Okuyorum öyleyse varım!

IMG_0136Bugün Banu’dan bir mesaj aldım; ‘Her şeyi bırakıp 80 Günde Devr-i Alem okudum. Of ne büyük zevk oldu bana. Bitmesin diye sonlarını iyice yavaşlattım. ‘ yazıyordu mesajda. O anda çocukluğuma doğru tatlı bir yolculuğa çıktım. Zira her şey Jules Verne ile başlamıştı…

Babam ve Jules Verne benim için okumanın tanrısı. Kitaplarla olan bağım ikisi sayesinde güçlendi bende. Geceler boyu su içer gibi Jules Verne okurdum ilkokul yıllarımda. Ranzanın ikinci katında, gece lambasının aydınlattığı yatağımda onun maceralarını okur, sürprizlerle dolu serüvenlere çıkardım. Okumak yolculuk demekti, bilgi demekti, hayat demekti, macera demekti benim için. Sonra büyüdükçe iflah olmaz bir ihtiyaca dönüştü. Uyurken başucumda, her daim çantamda , yedek olsun diye mutlaka telefonumda ya da tabletimde bile bir kitabım oldu. IMG_9888

Arzın Merkezine Seyahat, Denizler Altında 20.000 Fersah, Kaptan Grant’ın Çocukları, Aya Yolculuk, Balonla Beş Hafta, İki Yıl Okul Tatili… Kitap isimlerini okurken bile içinizde bir şeyler kıpır kıpır olmuyor mu? Küçücük bir çocuğun hayal gücünün Jules Verne’nin satırlarıyla nerelere varabileceğini tahmin edemezsiniz. Hayali arkadaşım hiç olmadı benim çocukken. Hayali yolculuklarım oldu. Issız adalarda, kocaman ağaçların olduğu yağmur ormanlarında, okyanusun ortasında, bulutların üzerinde seyahatlerim oldu. Bu güzel rüyalardan uyanıp tekrar uyuduğumda devamını gördüğüm maceralarım oldu. O zamanlar internet, tabletler, sonsuzca önümüze serilmiş videolar ve çizgifilmler yoktu. Hele benim yaşadığım küçücük ilçede bir kitapçı bile yoktu. Tek odalı küçücük bir belediye kütüphanesi vardı. Yaz tatillerinde babamın getirdikleri hariç  bütün Jules Verne kitaplarını oradan alıp okumuştum.

IMG_0088Büyüdükçe yeni yazarlarla tanıştım. Kitap okumayı seven dostlarım sayesinde yeni yeni kitaplar keşfettim. Edebiyat benim için bir tutkuya dönüştü. Ülke sınırlarından çıkıp dünya edebiyatına uzandım. Zweig ile Almanya, Hemingway ile Amerika, Dostoyevski ile Rusya, Tamaro ile İtalya, Murakami ile japonya,  Bronte kardeşlerle İngiltere, Cervantes ile İspanya, Marquez ile Kolombiya derken tüm dünya yazarlarından kitaplar okumaya başladım. Klasikler her daim vazgeçilmezlerimden ama yeni keşiflerden aldığım haz da paha biçilemez. Son yıllarda birkaç cesur yayınevi kimsenin okumadığı, adını dahi duymadığı, ama ülkelerinde öneme sahip güçlü kalemlerin kitaplarını basmaya başladı. Böyle yayınevlerine minnettarım. Onlar sayesinden müthiş yazarlarla tanışıyoruz. ‘moda’ nın, ‘popüler’in ‘ çok satanlar’ın dışında harika eserlere ulaşma şansımız oluyor.

Hepimizin kitap aşkıyla ilgili küçük bir hikayesi vardır diye düşünüyorum. Sizinki ne ile başladı?

