Kategori: öykülerim

Ölüm Sinekleri

Son günlerde evdeki sinek sayısının arttığını gözlemliyorum. Evin her köşesinde karşıma çıkıyorlar. Bazen burnuma, kulağıma, dudağımın ucuna bile konmaya cesaret ediyorlar. Sehpadaki beyaz örtüde, buzdolabının kapağında, küçük beyaz bibloların üzerinde sarımsı küçük lekeler görüyorum. Ve bunların ne olduğunu beynime fısıldayan pislik tanrısı içimde kusma isteği yaratıyor. Özellikle yaz aylarında evde hep sinek olurdu. Bunu inkar edemem. Ama son zamanlarda sayılarının artmış olması beni çok korkutuyor. Ya bir yerde okumuştum ya da izlemiştim (ya da ara sıra yaptığım gibi kendimce anılar da uyduruyor olabilirim) sineklerin çoğalması orada ölümü yaklaşmış bir varlığa işaretmiş. İşte beni korkutan bu. Çünkü bu lanet olası apartman dairesinde benden başka yaşayan yok. Ne sahte dostluğuyla bacaklarıma sürtünen bir kedim ne de küçük cam denizinin içinde ölümcül daireler çizen bir balığım var. Şayet ölüm kapıdaysa, ziyaret edeceği bir ben varım. Ve geldiğinde yalnız olacağım için cansız bedenime bir tek bu sinekler sahip çıkacak. Acımasızca dolaşacaklar içimde. Yumurta bırakacaklar, üreyecekler. Bir zamanlar yalnızca benim olan bu daireyi istila edecekler. Ve hep o dedektif dizilerindeki gibi, pis kokudan rahatsız olan bir komşumun ihbarı üzerine polisler gelecek kapıya. Komşuluk ilişkileri böyle bu günlerde. Bir tuhaflık olduğunda merak ederler seni.
Aslında son günlerde kendimde bazı tuhaflıklar hissettim. Ellerim örneğin; donuk bir renk çöktü üzerlerine. Tırnaklarım daha mor, damarlarım daha belirgin sanki. Damarların içinden mürekkep nehirleri akıyor. Ya yüzüme ne demeli. Göz altlarım ucu körelmiş kalemle oyulmuş gibi. Kurşuni gölgeler var çevresinde. Sanki yanlış kelimelerle dolmuşlar da adi bir silgiyle yok etmeye çalışırken iyice girmişler birbirlerine. İnsanın göz altına da nasıl bir kelime yakışırsa artık. Gece? Bulut? Şiir. Ah en güzeli şiir oldu. Ama şiir gri renkle yan yana olmamalı. Buldum en uygun kelimeyi; melal. Hüzün çukurları adını verebilirim o koyu çukurlara.
Saçlarım… Zemheri ayazında kalmış da kristaller düşmüş üzerlerine. Şairin kan gülleri, ak güller olmuş, buzdan çiçeklerle dolmuş saçlarım. Bir koku yayılıyor bedenimden. Nemli toprak kokusu gibi. Çürük yumurta kokusu geliyor başka bir yerden. Ara ara içeriye doluyor, duvarlara çarpıp iyice yerleşiyor. Bunlar hep ölümün alametleri. Bir de komşunun köpeği günlerdir uluyor. İçin için, bir derdi var gibi. Annem ‘’iyiye işaret değil bu’’ derdi burada olsaydı. Evet, iyiye değil, ölüme işaret. Sinekler de, köpek de. Bir baykuş kaldı damıma konmayan. O da belki konmuştur, hatta hala oradadır da ben göremiyorumdur olduğum yerden. Muhakkak oradadır ve garip şeyleri merek eden komşularım da görüyordur eminim. Perde arkasından süzüp etrafı, tahtaya vuruyorlardır işaret parmaklarının arkasını, eminim.
Günlerdir her sabah gözümü aynı dünyada açmak bir nevi rahatlatıyor beni. Ölümden korktuğumdan değil, yabancı bir yere gitmenin vereceği tedirginlikten. Ama insan yaşamaya alıştığı gibi ölüme de alışır değil mi? Şu kanepede oturdum öylece ölümü bekliyorum. Hazır mıyım bilmiyorum? İnsan bilmediği bir şeye nasıl hazır hisseder ki kendini. İşaretleri takip ediyorum yalnızca. Bir de ölüm sineklerini.
Kapı çalıyor…
Bir kramp saplanıyor kalbime. Ölüm böyle bir şey mi yoksa. Aniden gelen bir kramp ve karanlık… Hayır, kapı hala çalıyor ve henüz sert zemine yığılmamışım. Ölümse ısrarcı. Hala basıyor zile. Ölümün parmakları olduğunu bilmiyordum diyorum kendi kendime. Bir bedeni var mıdır onun da? Tüm bu düşünceler içinde kapıya yöneliyorum. Hazırım onu içeriye almaya. Ama annem beliriyor aniden karşımda. Elinde tavus kuşu desenli yelpazesiyle, ‘’Off bu ne sıcak, şu sizin yan binada patlayan kanalizasyon ne zaman tamir edilecek, leş gibi kokuyor her yer. Sinek de yapar bu. ‘’ diyerek içeriye adım atıyor. Evdeki tüm sinekler aklıma saplanıyor.

