Etiket: edebiyat

Havaalanı Balıkları – Angelika Overath

image1

Dünyanın farklı yerlerinden gelen balıklar, yapay bir akvaryumda; kimsenin bilmediği zorlu çalışmalardan sonra oluşturulmuş, doğala en yakın hale getirilmiş ama yine de yapay olan sularda yüzüyorlar. Akvarist Tobias bu akvaryumun oluşturulmasında kurulum aşamasından beri görevlidir ve görünen o ki bu akvaryum biraz da onun hayatıdır. Balıklarla olan iletişimi duygusal boyutlara ulaşmış. Öyle ki elinden beslenmeyi seven türler var. Ancak havalimanı transit bölgesindeki bu görkemli akvaryumun ne denli itinayla kurulduğu, içindeki suyun balıkların yaşayabileceği hassaslıktaki dengeye gelebilmesi için haftalarca uğraşıldığı gibi önemli ama hayati bilgilerin kimsenin umurunda olmaması epey canını sıkıyor. Gelip anlamsız sorular sormaları, balıkların fotoğraflarını çekmeleri, camları el izleriyle doldurmaları durumlarında ne kadar sinir olsa da bir şey yapamıyor. Ne de olsa orada görevli ve onların her sorusuna cevap vermek zorunda. Tobias deniz atı besliyor, yeni doğanları büyütüyor. Denizatları ile ilgili epey bilgili.

Elis bir dergi fotoğrafçısı ve mesleği nedeniyle dünyada epey ülke dolaşmış. Pilot sevgilisinden ayrılalı henüz fazla olmamış, ama hüzünlü ve kararsız bir duygu durumunda hala. Hem işi gereği, hem de biraz kişiliği nedeniyle insanları gözlemlemeyi seviyor. Bu bir refleks gibi onda. Elis’in gözünden havalimanı transit bölgesini, yolcuları ve binanın içi de dahil olmak üzere her ayrıntıyı izlemek güzel.

Ve sigara tiryakisi. Önemli biyokimya kürsülerinden birinin başkanı. Bilimadamı. Havalimanında sigara içme odasında geçmişini ve bir mesajla biten evliliğini sorguluyor. Her şey yolunda gidiyor gibi görünen, dışarıdan herkesin imrendiği çift durumundayken nasıl oldu da bitti evlilikleri. Sigara odasının gri dumanı altında sorgulanan hayat içilen viskinin de eşliğinde iyice bulanıklaşıyor…

Havalimanları içinde soluduğunuz hava başta olmak üzere son derece yapay ortamlar. Işıklar, koltuklar, hatta yiyecek içecekler bile orada başka renkte ve tatta. Orada kalış süresi boyunca insan daha gergin daha sabırsız oluyor. Uzun bir yolculuk öncesi ya da uzun bir yolculuktan sonraki transit molada insan nasıl rahat ve huzurlu olabilir ki zaten. Kitaptaki akvaryum yapaylığıyla havalimanına benziyor. Tobias uç bir kişilik olmasına rağmen biraz orada çalışanları da temsil ediyor. Ve sorunlu yolcular, yorgun ve kendi içlerinde çatışan üstelik bu haldeyken bir yerlere yetişme kaygıları olan insanlar var. Yazar, evlilik sorunu olan bilimadamını, hayatını sorgulayan Elis’i ve zamanının çoğunu akvaryumun başında yani sürekli havalimanında geçiren Tobias’ı seçmiş, hikayelerini anlatmak için. Her bölüm bir karektere ait. Onların gözünden anlatılmış.

Tobias kitaptaki ana karakter gibi. Hikaye onunla derinleşiyor. Onu diğer karakterleden daha fazla anlatmış yazar. Ve yaptığı işe, akvaryum hakkındaki detaylara daha çok yer vermiş. Balıklar hakkında epey bilgi öğreniyoruz Tobias ile. Anemonlar ve mercanlar hakkında ve hatta denizatları hakkında çok güzel detaylarla okuyucu epey bilgilendirilmiş. Tobias’ın akvaryum dışında bir ilgi alanı daha var. İnsanları izlemekle kalmıyor, uyuyamayanlar için biriktiriyor. Uyuyamayanların yorgunluklarını biriktirip sınıflandırıyor. Huzurlu yorgunlar, hüzünlü yorgunlar, beraber olmanın verdiği güvenle yorgun çiftler. Yalnız seyahat eden yorgunlar kendilerini uykuya ve yorgunluğa bırakamıyorlar, erteliyorlar uykularını. Tobias için yolcuları gözlemlemek sıradan bir alışkanlık haline gelmiş. Elis’le belki de ikisinin de henüz haberdar olmadığı ortak noktalarından biri bu. İzlemek.