 

Reklamlar

Bağlar – Domenico Starnone

IMG_5279Aile ve ilişkiler üzerine yakın zamanda okuduğum ikinci kitap olduğu için yerlere göklere sığdırılamayan 7 Yıl ( Peter Stamm) ‘ın kitabıyla kıyasladım ister istemez. İkisinde de sadakatsiz oldukları kadar bencillikleriyle de ön plana çıkmış erkek karakterler romanın merkezinde. 7 Yıl’daki sığ anlatımın aksine Domenico Starnone’un kalemini daha incelikli buldum. Yine epey sade bir dil ama bu sadelik romanı asla basitleştirmiyor aksine güçlendiriyor. Kitap üç bölümden oluşuyor. Girişi aldatılan eş Vanda’nın uzun ve sinirli mektuplarıyla yapıyoruz. Sonraki bölümde Aldo ( aldatan taraf) olayları kendi penceresinden anlatıyor. Son bölümde çocukların söz alması romanı üç boyutlu hale getirmiş. Çünkü aile; anne, baba ve çocuklardan oluşan basit bir denklem değildir. Aile her tarafı aynalarla çevrili gibi, her bir bireyin kendinin ve diğer, üyelerinin yansımalarını yadsıdığı ve özümsediği karmaşık bir yapıdır. Bizi büyüten ebeveynlerimizin hataları nedeniyle acı çekeriz. Ama yetişkinlik dönemimizde anne babamıza benzemekten korkarken bir gün aniden aynada onları görürüz. Roman aile olmanın ve olamamanın zorluklarını çok iyi aktarmış.
Müthiş kapak tasarımını Faruk Baydar yapmış. Jaguar’dan sonra Yüz Kitap da kapaklarını en sevdiğim yayınevlerinden. Şimdiye kadar hep öykü kitaplarını okumuştum, bu yayınevinden okuduğum ilk roman. Çeviri Meryem Mine Çilingiroğlu’nun, çok severek okudum.

IMG_2026

Şu alıntı romandaki tüm olayları kısa ama çarpacı bir şekilde özetler  gibi;

”Anne babamız bize çok eğitici dört sahne öğretti” , dedim. ”İlkinde annem ve babam  genç ve mutluydular, biz çocuklar da cennet bahçesinde keyif sürüyorduk. İkincisinde babam başka bir kadın bulup onunla tüydü, annem keçileri kaçırdı, biz çocuklar da cennet bahçesini kaybettik. Üçüncüsünde babam fikrinden cayıp eve geri geldi, biz çocuklar da gene dünya cennetine girmeye çalıştık, annemle babam da bize sürekli çabalarımınızın boşa olduğunu gösterdi. Dördüncüsünde biz çocuklar cennetin asla var olmadığını ve cehennemle yetinmemiz gerektiğini öğrendik. ” 

 

 

Yağmur Damlaları Arasındaki Mesafe – Justin Ker

IMG_0419Singapurlu yazar Justin Ker’in öykülerini okurken dünya turuna çıkmış gibi oldum. Hindistan, New York, Şili, Lübyana, Bağdat, Hong Kong, Tayland, Bolivya gibi birbirinden farklı kültürlere misafir olan kısa öykülerden oluşuyor kitap.

Genelde melankolik karakterleri var öykülerin. Yanlış kadınla evli olan adam, artık bir alzheimer hastası olan kocasından gördüğü zulmü kendi lehine çeviren kadın, şiirinin sadece başlığını yazdığı kağıdı uçan şair, konuşmaktansa yazmayı seçerek iletişim kurmaya çalışan adam, ayrıldığı sevgilisinin kahkahasını arayan genç gibi ilginç karakterlerle süslü metinler.

Öykülerin çoğunda hafif yağmur yağıyor. Yağmur damlalarının düşüşünü anlatıyor. Hüzünlü karakterlerin dünyaya bakışları çok farklı. Sanki görünmez bir süzgeçten geçen anılarını süzgecin üstünde kalan zaman tortuları ile anlatmayı seçiyorlar. Detaylar çok keskin. Bu küçük ama keskin detaylar öyküleri güçlendiriyor ve adeta merkezi haline geliyor.