 

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Reklamlar

Dünya işte, abartmaya gerek yok!

another-earth-wallpaper-wallpapers_29836_1280x720

Aynı. Geceler. Gündüzler. Kırmızı güneşin sessiz batışında nazlanan ikindiler. Aynı. Hep aynı. Bir arsız kurbağa, bitmek bilmeyen enerjisiyle çığlık kusuyor. Mutlu çığlıklar mı? Kim bilmez? Mutlu mu, mutsuz mu anlaşılmaz. Anlamayalım zaten bizim vazifemiz değil. Kendi mutluluk göstergemize bakalım biz. Olmaz mı? Durmadan ötüyor neşeli varsaydığımız kurbağa. Dönüyor olmalı dünya. Buradan da anlamak mümkün belki dünyanın canlılığını. Değil mi? Dünya işte, abartmaya gerek yok. İçine uyuduğumuz, her gün yatağın bir ucunda, yaşamın bir ucunda derin uyku kuyularından tırmanarak çıktığımız dünya. Biricik dünya. Sadece bir dünya. Ölümle doğum arasında bir küçük tepecik dünya, araf diyelim biz ona. Bir kere doğmuş bulunduk ne yapalım. Nefes alalım, koklayalım, tadalım.

Kocaman bir balık ağına yakalanmış zavallı sardalyalar gibi. Kova kova ırkımızı teknenin güvertesine boşaltıyorlar. Son bir çırpınış, hayat suyunun son damlalarını hoyratça yutuş. Bir iki hissiz kuyruk darbesi ahşap zemine. Sonrası sessizlik. Ölüm belki de bu kadar his fukarası bir şey işte. Öyle uğruna dizeler yazılacak, sayfa sayfa içlenilecek bir şey hiç değil belki. Kim bilmez?

Madem ölüm ve dünya böylesine kolay lokma, ne diye oluruna bırakmaz insan yaşamayı. İlla zaferler kazanılacak, hesaplar doldurulacak, daha, daha, dahalar uğruna an’lar harcanacak. Bozuk para gibi harcanacak hatıralar ve bereketsiz toprak gibi hiçlenecek rüyalar. Distopyalara ilham veren binalar dikiyoruz, an’ları, duyguları sanrılara esir ediyoruz. Kalabalıklar inşa ediyoruz birbirini hiç tanımayan. Aynı apartmandan çıkıp aynı otobüse binen, ruhları teğet geçen küçük organlar topluluğu, iki ayaklı mekanizmalarız belki. Yok en iyisi yine abartmayalım insan olayını. Diğer canlılardan üstünlüklerimizi sıralamaya kalkmayalım. Kim bilmez hem bunları?

Aynı. Düşüncenin çıktığı noktadan zamanda sessiz bir kanat aralığı genişliğinde yaptığımız küçük an gezintisi. Fikri muzdarip birey sanrısı. Bir karşı tavır olarak düşünce kusma. Sonuç. Aynı. Neşeli varsaydığımız pek muhtemel yeşil kurbağa çığlıklarına devam ediyor. Dünya mı? Kaldığı yerden kısa bir reklam arası vermiş dizi gibi devam ediyor. Devam edecek…

10 Mart 2014, Kigali

(http://oykugunlukleri.wordpress.com/)

Anneme Dair

Bütün bir yazı köydeki kiraz ağacının altında şiir okuyarak geçirdim. Okumak ilacım, belleğimin savaşlarına direnebilmem için elimdeki tek çaremdi.  Romanlarımı yanımda getirmemiştim bilerek. İçlerindeki kahramanların olağan veyahut olağandışı yaşamları bana mutlaka annemi hatırlatacaktı biliyordum. Oysa şiirlerde ona rastlamak zordu. Düz bir kadındı annem. Duygudan yoksun değildi ama romantikleşmeye, duygusallaşmaya uzak, her zaman ciddi, işi gücü hiç bitmeyen, yorgunluktan bir kez olsun şikayet etmeyen biriydi. Belki de bu güçlü yapısıydı aramızdaki aşılamaz mesafeyi var eden. Belki de bu yüzden bir tek şiir okurken aklıma düşmüyordu. Yokluğunun yarattığı hüzünden kaçmak için köyde almıştım soluğu. Tam üç ay oldu onu sonsuzluğa gömeli. Üç ay boyunca okuyarak kaçtım hayattan. İçinde hep annem olan, ama bundan sonra onsuz ne yapacağımı bilemediğim hayattan.

