Kategori: Kafaya taktıklarım

Film ve Dizilerde Edebiyata Rastlayınca

 

10628457_1478591499060819_1650313878918604260_nDaha önce İçinde Okumak- Yazmak Geçen Filmler dosyası ile edebiyata yakın duran, izlerken okumak hevesimizi arttıran filmlerden bahsetmiştim. Bu kez izlediğimiz film ve dizilerde karakterlerin okuduklarına odaklanalım istedim. Yönetmenin ya da senaristin ince düşünülmüş fikirlerle yerleştirdikleri kitaplar mı bunlar? İzlediğimiz sahne, içindeki karakter, okuduğu kitap ile ilgili mi? Ya da çok derin anlamlar yüklenmeden daha hafif amaçlara mı hizmet ediyor bu durum? İnternette biraz araştırma yapınca benim gibi düşünenlere rastladım. Ame ne yazık ki hiç biri türkçe tartışmalar değil. Örneğin yukarıdaki fotoğrafta Sawyer 3. sezonun bir bölümünde Ayn Rand- Hayatın Kaynağı’nı okuyor. Bu konu üzerine bir forumda ilginç tartışmalar okudum. Kitaptaki karekterlerle dizideki karakterleri kıyaslamaları farklı yorumlar içeriyor. Merak edenler için link burada. 

Bir diziyi izlerken ya da filmi seyrederken karakterlerin ne yaptıkları, ne giydikleri, davranışları, konuşmaları, meslekleri hikaye ile ilgili. Peki ya okudukları kitaplar? İzlerken sadece bakıyor muyuz, ayrıntılara anlam yükleyerek izlediğimizin bize ne verdiğini düşünüyor muyuz? Tartışıyor muyuz sonrasında?

Bu yazı biraz da kafamızı karıştırsın, bir daha izlerken farklı düşünelim, görmeye anlamaya çalışalım. Belki ortaya ilginç tartışmalar çıkar, ne dersiniz?

Aşağıdaki listenin oluşabilmesi için izledikleri filmlerden kareleri paylaşan arkadaşlara teşekkürler 🙂

Desktop12Don Draper bulunduğu yere kendi çabalarıyla gelmiş bir karakter. Mesleğinde merdivenleri hızla tırmanırken arada sırada düşüşlerine de tanık olduk ama hiçbir zaman takım elbiseli  halinden ve jöleli saçlarından ödün vermedi. Dizide en çok kitap okurken gördüğüm karekter olması nedeniyle bu yazıda ilk sıralarda yer almayı hak etti. Sawyer’in giriş karakteri olması sırf okuduğu kitaptan dolayı tarafımca torpilli olmasından. Yoksa Don daha çok puanı olan karakter 🙂 Don’un okuduğu kitaplar; Leon Uris- Exodus , Philip Roth- Portnoy’un Feryadı, Frank O’Hara- Meditations In An Emergency, Dante – İlahi Komedya İnferno ve Charlotte Perkins Gilman – The Yellow Wallpaeper. Bu arada patronlardan Bert Cooper da sıkı bir Ayn Rand hayranıydı.

Chris Wilton, bir Woody Allen filmi olan Match Point’te The Cambridge Companion to Dostoevsky okuyor:

tumblr_lnfq45qhQm1qkv74mo1_500Sevimli film Little Miss Sunshine’da, konuşma orucu tutan Dwayne Nietzsche‘den Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü okuyor:

dwayneWanda Adında Bir Balık’da Otto karakteri de  Nietzsche okuyor:

tumblr_n0oj5tzZ4j1tre84mo1_400Moonrise Kingdom’da Suzy Bishop  Shelly and the Secret Universe’i okuyor: (Kitap gerçekten var mı yoksa film için mi tasarlanmış o bilgiye ulaşamadım.)

mk-11Tesadüf filminde Sarah Thomas ( Kate Beckinsale) Kolera Günlerinde Aşk’ı okurken görünüyor :

Marquez-5001Colorado dağlarında bir otele kış ayında göz kulak olmakla görevli Jack Torrance ailesiyle beraber burada korkunç bir cinnetin ortasında kalır. Anne Wendy Torrance oğluyla kahvaltı yaparken J.D Salinger ‘dan Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuyor:

Shining_011PyxurzConspiracy Theory’de Jerry ( Mel Gibson) da saplantılı bir şekilde hep bu  kitabı okuyor; Çavdar Tarlasında Çocuklar

bb4a6-juliaandmel

 Rectify dizisinde Amantha,  Nassim Nicholas Taleb‘in Black Swan –The Impact of the Highly Improbable adlı kitabını okuyor. Türkçeye Siyah Kuğu- Olasılıksız Görünenin  Etkisi olarak çevrilmiş.

tumblr_n8lk2jOpjB1rm9irpo1_500

 

 

 

 

 

 

 

 

Karakterlerin bol bol kitap okudukları film My Afternoons With Margueritte ‘da, sevimli teyzemiz Margueritte okuma bilmeyen Germain’e Albert Camus’un Veba kitabını okuyor.

11İç savaşın eşiğindeki Bougainville Adası’ndaki yerli öğrencilere öğretmenlik yapan Bay Watts, çocuklara Dickens’ın ‘Büyük Umutlar’ını okuyor:

Mr-Pip-2.0-569x380

Killing Season’da Robert De Niro For Whom The Bell Tolls, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u okuyor. De Niro’yu kitabı okurken gösteren bir görsel bulamadım ama elinde kitaplı tek fotoğrafı olan bununla yetinelim:

deniropostersmallervOnur Ünlü’nün tartışmalara konu olan  Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde Duvarların arkasını gören ilginç karakter Cemal, eşini onu aldattığını düşündüğü için döver. Sonra özür dilemek için ona Shakespeare’in “Sonet”lerini alır ve okur;

0000441253-610x2506894320-21970Only Lovers Left Alive’da Eve, Detroit’e yolculuk ederken bavuluna kitaplar koyar. Bunların içinde Don Kişot ve Elif Şafak’ın Aşk’ı da vardır. Eve’in kütüphanesinden kitaplar:

only-lovers-left-alive02book5Bavulundaki ve kitaplığındaki kitapları anlatan ayrıntılı bir yazı okumak isteyenleri şuraya alalım.

Uzun soluklu tv dizisi Ezel’de zaman zaman kitapların bahsi geçti. Ezel’in kardeşi Mert, Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okurken göründü bir bölümde. Diğer bölümlerde adı geçen kitapları bir blogcu arkadaşımız listelemiş. Merak edenler buradan okuyabilirler.

The Avengers’daki Loki karakterinin kitaplığında da ilginç kitaplar var. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde, The Prison Notebooks, ve de The Allegory of the Cave.

tumblr_inline_mt0vgrQS8d1qz4rgpVe son olarak Bernhard Schlink’in aynı adlı kitabından filme uyarlanan The Reader filminde Michael’in Hannah’a okuduğu kitaplar; The Odyssey, Çehov’dan The Lady with the Dog, Friedrich Schiller’dan Intrigue and Love, Gotthold Lessing’den  Emilia Galotti.

Desktop13

 

 

 

Reklamlar

Bir sonbahar intiharı-Nilgün Marmara

Nilgün Marmara ismine ilk rastlamam, Sylvia Plath’ın Sırça Fanus kitabına başladığım zamanlara denk gelir. Yeni bir kitaba başlamadan, yazarı ve kitabıyla ilgili küçük çaplı bir araştırma yapmayı severim. Sırça Fanus’u da, daha önce hayat öyküsünü Gwyneth Paltrow’un oynadığı Sylvia filmini tesadüf sonucu izledikten sonra okumak istemiştim. Yıllar sonra fırsatım oldu. Başlamadan önce yaptığım küçük araştırmada, Nilgün Marmara ismine sık sık rastlamak onu merak etmem için yeterli bir sebepti. Daha önce ismini duymamıştım. Sylvia Plath’a olan hayranlığı ve tıpkı onun gibi kendi yaşamını sonlandırması ilgimi çekti. Ekşi Sözlük’te bir yazar arkadaşımız Sylvia Plath başlığına şöyle bir yorum yazmış:’Nilgün Marmara’ya bir şiir dolusu ölüm armağan etmiş şair.’  Sonunda onunla ilgili birkaç blogda, wikipedia’da ve bazı sitelerde yayınlanmış yazılar buldum. Ölümünden sonra yayınlanan günlüklerinin toplandığı Kırmızı Kahverengi Defter isimli kitabını araştırdım. Kitabı bulmam imkansız gibi görünüyordu.Ama okumak, onu anlamak için gerekliydi.Sonunda Dün-Lük isimli blogunda , benim gibi kitabı arayanlara yardım edebileceği notunu düşen Dilek hanımla yazıştım. Onun sayesinde günlüğü okuyabildim. Kendisine buradan,paylaşımı ve yardımı için tekrar teşekkür ederim.

