleri çok küçük yaşta öğrendim.El öpmekten de,komşulara gidip bayramlaşmaktan da pek hoşlanmazdım.Birisi öpeyim diye elini uzattığında o el gözümde büyür kocaman olur,derisi üzerindeki her nokyata odaklanır,kokusunu taa karşıdan alırdım.Büyükleri zlerken görmüştüm.Onlar hiç de bizim gibi gerçekten öpmüyorlardı insanları ve ellerini.Kısa bir süre sonra ben de büyükler gibi bayramlaşmaya başladım.Yaş ilerleyince de el öpmek yerine el sıkma olayına terfi ettim. Böylesi daha iyiydi benim için.

Bayram boyu tüm merasimler aynen uygulandı uzun bir süre.Sonra öyle bir dönem geldi ki, insanlar bayramı bayram olarak değil de tatil zamanı olarak algılamaya başladılar.Kimse uzaktaki ailesine ya da akrabalarına gidip el öpmek istemez oldu.Daha aylar varken nereye gitsek diye plan yapmaya başladılar.Seyahat acentelerinin ,gazetelerin sayfalarındaki  renk renk otel reklamlarından kendilerine uygun olanı seçtiler.Aylar öncesinden rezervasyonlar yapıldı.Bayram sabahları kuru bir telefon konuşmasıyla büyüklerin bayramları kutlanır oldu.Bir dahaki bayrama kesin geliyoruz gibi anlamsız sözler verilmeye başlandı.Televizyonda ,bayramdan önce iç karartıcı ve duygu sömürücü şeker reklamları yapılmaya başladı.Anneanneler,dedeler,torunlar kullanıldı reklamlarda.Bayramlar alışveriş ve tatil olgularına dönüştü zamanla.

Çocukluğumun bayramları mazi olma yönünde hızla ilerliyor.Şehirlerin her bir yanına mantar gibi biten alışveriş merkezleri yapılıyor.Büyükler çocukların ellerinden tutup ,beton yığını binaların suni parklarına götürüyorlar.Çiçekler.böcekler,bayramlar sahte artık.Cam bir fanusun içinde ölü bir balık gibi yaşıyor görünmeye çalışıyoruz…

Oysa bir çocuğun neşesindedir bayram.Büyüklerin dayattığı  yapay bir  mutluluk kavramından ötedir,yastığının altında uyursun onunla bütün bir gece…Sabah uyanınca parlak kırmızı ayakkabılarını giymektir bayram.El öpersin,bayram harçlığı alırsın,gider mahalle bakkalından çatapat alırsın.Taşa sürte sürte eğlenirsin.Kokusunu otuz yaşına da gelsen unutmazsın.Bir alışveriş merkezinde,ya da güneyde  bir otelde hamburger yemekten daha iyidir bayramı yaşamak…

İzmir Fuarı

İzmir Fuarı.Çocukluğumun hayaller şehri.Sevgili babamın yılda bir kez fuar açılışında ellerimizden tutup götürdüğü, 30 yaşımda olmama rağmen hala unutamadığım anılarımla dolu günler..Ne zaman Eylül gelse okullar açılacak demekti.Ama bir de eğlenceli bir yanı vardı Eylül’lerin.Fuar zamanı!!Ailecek en güzel kıyafatler giyilir,haftasonu bir gün oraya ayrılırdı.Farklı ülkelerden gelen şirketlerin değişik makinelerine bakar,vay be adamlar bunu da yapmış şaşkınlığıyla dolaşırdık.Yurtdışından gelen ülkelere ait bölümleri büyük bir merakla gezer,firmaların bize uzattığı broşürleri naylon torbanın içine koyardık.Nedendir bilmem severdim o broşürleri.Sonra eve gelince sayfalarını karıştırır kaybolurdum içlerinde.