Yaz bitince şehre geri döndüm. Duvarları zımparalanmış gibi pul pul dökülen apartmanın demir kapısını açınca yüzüme o tanıdık rutubet rüzgârı çarpıverdi. İşte o an artık bu apartmanda kalamayacağımı anladım. Kapının 30 yıllık gıcırtısında, merdivenlerin nemli trabzanlarında, Cuma’dan Cuma’ya iki kova suyla koca apartmanın merdivenlerini baştan savma yıkayan Hatice Teyze’nin nasırlı ellerinde, alt komşunun uğur böcekli kapı önü paspasında, kapıcının sarsak yürüyüşünde annemi duyuyordum: ‘Şu kapıyı otuz yıldır yağlamadılar, gıcırtısı yedi mahalleye sûr üflüyor her gün. ‘ ‘kapının önüne cicili paspas koymakla adam olunmuyor, bak ay başı geçeli kaç gün oldu hala aidatı ödememişler .’ ‘ Hatice’nin de suyu ısındı. İki çocuğuna acımasam keseceğim ayağını buradan ama işte yufka yürek bahşetmiş Yüce Rabbim bir kere’… Sonra apartmanın otomatiği bir an sönüyor, annemin ayağı tökezliyor. ‘’Bir bizim katta çalışmaz gâvurun icadı’’ diye son sinir füzesini de apartman boşluğuna fırlatıp dudak ucundan döktüğü besmelelerle içeriye giriyor…

 Kapının kırık mermer eşiğine annem kızacak diye basmadan içeriye giriyorum. Ayakkabılarımı kapı önünde çıkarmayı unuttuğum için aniden bir korku saplanıyor içime, sanki annem mutfaktan kafasını uzatıp söylenecekmiş gibi aceleyle elime alıp ayakkabı dolabına koyuyorum. Mutfaktan tıkırtılar ve yemek kokuları gelmiyor. Buz gibi içerisi. Annem ölünce daire de ölmüş sanki. Duvarlar solmuş, perdeler kararmış. Bir ruhu vardı önceden evin. O da çekip gitmiş onunla beraber.

Oturma odasına girince her gördüğümde söylendiğim benim ve kardeşimin mezuniyet fotoğrafları bu kez canımı sıkmıyor. Çünkü onlara baktıkça kendi toyluk zamanlarımı değil o fotoğraflardaki annemi görüyorum. Mezuniyet sabahı evde  beraber yaptığımız kahvaltıyı. Annemin ayva reçelini gururla takdimini… Onun gururunu, sevgisini, hatta her gün nemli bezle tozlarını alışını. Boyu yetmiyor, ayak uçlarında yükseliyor, işte o ayağından hiç çıkarmadığı mor terlikler bile gözümün önünde. Terlikleri çok eskidiği için ona yenilerini almıştım ama bir kez benim yanımda giymiş sonra da misafir terliği olma lütfunu bahşetmişti onlara. Değişiklikleri sevmezdi hiç. Gidip ayakkabı dolabından o eski terlikleri giyiyorum. Annem oluyorum hayatımda ilk defa. Bir kere onun gibi bakınca etrafa hemen gözüme sehpanın tozu takılıyor. Üç aydır kapalı olan evi bir günde eski haline getirebilecekmişim gibi temizliğe başlıyorum. Salonda işim bitince yatak odasına geçiyorum. Sonra aniden annem hayattayken bu odaya hiç girmediğimi fark ediyorum. Hep yapılacak işlerim, okunacak kitaplarım, görülecek dostlarım vardı da hiç annemle oturup sohbet edecek, gece gelip yanında yatacak, bir öpücük kondurup yanağına iyi geceler dileyecek vaktim olmamıştı. Boğazıma dayanan yumruyu bir çırpıda yutuyorum. Kızıyorum kendime. Pişmanlık hayatın neresinde? Pişmanlık insanın sırtında, kapının önündeki her gün basarak geçtiğinde paspasta, belki yeni aldığın bir çift terlikte. Çok pişman olmamalı insan yaptıklarından. Yapacaklarından olmalı erkenden ki, daha az biriksin hüzünler çantamızda. Şimdi annem yok ama onun ruhuyla dolu bu daire var örneğin. Ona sahip çıkmak, gelecek pişmanlıklarımı şimdiden yok etmeye başlıyor. Anılar evet, onlar en iyi dostudur insanın.

Yatak odasında beni bekleyen bir şey varmış yıllardır. Yatak odasında beni bekleyen, annem, çalışkan annem, güçlü annem, düz kadın dediğim öyle sandığım annem… Akşamları biz odamıza çekilirken, dizlerinde örgüsüyle koltuktan bize iyi geceler dileyen annem… Defterler dolusu bir hayat biriktirmiş oysa. Ahşap elbise dolabında bulduğum kutularca defteri gördüğüm anda, üç aydan beri içimde tuttuğum nehirler baharda coşan karlar gibi usul usul akıyorlar. Annemim yüzlerce gecesini düşlerle donatan eski pirinç kaplama yatağında sabaha kadar okuyorum. Apartmana girerken beni iten anılar şimdi birer ok olmuşlar içime saplanıyorlar…

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

İçinden Tren Geçen Adam

Bir günbatımıydı, banliyö trenindeydim,

Güneşin ışıkları doluyordu gri renkli vagona.

Kimsenin inmediği bir köy istasyonunda,

Bir şapkalı adam bindi elinde bavuluyla.

Önce bir  bakındı sağına soluna,

Oturacak bir yer aradı gözleri,

Yanında küçük oğluyla bir kadın,

Camdan yana çeviriverdi başını.

Belli ki istemezdi bir yabancı otursun yanına.

Şapkalı adam anladı kadının huzursuzluğunu,

Aldı bavulunu vagonun ucuna gitti.