”bütün yalnızlıklarınızın ilenci korusun çoğulluklarınızı cinnet koyun erdemin adını. Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın hepiniz mezarısınız kendinizin…’‘(Mezar isimli şiirinden alıntı)

Nilgün Marmara Bogaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümü mezunuydu. Çeşitili dergilerde  şiirleri yayınlandı. Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Metinler isimli kitapları ve Kırmızı Kahverengi Defter isimli günlüğü var yayınlanmış olan. Sevdiği şair Sylvia Plath’le ilgili incelemeler yapmış. Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi isimli araştırma kitabı var. Ve tıpkı onun gibi 1987 yılının bir sonbahar gününde , henüz 29 yaşındayken kendini beşinci kattaki evinin balkonundan atarak initihar  etmiş. 13 Şubat 1958 doğumluydu. Ve yine bir ayın 13. gününü  seçmişti ölmek için. ‘Hayatın neresinden dönülse kârdır.’ diyerek…

“Azimsanamayacak kadar ölmüsüm .Azimsanamayacak denli ölüyüm… Geliyorlar, bu evde dogan yeni bir ölümü görmeye; kosarak, düse kalka yuvarlanarak, sürünerek… Nasil olursa olsun; görmek için bu eski dostlarinin yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kivilcimlarini geliyorlar. Ölüm sessizligi, toz ve küf kokan evden ayrildiktan sonra seviniyorlar canliyiz diye’

Nilgün Marmara’yı anlatan güzel blog ve siteler mevcut internette. Biraz gayretle onları bulmanız kolaylaşır. İçlerinde bir tanesi vardı ki, sayfaları okurken Zenep Özkal’ın Nilgün Marmara için bestelediği Kum Bekçisi isimli o güzeli şarkı çalıyor. Zelda Nilgün Marmara Blogspot ı ziyaret ederek hem şarkıyı dinleyebilir hem de bilgileri okuyabilirsiniz. Güzel ve anlamlı bir blog olmuş. Yazar(lar)ını tebrik ederim.

‘Ölüm, yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız, ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız…’

‘Kentlerin havaalanlarından çok düşalanlarına gereksinimi var.Yeni düşalanları yapılmalı,olanlar restore edilmeli ya da tümden yokedilmeli.’

Kırmızı Kahverengi Defter kitabında, yani günlüklerinde, zaman zaman aldığı notlar, yazarlar ve kitapları, düşünceleri, rüyaları, günlük paylaşımları var. Bir tarafta kendi el yazısıyla, aynen günlüğünü okur hissine kapılıyorsunuz. Diğer tarafta ise daha rahat okuyabilmemiz için el yazısıyla yazdıklarının basılmış hali var. Sayfaları okurken kendimi kötü hissettim. Anlamadığım bölümler vardı. Ama anlamam gerekmiyordu zaten. İnsanın günlüğü onun beyin haritası gibi bir şeydir. Başka bir insanın beyninde gezinmek, üstelik beni durduramayacak kadar uzaklarda olduğunu bilmek, biraz korkutucu. Evet korkutucu. Hayatta olmadığı için, bizim onun özel düşüncelerini okumaya hakkımız yok ki… Hep bunları düşündüm okurken. Suçluluk duygusuyla kol kola… Zaman zaman bende günlük tutarım. Ama ben ölmüş olsam da , yaşıyor olsam da yazdıklarımı kimsenin okumasını istemem sanırım. Bu tam bir içsel aktarış. Zaten dıştaklerin bilmesini istediklerimizi günlük yaşamımızda konuşmuyor muyuz. Bırakın içimizdekiler bizim olsun.

‘Şiir,dairesel bir labirentte yeşil merkezden dağılan ana yolları kesen kısa keçi yolları açmaktır;üzerinden kurtlar da aşırır,tilkiler de …Sıçrama;uzun yolları kesmek amacı,çembere ulaşma duygusu ve ‘hasta olmayan hayvana’ duyulan özlemle gerçekleştirilir.’

‘Azımsanmayacak kadar ölmüşüm!

Azımsanamayacak  denli ölüyüm!’

‘Gömütün kapağı hep açık, ölünceye dek.yaşadıkça uçuşan anları,düşünceyi ve duyumları bir bir atıyoruz , sonra hiçbir şey biriktirilemez , üretilemez duruma geldiğinde kendimiz giriyoruz ve örtüyoruz kapağı üzerimize…’

Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum,kendime bir yer…  Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben’im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış  hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayrı yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.’

Zeynep Özkal’ın güzel sesinden de dinlediğimiz gibi: Çöl fırtınası, gök haritası, ev uzak bana… Ben gidemedim, gel diyemedim, dünya yasak bana… Ahhh, vaktim doldu, ahhh çarem yoktu, hoşçakal…

(Alıntılar Nilgün Marmara’nın Kırmızı Kahverengi Defter isimli kitabından yapılmıştır)

Yedinci Gün ‘den Kafama Taktıklarım

Yedinci Gün’ü okurken araştırma zorunluluğu hissetiğim bazı bölümlerden bahsedeceğim bu yazımda.Bir de hoşuma giden tiplemelerin kıyısında dolanacağım..Bugün itibariyle bana ulaşamadığım kaynakları gönderme inceliğinde bulunan bir dostum sayesinde kitapla ilgili birkaç yorum okudum.İnternetten de yaptığım okumalarla desteklediğim bu araştırma neticesinde bazı okurların ya da eleştirmenlerin yazdıkları arasında  hoşlanmadıklarımın da olduğunu söylemek zorundayım.Bir yazarın hayranı olarak onun eserlerini okumak ve hayalinde canlandırdığın resimlerle birleştirmek çok farklı bir şey.Ama siz eğer incelemek ve açık aramak maksadıyla başladıysanız işe ,işte o zaman farklı bir şey yapıyorsunuz demektir.Bu da sizin bir yazarın eserini okumaya başlarken bir okur sıfatından çok öte,kitabı  bir iş,bir görev olarak benimsediğinizi  ve bir amaç  doğrultusunda okumaya başladığınızı gösterir.Hal böyle olunca sıradan bir okur ile farklı düşüncelerin çıkması kaçınılmazdır.

Dürüst olmam gerekirse Puslu Kıtalar Atlası’ndaki kurguyu daha çok beğenmiştim.Belki de yazarla ilk tanışmam olduğundandır.Çok farklı bir tarza ve öyküye doğru yolculuğa çıkmıştım..Şaşkınlık ve hayranlık aynı doğrultuda yol almıştı.Yedinci Gün’ de ise  sanki karakterler arasında kayboldum biraz.Her ne kadar bütün karakterler kendine has birer farklılık ve güzellik taşısalar da onları takipte zorlandğımı itiraf etmeliyim..Ama hepsinden de ayrı ayrı keyif aldım..

*Kitabın başlarında barbar Moğol,çıkık elmacık kemikli,düzenbaz İhsan Sait ile ilk tanıştığımızda kendisi çadır tiyatrosunda hokus pokus işleri yapıyordu.Bir çocuğu dolaba koydu ve yok etti.Ama aksilik bu ya çocuk bir daha ortaya çıkmadı.İhsan Sait’i hapishaneye attılar.Orada Culyana Efendi’nin verdiği iş ilanını bir gazetede görüp alacak, para babası olmanın hayallerini kuracaktı..Bu arada hokus pokusla kaybolan oğlan ise Şark Ekspresi’nin lüks vagonlarından birinde bulunup,soranlara La jakond adlı resmi görmeye gittiğini söyler.Daha önce La Jakond’u duymamış olmak benim eksikliğim.Ama neticede kendisini nam-ı değer Mona Lisa olarak zaten tanıyormuşum. Tablodaki kadının kim olduğu ile ilgili çeşitili varsayımlar var. Bir tanesi ise tüccar bir adamın karısı olan Lisa del Giocondo olduğu yönünde.(yeni evlerinin ve ikinci oğulların doğumu şerefine yaptırmışlar tabloyu)Buna göre ise soy ismi Giocondo, La Joconde ile aynı anlama geliyor. The jocund one’ yani güleryüzlü demenin fransızca versiyonu..