İçine kapanık bir kişilikle, dünyayı dolaşmış bir fotoğrafçının kendi düşüncelerinden kaçarak başladıkları enteresan diyaloglarla sürüyor hikaye. Aralarındaki bu kalitesi belirsiz iletişim nereye götürecek onları ilgiyle okuyoruz. Ve sigara tiryakisi bilim adamı beyefendi, kendi kendini sorgulamada ne kadar derinlere gidecek ilerleyen sayfalar bize ne gösterecek merakıyla okumaya devam ediyoruz.

Havalanı Balıkları ilginç bir kitap. Bir anda hikayeye dahil oluyorsunuz, sonra birden akvaryumun derinliklerinde kayboluyor, yolcular üzerinde uçuyor, sonra karakterlerin dünyasında sendelerken buluyorsunuz kendinizi. Diyalogların zayıf olduğu bir roman. İçedönük karakterler bunu gerektiriyor elbette ve de az diyalogla neler anlatılabileceğine iyi bir örnek. Yine de bana bir şeyler eksik gibi geldi bu romanda. Okuyup bitirdiğimde önüme birden bir kapı çıkmış gibi hissettim. Düz yolda giderken aniden yol bitti.  Belki de onların hikayesi bir yerlerde hala devam ediyordur. Ve yazarın istediği tam da budur. Okurun kafasında sor işaretleri bırakmak.

Reklamlar

Moby Dick – Herman Merville

Çünkü tıpkı o korkunç okyanusun yeşil toprağı çerçevelediği gibi, insan oğlunun ruhunda da huzur ve sevinçle dolu bir Tahiti adası vardır; ve yarı yarıya gizemli kalan bir yaşam olanca korkunçluğuyla bu adayı çepeçevre sarar. Tanrı seni korusun! Bu adadan uzaklaşma sakın, bir daha geri dönemezsin.” 
 Bir deniz destanı Moby Dick. Umutsuz bir savaşın içinde debelenen sıkıntılı bir ruhun romanı. Her şey Kaptan Ahab’ın hayatını adadığı intikam duygusunun izinde ilerliyor. Kendi içinde büyüttüğü müthiş kin ruhunun sınırlarını aşıyor onu insanlıktan çıkarıyor. Deliliğin sınırlarında geziniyor ve bu hal ona tarif edilemez bir güç sağlıyor.

Olayları anlatan Ishmael parasız kaldığı bir dönem denize açılmaya karar verir. Uygun gemiyi bulmak üzere yola çıkar. Bu süreçte izbe bir handa vahşi bir zıpkıncı ile bir odayı paylaşmak zorunda kalır. Adamın adı Queequeg’dir. İlk tanıştıklarında onu korkutan bu iri yarı adamla daha sonra iyi arkadaş olurlar. Ishmael’in ağzından anlatılan roman daha ilk bölümlerde sürükleyici ve esprili bir dille yola devam edeceğimizi müjdeler. Okuyucuyu meraklandıran, ilgisini tetikte tutan bir anlatımla bölümler ilerler. Queequeg ve Ishmael Pequod adlı gemide iş bulurlar. Roman,geminin kaptanı Ahab’ın izinde olduğu beyaz balina Moby Dick’i arama sürecini ve bu süreçte yaşadıkları maceraları anlatır.

Önce gemideki kaptanları ve tayfaları tanıtır bize Ishmael. Sonra gemideki günlük hayat, karşılaştıkları diğer gemiler hakkında bilgiler, okyanus boyunca ilerledikleri bölgeler hakkında bolca bilgi verir. Bunları anlatırken mitoloji ve edebiyat bilgisinden de yararlanır. Anlatıcı epey zengin bir dile sahip. Bu sayede ortaya çok keyifli bir roman çıkmış.