Oradan yüzünü dönüp cama,

Geride kalan tarlalara dalıp gitti.

Uzun boylu zayıf bir adamdı,

İnce kemikli kavruk bir yüzü vardı.

Karaydı eprimiş pantolonu,

Sırtındaysa yamalı bir kaban.

Elleri kaba saba bir işçi eli,

Çatlaklardan, kara lekelerden belli.

Bir ağrı bükmüş gibi bedenini,

Yere doğru akıyordu bakışları.

Ah kim bilir ne derdi vardı.

Adam bavulunu çekti önüne,

Bavulunun yırtık yerlerinden,

Adamın kederi damlıyordu tıp tıp,

Asıl gözlerinden doğuyordu da,

Oradan yayılıyordu eline, bavuluna.

Gri afili elbisesiyle kondüktör belirince aniden,

Şapkalı adamı belirgin bir telaş aldı.

Bavulunu kaptığı gibi,

Öteki vagona yollandı.

Gri takımlı denetçi,

Tüm biletlere delik açtı.

Böylece vagondakilerin,

Yolcu sıfatları meşrulaştı.

Raylardan yankılanan mekanik melodiler,

Yolcuların kulağında nota nota inliyorken,

Bir isimsiz istasyonda durdu tren.

Hiç yolcu indi, hiç yolcu bindi.

Dünyanın son durağına gelmiş gibi,

Çıt çıkmadı ahaliden…

Raylarda tekrar süzülünce tren,

Camdan bakıverdim ıssız istasyona.

Orada karalar içinde bir adam,

Kavruk yüzünde bir gülümseme,

El sallıyordu bana.

Adamın kara gölgesi geride kalırken,

Bir an ellerime bir ağırlık çöktü.

Kara şapka elimden kayıp yere düştü.

Trenin camına yansıyan kavruk yüzümden,

Kuşlar uçuştular uzak diyarlara.

İşte o zaman aydım,

İçimden tren geçiyordu…

02.02.20014, Kigali

(http://oykugunlukleri.wordpress.com/)

Taçlı Turna İle Bir Garip Söyleşi

SONY DSC

Bahçede sevimli bir haraketlilik seziliyordu. Çiçeklerin yaprakları uçuşuyor, dallarına konan küçük renkli kuşlar telaş içinde polenleri didikliyordu. Onları ne zaman böyle aceleci görsem aklıma hep arılardan gizli iş çevirdikleri geliyor. Çiçek taçları arıların mabedi ne de olsa. Üstelik bu sevimli yaratıklar arılar gibi narin çalışmıyorlar. Paldır küldür o daldan o dala uçmalar, cik cik bağrışmalar, yaprakları yere düşürmeler, paldır küldür uçup tekrar konmalar tam bir kaos ortamı yaratıyor. Arıların o estetik çalışmaları, ustaca ve nazik hareketleri bunların yaygarasının yanında bir tören edasında.

Bahçeye açılan sürgülü kapıyı çekip dışarıya bir göz atıyorum. Kafasını yukarı kaldırmış bir kertenkele kuyruğunu sürüyerek kaçıyor önümden. Her bahçeye çıkışımda bu aileden birini rahatsız ettiğimi biliyorum. Ama onlarla aramızdaki soğuk savaşı da itiraf etmem gerek. Bu açıkgöz arkadaşlar muz ağacından yapılmış küçük kanepemizi mesken edinmişler. İçerisine kendilerine göre bir düzen kurup yerleşmişler. Ne zaman bahçede bir fincan kahve içelim, şurada mis gibi havada kahvaltı yapalım desek bu sırtı çizgili, gri küçük canavarlar hemen fil desenli minderin üzerinde küçük bir gösteri yapıp varlıklarını hatırlatma telaşı sergiliyorlar. İlk günlerdeki tedirginliğimiz yerini sakinliğe bırakalı çok oldu. Onlarla aynı ortamı paylaşmayı çabuk öğrendik. Bu da küçük savaşımızın başlangıcı oldu. Ne onlar terk ediyor kanepeyi ne de biz kanepede keyif yapmaktan vazgeçiyoruz. Onları her görüşümde ortaokulda fen dersi için bir tanesini yakalayıp kavanoza koyan arkadaşım geliyor. Aslında arkadaşımın yüzü çoktan silindi belleğimde ama o zavallı küçüğün yakalanırken geride bıraktığı kuyruğu hiç gitmiyor gözümün önünden. O yüzden burada doğal ortamlarında insanların talanına rağmen yaşamaya çalışmalarına saygı duyuyorum elimden geldiğince.

