Ölüm Sinekleri

Son günlerde evdeki sinek sayısının arttığını gözlemliyorum. Evin her köşesinde karşıma çıkıyorlar. Bazen burnuma, kulağıma, dudağımın ucuna bile konmaya cesaret ediyorlar. Sehpadaki beyaz örtüde, buzdolabının kapağında, küçük beyaz bibloların üzerinde sarımsı küçük lekeler görüyorum. Ve bunların ne olduğunu beynime fısıldayan pislik tanrısı içimde kusma isteği yaratıyor. Özellikle yaz aylarında evde hep sinek olurdu. Bunu inkar edemem. Ama son zamanlarda sayılarının artmış olması beni çok korkutuyor. Ya bir yerde okumuştum ya da izlemiştim (ya da ara sıra yaptığım gibi kendimce anılar da uyduruyor olabilirim) sineklerin çoğalması orada ölümü yaklaşmış bir varlığa işaretmiş. İşte beni korkutan bu. Çünkü bu lanet olası apartman dairesinde benden başka yaşayan yok. Ne sahte dostluğuyla bacaklarıma sürtünen bir kedim ne de küçük cam denizinin içinde ölümcül daireler çizen bir balığım var. Şayet ölüm kapıdaysa, ziyaret edeceği bir ben varım. Ve geldiğinde yalnız olacağım için cansız bedenime bir tek bu sinekler sahip çıkacak. Acımasızca dolaşacaklar içimde. Yumurta bırakacaklar, üreyecekler. Bir zamanlar yalnızca benim olan bu daireyi istila edecekler. Ve hep o dedektif dizilerindeki gibi, pis kokudan rahatsız olan bir komşumun ihbarı üzerine polisler gelecek kapıya. Komşuluk ilişkileri böyle bu günlerde. Bir tuhaflık olduğunda merak ederler seni.
Aslında son günlerde kendimde bazı tuhaflıklar hissettim. Ellerim örneğin; donuk bir renk çöktü üzerlerine. Tırnaklarım daha mor, damarlarım daha belirgin sanki. Damarların içinden mürekkep nehirleri akıyor. Ya yüzüme ne demeli. Göz altlarım ucu körelmiş kalemle oyulmuş gibi. Kurşuni gölgeler var çevresinde. Sanki yanlış kelimelerle dolmuşlar da adi bir silgiyle yok etmeye çalışırken iyice girmişler birbirlerine. İnsanın göz altına da nasıl bir kelime yakışırsa artık. Gece? Bulut? Şiir. Ah en güzeli şiir oldu. Ama şiir gri renkle yan yana olmamalı. Buldum en uygun kelimeyi; melal. Hüzün çukurları adını verebilirim o koyu çukurlara.
Saçlarım… Zemheri ayazında kalmış da kristaller düşmüş üzerlerine. Şairin kan gülleri, ak güller olmuş, buzdan çiçeklerle dolmuş saçlarım. Bir koku yayılıyor bedenimden. Nemli toprak kokusu gibi. Çürük yumurta kokusu geliyor başka bir yerden. Ara ara içeriye doluyor, duvarlara çarpıp iyice yerleşiyor. Bunlar hep ölümün alametleri. Bir de komşunun köpeği günlerdir uluyor. İçin için, bir derdi var gibi. Annem ‘’iyiye işaret değil bu’’ derdi burada olsaydı. Evet, iyiye değil, ölüme işaret. Sinekler de, köpek de. Bir baykuş kaldı damıma konmayan. O da belki konmuştur, hatta hala oradadır da ben göremiyorumdur olduğum yerden. Muhakkak oradadır ve garip şeyleri merek eden komşularım da görüyordur eminim. Perde arkasından süzüp etrafı, tahtaya vuruyorlardır işaret parmaklarının arkasını, eminim.
Günlerdir her sabah gözümü aynı dünyada açmak bir nevi rahatlatıyor beni. Ölümden korktuğumdan değil, yabancı bir yere gitmenin vereceği tedirginlikten. Ama insan yaşamaya alıştığı gibi ölüme de alışır değil mi? Şu kanepede oturdum öylece ölümü bekliyorum. Hazır mıyım bilmiyorum? İnsan bilmediği bir şeye nasıl hazır hisseder ki kendini. İşaretleri takip ediyorum yalnızca. Bir de ölüm sineklerini.
Kapı çalıyor…
Bir kramp saplanıyor kalbime. Ölüm böyle bir şey mi yoksa. Aniden gelen bir kramp ve karanlık… Hayır, kapı hala çalıyor ve henüz sert zemine yığılmamışım. Ölümse ısrarcı. Hala basıyor zile. Ölümün parmakları olduğunu bilmiyordum diyorum kendi kendime. Bir bedeni var mıdır onun da? Tüm bu düşünceler içinde kapıya yöneliyorum. Hazırım onu içeriye almaya. Ama annem beliriyor aniden karşımda. Elinde tavus kuşu desenli yelpazesiyle, ‘’Off bu ne sıcak, şu sizin yan binada patlayan kanalizasyon ne zaman tamir edilecek, leş gibi kokuyor her yer. Sinek de yapar bu. ‘’ diyerek içeriye adım atıyor. Evdeki tüm sinekler aklıma saplanıyor.