Ishmael’in anlattığı hikaye boyunca balinalar hakkında çok detaylı bilgiler içeren bölümler, okumayı biraz ağırlaştırıyor. Müthiş bir gözlem ve araştırma sonucu yazılmış olan bu bilgiler sayesinde özellikle ispermeçet balinaları hakkında epey gerçek öğreniyoruz. O zamanın petrolü olarak görülen balina yağının izinde ne kıyımlar yapılmış, inanması gerçekten güç. Bazı bölümlerde aktarılan tüm o detaylar insanı gerçekten üzüyor. Hiçbir şeyden habersiz bebeğinin kordonu daha hala bağlı olan balinalar, zıpkınlanma anında davranışları, köpek balıklarının akan balina kanları içindeki çıldırışları… Bu sahneler okuması epey güç sahnelerdi.

Uçsuz bucaksız denizin ortasında mavinin tüm tonlarının anlatıldığı bölümlerde, doğanın gücü ve eşşsiz güzelliği insanı büyülüyor. Rüzgarın esişi, dalgaların dansı, gecenin görkemi ve kudreti en güzel kelimelerle anlatılmış. Bazı bölümler insanda gerçekten büyük bir etki bırakıyor;

” Yukarılarda, küçük, beneksiz kuşların, kar gibi beyaz kanatları savruluyordu; gökyüzünün tatlı, kadınca düşünceleriydi bunlar. Ama aşağılarda, dipsiz mavi derinliklerde, güçlü ejderhalar, dev kılıç balıkları, köpek balıkları sağa sola saldırıyorlardı. Erkek denizin azgın, bulanık, kanlı düşünceleriydi onlar.” 

” Ama çok geçmeden öyle tatlı, öyle güzel havalara geldik ki, dünyanın cıvıl cıvıl sevinci, kaptan Ahab’ın içindeki kara bulutları yavaş yavaş dağıtır gibi oldu. Al yanaklı iki genç kızı andıran Nisan ve Mayıs ayları, asık yüzlü kış bahçelerine oynaya oynaya nasıl girerse, en çıplak, en sert, en çok yıldırım yemiş eski meşe ağacı, bu sevinçli konukları birkaç yeşil tomurcukla olsun nasıl karşılarsa; Ahab da sonunda, bahar kızlarının güler yüzlü büyülerine biraz kapılır gibi oldu. Birkaç kez bakışlarında soluk çiçekler açtı. Ahab’dan başka her insanda, gülümsemeye varacak çiçeklerdi bunlar.” 

Moby Dick yıllarca değeri anlaşılmadan bir köşede kalmış kitaplardan. Yazarı kitabının etkilerini göremeden hayata gözlerini yummuş. Onca araştırma yapmış ve gemilerde çalıştığı dönemlerdeki tüm o gözlemlerini büyük bir emek harcayarak yazmış. Kitabının ilgi görmemesi hayal kırıklığı olmuş kendisi için. Moby Dick’i okuyanlar ( ya da okuyabilenler) için ise müthiş bir roman. İçindeki karakterlerin ve olayların simgesel derinliklerine bakarak okursak ayrı bir roman, insan- doğa ilişkisi üzerinden yorumlarsak ayrı güzellikte bir roman. Balinalar hakkında aşırı detaylı bilgi içeren bölümleri okumayı başarabilirseniz sonrasında çok keyifle ilerleyen bir okuma olacak.

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar – Luis Sepulveda

IMG_0774

Latin Amerika topraklarında bulunduğum sürece her ay bir Latin Amerikalı yazarın kitabın okumaya karar verdim. Son yıllarda Latin Amerika edebiyatının son kuşak yazarlarından Alejandro Zambra’nın dilimizde yayımlanan kitaplarını okumuş etkilenmiştim. Buraya gelirken yanımda getirdiğim Türkiye’de basılan son kitabı Belgelerim’i deyim yerindeyse okumaya kıyamıyorum. Hemen bitirip bellek denilen kör kuyunun diplerine yollamak istemiyorum. Ama geçenlerde okuduğum Aşk Romanları Okuyan İhtiyar kitabı ile Luis Sepulveda beni tekrar Latin Amerika edebiyatına yönlendirdi.

Şili’de doğan yazar uzun yıllar siyasi nedenlerle ülkesinin dışında yaşamış ve Avrupa, Afrika ve diğer Güney Amerika ülkelerini dolaşmış. Gazeteci ve yazar olan Sepulveda UNESCO ‘nun bazı bölümlerinde görev yapmış ve son olarak Green Peace ‘nin aktif bir üyesi olarak çalışıyor. Türkçede yayımlanan birkaç kitabı şunlar: Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü, Dünyanın Sonundaki Dünya, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Boğa Güreşçisinin Adı, Duygusal Bir Katilin Günlüğü ve Patagonya Ekspresi.