Yağmur iniyor ve insanlar binalarla altgeçitlere kaçıyorlar. Kaldırımlar artık boş, gökyüzünün yansımasıyla kayganlaşmış vaziyette. Çatı olukları çalkantılı beyaz akıntılara dönüşüyor ve bir kaldırım taşının yanındaki tıkanmış rögar ağzı yola doğru su fışkırtıyor suyun her bir fırlayışı bir kalp atışı kadar sabit. İnce su dalgaları sonu gelmez terkin dalgaları gibi cam pencerelerden kaçarak dış sokaktan gelen ışığı kırıyor. İki bina arasında sallanan bir telefon hattında, yağmur damlaları hattın ortasındaki hafif çöküntüye tutunuyor. Bir yağmur damlası yere düşünce yerine derhal bir yenisi geliyor. Yağmur gökyüzünün rengini değiştiren bir paravan misali, kentin üstüne bir sepya filtre örtüyor. Kent sanki zamanda geriye, tam renki fotoğrafların icadından önceki çağa gitmiş gibi. Işık yaygın ve dingin hale geliyor. Boş durumdaki ufak bir dar sokakta, içinde boş  bir bira şişesi bulunan bir kahverengi kağıt torba terk edilmiş bir evin pervazında , dar girinti sayesinde yağmurdan korunmuş halde duruyor. Bu yağmur paravanıyla belirli ışık altında, torbanın şekli ve kırışıklıklarının örüntüsü gözün görsel bir şüphe yaşamasına yol açıyor. Kahverengi kağıt torğabıb yerinde, göz başka bir şey, bir insan figürü görüyor; elleri zühtle birbirine kenetlenmiş, şu küçük Bakire Meryem heykellerinden birini. ( Yağmur, sayfa 145 )

Şu alıntıyı okuyan beni tanıyanlardan ‘tam kendine göre bir kitap bulmuş ‘ dediklerini duyar gibi oluyorum. Tam isabet 🙂 Öyküleri okumadım arkadaşlar, adeta içtim. Limonlu çayım gibi, tadını çıkara çıkara, soğudukça ocağın altını açarak, yeniden yeniden ısıtarak, yudum yudum içtim.

IMG_0287

Yazarın bir insan gözünün gördüğü herhangi sıradan bir yaşam anını en ince detayına kadar böylesine güzel anlatmasına hayran kaldım. İlk kitabı olması ayrıca şaşırtıcı. Kendisi Singapur’da Ulusal Nörobilim Enstitüsünde hekimmiş. Kitabın yazarı tanıtan bölümünde; ‘Hasar görmüş beyin ve hasarlı hatıralara yönelik özel bir ilgisi olduğu’ yazıyor. İnternette araştırınca hakkında çok fazla bilgi yok. Goodreads’te verdiği sitede öykülerinin orijinal metinleri var. İsteyenler şuradan bakabilir: https://justinker.diaryland.com

Emrah Saraçoğlu’nun çevirisi başarılı. Alakarga Yayınları’ndan çıkan kitabın türkçe yayın hakları Kalem Ajans aracılığıyla alınmış. Bu kitapta da mı Nermin Hanım’ın parmağı var diye merak ettim 🙂

Aşk Aptallığı – Wilhelm Genazino

IMG_4588Aşk ile ilgili bir roman değil karşımızdaki. Ellili yaşlardaki kahramanımızın yolun sonuna doğru hissettiklerinin sentezi bir nevi. Wilhelm Genazino yine, iç konuşmaları epey hararetli, kendine dönük ama toplumla bir arada olmaktan çok da kaçınamayan, ikili ilişkilerinde iyi olduğunu düşünen ama aslında sadece kendisine yalan söylediğini de bilen bir karakter yaratmış. Dilimize çevrilen diğer iki kitapta da yine sentezlerini sık sık paylaşan iki karakter vardı. Hemen hemen aynı yaşlarda, yürümekten hoşlanan ve yürürken müthiş gözlemler yapan karakterlerdi bunlar. Sosyal olmakla ilgili bir takım sıkıntıları vardı. Bu son kitapta da gerek mesleği gerekse yaşadığı ilişkilerle epey ilginç bir karakter var karşımızda. Üç farklı hayat yaşıyor aslında. Tek başına olduğu zamanlarda kendisinin de pek inanmadığı mesleğini devam ettiren, yaşlılık sendromuna girmiş, ve elbette ölü babasıyla sorunları yavaş yavaş ayyuka çıkan, sık sık geçmişle köprüler kurarak onların üzerinden tedirgin bir şekilde geçen biri oluyor. Sonra kız arkadaşlarından biri olan Sandra’nın yanında başka biri, Judith’in yanında daha başka bir oluyor. Aslında bu ‘farklı olma’ durumları onun planladığı şeyler değil. O sadece an’ı yaşıyor gibi. Elinden kayıp gide an’ı yaşıyor. Ve hissettiği ve gözlemlediği her şey harika bir Wilhelm Genazino romanına dönüşüyor.