 

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Dünya işte, abartmaya gerek yok!

another-earth-wallpaper-wallpapers_29836_1280x720

Aynı. Geceler. Gündüzler. Kırmızı güneşin sessiz batışında nazlanan ikindiler. Aynı. Hep aynı. Bir arsız kurbağa, bitmek bilmeyen enerjisiyle çığlık kusuyor. Mutlu çığlıklar mı? Kim bilmez? Mutlu mu, mutsuz mu anlaşılmaz. Anlamayalım zaten bizim vazifemiz değil. Kendi mutluluk göstergemize bakalım biz. Olmaz mı? Durmadan ötüyor neşeli varsaydığımız kurbağa. Dönüyor olmalı dünya. Buradan da anlamak mümkün belki dünyanın canlılığını. Değil mi? Dünya işte, abartmaya gerek yok. İçine uyuduğumuz, her gün yatağın bir ucunda, yaşamın bir ucunda derin uyku kuyularından tırmanarak çıktığımız dünya. Biricik dünya. Sadece bir dünya. Ölümle doğum arasında bir küçük tepecik dünya, araf diyelim biz ona. Bir kere doğmuş bulunduk ne yapalım. Nefes alalım, koklayalım, tadalım.

Kocaman bir balık ağına yakalanmış zavallı sardalyalar gibi. Kova kova ırkımızı teknenin güvertesine boşaltıyorlar. Son bir çırpınış, hayat suyunun son damlalarını hoyratça yutuş. Bir iki hissiz kuyruk darbesi ahşap zemine. Sonrası sessizlik. Ölüm belki de bu kadar his fukarası bir şey işte. Öyle uğruna dizeler yazılacak, sayfa sayfa içlenilecek bir şey hiç değil belki. Kim bilmez?

Madem ölüm ve dünya böylesine kolay lokma, ne diye oluruna bırakmaz insan yaşamayı. İlla zaferler kazanılacak, hesaplar doldurulacak, daha, daha, dahalar uğruna an’lar harcanacak. Bozuk para gibi harcanacak hatıralar ve bereketsiz toprak gibi hiçlenecek rüyalar. Distopyalara ilham veren binalar dikiyoruz, an’ları, duyguları sanrılara esir ediyoruz. Kalabalıklar inşa ediyoruz birbirini hiç tanımayan. Aynı apartmandan çıkıp aynı otobüse binen, ruhları teğet geçen küçük organlar topluluğu, iki ayaklı mekanizmalarız belki. Yok en iyisi yine abartmayalım insan olayını. Diğer canlılardan üstünlüklerimizi sıralamaya kalkmayalım. Kim bilmez hem bunları?

Aynı. Düşüncenin çıktığı noktadan zamanda sessiz bir kanat aralığı genişliğinde yaptığımız küçük an gezintisi. Fikri muzdarip birey sanrısı. Bir karşı tavır olarak düşünce kusma. Sonuç. Aynı. Neşeli varsaydığımız pek muhtemel yeşil kurbağa çığlıklarına devam ediyor. Dünya mı? Kaldığı yerden kısa bir reklam arası vermiş dizi gibi devam ediyor. Devam edecek…

10 Mart 2014, Kigali

(http://oykugunlukleri.wordpress.com/)

Anneme Dair

Bütün bir yazı köydeki kiraz ağacının altında şiir okuyarak geçirdim. Okumak ilacım, belleğimin savaşlarına direnebilmem için elimdeki tek çaremdi.  Romanlarımı yanımda getirmemiştim bilerek. İçlerindeki kahramanların olağan veyahut olağandışı yaşamları bana mutlaka annemi hatırlatacaktı biliyordum. Oysa şiirlerde ona rastlamak zordu. Düz bir kadındı annem. Duygudan yoksun değildi ama romantikleşmeye, duygusallaşmaya uzak, her zaman ciddi, işi gücü hiç bitmeyen, yorgunluktan bir kez olsun şikayet etmeyen biriydi. Belki de bu güçlü yapısıydı aramızdaki aşılamaz mesafeyi var eden. Belki de bu yüzden bir tek şiir okurken aklıma düşmüyordu. Yokluğunun yarattığı hüzünden kaçmak için köyde almıştım soluğu. Tam üç ay oldu onu sonsuzluğa gömeli. Üç ay boyunca okuyarak kaçtım hayattan. İçinde hep annem olan, ama bundan sonra onsuz ne yapacağımı bilemediğim hayattan.