*İlginç ve espirili bulduğum bir olaysa,domuz pastırmasını şaraba meze yapan Paşaoğlu’nun Aman Baba ile oynadığı kumarda yenilmesi ve kararlaştırdıkları üzere Müslüman olmasıdır.Bir oyunda kaybetmesi sonucu Müslüman olmuş,sonrasında  bir haydutun saldırısında Aman Baba’nın verdiği Kur’an-ı Kerim sayesinde hayatının kurtulması ile, artık zoraki bir Müslüman değil,kalben inanan bir kula dönüşmüştür.Ondaki bu değişiklik,ilmi çalışmalarını Allah ile iletişim kurmak amaçlı kullanma fikrine itecek ve kurduğu tesisattan bir ses çıkmayınca ,bunu kalbinin yeteri kadar temiz,imanının yeteri kadar güçlü olmadığına yoracaktı.O yüzden de asıl muninleri bulup teker  teker  kendi mekanına getirecek  ve kafalarına geçirdiği aletle 30.000 volt vererek ,vahiy gelmesini beklerken hepsini kömüre dönüştürecekti..

*İhsan Sait parayı değil,matematiği sevdiği için servet biriktiriyordu.Ve bunun için yaptıkları Yedinci Gün romanını oluşturdu..

*Satranç  ustası Rebaz sevdiğim diğer bir karakter.İyi bir oyunca ama maalesef oynarken burnunu karıştırıyor,çıkan maddeyi masanın altına siliyor,sürekli burnu akıyor ve ağzının kenarları ve üstü başı pislik içinde.Bu sebeple onunla oynayanlar sıhhi nedenlerle  eldiven takmak zorunda kalıyorlar.Rebaz her zaman şarap kazanmak için oynuyor.İhsan Sait ileriki bölümlerde onu kullanarak para kazanıyor.

*Rebaz’ın asla mat olmayan şah’ını olemp  ilahlarının ölümsüzlüğüne benzetmesi çok güzel.Olemp yunan mitolojisinde tanrıların dağı.

*Aman Baba’nın mekanına girerken  duvarda yazan ‘Non est dolor sicut dolor meus’  Katolik ayinlerinde geçen bir cümle olup ‘benimkine benzer bir acı yok’ anlamına geliyor.

*Tarih-i Kulhani’de İhsan Sait’le ilgili şu cümle geçiyordu:’…Dünyayı ölçmek isteyen alimlerin Kabe’si olan Luvr’da muhafaza  edilen o ’platin metre’nin bile fazla kıymet-i harbiyesi yoktu.’Buradaki platin metre, metrenin en son standardı olarak biliniyor. Fransız Ulusal Meclisi, 23 Haziran 1899’da yapılan ve Ulusal Arşivler’de saklanan platin metre çubuğu en son standart olarak belirtmiş.

*İhsan Sait Alman yüzbaşıyı öldürdükten sonra Bevval artık ona tahammül edemez ve ‘Artık sana gulluh etmecem.Yahında ölecem.Böyle bilesin.Çünkü sen Zulkarneyn’sin!’der.Zulkarneyn’in kim olduğu konusunda değişik görüşler var.Bir tanesi de ‘Kehf Suresindeki ayetler göz önüne alındığında “iki zaman sahibi” veya zaman yolcusu şeklinde bir tercüme de akla yakın gelmektedir’ şeklindedir.

*Bir yerde ‘kukumav kuşu gibi düşünmek’ deyimi geçiyordu.Hep kullanırız ama kukumav kuşunun neye benzediğini ben dahil çoğu insan bilmez.Kendileri baykuşgiller familyasından küçük bir baykuş türüymüş.. Elektrik direklerinde, taş ve toprak öbeklerinde, çatılarda ve çitlerde tünerken görülebilirmiş.Herhalde bu tüneme halindeyken anlamlı duruş sergilediklerinden dolayı düşünme eylemi kendileriyle özdeşleştirilmiş:)

*Fransız devriminde, halkın kralın kafasını kesmesini anlattığı bölümde , birbirlerine kraldan daha kötü davrandıklarını  anlatıyor ve halkı Leviathan’a benzetiyor.Leviathan,incilde ve birçok kaynakta bir deniz canavarı olarak geçiyor.

Aklıma takılanları araştırırken malesef  internet üzerinde ne kadar yetersiz ve verimsiz ,aynı zamanda da  güvenilir olmayan kaynaklar olduğunu gördüm.Öğrenci olduğum dönemlerde araştırmam gereken bir konu olduğunda (henüz internet bu kadar yaygın değildi) babamın biz küçükken ,ileri görüşlü bir kararla aldığı ve   biriktirdiği ansiklopedilerden yararlanırdım.Bir ödev olduğunda arkadaşlarım kütüphaneye giderken ben evimizin rahat ortamında çalışırdım.Ama eminin ki o ansiklopedilerdeki bilgiler bugün benim elimin altında olan internettekilerden daha yararlı ve doğruydu.

Kuşaktan Kuşağa Hayat Kırıntıları

Geçen hafta Pedro Paramo’yu okurken aklıma hep Gabriel Garcia Marquez gelmişti.Yüzyıllık Yalnızlık kitabıyla olan anlatım benzerliklerinden bahsetmiştim.Sonra,Yüzyıllık Yalnızlık kitabında da olduğu gibi kuşaktan kuşağa ailelerin hayatlarını anlatan kitapları keyif alarak okuduğumu hatırladım.Okuduğum bu tarz kitapları hatırlamaya çalıştım.Ne yazık ki çok fazla yok.İnternetten de biraz araştırma yaparak bu kategoriye girebileceğini düşündüğüm kitapları seçtim.Yine arkadaşlarımın da desteğiyle küçük bir liste hazırladım.Aklınıza gelenleri sizler de eklerseniz çok sevinirim..(Kitaplar hakkında fikriniz olması için kapak arkası yazılarını ve tanıtım bültenlerini ekledim.)

Yüzyıllık Yalnızlık;’Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.”Gabriel Garcia Marquez.

 

Mübaret Toprak-Pearl Buck: Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Pearl Buck’ın en tanınmış eseridir. Kahramanlar Çinli olmasına rağmen, onlarda bütün insanlığın, özellikle toprakla geçinen insanların kaderini görürüz. İnsanlar zengin olabilirler, türlü hayaller, ihtiraslar peşinden koşabilirler; ne var ki, topraktan gelmişlerdir, toprakla yaşamaktadırlar, toprağa döneceklerdir. işte, Pearl Buck ‘Mübarek Toprak’ta bu ezeli konuyu, kendisine özgü sanat güçüyle işlemektedir.(Bu kitabı sevgili babam sayesinde okumuş,birçok arkadaşıma da okutmuşumdur 🙂

 

 

Gökkuşağı-D.H.Lawrence :İlk kez 1915 yılında yayımlanan Gökkuşağı, yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından biri sayılan D.H. Lawrence’ın yazarlık serüveninde önemli bir evreyi yansıtır. Bir bakıma yazarın en tutkulu yapıtlarından biri sayılır. İlk yayımlandığı yıllarda bir takım tutucu çevrelerin büyük tepkisiyle karşılaşan bu roman, yanlış anlaşılmış, yanlış değerlendirilmiş, sonuçta bir süre için de olsa yasaklanmıştı. İngiltere’nin kırsal kesiminde yaşamış bir ailenin üç kuşağının gündelik yaşamını dile getiren bu romandaki karakterlerin yaşamları, olağanüstü ve sevecen bir gerçekçilik anlatımı içinde sunulmuştur…

 

 

Yolların Başlangıcı-Amin Maalouf :‘Göçenler, kalanlar, tartışmalar, aşklar, söylenceler, din değiştirmeler, küskünlükler, bağışlamalar, gerçek insanlar…
Yazar annesinden aldığı, titizlikle saklanmış aile belgeleriyle dolu bir bavuldan hareketle kendi ailesinin olduğu kadar insanlığın da yakın geçmişine ışık tutuyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve Atatürk’e ilişkin çok ilgi çekici yorumlar da içeren kitapta iki kahraman öne çıkıyor: Maalof’un dedesi Butros ve dedesinin kardeşi Cebrail.İki kardeşin yazışmalarından ortaya çıkarılan olay örgüsü göçebe ruhu, ülküleri, koşulları, koşullar karşısındaki farklı insan tutumlarını küçücük notlardan ya da uzun araştırmalardan aydınlığa kavuşturup Beyrut’tan Küba’ya uzak anakaraları birleştiriyor. Yolların Başlangıcı sürgündeki yazarın tek yurduna, ailesine adadığı bir aşk şarkısı.’