Bahçenin durumu iyi görünüyor, bulutların durumuna bakıp sulama yapma zamanımı ölçmeye çalışıyorum. Yağmurlu sezonun avantajı her gün sulama yapmak zorunda olmamak. Sonra yola çıkıyoruz. Rotamız ülkenin doğusunda başkente bir saatlik mesafede, uzay fotoğraflarına baktığımda kertenkeleye benzettiğim Muhazi Gölü. Başkentte mor bulutlar toplanırken bahçemi emin ellere bırakmanın rahatlığındayım. Ancak birkaç kilometre ilerleyince hava açıyor. Bölge bölge bulutların ruh durunu farklı. Yağsak mı yağmasak mı nazındalar. Ben de bencil bir şekilde Kigali’de yağsın, göl kenarında yağmasın istiyorum J

Kısa bir süre sonra ‘’Merhaba’’ isimli göl kenarındaki tesise ulaşıyoruz. Kocaman  Jambo ( swahili dilinde merhaba demek ) yazıyor girişte. Vakit henüz erken. Bizden başka kimse gelmemiş. İçeriye giriyoruz. Güneş Muhazi’nin üzerine yayılmış, suda dans etmekte. Bana Jambo içerikli kaçamak bakışlar atan ise bir taçlı turna. Meraklı gözlerle içeriye giren günün ilk mzungularını (yerlilerin dilinde beyaz adam) süzüyor. Buraya ilk gelişimiz değil, o yüzden kendisine aşinayız. Ama bu aşinalık az sonra ilginç bir sohbetin başlangıcı olacak. Taçlı turna bugün pek formunda. Gözleri parlak, tüyleri canlı ve temiz. Kafasını üzerindeki sarı tacı ışıldıyor. Gözleri fotoğraf makinemde.

‘’Bugün fotoğraf makinenle gelmen iyi olmuş. Kendimi çekime hazır hissediyorum. Uykumu aldım, keyfim yerinde ‘’ diyor.

‘’Biraz şaşırıyorum, ben böyle bir söz verdiğimi hatırlamıyorum.’’ diyorum.

Sağ ayağını bir adım atacakmış gibi öne doğru zarifçe uzatıyor, geri çekip tüylerinin arasına saklıyor.

‘’ Geçen sefer tam şu kapıdan çıkarken bana bakıp, ‘’bir dahaki sefere makinemle geleceğim, bu telefon zımbırtısıyla hiç iyi kareler yakalayamadım’’ demiştin. Uzun zamandır seni bekliyorum ben de’’

Gerçekten de son gelişimizde onun hiç güzel pozunu yakalayamamış, ilk tanışmanın verdiği tedirginle pek yanına yaklaşamamıştım. Elimdeki telefonun kamerası sıradan fotoğraf için yeterliydi ama söz konusu alımlı bir kuş olunca pek işe yaramamıştı. O günkü hayal kırıklığımı hatırladım ve,

‘’Evet, haklısın. Tam da böyle söylemiştim. Demek beni bekliyordun. O zaman bugün yapalım çekimi. Işık şu an çok iyi. Bulutlar yer değiştirmeden başlayalım öyleyse. Yalnız bu fotoğrafları küçük bir yazı eşliğinde yayınlamak istiyorum. İnsanlar senin hakkında birçok şeyi merak ediyor ve seni daha yakından tanımak istiyorlar. Sakıncası yoksa küçük bir söyleşi yapalım. Ne dersin?’’

Bana mı öyle geldi bilmem ama biraz tüyleri kabarıyor, ince uzun boynu daha bir dikleşiyor;

‘’ Bunu önceden planlasak daha iyi olurdu ama madem o kadar yoldan geldin yapalım öyleyse.’’

Çantamı bir masaya bırakıp geliyorum. Gölün kenarına doğru birlikte yürüyor, çekim yapacağımız yeri seçmeye çalışıyoruz. Hemen bana uygun yeri gösteriyor. Burası olsun diyor. Ben de kabul ediyorum. İlk pozu aldıktan sonra kafamda yıllardır biriktirdiğim soruları gelişigüzel bir sıraya sokmaya çalışıyorum ve başlıyorum:

‘’ İsmini kafanın üzerindeki sarı taçtan aldığını okudum. Su kenarlarında yaşamaktan hoşlanıyormuşsun. Asya ve Afrika’da farklı türlerin varmış ve şu güzel gri tüylerin bu bölgeye has olan türde bulunuyormuş. Peki seni Uganda’nın bayrağında ve milli havayollarının logosunda görmemiz nasıl oldu? Kendi halinde göl kenarında yaşayan bir kuşken nasıl böyle ünlü oldun?’’

‘’ Anlaşılan beni google’lamışsın. Güzel bilgiler edinmişsin. Ama eksik elbette. Biz turnalar; sevecen, arkadaş canlısı, barış sever, nazik kuşlar olarak biliniriz. Bu saydığım özellikler Uganda insanın özüdür. Afrika’nın sempatik toplumlarındandır. O nedenle sadece ulusal bayraklarında değil, ordularının üniformalarında ve milli havayollarının logolarında da bizi kullandılar. Bayrak üç renkten oluşuyor. Siyah, sarı ve kırmızı. Siyah, Afrika’nın milletini, sarı ekvatorda yer almaktan mutluluk duyan ülkedeki bereketli güneşi ve kırmızı geri kalan bütün Afrika ile kardeşliği simgeler. Bana dikkatli bakarsan bu üç rengi de bedenimde taşıdığımı göreceksin.’’

Bu bilgiler beni şaşırtıyor. Bir kuşa yüklenmiş bunca erdem izlerinden etkileniyorum.

‘’ Peki’’ , diyorum, ‘’ Kongo, Kenya, Uganda ve Güney Afrika’da akrabaların daha fazlaymış. Sen neden Ruanda’dasın? Seni buraya hangi rüzgar attı? ( Bu klişe deyimi ilk kez yerinde kullanmış olmama şaşırıyorum.)