Yaz bitince şehre geri döndüm. Duvarları zımparalanmış gibi pul pul dökülen apartmanın demir kapısını açınca yüzüme o tanıdık rutubet rüzgârı çarpıverdi. İşte o an artık bu apartmanda kalamayacağımı anladım. Kapının 30 yıllık gıcırtısında, merdivenlerin nemli trabzanlarında, Cuma’dan Cuma’ya iki kova suyla koca apartmanın merdivenlerini baştan savma yıkayan Hatice Teyze’nin nasırlı ellerinde, alt komşunun uğur böcekli kapı önü paspasında, kapıcının sarsak yürüyüşünde annemi duyuyordum: ‘Şu kapıyı otuz yıldır yağlamadılar, gıcırtısı yedi mahalleye sûr üflüyor her gün. ‘ ‘kapının önüne cicili paspas koymakla adam olunmuyor, bak ay başı geçeli kaç gün oldu hala aidatı ödememişler .’ ‘ Hatice’nin de suyu ısındı. İki çocuğuna acımasam keseceğim ayağını buradan ama işte yufka yürek bahşetmiş Yüce Rabbim bir kere’… Sonra apartmanın otomatiği bir an sönüyor, annemin ayağı tökezliyor. ‘’Bir bizim katta çalışmaz gâvurun icadı’’ diye son sinir füzesini de apartman boşluğuna fırlatıp dudak ucundan döktüğü besmelelerle içeriye giriyor…

 Kapının kırık mermer eşiğine annem kızacak diye basmadan içeriye giriyorum. Ayakkabılarımı kapı önünde çıkarmayı unuttuğum için aniden bir korku saplanıyor içime, sanki annem mutfaktan kafasını uzatıp söylenecekmiş gibi aceleyle elime alıp ayakkabı dolabına koyuyorum. Mutfaktan tıkırtılar ve yemek kokuları gelmiyor. Buz gibi içerisi. Annem ölünce daire de ölmüş sanki. Duvarlar solmuş, perdeler kararmış. Bir ruhu vardı önceden evin. O da çekip gitmiş onunla beraber.

Oturma odasına girince her gördüğümde söylendiğim benim ve kardeşimin mezuniyet fotoğrafları bu kez canımı sıkmıyor. Çünkü onlara baktıkça kendi toyluk zamanlarımı değil o fotoğraflardaki annemi görüyorum. Mezuniyet sabahı evde  beraber yaptığımız kahvaltıyı. Annemin ayva reçelini gururla takdimini… Onun gururunu, sevgisini, hatta her gün nemli bezle tozlarını alışını. Boyu yetmiyor, ayak uçlarında yükseliyor, işte o ayağından hiç çıkarmadığı mor terlikler bile gözümün önünde. Terlikleri çok eskidiği için ona yenilerini almıştım ama bir kez benim yanımda giymiş sonra da misafir terliği olma lütfunu bahşetmişti onlara. Değişiklikleri sevmezdi hiç. Gidip ayakkabı dolabından o eski terlikleri giyiyorum. Annem oluyorum hayatımda ilk defa. Bir kere onun gibi bakınca etrafa hemen gözüme sehpanın tozu takılıyor. Üç aydır kapalı olan evi bir günde eski haline getirebilecekmişim gibi temizliğe başlıyorum. Salonda işim bitince yatak odasına geçiyorum. Sonra aniden annem hayattayken bu odaya hiç girmediğimi fark ediyorum. Hep yapılacak işlerim, okunacak kitaplarım, görülecek dostlarım vardı da hiç annemle oturup sohbet edecek, gece gelip yanında yatacak, bir öpücük kondurup yanağına iyi geceler dileyecek vaktim olmamıştı. Boğazıma dayanan yumruyu bir çırpıda yutuyorum. Kızıyorum kendime. Pişmanlık hayatın neresinde? Pişmanlık insanın sırtında, kapının önündeki her gün basarak geçtiğinde paspasta, belki yeni aldığın bir çift terlikte. Çok pişman olmamalı insan yaptıklarından. Yapacaklarından olmalı erkenden ki, daha az biriksin hüzünler çantamızda. Şimdi annem yok ama onun ruhuyla dolu bu daire var örneğin. Ona sahip çıkmak, gelecek pişmanlıklarımı şimdiden yok etmeye başlıyor. Anılar evet, onlar en iyi dostudur insanın.

Yatak odasında beni bekleyen bir şey varmış yıllardır. Yatak odasında beni bekleyen, annem, çalışkan annem, güçlü annem, düz kadın dediğim öyle sandığım annem… Akşamları biz odamıza çekilirken, dizlerinde örgüsüyle koltuktan bize iyi geceler dileyen annem… Defterler dolusu bir hayat biriktirmiş oysa. Ahşap elbise dolabında bulduğum kutularca defteri gördüğüm anda, üç aydan beri içimde tuttuğum nehirler baharda coşan karlar gibi usul usul akıyorlar. Annemim yüzlerce gecesini düşlerle donatan eski pirinç kaplama yatağında sabaha kadar okuyorum. Apartmana girerken beni iten anılar şimdi birer ok olmuşlar içime saplanıyorlar…

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Bir Yudum Yalnızlık

Kara demir parmaklıklı pencereden büyük bir cesaretle sızmaya çalışıyordu güneş. Eprimiş perdedeki deliklerden süzülerek yerdeki döşemeye kadar ulaşıyor, kimsesiz odaya canlılık dolduruyordu. Gün boyu pencerenin önünde, park edilmiş bir arabanın tekerleği boy gösterdiğinden ya da mahallede top oynayan çocukların sağa sola koşuşturan yamalı ayakkabılarının kalabalığından bir fırsat bulup da içeriye giremezdi güneş. O yüzden bu karanlık ve duvar sıvaları dökülmüş oda için pek coşkulu bir törendi ışığın süzülüşü.