 

 

Kiralık Konak:Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ilk romanı olan Kiralık Konak’ta toplumumuzda Batılılaşma ile birlikte kuşaklar arasında meydana gelen düşünce, duygu ve dünya görüşü ayrılıklarını, toplumsal çözülüş kavramını temel alarak, bir konağın dağılışı etrafında verir. Satılığa çıkarılan konağın, bu değişimle farklı yerlere savrulmuş bazı kişileri, Tanzimat’tan Meşrutiyet’e uzanan bir kopuş süreci içinde, istanbulin giyen, ölçülü ve namuslu kişiler olmaktan çıkıp, sırtlarına geçirdikleri redingotlarıyla -romancının deyişiyle- “riyakar, yarı uşak ve adi” bir kuşağın temsilcisi haline gelirler.

 

 

Üç İstanbul-Mithat Cemal Kuntay:Yirmiyi aşkın, önde gelen roman kahramanı, bir romanı roman yapan bütün ruh çözümlemeleriyle karşınızda. Bir o kadar sayıda gerçek tarihi kişilikler ile başka yardımcı unutulmaz tipler romana ustaca yedirilmiş…Simsimyah ve 33 yıl sürmüş Abdülhamit dönemi baskısıyla “istibdat İstanbul’u”… Özgürlük adına iktidara gelenlerin yönetimde olduğu ama Abdülhamit’e rahmet okutturan “Meşrutiyet İstanbul”u… Batan bir imparatorluğun bütün sefaleti ile ülkeyi işgal edenlere yaltaklanmada birinci olanların “işgal İstanbul”u…… ve bütün bu İstanbul’ları dikey olarak kesen bir yazar hayatı: Muharrir Adnan Bey..

 

 

Gece Sesleri-Ayşe Kulin:Çağdaş Türk edebiyatının en sevilen, en çok okunan yazarlarından biri olan Ayşe Kulin, Gece Seslerinde kapalı bir yapısı olan Anadolulu Türk ailesinin gizlerini kurcalıyor. Egeli büyük bir ailenin kuşaklardır içinde gizlediği sırların peşinde akan bu roman, şaşırtıcı olay akışıyla olduğu kadar ustalıklı kurgusuyla da okuru nefes kesen bir serüvene sürüklüyor. Özünde bir ana-kız romanı olan Gece Sesleri, bir yandan ailenin bu çok tartışmalı ilişkisini gözler önüne sererken, bir yandan da Türk toplumunun yaşadığı derin sarsıntıları dile getiriyor.
Yakın tarihin simalarını ve tarihini kurguyla gerçekliği en mükemmel biçimde harmanlayarak ele alan Ayşe Kulin, Gece Seslerinde de yüz binleri bulan okurları için neden vazgeçilmez bir yazar olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.İzleyenler bilir.Tv dizisi de yapılmıştı..

 

 

Cevdet Bey ve Oğulları-Orhan Pamuk:Nişantaşlı bir ailenin üç kuşak boyunca serüvenlerini anlatan bu kitap ev içlerinin renklerini, zamanın akışını, günlük sıradan konuşmaları akılda yer eden kahramanlar aracılığıyla saptarken okura geleneksel romandan alınacak hazları bütünüyle veriyor. Yüzyıl başında İstanbul’da Abdülhamit’in son yıllarında küçük dükkân sahibi, ilk Müslüman tüccarlardan Cevdet Bey’in tutkusu hem işlerini büyütmek, zenginleştirmektir; hem de ‘Batılı anlamda’ çağdaş, modern bir alile kurmak. Kökü taşraya uzanan kendi geleneksel ailesini bir yana bırakarak bu isteklerini gerçekleştirmeye girişen yalnız ve tüccar Cevdet Bey’in ve oğullarının günümüze uzanan hikâyesi bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin özel hayatının da hikâyesidir. Ev içlerinin, yeni apartman etmelerin, radyo dinlenen pazar öğleden sonralarının dikkat ve sevgiyle anlatıldığı bu panaromik roman Orhan Pamuk’a hak ettiği ünü getiren olgun bir ilk kitaptır.

 

 

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Sevgi Soysal’ın 1973 yılında yayımladığı romanıdır. Eserde, birbirinden bağımsız gibi görünen insan portrelerini zekice bir kurgu ile bir araya getirilmiştir. Ankara’da, çürüyen bir kavak ağacının yere düştüğü 1,5 saatlik bir zaman dilimi boyunca civarda olan insanların hikâyeleri birinin bittiği noktada diğeri başlayarak ve geriye doğru bakışlarla metin zengileştirilerek anlatılmaktadır. Roman, bir araya getirdiği portreler aracılığıyla 1970’li yılların Türkiye’sinin sorunlarını; aile, arkadaş, sevgili ilişkilerini ortaya koyar; eşitsizlik, toplumun namus anlayışı, yalnızlık gibi konulara değinir. Gerçekçi bir üslüpla kaleme alınmıştır. Sevgi Soysal’ın romanı yazması ve yayınlaması 6 sene sürmüştür. Aslında kendi için yazdığı bu hatıra defterini yayınevine vermesinin tek nedeni, çok hasta olan kedisine ameliyat parası toplamaktır. “Pati Tümörü” olan küçük Şappi, romanın başarısı sayesinde kurtulacaktır. Sevgi Soysal bu romanı, siyasal nedenlerle girdiği ve iki buçuk ay süreyle kaldığı Adana Cezaevi’nde iken yazmıştır. Kimi eleştirmenlerce yazarın başyapıtı olarak değerlendirilen ve yazarın üçüncü romanı olan eser, 1974 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı almıştır.

 

 

Taşların Çığlığı-Gilbert Sinoue:’Geldiğim yerde, yarın bir gün, insan hıçkırıklarının yerine taşların çığlığı duyulacak.
Gilbert Sinoué’nin Ortadoğu’nun yakın tarihini fon olarak kullandığı ikilinin son kitabı Taşların Çığlığı, Nâsır’ın Mısır’da yönetime el koyduğu 1956 yılıyla, barış yanlısı Yitshak Rabin’in fanatik bir Yahudi tarafından öldürüldüğü 1995 tarihi arasındaki zaman dilimini kapsıyor. Kırk yıllık bu süreçte bir yanda savaşlar, ekonomik bunalımlar, yükselen diktatörlükler ve terör eylemleri, bir yanda da kayıplara, acılara, yoksulluğa rağmen yaşama tutunan, özgürlük mücadelesi veren, barışa, dostluğa ve aşka inanan sıradan insanların sıra dışı yaşamları akıp geçiyor…
Yasemin Kokusu’ndan tanıdığımız Mısırlı Lütfi, Filistinli Şahid, Yahudi Markus ve Iraklı El-Nidal ailelerinin, tarihin akışı içindeki yolculukları devam ediyor. Kuşaktan kuşağa bilinçlenen, mücadele veren, kimi zaman yenik düşen, kimi zaman da dört elle yaşama ve aşka sarılan bu ailelerin bireyleri kendi yollarında giderken, Ortadoğu’daki yangın da sürüyor.
Taşların Çığlığı tarihsel gerçekleri sakınmadan anlatan bir roman. Yazar, tarih sahnesinde başrol oynamış politikacıların siyasetlerini, son bulmayan savaşları ve iktidar mücadelelerini, tek tek bireylerin yaşamlarıyla iç içe, incelikle dokuyarak, destan zenginliğinde bir roman kaleme almış.