Dondurmalarımızı yerken uçan balonlardan alırdı babam.Rengarenk baloncularla dolu oldurdu fuar.Bir de kültür parktaki gölde kuğularla geziye çıkanları izlerdik.Babamla annem eski anılarını anlatırlardı fuarla ilgili.Eskiden Göl Gazinosu’nda Zeki Müren ,Safiye Ayla,Bülent Ersoy,Sezen Aksu,Tanju Okan,Gönül Yazar gibi dev sanatçılar  sahne alırlarmış.Manolya bahçesinin ismini Zeki Müren vermiş mesela..Zeki Müren babamdan bana geçmiş ve benden de umarım çocuğuma geçecek bir efsanedir..Keşke onun sahne aldığı zamanlarda yaşamış olsaydım.Bir kez onu canlı dinleseydim..

Yemyeşildir fuar.Büyük çam ağaçlarının altında yürüyüş yaparken bir ürperti gelir üzerinize.İzmir’in mis havası ciğerlerinize dolar.Kültür Park’ın içinde bir hayvanat bahçesi vardır.Babamla oraya gittiğimizde aklımda kalan hafızama kazınan görüntüler var.Bir maymun ailesi vardı.Anne olduğunu düşündüğüm dişi, yavrusunu kucağına yatırmış,kafasındaki tüyleri ayıklayarak bir şeyler arıyordu.Öyke itina ile çalışıyordu ki elleri bir insan eli gibi işliyordu.Bahadır vardı eskiden.1954’ten beri oradaydı.Yaşlandı gitti bahçede.2007 de öldü.Benim çocukluğumda gördüğüm ilk ve tek fildi o.Onunla ilgili babamın bir hikayesi vardı.Bir gün beyaz takım elbiseli bir adam çekirdek yiyiyormuş.Bahadır’a yaklaşmış.Demir pamaklıklardan içeriye elini uzatıp ona uzatmış.Bahadır da ne bilsin adam yiyecek bir şeyler veriyor diye hortumuyla çekmiş elindekileri.Meğer adam çekirdek kabuklarını uzatmış Bahadır’a.Sinirlenmiş ama kabukları da içine çekmiş bulunmuş bir kere.Sonra gitmiş yuvasındaki küçük göletten çamurlu suları çekmiş,çekmiş..Adamın yanına yaklaşıp bütün suyu üzerine boşaltmış.Beyaz elbiseli adam çamur içinde kalmış..

Fuar aktivilerinden olmazsa olmazı lunaparktı tabiki.Her çocuk gibi oraya gitmeye can atardık.Her birimizin belirli bir jeton hakkı olurdu.Ben çok küçükken babam ve iki kardeşimle birlikte bindiğimiz elma kurdu vardı.Kıpkırmızı kocaman bir elmadan çıkan yeşil bir kurt.Orada çekilmiş,babamın kamerayı işaret eden parmağına odaklanmış bir fotoğrafımız var.Babamın o fotoğraftaki bizi kameraya baktırma çabası,ben de dahil üç kardeş olarak üçümüzün de farklı yerler bakan şaşkın ve hafif ürkmüş suratları görülmeye değer :)Çarpışan arabalardan pek de hoşlandığım söylenemezdi.Zira bir keresinde bir dişimi kaybetmiştim orada.Ama balerini severdim.Balerin eteklerini nazlı nazlı  döndürmeye başlardı önce.Yavaş yavaş hızlanırdı..Dönerken bütün lunaparkı izlerdim..En sevdiğim ise dönme dolaptı..Kocaman ışıl ışıl bir şeydi.Renkli ışıkları başımı döndürürdü.Bayılırdım onunla güzel İzmir’imin semalarına bakmaya..

Lunapark aktıvitelerinden sonra kırtasiye bölümüne geçerdik.Burada büyük firmalar kilo ile defter satarlardı.Okul öncesi alışverişimizin bir kısmını buradan yapardık.O zamanlardan beri kırtasiye delisi olan ben,hangi defteri ,kalemi seçeçeğimi şaşırır hazine bulmuş gibi mutlu olurdum..Gün bitiminde elimizde kırtasiye ve broşür torbaları yorgun düşmüş bir halde babaannemlere doğru yola çıkardık.Gürçeşme yokuşunu tırmanmaya halimiz kalmazdı.İçimde hep bir ürpertiye neden olan yahudi mezarlığını da geçtikten sonra sıra merrdivenleri tırmanya gelirdi..Ve ufukta babaannemlerin mavi renkli,akşam sefalarıyla dolu kapısı belirirdi…Güzel bir fuar günü işte böyle sonlanırdı..