Adam odaya girerken paspasın kenarına bıraktı bütün günün yorgunluğunu. Elindeki naylon poşeti tahta masanın üzerine koydu. Bir türkü mırıldanmaya başladı: ‘ Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan, aç pencereni göreyim yüzünü uyan yar. ‘  Oda, adamın gelişinin şerefine rüzgarı davet etti pencereden içeri. Delikli perde kirli eteklerini uçuşturarak bir reverans yaptı adama. Kara kedi, kuyruğunu parmaklıklara sürterek miyavladı odaya doğru. Adamın geldiğini anladı yine her zaman olduğu gibi. Kim bilir belki kokuydu onu uyaran belki de odanın nazlanan tavrı. Adam kediyi görünce masanın üzerindeki poşetten küçük bir paket çıkardı. Dilimlenmiş salamları alıp parmaklıkların arasından uzattığı elleriyle kediyi beslemeye başladı.

Dudağındaki türküden çıkan neşeli nağmeler odanın içinde uçuşuyor, saatin yelkovanına, dolaptaki fincanın kulbuna, televizyonun antenine asılı kalıyorlardı. Adam, her zaman kendisini ziyarete gelmeyen neşeye, iyi bir ev sahibi olmaya çalışıyor, onun keyfini kaçırmamak için aklına bir takım oyunlar oynuyor, güzel günleri hatırına getiriyordu. Hayallerini sergilediği zihin penceresinden bu masada daha önce yedikleri lezzetli yemeklerin kokusu yayılıyor, kalabalık çatal kaşıkların sesleri yankılanıyordu… Poşetten çıkardığı domatesleri iri iri dilimledi. Tahta dolaptan metal bir tabak aldı. Tabağın çizilmiş yüzeyine aniden yansıyan görüntüsünde kendine baktı uzun uzun. Gözlerinin altındaki derin çukurları, bıyığındaki beyazları, yanaklarından küçük kara nehirler gibi salınan çizgileri gördü. Yaşlılığın bu küçük alametlerinin kendisine yakıştığını düşündü. ‘Aman aman yar yar, canım gülüm yar yar, sabah olmadan aman uyan yar…

Adam masaya dilimlediği domatesleri, dolaptan çıkardığı beyaz peyniri koydu. Ekmeğinden bir parça kopardı. Bardaktaki demlenmiş yaşama sevincinden bir yudum aldı. İçi ısındı. Türkünün devamı dudaklarından kayıp gidiyordu : ‘Horozlar ötmeden gün ışımadan, eller duymadan usul usul bana gel, bana gel. ’ Eski günlerin neşeli sabah kahvaltıları geldi aklına. Sevdiği kadınla aynı tahta masada oturdukları, aynı odada uyudukları, aynı sabahlara uyandıkları günleri anımsadı. Sonra o sessiz sabahı, onun uykusunun sonsuz bir uzanışa döndüğü sabahı … Huzur içindeki yüzünü. Odanın sessizliğini… Onun özlemini koydu masaya sonra. Gülüşünü seyretti. Çayına şeker atışını, ince narin parmaklarıyla karıştırmasını izledi. Onun varlığının odada bıraktığı izleri arada gözleri. Duvardaki siyah beyaz fotoğrafa hapsolmuş gençlik anılarına baktı. Gözlerindeki özlem ve hüzün, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeye döndü. Türküye devam etti : ‘ Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan, aç pencereni göreyim yüzünü uyan yar.’

 

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Saç Kumbarası

tumblr_mmlsusp7681qfcb1io1_1280

Defalarca söyledim sana. Odamın perdeleri sımsıkı kapalıyken kendimi daha güvende hissediyorum. Köşedeki abajurun loş ışığı duvar kağıtlarımın nostalji yayan büyüsüne eşlik ediyor ve ben duvarları da, onların sardığı küçücük odamı da, daha çok seviyorum. Bazen saatlerce duvar kağıdındaki desene baktığım doğru.  Parmak uçlarım çizgileri iyi tanıyor artık. Gözlerim kapalıyken bile o desenin aynısını çizebilirim, biliyorsun.

Taradıktan sonra avucumda kalan saçları toplayıp tavşan kumbarama niye koyduğumu mu merak ettin.  Nasıl da dikkatlisin. Kapıyı tıklatıyorlar. Kaç kere dedim, odamdayken rahatsız etmeyin beni diye.

-Yemek hazır kızım, hadi gel de iki lokma bir şey ye, bütün gün çıkmadın bu odadan.

-Karnım aç değil, uyuyacağım.

-Bir şeyler yemelisin, böyle aç aç olmaz.

-Uyuyacağım anne, çık odamdan.

Sen de gördün değil mi? Annem gözlerindeki siniri saklamadan kafasını çekti kapı aralığından ve güm diye çarptı kapıyı. Biliyorum benden nefret ediyor. Benim gibi bir kız doğuracağına keşke ölseydim diyor. Biliyorum çünkü geçen çaya gelen üst kattaki komşumuz Raziye teyzeye anlatırken duydum. ‘Ah Raziye, nasıl bunaldım anlatamam, ne yapacağım ben kızla, nasıl bir dünyada yaşıyor bilmiyorum’, diyordu. Nasıl bir dünya olacak! Güvendeyim, odamdayım, seninle ve saç biriktirdiğim tavşan kumbaramla mutluyum ben. Sanki başka dünyalar daha yaşamaya değer?