‘’ Anlaşılan wikipedia sözlüğü yeterli açıklama yapmamış. Siz insanların hazır bilgiye olan düşkünlüğü  beni çileden çıkarıyor. Google’dan üç beş cümle okuyup profesör gibi ahkam kesiyorsunuz. Şu masalarda Afrika hakkında tarihi geçmiş bilgileri yayan kimleri gördü bu gözler. Afrika değişmekte olan bir kıta.  Sömürgeler, soykırımlar, savaşlar geride kaldı. Diyeceksin daha komşu ülkede devam ediyor. Ama her şey düzelecek. İyileşecek. Neyse konumuzdan saptık. Benim rüzgarla işim yok. Biz taçlı turnalar göç etmeyiz. Bu güzel ve sıcak ülke Ruanda’da bizim yerleşim yerlerimizden biri. Sayıca burada daha az olduğumuzdan sizin internet denen bilgi çukurunda adı geçmemiş buranın.’’

Bu kuşun hazır cevapları ve ukala tavırları hoşuma gitmeye başlıyor. Bu arada portre fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Bakışlarını donduruyor, sağa sola anlamlı dönüşler yapıyor, bildiğiniz pozdan poza geçiyor, şaşırıyorum. Sanki uzun yıllardır fotomodel kendisi.

‘’Peki burada bu tesiste bu kadar insanın içinde yaşamak seni boğmuyor mu? Rahatsızlık duymuyor musun? Tek başına olmak yalnızlık üzmüyor mu seni? ’’

‘’ Ben burada doğdum. Annem de ölene kadar burada yaşamış. Burası gölün kenarında, gördüğün gibi ağaçlar ve çalılıklar ve besinli otlar var. Yiyecek sorunum yok. Güvenli de bir yer. Ama amcaoğlu varken daha muyluydum tabii. Birlikte koşup eğleniyorduk. Bazen senin gibi mzunguların peşinden koşup onları korkutuyorduk. Ahi eski günler… Sonra bizim kafenin sahibi mali yönden çok sıkıştı. Benim amcaoğlunu başkentteki bir otele satmak zorunda kaldı. O gittiğinden beri yalnızım ama çok da şikayetçi değilim. Gelen giden eksik olmuyor, boş kalmıyor burası. Geçenlerde masalarda konuşurlarken onun hakkında bir şey duydum. Onun durumu epey kötü. Şehrin göbeğinde, bir otelin bahçesinde yaşamak kolay değil. Oranın örf adetlerini de bilmiyordu garibim. Susayınca gitmiş havuzun suyundan içmiş. Bir ay hasta yatmış. Çok üzüldüm. Keşke buraya geri gönderseler. Burası doğanın içi. Bizim evimiz. ‘’

‘’Benim ülkemde de sayıları çok azalmış, yazları göçe gelen akrabaların var. Adı Telli Turna. Senin gibi parlak renklere sahip değiller ama çok asil gri tüyleri var. Ve gözlerinin kenarında pamuk gibi beyaz tüyleri. Adlarına şarkılar türküler yazılmıştır bu asil kuşların. Senin için yazılmış herhangi bir şarkı ya da şiir var mı? Bizimle paylaşmak ister misin?’’

‘’Elbette var. Ama tanrı vergisi zarifliğimle görsel sanatlara daha çok hitap ediyorum. Uçak firması logosu olmam, ülke bayrağında yer almam ve ressamların en çok çizdiği kuş olmam buna örnek. Afrika’nın neresine gidersen git, tinga tingalarda ( Afrika’ya özgü bir resim sanatı) porte çalışmalarda bana sıkça rastlarsın. ‘’

‘’Anlıyorum. Bence de yeryüzündeki en asil iki kuş türünden birisin. Diğeri de flamingolar bence. Onlar da çok zarifler. İncecik ve kibarlar. ‘’

‘’ Flamingolar mı? Sence de zarif olamayacak kadar sıska değiller mi? Pembe et yığınına benziyorlar. ‘’

Kıskançlığı yüzünden okunuyor. Asalet ve kibir aynı bedende şık durmuyor.

‘’Son sorum beslenmen ile ilgili. Son gelişimde masalarda oturan misafirlerin tabağından patates kızartması aldığını gördüm. Açıkçası bir kuşun kızartma yemesi tuhaf geldi bana. ‘’

‘’Biz hepçil kuşlarız. Yani hem et hem ot yiyen. Ama ben vejeteryanım. O yüzden bulduğum her sebzeyi yemeye çalışıyorum. Siz insanların en iyi başardığı şeylerden biri de patates kızartması. Doğanın bir mucizesi bence patates. Her türlü tüketmek mümkün. Arada bir iki patates kızartması yiyerek kaçamak yapıyorum, evet. Ama genel olarak sağlığıma ve vücuduma özen gösteriyorum. Dikkat edersen vücudumda hiç yağ yok ve kaslarım çok sağlam. ‘’

Sorularımdan sıkıldığını dikkatini yeni gelenlere yöneltmesinden anlıyorum.