Tarhana Çorbası

Aralık ayında İzmir’e yaptığım seyahatte annemden tarhana çorbasının ve aşure’nın annemce tarifini aldım.Bilgiye ulaşmanın artık çok kolay ve hızlı olduğu bugünlerde geleneksel bir yönteme başvurdum.Şüphesiz google’a  ‘tarhana çorbası’ yazıp bir sürü sayfada ve blogda birçok tarife erişmem mümkündü..Ama hiç birinin yıllardır annemin elinden yediğim o lezzete ulaşabileceğini sanmıyorum.Annemim her yıl yaptığı tarhana çorbası ritueli o kadar da basit değil.Yaklaşık bir hafta ilgiyle ve sevgiyle yoğrulup istenilen kıvama getiriliyor..Öncesinde tarhanalık alşıveriş yapılıyor..Komşularla tarhana sohbeti eşliğinde çaylar içiliyor.Bilgi paylaşımı yapılıyor.Mucizevi tarhana otu aranıp bulunuyor..Daha sonra tarifiyle birlikte anlatacağım işlemlerden sonra kurutulması için balkona,çatıya,güneş görecek bir yere seriliyor..Ve en zahmetli görev  evin en küçük çocuğuna veriliyor;hergün tarhananın başında bekleme görevi.Görevli çocuk kardeşimiz tarhanayı kuşlardan,börtü böcekten korumak gibi ulvi bir görevi gerçekleştiriyor.Tarhana yapımında ailedeki herkesin bir görevi oluyor.Yeri geliyor malzeme doğruyorsun,alışveriş yapıyorsun,kollları sıvayıp yoğuruyorsun,küçük parçalara ayırma,ya da ovalama kısmında yer alıyorsun..Ya da evin küçük bireylerinden biriysen koruma görevlisi sen olursun..Böylece tarhanın lezzetine ailedeki herkesin katkısı oluyor..

Marketteki raftan paket çorba alıp içen bir çok insanın aslında tarhananın nasıl yapıldığını bilmediğinden eminim..Bir keresinde bir arkadaşım zeytinin dalından koparılıp hemen yendiğini sanıyordu…Düşünün artık..Ah şehirli çocuklar ah..Birkaç yıl sonra geleneksel olan birçok şeyi unutup gideceğiz..Buna çok üzülüyorum.Amerika’da yapılan bir araştırmada çocuklara domatesi ve ketçabı göstermişler.Azımsanamayacak kadar büyük çoğunluğu domatesi tanımıyormuş .Ve ketçabın domatesten yapıldığını bile bilmiyormuş..Ne acı bir durum..ben çocuklarımın bu şekilde yetişmesine asla izin vermeyeceğim..

Şimdi sırada o eşşiz lezzetin tarifine geldi..

malzemeler

*2kg soğan

*yarım kg haşlanmış nohut

*2 kg kırmızı biber

*1 kg domates

*5 kafa sarımsak

*1 kg kese yoğurdu

*1 bağ tarhana otu

*karışımın durumuna göre bir miktar  un

Yapılışı;soğan,nohut,biber,domates,sarımsak ve tarhana otunu  büyük bir tencereye koyup kaynatın.Çok suluysa suyunu süzüp soğumaya bırakın.