Şimal, niye öyle bakıyorsun yüzüme? Annem yüzünden mi? Ama o benden nefret ediyor, hem sadece çık odamdan dedim. Geçen seferki gibi kapıyı yüzüne çarpmadım ki. Evet, biliyorum parmağı sıkışmıştı, çığlığı da pek tiz çıkmıştı ama değil mi? Nasıl gülmüştük arkasından. Tamam, tamam. Sen kızma yeter ki, bir daha yapmam. Ama bir daha ben uyurken odama girip seni almak isterse o zaman, işte o zaman ne yapacağımdan ben sorumlu değilim bak. Geçen sefer ne olduğunu biliyorsun. Uyanıp da duvardaki boş çiviyi gördüğümde öleceğim sanmıştım. Kapıda hala o gün vurmaktan kanayan ellerimin izleri duruyor. İçeriye kimseyi sokmadım o günden beri sen de biliyorsun. Kimse bizi ayıramaz. Ne o beyaz önlükleriyle kendilerini tanrı sanan doktorlar ne de vücuduna sapladıkları o iğneler…

O gün hastane odasında yüzün çok solgun görünüyordu. Eskisi gibi kara saçların da yoktu artık yüzünü çevreleyen. O adamlar ağzına bile hortum takmışlardı. İnsan bu haldeyken nasıl mutsuz olmaz ki? Nasıl da konuşmak istiyordun benimle. Ama o lanet hortum varken ne dediğini nasıl anlayabilirdim! Çıkarmam iyi oldu değil mi, ama sen de oyunbozanlık yaptın hemen, suratın morarıverdi. Titredin falan. Sonra bir sessizlik… Bütün bunlara ne gerek vardı? Sonra odaya doluşuverdiler o beyaz önlüklü tanrılar. Beni de yaka paça çıkardılar oradan.

Şimdi sana bakıyorum da, odamın loş ışığında, şu güzelim desenli duvarımda ne de güzel görünüyorsun. Kara gözlerinin içi gülüyor adeta. Burada bizi kimse rahatsız edemez. Annem mi, yok canım, onun icabına bakarız bir dahaki sefere. Ha, kumbarayı merak ettin yine. Senin için, canım senin için. Eskisi gibi kara saçların olsun istemez misin?

( Fotoğraf http://www.flickr.com/photos/laurentreece/8030436498// adresinden alınmıştır. )

http://oykugunlukleri.wordpress.com/2013/10/07/sac-kumbarasi/

Kızılgerdan Katliamı

O Pazar günü apartmanın kızarmış ekmek ve sucuk kokularına uyanmış, sabah sabah midem bulanmıştı. Bu kokular nasıl oluyor da evime, yattığım odaya kadar sızıyorlardı. Sabahlarımın tazelik alışkanlığı cam açma merasimimi o günlük iptal ettim. Kapı ve cam aralıklarından sızan baharatlı et kokusunun daha fazla içeriye girmesine izin veremezdim. Apar topar üzerime bir şeyler geçirip hazırlandım. Biraz yürüyüp açılmak, kokulardan uzağa gitmek iyi gelir diye düşündüm. Kapının koluna dokunduğum anda gece gördüğüm rüya şimşek gibi parladı zihnimde. Üzerindeki paslardan neredeyse kızıla dönmüş soğuk demir kapıyı açıyor ve bir bahçeye giriyordum. Burada yüzlerce kuş yerden bir şeyler yiyiyor, beni görünce duruyorlar ve aniden gagalarını birbirlerinin turuncuya çalan göğüslerine saplıyorlardı. Narin bedenlerinden kanlar fışkırıyor ve kısa sürede ortalık kırmızıya dönüp üstüm başım kana bulanınca aniden uyanıyordum. İşin ilginç yanı bu kuş türünü daha önce hiç görmemiştim. Hayvanlar alemine pek de meraklı olmadığımdan adını dahi bilmiyordum. Bu tuhaf ve anlam veremediğim düş izini, kulağıma taktığım müzik çalardan inleyen nağmelerle silmeye çalıştım. Dışarıya çıktım.

Yarım saat kadar sonra mahalleden iyice uzaklaşmış Pazar sabahlarının kimsesiz sokaklarının tadını çıkararak yürüyordum. Sonra birden o küçük kahvehaneyi gördüm. Tahta küçük masaları, yanlarında boyası iyece atmış sandalyeleri vardı. Masaların üzerinde yoğurt kaselerine dikilmiş fesleğenler bu solgun dekorasyona renk katıyorlardı. Yaşlı bir adam burnunun ucundan düşecekmiş hissi veren gözlükleriyle elindeki gazeteyi okuyordu. Bir şeyler atıştırmak ve çay içmek için uygun bir yer olduğunu düşünüp masalardan birine oturdum. Yaşlı adam beni gördüğüne hiç hoşnut olmamış bir tavırla yerinden kalktı ve olduğu yerden çay içer misin diye seslendi. Alırım, teşekkürler dedim ve sırt çantamı sandalyenin kenarına asarak karşıdaki büfeden bir koşu simit alıp geldim.