 

 

Cennetin Kayıp Toprakları-Yavuz Ekinci :Yaşadıkları coğrafyanın acılarına hapsolmuşların, aile olmanın ölümcüllüğünü taşıyanların ve cennetin gelmesini yüzyıllarca bekleyenlerin hikâyesi…
“Yara! Ben derisi yüzülmüş bir yarayım. Seksen yıldır yüreğimde açılan bu yara bugüne kadar ne iyileşti ne de kabuk bağlayabildi. Bu yara öyle bir yara ki, kabuk bağlayıp iyileşeceğine, her geçen gün biraz daha derinleşip büyüdü. Yara büyüdükçe ben küçüldüm, ben küçüldükçe de yaram büyüdü. Öyle ki upuzun ömrümün sonunda ben bu yaradan ibaret kaldım. Yara! Kapkara bir yara! Bugüne kadar hiç kimseye bu yaramdan bahsedip anlatmadım. O uğursuz geceden beri yaram hep içe doğru derinleşip kanadı. Ama artık ne bu içe doğru kanayan yarayı saklayacak dermanım kaldı ne de onunla mezara gidecek takatim.”Yavuz Ekinci, ikinci romanında, tarihimizin ve coğrafyamızın güneydoğusundan, yüz yıla yayılan hayatlar anlatıyor: Yerinden yurdundan edilmiş, dilinden, dininden, kimliğinden, insanı insan eden her şeyden yoksun bırakılmış Almast’ların ve onların aynı yazgıyı bu kez başka bir “bilinmeyen dil”de okumak zorunda bırakılmış oğullarının ve torunlarının öyküsünü… Cennetin kayıp topraklarını…

 

 

Yasemin Kokusu, Gilbert Sinoué’nin, Ortadoğu’nun yakın tarihini fon olarak kullandığı iki ciltlik destansı dizisinin ilk kitabı… Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı topraklarının paylaşıldığı günlerde başlayan roman, yolları birbiriyle kesişen dört ailenin öyküsünü anlatıyor: Hayfalı meyve sebze üreticisi Şahid, onun Yahudi dostu Yusuf Markus, Mısırlı pamuk üreticisi Lütfi ailesi ve Bağdatlı el-Safiler… Politik ve ekonomik gerilim, günden güne altüst olan Ortadoğu’da parçalanan yaşamlar, kopuşlar, çekilen acılar, yoksulluklar, gelecek endişesi ve olmazı olur yapan aşklar… Sinoué, dünyanın en karışık, en acılı coğrafyasında yaşananları, soluk soluğa okunacak bir romana dönüştürmüş.
Başarıyla çizilmiş kahramanları, çok geniş bir coğrafyaya ve koca bir yüzyıla yayılmış kurgusuyla Yasemin Kokusu, okumayı seven herkese hitap edecek bir öyküyü anlatıyor. Bizi yakından ilgilendiren Ortadoğu’nun geçmişini ve o günlerden bugünlere taşınan meseleleri yeniden yaşıyor olmamız da cabası…

 

 

Kahire Üçlemesi:Necip Mahfuz Arap edebiyatının rakipsiz temsilcisidir. Evrensel ölçülerde kusursuz romanlarıyla hikayeleri klasik Arap geleneğinin, Avrupa edebiyatının ve kişisel yeteneğinin göz kamaştırıcı sentezini yansıtır. İsveç Akademizi Nobel Komitesi Necip Mahfuz dünya romanının en büyük, en yetenekli yaratıcılarından biridir. Nadine Gordimer 1991 Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Güney Afrikalı Yazar Binbir Gece Masalları’ndan çıkmış bir masalcı… Ulusunun ruhu, Arap romanının babası… Edward Said, Filistinli düşünür Necip Mahfuz’un Nobel Ödülü’nü almasında önemli rolü olan başyapıtı Kahire Üçlemesi-Saray Gezisi, Şevk Sarayı, Şeker Sokağı- ilk kez Türkçede. Mahfuz’u dünya romancılığının doruklarına taşıyan; bir ailenin üç kuşağının anlatıldığı üçlemenin ilk kitabı saray Gezisi’nde, 1910’ların İngiliz işgali altındaki Kahiresi’nde yaşayan bu aileyi tanırız: Karısına ve çocularına karşı son derece katı, despot biriyken, evin dışında, şakacılığa, kibarlığıyla tanınan ve erotik zevkler peşinde gittiği gece alemlerinin aranan siması Ahmet Bey, Namuslu bir kadının, yanında kocası ya ya yetişkin oğulları olmadan sokağa çıkmasının hoş karşılanmadığı bir toplumda, ev hapisanesinin gönüllü mahkumu Emine Hanım ve çocukları.

 

 

Özgürlük-Jonathan Franzen:Bu roman özgür birey olma çabalarını, bir aşkın başlangıcını ve bitişini, gençlikte yaşanan doyumsuz tutkuları, yetişkinliğin getirdiği sürprizleri, neden hiç durmadan arkadaşlarımızla yarıştığımızı, en yakınımızdakilere nasıl ihanet ettiğimizi ve hiçbir şeyin neden “olması gerektiği gibi” olmadığını anlatıyor. Duygularımızın sözünü dinleyerek kendimize ve çevremizdekilere yaşattığımız acı ve sevinçlerin insan olmanın doğal bir sonucu olduğunu gösteriyor.Modern dünyanın çelişkili ve bir o kadar da gerçek insanlarını konu alan sürükleyici bir başyapıt…

 

 

Altın Kafes’in gerçek hikayesi, on-yirmi yıl içerisinde, anne babaları çocuklarına, kardeşleri kardeşlere düşman eden, milyonlarca insanın göç etmesine sebep olan tarihi ve siyasi olayların kurbanı olan birçok İranlı ailenin hikayesidir. Bu ailelerin hikayesinin yanı sıra kitapta, monarşinin son günlerinden, Ahmedinejad’ın iktidara gelişine kadar olan dönemdeki tarih de aktarılmıştır. Bir roman kadar derin olan olaylar aynı zamanda yaşanan skandalın bir haykırışı, duyurusudur: Shirin Ebadi‘nin kişisel ve meslek hayatı ile ilgili olan Pari’nin ailesinin yaşadığı trajedi, aslında bütün bir halkın trajedisidir.

 

 

Limon Ağacı-Sandy Tolan:Ortadoğu’nun kalbi… Acı, savaş, anlaşmazlık dolu bir tarih. İki halk ve iki aile. Topraklarından zorla sürgün edilen Filistinli Arap Beşir ile ailesi Nazi katliamından kaçmış olan İsrailli Yahudi Dalia’nın anlaşmazlığın ortasında kurduğu, yüreğinizi ısıtacak dostluğu…

Zarafet ve merhamet ile yazılmış Limon Ağacı her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ama yine de her şeyin olabileceğini hatırlatıyor. Tarihin acımasızlığına inat Ortadoğu’nun kalbinde yeşeren Limon Ağacı unutamayacağınız bir kitap olacak.

 

 

 

Rodoslu Ahter-Zuhal İzmirli,Yücel İzmirli: bir ailenin üç kuşağının Mısır’da başlayan, önce Rodos’ta, sonra Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde, ama özellikle Ege’de, İzmir’de, kısmen de İstanbul’da süren hikâyesini, üçüncü kuşağın bir üyesi olan Ahter’e odaklanarak anlatıyor. Gerçek bir yaşamöyküsünden yola çıkılarak anlatılan roman, okuru 1920’lı yıllardan itibaren Rodos’un kale içi sokaklarında, İzmir’in Karşıyaka’sında, Eşrefpaşa’sında, İstanbul’un Boğaz kıyılarında, Beyazıt Meydanı’nda ve üniversite amfilerinde, Anadolu’nun unutulmuş köşelerinde gezdiriyor.