Karşım soğuyunca geniş bir tepsiye unu koyup ortasını açıp kese yoğurdunu koyun.Daha önceden haşladığınız karışımı ekleyerek yoğurmaya başlayın.Kulak memesi kıvamına gelene kadar yoğurun.(bu oldukça çaba gerektiren bir durumdur baştan uyarıyorum.Yoğurma esnasında kas yapmanız muhtemel:)Yoğurulan hamuru dinlenmesi için bırakın.Üzerine toz gelmemesi için örtün.Bir hafta boyunca her gün arada yoğurun..Mümkünse aile bireyleri de katkıda bulunsun ki lezzeti artsın :)) Tabii hijyen kurallarına dikkat etmek koşuluyla..Bu arada erkek aile bireylerinden elleri kolları fazlaca tüylü olanlara başka görev verelim, yoğurma kısmına bulaştırmayalım isterseniz.. 🙂

Yoğurma seramonisi bittikten sonra artık ikinci aşamaya hazırsınız..temiz bir çarşafın (beyaz olsun,geleneksel..) üzerinde ,cıvıksa un takviye ederekten küçük parçalara ayırıp yayalım.Daha sonra muthemelen ertesi gün üstleri kuruyunca tek tek ters yönlerini çevirelim..Her yönünün güneş görmesini sağlayalım.Arada kontrol edelim,daha küçük parçalara ayıralım ki içleri de kurusun.Bütün tarhanalar kuruyunca artık mutfak robotundan geçirmek suretiye toz haline getirebiliriz..eskiden robot falan yoktu annelerimiz elleriyle ovalayarak yaparlardı bu işlemi..oluşan tozu elekten geçirip iri kalan taneleri tekrar robottan geçirmeniz gerekiyor..Son olarak toz haline getirdiğiniz bu harika kokulu karışımı evin içinde ya da mümkünse güneşte birkaç gün daha havalandırın ki iyice kurusun.Daha sonra beyaz bez cuvallar var bakliyat koymak için.Onların içine koyup kış için saklayabilirsiniz..Anneciğim bana kargoyla gönderir. Ben de onu cam kavanoza koyup buzdolabında saklıyorum..

Çocukluğumda tarhana haftalarında sabahları bu kokuyla uyanır gün boyu bu kokuyla yaşardık.Koca tencerinin yanına gider bu devasa turuncu hamura bakıp garip şekline hayret ederdim.Her gün bir başka görünürdü karışım.Kabarık köpüklü turuncu bu nesne bir hafta boyunca mutfağın misafiri olurdu..Sonra da kış boyu soframızın baş tacı…

Yıllardır tarhana çorbasının isminin tarhana otundan geldiğini düşünmüstüm.Ama biraz araştırınca bir rivayete ulaştım:
Vaktiyle bir hükümdar seferlerinden birini yaparken, bir fakirin evine misafir olmuş.
Sıkıntı içinde ne ikram edeceğini şaşıran köylü kadın çabucak bir çorba kaynatıvermiş.
Hükümdar kendisine ikram edilen çorbayı çok sevip, ev sahiplerine övgüde bulunarak “Bu ne çorbası?” diye sorunca, çorbayı hazırlayan kadın “Dar Hane çorbasıdır, kusura bakmayın.  Afiyetle yiyin!” şeklinde yanıt vermiş.
(Dar Ev, Darda olan Ev, Yoksul Ev manasında…)

Ben sadece tarhananın nasıl yapıldığını anlatmak istedim.Pişirme hakkında da bilgi isterseniz seve seve paylaşırım.Her yörede tarhana farkılı yapılır farklı pişirilir.Ege’de bizim yörede bu şekilde yapılıyor.Umarım siz de bir gün ailecek işbirliğiyle yaparsınız bu nefis çorbayı..Hepinize şimdiden afiyet olsun!!!