Simidimin susamları yeni zımparalanmış gibi duran masanın yüzeyine yayılırlarken çayımı getirdi. Acelem varmış gibi kahvaltımı yapıp çantamdaki kitabı çıkarıp okumaya başladım. Satırlara dalmış okurken birden masanın üzerinde bir kıpırtı gördüm. Zarif bir kuş simitten arta kalan susamları gagasıyla topluyordu. Onu ürkütmemek için hiç hareket etmeden kitabın üzerinden izlemeye başladım. Kuşun dik kuyruğu bana dönüktü. Yüzünü göremiyordum. Sessizce onu izlerken birkaç tanesi daha geldi. Hepsi de susam tanelerinin peşindeydiler. Çok geçmeden sayıları iyice arttı. Belki yirmi tane kuş masamın üzerinde kıpırdaşıp duruyordu. Hiçbirinin yüzünü tam göremiyordum. Zeminden taneleri almak için eğiliyorlar, sonra kafalarını yukarı kaldırıyorlardı. Bu hareketleri seri şeklide devam ettirdikleri zaman ortaya komik bir manzara çıkıyordu. Masanın üzerinde hiç susam tanesi kalmamış hepsini yiyip bitirmişlerdi. Sonra aniden bir tanesi bana doğru döndü. Kızıl renkli göğsünü görünce rüyamdaki katil kuşları hatırladım. Küçük kara deliğe benzeyen gözleriyle içimi görmeye çalışır gibi bakıyordu bana. Ağzını açıp garip bir ses çıkardı ve masanın üzerindeki bütün kuşlar aynı tarafa döndü. Aniden çıldırmış gibi birbirlerinin göğüslerini gagalamaya başladılar. Vücutlarından fışkıran kanlar, kitabıma, yüzüme, ellerime bulaşmaya başladı. Kan kokusu midemi bulandırdığı ve şiddetli bir şekilde kusmak istediğim halde hiç hareket edemiyordum. Felç geçirmiş gibi ne kollarım ne de ayaklarımı hissediyordum. Büyülenmiş gibi onları izlemeye devam ettim. Yanağıma fışkıran kan dudaklarımın kenarına doğru süzülmeye başladı. Dilim kontrolden çıkmış bir şekilde bu damlayı bir darbeyle ağzıma götürdü ve hafif tuzlu metalik bir tat hissettim. Göz göze geldiğim kuş hariç diğer bütün kuşlar ölmüş, cansız ve kanlı bedenleriyle masanın zeminini kaplamışlardı. Bu kadar kısa sürede gözümün önünde olup biten bu katliama şaşırıp kaldım. Geriye bir tek o kalmıştı ve küçük kara gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Bense ağzımdaki metalik tadı kovmak için dilimi hareket ettirip duruyordum. Birden üst ön dişlerimin arasına sıkışmış susam tanesini hissettim. Ne zaman simit yesem mutlaka oraya bir susam takılır kalır ve ben bu durumdan nefret ederim. Onu çıkarmak için dayanılmaz bir istek duyuyordum. Bunu kuş da fark etti. Artık masadaki tek susam tanesi benim dişlerimin arasındaydı. Yavaş adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Adımları masanın zemininde kırmızı lekeler bırakıyordu. Yüzümün hizasına gelince atlıyormuş gibi bir hamle yaptı ve işte o anda felçli vücudum kendine geldi ve irkildim.

Ter içinde uyandım. Ağzımda metalik tuzlu bir tat vardı. Anlaşılan yine burnum kanamıştı. Lanet Pazar sabahına yine aynı kabusla uyanmıştım ve apartmandan iğrenç sucuk kokuları geliyordu. Yüzümü yıkayıp üzerimi değiştirdim ve dışarı çıkmak için kapıya yöneldim. Kapının soğuk demir kolunu tuttuğumda içimde tanıdık bir ürperme hissettim. Dışarıdan cıvıl cıvıl kuş sesleri geliyordu…

 

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

 

Öldürmenin Dayanılmaz Hafifliği

Günlerdir bu pencere kenarındaki yataktayım. Hemen başucumda içi yarıya kadar dolu cam bir sürahi ile yıkanmaktan aşınmış, çizgili şeritleriyle yaşlılığını hissettiren bir bardak var. Odanın duvarları beyazın masumiyet hissiyle yıkanmış. Sanki dünyanın en masum, en huzurlu yeri burasıymış imajı hakim. Karşımdaki duvarda ormanın içinde, pırıltılı bir göl  resmi asılı. Bazen saatlerce o resme bakıyor ve kendimi o göl kenarında hayal ediyorum. Kollarımı güneşe doğru açmış, rüzgarın fısıltılarını dinliyorum. O gün de tıpkı şu tablodaki hayalim gibi rüzgarın usul usul tohumları uçurduğu bir ormandaydık …