Latin Amerika edebiyatı denilince aklıma hemen büyülü gerçekçilik akımı gelir. Sepulveda’nın bu akımla ilgisi olup olmadığını anlamak için tek kitabını okumak yeterli değil elbette. Kuşkusuz kitapta yer alan olay ve kişiler oldukça gerçekçi. Nehir kıyısında El İdilio adlı bölgede yaşayan ihtiyar Antonia Jose Bolivar Proano ‘nun birkaç gününü anlatan roman onun Amazon’nun bu bölgesine neden ve nasıl geldiğini ve bu süreç içerisinde nasıl yaşadığını akıcı bir dille aktarıyor. Hayatımda okuduğum en sürükleyici romanlardan biri oldu bu kitap. Kısa ama dolu, anlatımı güçlü, insanı zaman zaman geren, zaman zaman gülümseten bir hikayesi var.

Yerleşimcilerin yaptığı yıkımların doğaya etkisi, yerlilerin hayatları, Amazon ormanlarındaki canlı yaşam, ihtiyarın o güzelim sade yaşamı romanının ana unsurları. Doğanın ve insanların nasıl zalimce sömürüldüğünü okurken bir yandan da okuma tutkusunun bir insanı nasıl hayata bağladığına şahit oluyoruz. Ama ihtiyarın bir tarzı var. Sadece aşk romanları okumayı seviyor. Ve bunu keşfetme süreci de çok güzel.

Ormanın içinde iz sürerlerken, yapraklardan çıkan sesi, yağmurun şiddetini, ormanın kokusunu, kuşların cıvıltısını, içlerindeki tedirginliği ve korkuyu hissettiren cümlelerle örülmüş bir roman.

Ayfer Tunç-Murat Gülsoy Diyaloglar : Doğunun Batısı Batının Doğusu

tn_IMG_3193Geçtiğimiz ay güzel bir edebiyat etkinliğine katılma şansı yakaladım. Aslında bir nevi şansımı zorladım, epey uzunca bir yolculuk sonrasında Aynalı Geçit’teki söyleşi salonunda ön sıralarda yerimi aldım. Ayfer hanım ve Murat bey her zamanki gibi erkenden yerlerini almışlardı. Salonda yine meraklı ve ilgili bir kitle, her yaştan dinleyici vardı. Söyleşi esnasında konuşmacıları rahatsız etmemek için sadece bir fotoğraf çektim. O da Murat Gülsoy’un kendi bloğunda da eklediği fotoğrafla aynı kare olmuş. İçinde hem Oğuz Atay, hem de Murat Gülsoy ve Ayfer Tunç var. Bu ki güzel insan, böyle güzel etkinler düşünüp, hazırlayıp bize ulaştırıyorlar ve ben Afrika’dan gelip katılma şansı buluyorum ya, daha ne isteyeyim hayattan…

Söyleşinin amacı; belirli konu ve temaları edebiyat üzerinden tartışmak. Konumuz;  Doğunun batısı batının doğusu. Doğu batı üzerine yazılmış, çizilmiş, söylenmiş sanat eserleri üzerinden söyleşi başlıyor.

İlk  değinilen alıntı,  söyleşi boyunca adını sıkça duyduğum  Milan Kundera’nın ‘’Perde’’ isimli eserinden; ‘’ Küçük ulusları büyüklerden ayıran nüfuslarının sayısı değil; daha derin bir şey: Varoluşları onlar için kuşkuya yer bırakmayan bir kesinlik değil, her zaman bir sorun, bir tartışma konusu, bir risk; tarihe onları aşan, onları kaale almayan, hatta onları fark etmeyen güce karşı savunma halindeler. ‘’

Milan Kundera, Onulmaz Eşitsizlik başlığı altında değindiği bu açıklamada, küçük ulusların talihsizliğinden bahseder. Örnek olarak şunu sunar : ” (…) Kafka sadece Almanca yazıyordu ve kendini, hiç kuşku götürmez bir biçimde, bir Alman yazarı olarak görüyordu. Bununla birlikte,  bir an için onun kitaplarını Çekce yazdığını düşünelim. Bugün Kafka’yı kim tanırdı?’’