selçuk günleri…

Gecen hafta memleketim Izmir’deydim.Cuma günü is cikisi otobus-metrobus-metro üçlemesiyle havalimanina gittim.Sevgili esimle bulustuk ve 7’deki uçak icin islemlerimizi yaptik.Ucak Cuma gunu olmasina ragmen şaşılacak bir şekilde vaktinde kalkti ve sayın kaptanimiz 50 dakikalik bir yolculuk suresi belirledi.Yolculuk keyifliydi.Ikimiz de cok acikmistik ve ben ikramda hindili sandvic olmasin lütfen diye dua ettim.Cünkü hep ucuslarda hindili sandvic denk geliyor ve sevmiyorum.Dualarimin sonucu olsa gerek bu kez peynirli sandvic vardi.Yaninda mercimek salatasi,haydari ve domates eslik ediyordu.Himm,süper bir menu.Ikimiz de acele acele yedik.Uçus suresi cok kisa oldugu icin servisi hemen toplamaya basliyorlar.çünkü ucak inis icin alcalmaya basliyor.Özgür de ben de daha once ucus personeli olarak calistigimiz icin servis yapan arkadaslara karsi ekstra duyarliyiz her zaman.Yemek kaplarini duzenli olarak veririz,koltuklarimizi temiz düzenli birakiriz..

Giderken koltugum cam kenarindaydi,disariyi izleme firsatim oldu.Tabi ki manzara ayni, her seferinde izleyecek ne buluyorsun diyebilirsiniz ama bu kez ilk defa gun batımına denk geldik.Bulutların arasından harika bir görüntü vardi.Gökyuzu kizilimsi bir renge burundu.Doganin muhtesemligi karsisinda bir kez daha kucucuk hissettim kendimi…

Selcuk biraktigim gibiydi hic degismemis.Sanki gun gectikce daha da guzellesiyor gibi geliyor bana.Daha yesil,daha huzurluydu bu kez.Belki de ben Istanbul’dan gittigim icin bana oyle geliyor.Tam yaz sezonu oldugu icin heryerde turistleri gormek mümkündü.Annemlerin oturdugu ev ;Tarihi Isabey Camii,Saint Jean Kilisesi,Artemis Tapinagi’nin kalan son sütunu ve Selcuk Kalesi arasinda kaliyor.Evin catisina ciktiginiz zaman bu dort  onemli tarihi yapiyi gorebiliyorsunuz.Artemis tapinaginin onunden Efes havalimanina dogru uzun bir yürüyüş parkuru var.Yolun her iki tarafi dut agaclariyla çevrili olduğu icin biz ona dutlu yol diyoruz.

Ben orada yasarken evimiz biraz daha uzakta yukaridaki 19 mayis mahallesindeydi.O zamanlar dutlu yola gelmek hic cekici gelmiyordu bana.Bu gidisimde Özgur’le erken kalkip dutlu yolda yuruyus yaptik.Efes havalimanina kadar yürüyüp geri dönduk.Tertemiz bir hava yemyesil agaclarla donanmis bir yol.Insan daha ne ister ki.Bir de yoldan gecen arabalar olmasaydi daha huzurlu bir yer olabilirdi.Ertesi gun annem de katilmak istedi.Özgur,ben.annem ucumuz beraber basladik yürümeye.Cocukken komsumuz Senay teyzenin mezarligin arkasinda yedi uyuyanlara giden yolun yaninda seftali bahcesi vardi.Bazen haftasonlari giderdik.Ömrümün en guzel şeftalililerini orada yemisimdir.Bir daha ne oyle bir lezzet ne de oyle bir meyve kokusu duydum..Senay teyzenin bahcesinin önünden gecerken icim bir tuhaf oldu.Artik bahce ona ait degil.Esi vefat ettikten sonra oglu ne varsa satmis.Yazik onca emeğe..Bir çırpıda silmis herseyi.Zaten o adami hic sevmezdim.Etrafindaki herkese mutsuzluk  yayardi.Neyse ,eskiden mezarligin icinden bir yol gecerdi ve direk bu bahcenin yanina oradan da yedi uyuyanlara cikardi.Biz de mezarligin icine girdik ,o yillar onceki yolun hala orada oldugunu düsünerek aramaya basladik.Ama birkac tur attiktan sonra birine sormaya karar verdik.Ve evet sabah sabah orada biri vardi Anneme yolun nerede olduğunu gösterdi(.Büyük sans tabii o an bunu fark etmemistim)..Sanki sabah sabah mezarligin icinden yürümek cok normalmis gibi..Bu arada mezarlığın içinde dolaşırken bazı mezarlara ölen kişilerin fotoğraflarını koyduklarını gördüm.Neden böyle bir şey yapmışlar anlayamadım….Şeftali agaclarinin ve incir agaclarinin icinden yedi uyuyanlara çıktık…(Yedi uyuyanlarla ilgili efsane için tıklamanız yeterli)