Bir insanın gündelik hayattaki gözlemleri nasıl oluyor da böyle müthiş bir romana dönüşüyor? Elbette edebiyat hakkındaki yorumlar, bir çok sanat türü için de geçerli olduğu gibi, kişiye göre epey değişir. Örneğin son zamanlarda bir dizi izliyorum. Epey durağan giden, ama bana göre her bölümü olağanüstü doyurucu ve gizemli. Karakterlerinin her biri bir zincirin halkası gibi birbirine bağlı ve bu bağın derinlik ve anlamını bize her bölümde yavaş yavaş açıyorlar. Diziyle ilgili yorumlara baktığımda hakkında oldukça negatif paylaşımlar var. Sıkıcı, bunaltıcı, bir şey olduğu yok, zaman kaybı gibi yorumlar var örneğin. Oysa ben oldukça farklı bir gözle izliyorum diziyi. Bence Wilhelm Genazino okuyanlar onun, ne anlattığından çok nasıl anlattığıyla da ilgilenen ve o naif satırları yine o naiflikle okuyan insanlar. Kesinlikle anlattıklarının önemsiz olduğunu söylemiyorum burada. Ama birçok okurun ‘ yaşlanmaktan korkan bir adamın zırvaları ‘ şeklinde yorumlayacağını düşünmeden edemiyorum. İnceliklerin büyük bir hızla yok edildiği ve önemsenmediği çağımızda böyle narin romanlar yazanların ve hatta bu romanları okumamıza olanak sunan yayınevlerinin varlığı gelecek için hala umut olduğunu gösteriyor bence.

Hızlandıkça Azalıyorum’da görünmez karakter Mathea vardı, okuyanlar hatırlayacaktır. Ölüm korkusuyla nasıl yaşadığını anlatıyordu kitap. Aşk Aptallığı’nda ise yaşlanma korkusu var daha çok. Önce güçten kuvvetten düşme ve bakıma muhtaç hale gelme süreci büyük öncelikli sorun. Ölüm ise daha sonra düşünülecek bir konu. Aşk hiç mi yok kitapta diyeceksiniz. Olmaz mı, sadece aşkın ne olduğu hakkında da bazı yorumlara açık olmalıyız okurken.

Belki de en iyi çözüm her şeyi oluruna bırakmak ve hayata olduğu gibi devam etmektir. Herkes için hala umut omalı. Belki de küçük de olsa bir aydınlanma yaşamaya ihtiyacımız vardır. Doppler gibi bisikletten düşmemiz lazındır belki 🙂

Genius

movieposterBir kitabı elimize aldığımızda yazarı, kapağı, yayınevi ve varsa çevirmeni ilk dikkat ettiğimiz noktalar. Peki ya editörler? İlk dikkat ettiğimiz isim kitabın editörü olur mu hiç? İtiraf ediyorum benim olmaz. Ama bu filmi izledikten sonra kesinlikle algım değişti. Bence iyi bir okur olmanın getirdiği bazı sorumluluklar var. Sorumluluk deyince hemen sızlanmayın. Edebi güzel sorumluluklardan bahsediyorum. Kitabı kitap yapan tüm unsurlara dikkat etmek mesela. Saygı duymak. Kapağı kim tasarlamış, çeviriyi kim yapmış, editör kim?

Film, Andrew Scott Berg’in Max Perkins: Editor of Genius adlı kitabından uyarlanarak yapılmış. (Kitabın türkçe baskısı yok.)

Genius Filmi’ndeki editör Colin Firth olunca tarafımdan ayrıca özel bir ilgiyi hak ediyor. 1929 yılı NewYork. Dönemin en büyük ve en önemli yayınevlerinden Charles Scriber’s Sons ; Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, Kurt Vonnegut gibi büyük yazarların kitaplarını basmış bir yayınevidir. Colin Firth’un oynadığı Maxwell Perkins, Hemingway ve Fitzgerald’ı keşfetmiş, onları Amerikan edebiyatına kazandırmış başarılı ve yetenekli bir editördür. Çalıştığı yayınevinin aksine yeni yeteneklere önem veren biridir. Bir gün Thomas Wolfe (Jude Law) isimli genç bir yazarın kitabına göz atması istenir ve farklı ama yenilikçi tarzından etkilenir. Thomas Wolfe, diğer yayınevlerinden defalarca red cevabı almış bir yazardır. Yazmak onun için bir tutkudur ve eserlerinde gereğinden fazla abartılı benzetmelere ve detaylara yer vermektedir. Film boyunca Perkins’in , Wolfe’u, ilk kitabı Kayboluş’u (sonradan ismi değişecek) daha anlaşılabilir ve okunabilir bir tarza sokmak için ikna etme çalışmalarını izliyoruz. Bu süre içerisinde aralarında gelişen dostluk ve ikisinin de özel hayatlarında devam eden gelişmeleri, kariyerleri ile paralel takip ediyoruz.