 

 

Fay Hatları-Nancy Huston: Bir ailenin dört kuşağı üzerinden, etkisi günümüze kadar uzanan karanlık bir sırrı anlatıyor. Altı yaşında çocukların gözünden 2004’ten geriye doğru 1982’ye, 1962’ye ve 1944’e gidiyoruz kitap boyunca. İlk anlatıcımız Amerikalı olmanın gururunu taşıyan, annesinin titiz denetimine rağmen internetin tüm vahşi sitelerinde gezinen, dünyaya bir armağan olduğundan kuşkusu olmayan Sol. Onun aile içinde sezdiği tuhaflıkların ipuçlarını, ikinci anlatıcı olan babası Randall’ın çocukluk öyküsünde bulmaya başlıyoruz. Roman Sol’un babaannesi Sadie ve büyük büyükannesi Kristina’nın anlatılarıyla sürdükçe, kirli sırlar gitgide aydınlanıyor. California’dan Hayfa’ya, Toronto’ya ve Münih’e uzanan romanda, kendi dertlerine düşmüş ebeveynlerin gerçek desteğinden yoksun kalan çocukların büyüme sancılarına, masumiyetlerini sarsılarak yitirişlerine tanık olurken, bildiğimizi sandığımız yakın tarihin gözden kaçmış yönleri kendilerini ele veriyor. Amansız bir kötülüğe karşı aşkla, müzikle, inançla hayata tutunmaya çalışanların direnişini de izliyoruz.

 

 

Kutsal Anılar-Erica Jong:Aynı aileye mensup olağanüstü kadınların dört kuşak boyunca yaşadıklarını anlatıyor roman. Hikayeleri dünyayı ve yüzyılı aşarak, Çarlık Rusyasında başlayıp 2000’lerin New York’una ulaşıyor.

 

 

 

 

 

Buddenbrooklar-Thomas Mann:Mann’ın 1900 yılında, 25 yaşında kaleme aldığı roman, Kuzey Almanya’da yaşayan zengin bir burjuva ailenin ve aile ticarethanesinin birkaç kuşak boyunca geçirdiği değişimi ele alır. Buddenbrooklar, modern yaşama ayak uyduramayan saygın bir ailenin çöküşünün öyküsüdür: Doğumlar, evlenmeler, boşanmalar, ölümler, başarılar, başarısızlıklar…

Orta sınıf yaşamının ustalıklı bir portresini çizen roman, aynı zamanda kaybolan burjuva değerler için bir ağıt niteliğindedir. 1929’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Mann’ın bu dev yapıtı, modern edebiyatın klasikleri arasındadır.

 

 

Dokuz Buçukta Bilardo-Heinrich Boll: Almanya’nın Ren bölgesinde yaşayan Fahmel ailesinin öyküsünü üç kuşak boyunca anlatırken, 20’nci yüzyılın ikinci yarısındaki Alman Toplumuna eleştirel bir bakışla yaklaşıyor. Heinrich Böll, Fahmel ailesinin çelişkilerle dolu yaşamındaki ana çatışmayı ‘manda’ ve ‘kuzu’ simgeleriyle yorumluyor; Faşizmin ve Nazizmin simgesi olan ‘mandanın ilahi sırrından yiyenler’le ‘Tanrının kuzusu olanlar’ arasındaki çatışma aynı zamanda bağımsız düşünceye sahip bireylerle oportünist çoğunluk arasındaki çatışmanın yansıması oluyor. Fahmel ailesi içindeki bu çatışma, Alman toplumu içindeki çatışmanın izdüşümüdür. Kardeşi kardeşe vurduran, karı kocayı ayrı düşüren, arkadaşlıkları bitiren bu çatışmanın hesaplaşması, l958’in eylül ayında Baba Fahmel’in doğum gününde yapılır. O gün biraraya gelen aile bireyleri arasından biri, çocuklarını elinden alan, kendisinin aklını yitirmesine neden olan bu temel çatışmanın öcünü beklenmedik ve çok çarpıcı bir biçimde alır. Heinrich Böll’ün bütün yapıtlarında görülen duyarlıklı gözlem gücü, eleştirel yaklaşım, alaycılık ve hümanizma, bu romanda da yine önde.

 

 

Artamonov Ailesi, Gorki‘nin yapıtları arasında en etkileyici ve en dramatik olanıdır. Bu kitapta Rusya’daki orta sınıfların Devrim öncesi onyıllardaki trajik başarısızlığı yoğunlaştırılmış biçimde, kumaş üretimiyle uğraşan bir ailenin küçücük dünyasında görüldüğü şekliyle aktarılmaktadır. Bu, Gorki’nin karakter yaratma gücünü ve ilk öykülerinde bütün dünyayı kendisine hayran bırakan etkileyici edimlerle dolu sahneleri ustalıkla düzenleme yeteneğini en iyi sergileyen eseridir. Mizahla trajediyi şiddetle acımayı, coşkunlukla içedönüklüğü eşsiz biçimde harmanlayan Gorki, burada şimdiye dek hiç ele almadığı büyük ve hareketli bir temadan yararlanmıştır. Sanki Sovyetlerin zaferi, Gorki’nin kitapları arasında başyapıt olan bu romanın ortaya çıkması işaretini vermiş gibidir. 1925 yılında, yabancı bir ülkede olmanın getirdiği uzaklıktan geriye baktığında, 1917’de sona eren bir çağı, daha eksiksiz bir anlayışla görebilmiş ve drama duygusunu müthiş ölçüde geliştirmiştir. Artamonovların yükselişi ve düşüşü, deyiş yerindeyse, tarihin büyük bir çağının ötesinden gözlemlenerek anlatılmaktadır.

 

 

Sırça Tuzak,Şeytanın İflası-Nermin Bezmen:Yıllardır sanayicilik yapan isim sahibi, saygın bir aile…
Ailenin dağılmasına neden olan bir adam… Ve onun bir sanayi imparatorluğunu çökerten ”şeytanî“ planı…
Nermin Bezmen Şeytanın İflası’nda Sırça Tuzak’la başlayan hikâyenin
ikinci perdesini açıyor, âdeta sinematografik bir kurguyla Vardar İmparatorluğu’nu üçüncü nesle teslim ediyor. Meraklı bir okursanız bu kitapta anlatılan ailenin ne kadar kurgu ne kadar gerçek olduğuna dair tahminlerde bulunmaya çalışacaksınız belki. Ya da romandaki hangi kadın karakterin yazarından izler taşıdığına dair bir dedektiflik uğraşı içine gireceksiniz.

Devam ettiğim sürece bu liste uzayacak biliyorum.Şimdilik bu kitaplarla yetinelim.Eklemek ya da düzeltmek istediğiniz her nokta için yorumlarınızı bekliyorum.Bu küçük araştırmaya katkıda bulunan herkese çok teşekkür ederim..

 

İsrail’li bir tarihçi ve dünyanın önde gelen faşizm uzmanlarından biri olan Zeev Sternhell’in en önemli çalışmasıdır Faşist İdeolojinin Doğuşu. Sternhell bu kitapta faşist ideolojinin köklerini ve faşist hareketin gelişimini büyük bir titizlikle irdeliyor ve tam bir soyağacı çıkarıyor. Bunu yaparken, gerçek beşiği dediği Fransa’daki doğumundan, İtalya’da, 1914’ten itibaren milliyetçiler ve fütüristlerle birleşip çiçeklenişinin izinde, sırtını dayadığı toplumsal mitler, yarattığı psikolojik ve ahlaki zıtlıklara kadar, faşizmin bütün gelişim aşamalarını gözler önüne seriyor. Ayrıca Sternhell, Marksizm’in anti-materyalist ve anti-rasyonalist Sorelci devrimci revizyonunun, kaygıları ekonomik olmaktan çok etik ve ahlaki olan bir revizyonun neden olduğu tartışmaların ışığında, militan faşizmin pek çok siyasi ve entelektüel temsilcisini (Mussolini, Valois, Mosley, José Antonio Primo du Rivera) olduğu kadar faşizme organik olarak bağlı olmayan siyasetçiler ve özellikle Nietzsche, Sorel, Barrès, Labriola, Pareto, Corradini gibi düşünürleri de tek tek irdeliyor.