Hava cok guzeldi.Fazla terlemedik bile.Siyah incirlerin tadina bakmayi da ihmal etmedim.Agactan koparip yemenin de zevki de paha bicilemez tabikii.

Cocukken tum bunlarin degerini bilmedigim icin cok kiziyorum kendime.Yanlis anlasilmasin, yasadigim yeri sevmiyor degildim.Ordan gitmek baska yerde yasamak gibi dusuncelerim de hic olmadi.Ama hic simdiki gözle görmemisim ona üzülüyorum.Tadini cikarmamisim yasadigim cennetin…

Kücük yigenim Ayşenaz bu yıl anaokuluna basladi.Cok heyecanli ,cok hevesli.Bir gün israrla onu okula benim götürmemi istedi.Elinden tuttuk okula dogru yola cıktık.Okul da evlerinden yürüyerek bes dakika.19 Mayis Ilkogretim okulu.Kardeslerim Nihan’in,Cihan’in ve benim de okudugum okul.Aradan yillar gecmis yigenlerim ayni okula baslamis..Kapidan iceriye girdik.eskiden o kapi bana nasil büyük gelirdi..Bahcede siraya girerdik,istikal marsi,anımız vs törenler icin.O bahce de bana göre kocamandi o zamanlar..Meger ne kadar kücükmüş..Eskiden arada sırada simit aldigimiz kantin simdi anasınıfı mutfagi olmus..Bütün bunlar bir de Aysenaz’in sınıfa girer girmez bizi unutup yanindaki arkadasiyla muhabbete baslamasi beni hem güldürdü hem de duygulandirdi..Gözlerim doldu bir ara..Eski arkadasımın kızı olmus anneannesi tutmus elinden okula getirmis…Şimdi kendi kuaför salonu olan bu arkadaşımla yıllar once bir iddaya girmiştik.Erkeklerden nefret ettiğim,fenizmin anlamını bilmeden feminist geçindiğim günlerdi.Ama bence her kız çocuğu böyle bir dönem geçirmiştir(Hangimiz bir zamanlar erkeklerden nefret etmiyorduk ki :))Neyse o zamanlar bu arkadaşıma bu duygularımı paylaşıp ben asla evlenmeyeceğim,aşık maşık olmayacağım demiştim.O da o zamanlar o bilmiş tavrıyla olacaksın diye benimle iddaalaşmıştı.Sonra bir kutu karpuzlu big babol sakızına bahse girdik. Ama öyle satılan küçük paket sakızdan değil…(o zamanlar mega değil,sadece bigbabol’du) Bakkal amcaların toptan aldığı büyük kutulardan hem de… Arkadaşım bu iddamızı hatırlar mı bilmem ama ben  ne zaman bigbabol sakız görsem ona olan borcum aklıma gelir.Neticede iddaayı ben kaybettim.Kız haklı çıktı.Aşık da oldum evlendim de…

Okuldan ciktik yandaki bakkala ugradik.Çakır bakkal derdik.Hala ayni yerinde…Neredeyse 20 yil olmus.Hala ayni bakkal aynı çakır amca..Biraz yaslanmis ama cok degil.Hala güleryüzlü,hala konuskan.Selamlastik konustuk ayaküstü…20 sene önce tenefüslerde koşar çikolata falan alırdık.Şimdi benim yiğenlerim koşuyor bakkala.Bir an burda hayat ne kadar yavas ilerliyor diye düsündüm.20 yil sonra geliyorsun hersey ayni yerinde. cittaslow olayi tam buraya göre bence 🙂