(Perde- Milan Kundera)

İkinci alıntı Çocuk Kalbi’nin yazarı Edmondo Des Amicis ‘den:

(Pera hakkındaki yazısından) ‘’Burası Avrupa kolonisinin West End’i sayılabilir. Zarafet ve keyif her yere hâkimdir ( …)Burada, Rum, İtalyan, Fransız züppeleri, tüccar asilzadeleri, muhtelif yabancı delegasyon memurlarını, yabancı bahriye subaylarını, elçilik maiyetlerini ve her milletten kuşkulu simaları görmek mümkündür. Türk erkekleri, kuaförlerin vitrinlerindeki balmumu mankenlere hayranlıkla bakmakta ve kadınlar şapkacı dükkanlarının önünde ağzı açık duraklamaktadırlar. Avrupalılar burada başka yerlere nazaran daha yüksek sesle gülüşüp, sokak ortasında şakalaşırlar. Bu arada Türkler, sanki yabancı bir memleketteymiş gibi, başlarını İstanbul tarafındaki kadar dik tutamamaktadırlar.’’

1830’lu yıllarda modernleşme döneminde Galata, imparatorluğun çağdaş ve Batılılaşma hayatının merkezi olmuş,  İstanbul iki farklı bölüme ayrılmıştı. Batının etkileriyle bezenmiş kent İtalyan yazarın gözünden bu şekilde aktarılmış.

Diğer bir alıntı Peyami Safa’dan;

’Maddenin fethine çıkan garp, tabiatla kavgasında teferruata daldı; tahlil neşterinden başka elinde silâhı yoktu; dikkati ancak varlığın mikroskop adesesine isabet eden parçası üstünde kaldı; külü göremedi ve vahdetten uzaklaştı. Şark terkiplere sadık kaldı ve yaratılış manzumesinden başka hiçbir noktaya alâkasını dağıtmadı. Biri, garp, gözlerini toprağa ve maddeye sapladı; öteki, şark, bakışlarını yıldızlardan ayırmadı. Avrupalı, gemisinin makine dairesinde tabiatı ram etmeğe çalışan bir çarkçı ustası ise, Asyalı, kaptan köprüsünde, feza ile yıldızlar, sular ve rüzgârlarla konuşan tabiatın büyük cevherlerini istintak eden hayalperver bir süvaridir. Genişlikleri ve nâmütenahiliği içine almağa, cihetleri tanımağa çalışır. Vahdetleri kavrayan her fantezi kabiliyeti yalnız onda vardır.’’

Peyami Safa doğu-batı üzerine yaptığı sentezlerde Batı’yı eleştirmiş , Doğu’yu ön plana çıkararak eserlerinde işlemiştir.

Söz Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelince;

’Meselâ kendimizi hâlis bulmuyoruz, kendi hayatımızı yaşamıyoruz, kendi ağzımızla konuşmuyoruz vehmine kapılıyoruz. Buna, en ufak bir muvaffakiyetsizliğin, umumî hayattaki herhangi bir aksayışın karşısında ilk yenilik nesillerinin duyduğu, duymuş olması lâzım gelen o nefse karşı,  yahut çok yüksek bir varlığa karşı işlenmiş gizli ve zalim cürüm duygusunu da ilâve etmelidir. Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz, derdim.’’

Yazının bütünü için: (Cumhuriyet, 2 Mart 1951  (Yaşadığım Gibi, Dergah yay.İst. ) (http://www.maviyesildergisi.com/index_dosyalar/Page6612.htm )

Ayfer Tunç, Ahmet Hamdi Tanpınar için;’’

Onu bir romancı, medeniyet kuramcısı olarak görüyorum. Şehre değer verip, şehir anlatıcılığı yapmış.’’ dedi. Sevdiğim bir yazarın, hayranı olduğum diğer bir yazarı sevmesi benim için çok ayrı bir duygu.

‘’Ahmet Hamdi Tanpınar, batıyı kendi kendine öğrenmiş bir adam. Nazım Hikmet ve Tanpınar aynı tarihte yaşadıkları halde ülke tarihinde isimleri aynı cümle içinde geçmezler. Nazım Hikmet batının unsurlarına kafa yormazken, Ahmet Hamdi Tanpınar bu süreci çok iyi gözlemlemiştir.