 

1970 sonlarında, İskender ve annesi Pembe’nin çevresinde geçen hikaye İstanbul, Londra, Abu Dabi gibi farklı şehirlerde geçiyor.
Romanın hüzünlü hikayesi, bir Kürt köyünde yaşayan Pembe’nin evlenip önce İstanbul’a sonra Londra’ya göç etmesi ve sonra kurduğu üç çocuklu ailesi üzerinden, İstanbul’da ve Londra’daki göçmenlerin hayatını gözlemleme fırsatı veriyor.
Elif Şafak’ın İskender Kitabını en iyi anlatan cümlelerden birisi ise; en çok en sevdiklerimizi incitiriz.

 

 

Zaman yönetiminden ’40’ sayısına atlayış!

Geçtiğimiz ay içersinde şirketimizde ‘Zaman Yönetimi’ eğitimi aldık..Amaç zamanımızı nasıl daha iyi kullanabiliriz,işlerimizi nasıl düzene sokabiliriz bunları öğrenmekti..Eğitmen başlamadan önce günlük rutininden bahsetti.İster istemez kendiminkiyle kıyasladım:

Eğitmenin günlük hayatı:Sabah elini yüzünü yıkadıktan sonra yoga yapmak,meditasyon yapmak,işe gitmek.İşten gelince eşiyle beraber meditasyon yapmak,yemek yemek.Yemekten sonra yürüyüş yapmak..Ana maddeler bunlar..

Benim rutinim:Alarmı 5 dk ertelemek,5 dk dan fazla uyuyup ,uyanınca apar topar hazırlanıp servise koşmak,1,5 saatlik yolculuk sonunda işe varmak.Akşam aynı şekilde eve dönmek..Yemek hazırlamak ve  yemek,ütü yapmak,ertesi gün için hazırlık yapmak,eğer yeterli  gücü kendimde buluyorsam bir kaç sayfa kitap okumak…

Yani benim yemek-bulaşık-ütü-serviste yolculuk gibi asla değişmeyecek rutinlerim eğitmenin yürüyüş-meditasyon ve yoga zamanlarına denk geliyor..Bu tabloya bakınca kendi halime üzülmeden edemedim…Nasıl bir hayat yaşıyorum ben diye arabeske bağladım.Ama çevremdeki insanların çoğu da aynı tabloyu yaşıyor…Onlardan destek aldım .Neyse servisle eve gelirken yolda kitap okuyorum..Bu da bir nevi zaman yönetme bana göre….

Sonra konu alışkanlık edinmeye geldi.Eğer bir eylem ve davranışı çok sık olarak tekrar edersek beynimizde yeni bir bağlantı oluştururmuş.Bir eylemi 21 gün boyunca yapmak o davranışın alışkanlık haline gelmesi için yeterliymiş…40 defa yaparsak ise o eylem veya davranış ruhumuza işlermiş ve bir daha zor bırakırmışız…..Ben buradaki 40 sayısına fena takıldım.Kısacık bir anda aklımdan 40 sayısı ile ilgili günlük hayatımızda kullandığımız bir sürü şey geçti.Bazen bu sözlerin deyimlerinin nereden çıktığını bile bilmediğimizi fark etim.Sonra daha benim duymadığım kullanılan neler vardır dedim…İşyerindeki arkadaşlarıma sordum.Herkes katkıda bulundu..Onlara da bulaştırdım.Kafa yordular onlar da….Sonra twitter’da da tanıdıklarıma danıştım..Dostlarım sağolsun katkılarını eksik etmediler..Hepsini toparlayıp notlarımı paylaşıyorum şimdi..Sadece çok bilinenlere yer vermek istedim.Çok var aslında,Bu arada internette araştırma yaparken çok güzel bir tez gördüm:

KIRK SAYISININ HALK EDEBİYATI ÜRÜNLERİNDE KULLANIMI ÜZERİNE BİR İNCELEME.Ahmet Özgür Güvenç hazırlamış:

‘Bir işi yapmakta nazlanan ya da o işi yapmak istemeyen kişiye “kırk dereden su getirdin” denir. Zamanını kendi evinden çok başkalarının evinde geçirene “kırk evin kedisi” benzetmesi yapılır. Bir iş için çok kimseyle görüşülürse “kırk kapının ipini çekmek” deyimi kullanılır. Bir şeyin defalarca yapıldığını ifade etmek için yine kırk sayısı imdada yetişir. Bir kimsenin acınacak hâlde, güç koşullar altında olduğunu belirtmek için “kırk öksüzle bir mağarada mı kaldı” ya da eldeki paranın çok az olduğunu açıklamak için “kırk parasız”, “kırk param yok” gibi deyimler kullanılır. Birbirinden farklı birçok işle uğraşanlara “kırk tarakta bezi olmak”, bir zaman diliminin uzunluğunu belirtmek için “kırk yılda bir”, “kırk yıl”, “kırk saat”, “kırk yılın başı” gibi tanımlar kullanılmaktadır. Bu kullanımlara daha da fazla örnek vermek mümkün’.diye devam ediyor.

Daha ayrıntılı bilgili edinmek isteyenlerin Ahmet Bey’in tezini okumasını tavsiye ederim.

http://turkoloji.cu.edu.tr/HALK%20EDEBIYATI/ahmet_ozgur_guvenc_kirk_sayisi_halk_edebiyati_kullanim.pdf

Arkadaşlarla yaptığımız beyin fırtınası sonucu elde ettiklerim:

*Kırk yıllık kani olur mu yani

*Bebeklerin 40’ının çıkması

*40 mevlüdü

*40 gün 40 gece düğün yapmak

*40 satır 40 katır

*40 haramiler

*Bir fincan kahvenin 40 yıl  hatırı vardır

*Bir ayak üstünde 40 yalanın belini bükmek

*Bir şeyi 40 kere söylemek

*Bir deli kuyuya bir taş atar 40 akıllı çıkaramaz

*Kılı kırk yarmak

*Güzele 40 günde doyulur,iyi huyluya 40 yılda doyulmaz

*40 ından sonra azanı teneşir paklar

*Sarımsağı gelin etmişler 40 gün kokusu çıkmamış

*40 yıllık dost

*40 tarakta bezi olmak

*Bir yastıkta 40 yıl

*Bir insan 40’ında ne ise 80’inde de o dur.

*Kırk kapının ipini çekmek

*Kırk körün bir değneği

*Kırkları karışmak

*Kırk serçeden bir kaz iyi

*Kırk hırsız bir çıplağı soyamamış

*Kafasında 40 tilki dolaşmak

*40 gün taban eti bir gün av eti

*Kırgızlar’ın Manas Destanı’nda 40 evden 40 çocuk alınır ,40 yiğit arkadaş olurlar. Kazak hükümdarı Sağın Han, bir sabah 40 cariyesi ile nehrin kenarına iner, bu cariyeler nehrin güzelliğine hayran kalıp parmaklarını suya daldırırlar, bunlardan 40 kız çocuk doğar, bu yeni nesle “kırk kızlar” denir ve bu söz” kırgızlar”a dönüşür.

*İslamiyet’te zekat,  malın 40’da biridir, ölen için 40. gün mevlit okunur, ”kırkaşı” denilen yemek verilir,  Alevi-Bektaşi inancında 40’lar meclisi vardır, tasavvufta 40 veli önemli rol oynar, bu velilere manevi bağ oluşturmak için “kırklara karıştı” denir. Hadis tarihinde “kırk hadis”lerin yeri  ve önemi çok büyüktür.

ve son olarak karantina kelimesinin de 40 sayısı ile ilgili olduğunu öğrendik.Fransızca bilen arkadaşımız Özge’nin katkılarıyla…

**(Alışkanlık kazanmak için çevremizden destek alabiliriz.Çevremizdekilere hesap vermek bizi zorlar.Bununla ilgili bir site önerdi bize http://healthmonth.com/ ..Alışkanlık oluşturmada sorun yaşayanlar destek alabilirler..Eğlenceli bir siteye benziyor.)

**Zaman yönetimi kavramıyla dalga geçen bir film önermek istiyorum.Marcos Siega’nın bir filmi.Kaos Teorisi.Frank Allen isimli, herşeyi zamanlı ve düzenli yapan birinin bir gün karısının saatleri ileri almasıyla feribotu kaçırması ve tüm  hayatının değişmesini anlatıyor.Eğitimden çıkanlara tavsiye ettiğim bir film..Tam bir zıtlık!!!