‘’Pekala, ‘’diyorum. ‘’Güzel bir şöyleşi oldu. Hakkında bilmediğimiz ne çok şey varmış. Teşekkür ederim sabırlı ve nazik olduğun için. Son olarak insanlara söylemek , göndermek istediğin bir mesaj var mı?’’

‘’Rica ederim. Benim için bir zevkti. Yalnız internete koyacaksan, sol profilimi kullanmanı rica ediyorum. Oradan daha karizmatik göründüğümü söylerler. Siz insanlara bir mesajım var evet. Dün facebook’ta ( burada masalarda konuşulan her şeyi dinlerim) bir kaplumbağanın bacağına parke taşı bağlanmış bir şekilde ölü olarak bulunduğunu anlatan bir haber varmış. Duyar duymaz gri tüylerim diken diken oldu. Böyle bir caniliği niçin yapmış olduklarını anlayamadım. Sorumlusunun bulunmasını ve uygun şekilde cezalandırılmasını dilerim. Hayvanlara karşı nazik olma ve koruma duygularının insanın içinde, vicdanında olduğunu biliyorum. Keşke herkes bu duygularla doğsa ve hiç kaybetmeden yaşasa. Dünya hepimize yetecek kadar büyük. Bir de şehirdeki otelde yaşayan amcaoğluna selam göndermek isterim. Geçmiş olsun der, gözlerinden öperim. ‘’

Taçlı turna arkasını dönüp uzaklaşıyor. Onun hakkında öğrendiklerim gözlerimi yaşartıyor. Yüzümde bir gülümse var. Bu akıllı kuş hakkında öğrendiklerim ve ondan öğrendiğim insanlık dersi beni allak bullak ediyor. Eve döner dönmez bu söyleşiyi ve fotoğrafları bir an önce yayınlamaya karar veriyorum.

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Bir Yudum Yalnızlık

Kara demir parmaklıklı pencereden büyük bir cesaretle sızmaya çalışıyordu güneş. Eprimiş perdedeki deliklerden süzülerek yerdeki döşemeye kadar ulaşıyor, kimsesiz odaya canlılık dolduruyordu. Gün boyu pencerenin önünde, park edilmiş bir arabanın tekerleği boy gösterdiğinden ya da mahallede top oynayan çocukların sağa sola koşuşturan yamalı ayakkabılarının kalabalığından bir fırsat bulup da içeriye giremezdi güneş. O yüzden bu karanlık ve duvar sıvaları dökülmüş oda için pek coşkulu bir törendi ışığın süzülüşü.

Adam odaya girerken paspasın kenarına bıraktı bütün günün yorgunluğunu. Elindeki naylon poşeti tahta masanın üzerine koydu. Bir türkü mırıldanmaya başladı: ‘ Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan, aç pencereni göreyim yüzünü uyan yar. ‘  Oda, adamın gelişinin şerefine rüzgarı davet etti pencereden içeri. Delikli perde kirli eteklerini uçuşturarak bir reverans yaptı adama. Kara kedi, kuyruğunu parmaklıklara sürterek miyavladı odaya doğru. Adamın geldiğini anladı yine her zaman olduğu gibi. Kim bilir belki kokuydu onu uyaran belki de odanın nazlanan tavrı. Adam kediyi görünce masanın üzerindeki poşetten küçük bir paket çıkardı. Dilimlenmiş salamları alıp parmaklıkların arasından uzattığı elleriyle kediyi beslemeye başladı.

Dudağındaki türküden çıkan neşeli nağmeler odanın içinde uçuşuyor, saatin yelkovanına, dolaptaki fincanın kulbuna, televizyonun antenine asılı kalıyorlardı. Adam, her zaman kendisini ziyarete gelmeyen neşeye, iyi bir ev sahibi olmaya çalışıyor, onun keyfini kaçırmamak için aklına bir takım oyunlar oynuyor, güzel günleri hatırına getiriyordu. Hayallerini sergilediği zihin penceresinden bu masada daha önce yedikleri lezzetli yemeklerin kokusu yayılıyor, kalabalık çatal kaşıkların sesleri yankılanıyordu… Poşetten çıkardığı domatesleri iri iri dilimledi. Tahta dolaptan metal bir tabak aldı. Tabağın çizilmiş yüzeyine aniden yansıyan görüntüsünde kendine baktı uzun uzun. Gözlerinin altındaki derin çukurları, bıyığındaki beyazları, yanaklarından küçük kara nehirler gibi salınan çizgileri gördü. Yaşlılığın bu küçük alametlerinin kendisine yakıştığını düşündü. ‘Aman aman yar yar, canım gülüm yar yar, sabah olmadan aman uyan yar…

Adam masaya dilimlediği domatesleri, dolaptan çıkardığı beyaz peyniri koydu. Ekmeğinden bir parça kopardı. Bardaktaki demlenmiş yaşama sevincinden bir yudum aldı. İçi ısındı. Türkünün devamı dudaklarından kayıp gidiyordu : ‘Horozlar ötmeden gün ışımadan, eller duymadan usul usul bana gel, bana gel. ’ Eski günlerin neşeli sabah kahvaltıları geldi aklına. Sevdiği kadınla aynı tahta masada oturdukları, aynı odada uyudukları, aynı sabahlara uyandıkları günleri anımsadı. Sonra o sessiz sabahı, onun uykusunun sonsuz bir uzanışa döndüğü sabahı … Huzur içindeki yüzünü. Odanın sessizliğini… Onun özlemini koydu masaya sonra. Gülüşünü seyretti. Çayına şeker atışını, ince narin parmaklarıyla karıştırmasını izledi. Onun varlığının odada bıraktığı izleri arada gözleri. Duvardaki siyah beyaz fotoğrafa hapsolmuş gençlik anılarına baktı. Gözlerindeki özlem ve hüzün, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeye döndü. Türküye devam etti : ‘ Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan, aç pencereni göreyim yüzünü uyan yar.’