Uzun zamandır karımdan kurtulmak istiyordum. Evliliğimizin ilk günlerinde ona aşık olduğum söylenebilir. Artık üzerinden o kadar çok kavga gürültü, maddi sömürüler ve aldatmalar geçti ki, eski günlerin hatırına bile diyebileceğim bir zerre sevgi kırıntısı kalmamıştı içimde. Ondan boşanmak, ona istediğini vermek demekti. Yıllardır başka biriyle birlikte olduğunu biliyordum. Üstelik o kişinin kim olduğunu bile biliyordum. Her gün alış verişten, arkadaşlarından, kuaförden ya da yürüyüşten geliyormuş bahaneleriyle evde toz pembe yalanlar uçuşturuyordu. Ben de her seferinde (aslında nerede ve kimle olduğu gerçekten de umurumda değildi) inanan ve güvenen eş rolünü oynuyordum. Gerçekleri bildiğim hakkında en ufak bir endişesi yoktu. Beni aptalın teki sanıyor olmalıydı. Aslında evliliğimiz boyunca gerçekten de tam bir ruhsuz gibi davranmış, fazla ayak altında dolaşmayan, her şeye karışmayan, işten gelip koltuğunda gazetesini okuyan adamı canlandırıyordum. Bu şekil bir yaşam tarzı aile bireylerinde en ufak bir beklenti yaratmadığından (ilgisiz koca, ruhsuz baba) kendi halimde, kimse bana bulaşmadan yaşıyordum. Bugün artık birer yetişkin olan çocuklarım bile bana bir şey sormaz ne halleri varsa annelerinin sorunu olurlardı. Ama hayatımda onların asla dolduramayacağı bir boşluk vardı.

Evet karım beni aldatıyordu, bunu kanıtlayıp ondan kurtulabilirdim. Ama ben başka yollar düşünürken buluyordum kendimi. Bana ne olduğunu anlamıyordum. İçimde bastıramadığım bir şiddet açlığı vardı. Bunu, bir gün şafak vakti çıktığım balık macerasında anlamıştım. Oltaya yemi takıp, göle doğru savurmuştum. O anda arkamda bir kıpırtı oldu. Siyah, pislik içinde bir yaban domuzu yemek için yanımda getirdiğim öteberinin olduğu poşeti eşeliyordu. Burun deliklerindeki ıslaklık o kadar mesafeden bile mide bulandırmıştı. Çalılığın arkasında olduğumdan beni fark etmemişti. O anda vücuduma bir şeyler oldu. Damarlarımdan akan kanın sıcaklık derecesini tenimden bile hissedebiliyordum. Müthiş bir nefret ve saldırma hissi peyda oldu içimde. Domuz ne olduğunu anlamadan balığa giderken yanımda taşıdığım bıçakla üzerine atladım. Boynunun altından içeriye batırdığımda, bıçağın sürtünerek etine girişinin o tarif edilemez sesi, tatlı bir melodi gibi çınladı kulağımda. Domuzun yapışkan artıklarla dolu burun delikleri kanla kaplanmıştı. Üstüm başım kırmızıya boyanırken bir ferahlık, ruhumda bir hafiflik hissettim. Hani çok yorgun olduğunuzda ılık bir duş alırsınız da, oh be kendime geldim rahatlığı yaşarsınız ya, tam olarak işte buna denk gelen bir deneyim yaşamıştım. Sonraları bu deneyimlerimi çeşitlendirdim elbette. Bir kere öldürmenin tadını aldı mı başka kaçış yolu aramaz insan.

Öldürmelerim balığa gidiş seanslarım içerinde olup bitiyordu. Hava nasıl olursa olsun, balığa gitmek için fırsatlar yaratıyordum. Domuzla başlayan tutkum, bir av köpeği, civar çiftliklerden bir tavuk, otlanırken kaybolmuş bir kuzu, kaplumbağa, küçük kemirgenler, o an önüme çıkan ve peşinden ilerleyip yakalayabileceğim her şeyle devam etti. Öldürmenin hazzı her geçen gün endorfin etkisi yapıyordu ve evet, kısa sürede bağımlı olmuştum. Artık hayvan katliamlarım yetersiz gelmeye başlamıştı. Altın vuruşumu yapabilmem için daha büyük, daha heyecan verici bir şey bulmam gerekliydi. İş yerinde, evde, arabamda, markette her yerde bunu düşünür olmuştum. Aklımın endorfine bağımlı hücreleri, bir reklam panosundaki yanıp sönen renkli ışıklar gibi tek bir görseli muştuluyordu bana; karımı…

Bu düşünceden vazgeçmeye çalıştıkça iyice içine gömüldüm. Bir tarafım böyle bir şey yapamayacağımı söylerken diğer tarafım sinsi planlar üzerinde çalışıyordu. Sonunda çok da üzerinde uğraşmama gerek kalmadan kusursuz bir plan çıktı ortaya. O hafta sonu, işyerinden arkadaşım ailesinin yazlığına davet etti bizi. Aslında hiç gitmek istemiyordum. Ama ormanın içinde, göle de çok yakın bir yer olan burası ilgimi çekmişti. Anında aklıma o kadar kalabalığın içinde şüpheleri üzerime çekmeyeceğim o fikir geldi. Karımı da alıp Halil’lerin annesinin yazlığına gittik. Evden çıkmadan önce cüzdanımı kimsenin bulmayacağı bir yere sakladım.