El_editor_de_libros-246950844-large

Perkins, editörlüğünü yaptığı diğer yazarlardan Fitzgerald’ın  aynı zamanda arkadaşıdır da. Sık sık onu ve eşi Zelda Fitzgerald’ı da ziyaret etmektedir. Hemingway ile balığa çıkar ve onunla gelecek planları hakkında konuşur. Onların aynı zamanda iyi bir dostudur. Thomas Wolfe ile aralarındaki editör- yazar ilişkisi tanışmalarının en başından beri farklı bir süreçte ilerler. Bunda Wolfe’un coşkulu ve samimi kişiliğinin payı çoktur.

Кадр из фильма "Гений"

Maalesef Tomas Wolfe’un türkçeye çevrilmiş kitabı çok az ve şu an zaten baskı bulmak problem. İngilizce dilinde e- kitapları var nette. Merak edenler araştırabilir.

Film yazma tutkusunu ve yazarın kitabını yayımlatma sürecinin aşamalarını sadece yazarın değil, editörün de gözünden anlatıyor. Filmi yaznâme‘de görüp not almıştım. Keyifle izledim. Kendilerine bir kez de buradan teşekkür edeyim. Biliyorsunuz Konserve Ruhlar’ın yayın amacının ilk maddesi güzellikleri paylaşalım. Bu filmi sizlere de, özellikle okuma- yazma tutkunu herkese öneririm.

IE002148893_STD

Bu arada Maxwell Perkins ile ilgili araştırma yaparken yine onunla ilgili çekilmiş bir filme daha rastladım. Yakın zamanda onu da izleyebilmeyi umuyorum. Cross Creek isimli bu film de Perkins ve yazar Marjorie Kinnan Rawlings arasında geçen iş ilişkisi anlatılıyor.

Thomas-Clayton-Wolfe

 

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk- Wilhelm Genazino

IMG_83371943 doğumlu Alman yazar Wilhelm Genazino serbest muhabir olarak çalışmış gazete ve dergilerde editörlük yapmış, Alman Dili ve Edebiyatı, sosyoloji ve felsefe öğrenimi görmüş. Okuduğum iki romanında da karakterlere aynı eğtimleri yüklemiş. O Gün için Bir Şemsiye’deki isimsiz kahramanımız sosyoloji öğrenimi görmüş, bir süre gazetede çalışmış ama sonra alakasız bir meslek olan ayakkabı denetçiliğiyle hayatını devam ettiriyordu. Bu kitaptaki Gerhard Warlich de felsefe eğitimi almış zeki bir adam çamaşırhanede müdür olarak çalışıyor. Kız arkadaşı Traudel ile normal gibi görünen bir ilişkileri var. En azından Traudel’in çocuk sahibi olmak istemesine kadar her şey öyle görünüyor.

‘Sakin ol, sıradan hayatın iyi niyetli budalalığı ile karşı karşıyasın. ’

Buraya kadar olay örgüleri ile devam edecek, soluksuz okunacak çok katmanlı bir roman gibi görünmediği aşikar. Ama ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitap. Bu tanımlama size fazla abartı gelebilir. Detay işçiliğine bayılan okurlar içinse gayet anlamlı bir benzetme 🙂 Monologlardan hoşlanmayan, diyalogsuz ilerleyen hikayeleri sevmeyen bir okuyucu iseniz daha en başta Genazino ile yollarınızı ayırmanız gerek. Hani son zamanlarda epey takipçisi olan bir yavaşlık hareketi var. Yavaş şehirler (cittaslow), yavaş yemek ( Slow food) , az önce öğrendiğim yavaş okuma (Slow reading) gibi alanları mevcut. Bence Genazino’nun edebiyatı, yavaş/sakin edebiyat/anlatı diye ( slow literature) diye bir bölüm olsa kesin o alana dahil olurdu. Kelimeler tane tane seçilmiş, olaylar inci gibi sıralanmış, narin, derin karakterli, akıllı kahramanlarla donatılmış kitapları.