Japonya’nın Vahşi Sırları

Bugün kahvaltıdan sonra çayımızı yudumlarken her zamanki gibi kanallardaki saçma sapan programlardan bunalıp,yine kendimizi National Geographic izlerken bulduk.Bu seferki konu Japonya’ydı.Bu ülke her zaman bende merak uyandırmıştır.Keşke bir fırsatımız olsa da oraya gidebilsek diye aklımızdan çok geçirmişizdir.Tarihi,doğası,insanları,kültürleri çok gizemli geliyor bana.Televizyonda da  Japonya konulu belgeseli görünce çok sevindim ve izlerken kendimizi o kadar kaptırmışız ki neredeyse doktor randevuma geç kalıyordum.

Evet belgeselin adı Japonya’nın Vahşi Sırları olmakla beraber orjinal ismi Japan’s Hidden Secrets’dir.Kısacık bir sürede o kadar büyüleyici şeyler gördüm ki buraya yazmadan edemedim.20 metrelik kar kalınlığıyla insanların nasıl  başa çıktığına,milli parktaki makatların -20 derecedeki doğada verdikleri yaşam mücadelesine ve arada kendilerini eğlendirmek için kartopu oynamalarına çok  şaşırdım.Bir de ailecek kaynak sularına gidip orada takılmaları büyüleyici bir manzaraydı.Bunlar dünyadaki tek volkanik spalara gidip rahatlayan maymunlarmış…Aşagıdaki videoda ikinci dakikadan sonra makatların nasıl kartopu oynadığına  ve kaynak sularında nasıl keyif yaptılarına şahit olacaksınız.

Diğer harika olaysa,bir grup balıkçıya verilen özel izin.Bu balıkçılar yıllardır süregelen bir geleneği gerçekleştiriyorlar ve bu bir tören gibi oluyor.Balıkçı kayıklarının yanlarına küçük sepetler asıp,bunların içinde ateş yakıyorlar.Bu,suyun yüzeyinin aydınlanmasına ve böylece balıkların toplanmasına yarıyor.Aynı zamanda özel bir şekilde  karabatak kuşlarını boyunlarından iplerle bağlıyorlar ve suya atıyorlar.Kuşlar balıkları avlamaya başlıyor.Sonra balıkçılar kuşları yukarı çekiyor avladıkları balıkları onların ağzından alıp sepete koyuyor.Burada çok zekice bir yöntem var.kuşların ağzını öyle güzel bağlıyorlar ki bu sayede küçük balıkları yutmalarına izin veriyorlar ama büyük balıkları kendilerine alabiliyorlar.Bu seromoni yılda sadece sekiz kez yapılabilyor.Aşagıdaki videoda bu ilginç avlanma törenini izleyebilirsiniz..

Ayrıca umarım ölmeden önce bir gün gidip şu festivale katılırım.Sakura Zenzen adı verilen kiraz çiçeği festivali her yıl Nisan ayında yapılıyor ve sadece 1-2 hafta sürüyor.Japonlar kirazların çiçek açmasını hayata yeni başlangıç dönemi olarak kabul ediyormuş.Harika görünüyorlar..

National Geographic kanalı sayesinde o kadar güzel şeyler görüyor ve öğreniyoruz ki..İyi ki böyle güzel programlar yapan insanlar var ve iyi ki bu güzellikleri herkesle paylaşıyorlar.Buradan youtube’a belgeselin bölümlerini koyan arkadaşa da teşekkür ederim.Aksi takdirde anlattıklarımı kafanızda canlandırmanız güç olabilirdi.Belgeselin diğer bölümlerinin ne zaman gösterileceğini national geographic’in internet sitesinden bulabilirsiniz…

gökyüzü defni-jhator

Geçtiğimiz haftalarda Human Planet isimli belgeseli seyrederken daha önce hiç görmediğim bir ölü uğurlama törenine şahit olmak üzereydim ki  NTV belgeseli kesip başka bir yayına geçti..Çok sinir oldum..Hemen bilgisayarın başına geçip arama motoruna yazdım.’Gökyüzü defini’..Bu arada şimdiden uyarıyorum midesi kaldırmayanlar gidip dizi falan izlesinler,başka bir şeylerle meşgul olsunlar..Zira doğabilecek bozukluklardan ben sorumlu değilim..Baştan söyleyeyim…

Bilindiği üzere Tibet ortalama 4900 metre yüksekliğiyle ‘Dünyanın Çatısı’ olarak anılır..Büyük çoğunluk yeniden doğmayı öğreten Budizme inanır.Bu dine göre ölüm sonrası vücudu korumaya gerek yoktur.Cesedi kuşlar yiyebilir ya da doğaya bırakılarak ayrıştırması sağlanır.Gökyüzü defninin amacı ise kalan parçaların yok edilmesidir.Tibette zemin çok serttir ve mezar kazılamayacak kadar çok kayalıklarla kaplıdır,yakacak birşeyler zor bulunur o yüzden gökyüzü defni tibetliler için ölü yakma ya da gömme törenlerinden daha pratiktir.Gelenekler ilk olarak Tibete özgü Ölüm Kitabı’nda yer almaktadır.

Törene başlamadan önce keşişler mantra adı verilen sanskritçe şiirleri söylerler.Vücudu parçalama işlemi bir keşiş ya da rogyapas adı verilen vücut parçalayıcıları tarafından yapılır.Rogyapasların bu görev sırasında normal bir iş yapan diğer işçiler gibi konuşarak,gülerek sıradan bir iş yapıyormuş gibi davrandıkları gözlenmiştir.Budist öğretisine göre bu davranış sayesinde ölü kişinin ruhunun yaşamla ölüm arasındaki belirsiz yerden gelecek hayatına geçişi kolaylaşır.

Gökyüzü defni genellikle şafakta yapılır.Ölünün yakınları olayı direkt göremeyecekleri bir mesafede kalırlar.Tören özenle hazırlanır ve pahalıdır.Bu törene gücü yetmeyenler ölülerini yüksek bir kayanın üzerine bırakırlar..Parçalara ayrılan vücut akbabalara bırakılır.

1950 lerden beri Tibet’in kontrolünü elinde tutan Çin Halk Cumhuriyeti gökyüzü defnini 1960 larda yasaklamış ama daha sonra 1980 yılında tekrar izin vermiştir.Ölü kişiyi tanımayanların töreni izlemesine izin verilmez,tören boyunca fotoğraf çekmek ve filme almak etik bulunmaz ve yasaktır.Bir aileden alınan izinle Frederique Darragon’nun Secret Towers of Himalayas isimli belgeseli için kayıt yapılmış ve 2008 yılında Science kanalında yayınlanmış.Ama inanın Human Planet’i izleyene kadar böyle bir törenin varlığından bile haberim yoktu.

Kendi dilimizde maalesef çok açıklayıcı bilgiler bulamadım o yüzden wikipedia daki ingilizce metinden bazı bölümleri çevirmeye çalıştım.yukarıdaki video human planet belgeselinden , sky burial bölümün kesilmiş hali.iyi seyirler demiyeceğim elbette 🙂

Rogyapasın parçaları koparıp sağa sola fırlatırken çıkardığı ses şimdi bile tüylerimi diken diken yapıyor..Adamın yaptığı iş dünyanın en zor işi.Zaten kendisi de diyor..’Bugüne kadar bir çok gökyüzü defni gerçeklerştirdim..ama hala viskiye ihtiyacım var…’

Yazıya görsel eklemeyi çok isterdim ama hiç iç açıcı şeyler yok konu itibariye :)Bu arada Sky Burial ile ilgili metinlerde Şanlıurfa’daki Göbeklitepe geçiyordu.Merak ettim araştırdım.Meğer dünyanın bilinen ilk tapınağı burasıymış.Tam 12.000 yıl önce inşa edilmiş.Göbeklitepede yapılan tüm ayinlerin ölü gömme töreni olduğunu düşünülüyormuş..Eminim ben de dahil birçoğumuz İngilterede’deki Stonehenge biliyoruz ama Göbeklitepe’yi ilk kez duyuyoruz..Olsun, önemli olan bundan sonra Göbeklitepe’yi anlatmak ve tandıklarımızın haberdar olmasını sağlamak,bilgiyi  paylaşmak.Zaten tüm bu Gökyüzü Defni metni bu amaçla yazıldı.