Şirketten birçok kişi ailesini de alıp gelmişti. Saçma bir kalabalık vardı. İnsanların o Pazar gününü böyle heba etmeleri çok komik geldi bana. Kimsenin benim gibi huzur verici planları olmadığına göre ne halt etmeye bu kadar kalabalığın içine giriyorlardı. Her neyse. Akşamüzeri olmuş, bahçede mangal yakılmıştı. Karıma biraz yürüyüş yapacağımı söyledim. Cep telefonumu da özellikle ona bıraktım. Şarjı bitiyor zaten, sen çantana at dedim. Sonra ormana doğru yürüdüm. Daha önceden dikkat çekmeyen bir çalılığın arkasına bir sırt çantasının içinde planım için gerekli olan malzemeleri koymuştum. Balığa çıktığım bir sabah benden önce gelmiş birinin çadırını görmüştüm. Adam fosur fosur uyuyordu.Çadırın içi leş gibi alkol kokuyordu. Yanındaki çantayı yavaş yavaş çekip, içinde neler var diye bakmıştım. Yağmur yağması ihtimaline karşı yanında getirdiği birkaç kıyafet, ayakkabı ve yiyecek vardı içinde. Yakınlarda bir yerlerde bıçağı da olmalı diye düşünüp onu da hemen bulmuştum. Sonra hepsini yanıma alıp gittim. Bir gün bunların bana lazım olacağını biliyordum. Çalılığın altından çantayı çıkarıp kıyafetlerimi değiştirdim. Kendi üzerimden çıkardığım her şeyi göle attım. Sonra daha önceden bu kusursuz planımda kullanmak üzere aldığım çalıntı telefonla kendi telefonumu aradım. Uzun süre açmadı telefonu karım.  Neyse sonunda açtı ve benim şu anda orada olmadığımı söyledi. Sesimi kalınlaştırarak konuşup, çok önemli bir mesele olduğunu ve acil görüşmem gerektiğini söyledim. O zaman telefonda beklersem telefonu getirebileceğini söyledi. Planım kusursuz işliyordu. Çok geçmeden karım ağaçların arkasında göründü. Bana seslenmeye başladı. Pusuda beklediğim çalılığın önüne gelince hemen çıkıp üzerine atladım. Ses çıkarmaması için önce ağzını kapadım. Sonra bıçağımla boğazını enlemesine yardım. Kan boğazından fışkırırken gözleri büyük kara bilyeler gibi kıpırdaşıyordu. Altın vuruşum beni göklere çıkardı. Bir daha hayatım boyunca böyle bir doyum yaşamayacağımı biliyordum. İnsan karısını en fazla bir kere öldürebilir. Ama acele etmeliydim. Cansız bedenini toprağa bıraktım. Pat diye bir ses geldi. Kafatası çatladı herhalde diye düşündüm. Sonra planımın geri kalanını uyguladım. Karımın kıyafetlerini de çıkarıp göle attım. Üzerimdeki başkasına ait olan kıyafetleri ve bıçağı çantaya koyup çalıların arkasına gizledim. Telefonun içindeki kartı çıkararak çantaya sıkıştırdım. Göle doğru koştum. Atlamadan önce yerden aldığım koca bir taşla önce sim kartı paramparça yapıp kalıntılarını göle attım sonra kafama ve yüzüme biraz darbe verecek kadar vurdum ve kendimi karanlık suya bıraktım.

Uyandığımda işte bu beyaz odadaydım. Kafamda sargılar vardı. Doktor benimle konuşmaya çalıştı ama hiçbir şey hatırlamadığımı söyledim. Buna inanmaları için çok fazla çaba sarf etmem gerekmedi. Ne de olsa kafama darbe almıştım ve büyük bir şok yaşamış olmalıydım. Öldürme hazzı, müthiş bir yönümü ortaya çıkarmıştı. Aslında her insanın içinde olan yalan söyleme kabiliyetini. Sonradan çocukların ve gelen birkaç akrabanın anlattığına göre o gün Halil’lerin evinin olduğu ormanda bize bir hırsız saldırmıştı. Olayı önceden planladığı belliydi çünkü çalıların arkasında bir çanta bulunmuştu. Elbette kim olursa yapacaktı bunu. Mutlaka birilerinin yürüyüşe çıkacağını düşünmüş olmalı. Cüzdanım kayıptı. Eşimin (artık rahmetli) çantasına dokunmamıştı. Belki de o gelince panik yapıp öldürmek zorunda kalmıştı. Polislerin tek üzerinde durduğu konu, biz kaybolmadan önce benim telefonuma gelen aramaydı. Ama onun da izine ulaşamamışlardı. Katili aramaya devam ediyorlardı.

Üç haftadır bu beyaz odadayım ve polislere, doktora, çocuklarıma söylediğim yalanlar yeni hayatıma temel oldular. Neredeyse ben bile inanacağım bu anlattıklarıma. Aynaya baktığımda bambaşka bir insan görüyorum. Şimdi saldırıya uğramış mağdur bir adam olarak (üstelik hafızam yerinde olmadığından çocuklarla da ilgilenemem) insanların acıdığı ve zamanla unutacağı hayatıma devam edeceğim. Yeni heyecanlar peşinde olduğumdan hiç şüpheniz olmasın…

http://oykugunlukleri.wordpress.com/