‘Yaşamak için ihtiyacım olan inceliğin birazını sadece melankolimde bulabiliyorum.’

Karakterimiz bir incelik avcısı. Küçük detaylarda büyük hayatlar gören, onların varlığı ile kendini her türlü depresif duygu durumundan kurtaran bir adam. ‘’Her insanın kendi içinde yalnız olduğunu ve bu yalnızlığın kötü bir şey olmadığını ‘’ düşünüyor. Felsefe okumuş olması omuzlarında ağır ama keyifli bir yük gibi. Gündelik hayatta felsefesiz yaşayamıyor. Ama öyle ahkam kesen, anlaşılması zor cümlelerle bezenmiş değil kitap. Aksine felsefe ve mizah uyumlu iki arkadaş olarak cümlelerde kendilerine yer bulmuşlar.

‘’Suskunluk, insanlara hükmeden yabancı güçler tarafından dayatılmış sanki. Biliyorum, saçmalık bu ama bu saçmalıktan etkilenmiyorum. İnsanlar yürekleri kabından taşsa da yaşadıkları hayat hakkında artık hiçbir şey söylemek istememeleri gerçek bir ruh yabaniliğine işaret eder. ‘’

O Gün İçin Bir Şemsiye ve Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’u peş peşe okumak müthiş keyifliydi. Birbirine benzer karakterde iki kahramanın gündelik hayat ritimlerini izlemek bana çok iyi geldi. Yavaş yavaş ama düşünceli adımlarla uzun bir yolu yürümüş, etrafımdaki tüm detayları özümsemiş gibiyim. Umarım ilerde Genazino’nun diğer kitaplarını da okuma fırsatım olur. Muhteşem çevirisi ie Zehra Aksu Yılmazer’e de teşekkürler.

 

 

 

 

O Gün İçin Bir Şemsiye- Wilhelm Genazino

IMG_8032Çatışmalı ve alaca renklerle bezenmiş bir iç dünyası var isimsiz karakterimizin. Eğitimli, entelektüel ama insan ilişkilerinde sorunlu biri. Üstelik kendi durumunun oldukça farkında. Hayata gelmiş olmasının kendi fikri sorulmadan gerçekleşmiş olmasına epey takmış durumda. Varoluşu ile ilgili müthiş kaygıları var. Çok kısa bir zaman önce uzun ve güvenli bir ilişkisi sonlanmış. Onu ne aklından çıkarabiliyor ne de evindeki yerini doldurabiliyor.

Çok düşünüyor. Düşüncelerinden kaçmak için kendini sokağa atıyor. Ama her seferinde geçmişin izleri onu buluyor. Eski günlerden kalma dostluklar bir anda karşısına çıkıyor ve bu durum, kendi tarihini yeniden deşmesine neden olurken bir yandan da şimdi onları tekrar hayatına sokma endişesini yaşatıyor.

Okurken sık sık Hızlandıkça Azalıyorum’daki Mathea’yı hatırladım. Mathea’da ölüm korkusu vardı. Bu romandaki isimsiz karakterimizde ise varoluş kaygısı var. Düşüncelerinin onu boğduğunu ve delilik sınırına yaklaştırdığını hissettiğinde çevresinde gerçekleşen önemsiz bir eyleme odaklanarak kendini kurtarıyor. O anlar öyle güzel anlatılmış ki, insan yazarın ustalığına hayran olmaktan alamıyor kendini. Mizah, felsefe ve sosyolojinin monologlarla aktırımı çok iyi. Uzun bir rüya gibi kitap. Hani bitmesini istemediğiniz rüyalarınız vardır. Onlar gibi.

Çeviri ile ilgili hiçbir sıkıntı yok. İyi ve anlaşılır. Bazı okurlar yapay bulmuşlar çeviriyi ama ben Çağlar Tanyeri’nin çevirisi hakkında okumsuz düşünceye sahip değilim. Bence çok iyi. Her zamanki gibi Jaguar Kitap kalitesi bu kitapta da kendini gösteriyor. Ve elbette David Drummond’un müthiş kapak tasarımından da söz etmek gerek. Ters çevrilmiş bir su bardağının altından sular akmaya çalışıyor. Tıpkı tutamadığımız zaman gibi…