 

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Saç Kumbarası

tumblr_mmlsusp7681qfcb1io1_1280

Defalarca söyledim sana. Odamın perdeleri sımsıkı kapalıyken kendimi daha güvende hissediyorum. Köşedeki abajurun loş ışığı duvar kağıtlarımın nostalji yayan büyüsüne eşlik ediyor ve ben duvarları da, onların sardığı küçücük odamı da, daha çok seviyorum. Bazen saatlerce duvar kağıdındaki desene baktığım doğru.  Parmak uçlarım çizgileri iyi tanıyor artık. Gözlerim kapalıyken bile o desenin aynısını çizebilirim, biliyorsun.

Taradıktan sonra avucumda kalan saçları toplayıp tavşan kumbarama niye koyduğumu mu merak ettin.  Nasıl da dikkatlisin. Kapıyı tıklatıyorlar. Kaç kere dedim, odamdayken rahatsız etmeyin beni diye.

-Yemek hazır kızım, hadi gel de iki lokma bir şey ye, bütün gün çıkmadın bu odadan.

-Karnım aç değil, uyuyacağım.

-Bir şeyler yemelisin, böyle aç aç olmaz.

-Uyuyacağım anne, çık odamdan.

Sen de gördün değil mi? Annem gözlerindeki siniri saklamadan kafasını çekti kapı aralığından ve güm diye çarptı kapıyı. Biliyorum benden nefret ediyor. Benim gibi bir kız doğuracağına keşke ölseydim diyor. Biliyorum çünkü geçen çaya gelen üst kattaki komşumuz Raziye teyzeye anlatırken duydum. ‘Ah Raziye, nasıl bunaldım anlatamam, ne yapacağım ben kızla, nasıl bir dünyada yaşıyor bilmiyorum’, diyordu. Nasıl bir dünya olacak! Güvendeyim, odamdayım, seninle ve saç biriktirdiğim tavşan kumbaramla mutluyum ben. Sanki başka dünyalar daha yaşamaya değer?

Şimal, niye öyle bakıyorsun yüzüme? Annem yüzünden mi? Ama o benden nefret ediyor, hem sadece çık odamdan dedim. Geçen seferki gibi kapıyı yüzüne çarpmadım ki. Evet, biliyorum parmağı sıkışmıştı, çığlığı da pek tiz çıkmıştı ama değil mi? Nasıl gülmüştük arkasından. Tamam, tamam. Sen kızma yeter ki, bir daha yapmam. Ama bir daha ben uyurken odama girip seni almak isterse o zaman, işte o zaman ne yapacağımdan ben sorumlu değilim bak. Geçen sefer ne olduğunu biliyorsun. Uyanıp da duvardaki boş çiviyi gördüğümde öleceğim sanmıştım. Kapıda hala o gün vurmaktan kanayan ellerimin izleri duruyor. İçeriye kimseyi sokmadım o günden beri sen de biliyorsun. Kimse bizi ayıramaz. Ne o beyaz önlükleriyle kendilerini tanrı sanan doktorlar ne de vücuduna sapladıkları o iğneler…

O gün hastane odasında yüzün çok solgun görünüyordu. Eskisi gibi kara saçların da yoktu artık yüzünü çevreleyen. O adamlar ağzına bile hortum takmışlardı. İnsan bu haldeyken nasıl mutsuz olmaz ki? Nasıl da konuşmak istiyordun benimle. Ama o lanet hortum varken ne dediğini nasıl anlayabilirdim! Çıkarmam iyi oldu değil mi, ama sen de oyunbozanlık yaptın hemen, suratın morarıverdi. Titredin falan. Sonra bir sessizlik… Bütün bunlara ne gerek vardı? Sonra odaya doluşuverdiler o beyaz önlüklü tanrılar. Beni de yaka paça çıkardılar oradan.

Şimdi sana bakıyorum da, odamın loş ışığında, şu güzelim desenli duvarımda ne de güzel görünüyorsun. Kara gözlerinin içi gülüyor adeta. Burada bizi kimse rahatsız edemez. Annem mi, yok canım, onun icabına bakarız bir dahaki sefere. Ha, kumbarayı merak ettin yine. Senin için, canım senin için. Eskisi gibi kara saçların olsun istemez misin?

( Fotoğraf http://www.flickr.com/photos/laurentreece/8030436498// adresinden alınmıştır. )

http://oykugunlukleri.wordpress.com/2013/10/07/sac-kumbarasi/