‘’ Türk aydınında da aynı kompleksin gözlendiğinden bahsedildi. Yalçın Küçük’ün ‘’ Türk aydını tercüme odasında doğdu.’’ Sözü beni araştırmaya yöneltti. Sözün geçtiği metni internette bulmak zor olmadı.  ( Bilim ve Edebiyat kitabından )

Türkiye’de çağdaş aydın Tanzimat ile birlikte doğdu. Tanzimat’ta aydın, Tercüme Odası’nda doğdu. Türkiye aydınının morfolojisi çizilirken bu nokta üzerinde ne kadar durulursa durulsun abartma sayılmaz. Çağdaş aydının Tercüme Odası’nda doğmuş olmasının etkileri bugün de devam ediyor. Olay çok kısa olarak şöyle: Hep devlet ve toprak yutmuş Osmanlı’dan ilk önce Yunan bağımsız bir devlet olarak ayrılıyor. XIX. yüzyılın üçüncü on yılında. Bu, birçok bakımdan önemli. Belki “resmi ideoloji” içinde Yunan’a gizlenemeyen bir kızgınlığın sürekli olarak saklı tutulmasında bunun rolü var. Ancak Yunan’ın Osmanlı’dan ayrılıp bir bağımsız devlet kurması, çağdaş aydının doğumunda çok daha ayrı bir öneme sahip. Çünkü o günlere kadar, Bab-ı Âli’de tercüme işlerini hep Rumlar üstleniyor. Osmanlı insanı, dil bilmeyi de pek sevmiyor.

Doğrusu bunu biraz düzeltmek gerekiyor. Şu şekilde: Çağdaş zaman öncesi Osmanlı aydını dil biliyor. Ancak on bir veya on iki, en fazla XIII. yüzyılda kalmış. Bu yüzyıllarda dünyada “bilim dili” öncelikle Arapça. Araplar, bilim ve felsefede ileri olduğu için.  Bir benzetme gerekli: Türkiye ve dünyanın bir çok ülkesi, bugün Lenin’i, Fransızca veya Almanca’dan okuyor. Avrupa da Rönesans’a kadar Antik Yunan felsefesini Arapça’dan okuyor. Daha da ileri giderek söylemek gerek: Bugün Batı, Doğu’yu ve bu arada Araplar veya Türkler gibi Doğu halklarını küçümsüyorlar ve Yunan uygarlığını göklere çıkarıyorlar ama, yüzyıllar önce bir Yunan felsefesi, bir Yunan sanatı olduğunu Arapça’dan öğrendiler. Çünkü Avrupa için de bilim dili Arapça idi. ‘’

Her ne kadar bu düşünce doğru olsa da, bugün Türk aydının geçmişe kıyasla daha yenilikçi ve araştırmacı olduğunu düşünüyorum.

Söyleşide paylaşılan diğer alıntılarla, not alabildiklerim kadarıyla devam ediyorum;

Oğuz Atay’dan;

‘’ Ben Batı’nın ne gibi bir özü olduğunu çok iyi hissettiğimi sanıyorum ve bu yüzden de Batı’nın bizi hiçbir zaman anlayamayacağını hissediyorum. Onların mantığı ile bizi kavramak mümkün mü? Biz de onların mantığını kullandıkça kendimizi bütün derinliğiyle anlayamayacağız. İnsanımıza geri kalmış ya da az gelişmiş değil, fakir düşmüş, yani gücünü kaybetmiş bir varlık olarak bakmak düşünülebilir. Yani ilkel bir topluluk değil, servetini kaybetmiş soylu bir topluluk denilebilir. Bu arada sakallı bir gencimiz tv’de İspanyolca melodiler söylüyor, bir İngiliz yapar mı bunu? İlginç bir konu…”

(Günlük, Oğuz Atay)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan;

O dönemdeki aydınlarda halktan tiksinme, halkı küçümseme var:

‘’ Bunun sebebi Türk aydını gene sensin! Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinme hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, burayla hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?’’

Orhan Pamuk’dan;

‘’Artık İstanbul’a ansiklopedi bitince döneriz Fatma, çünkü bu ansiklopediyle yapacağım inanılmaz işin yanında, İstanbul’daki ahmakların siyaset dedikleri o günlük, küçük saçmalıklar bir hiç kalır, çok daha derin ve büyük bir iş benim burada yaptığım, yüzyıllar sonra bile etkisini sürdürecek inanılmaz bir görev; bu işi yarıda bırakmaya artık hakkım yok Fatma… Ölümü düşünüyorum, o halde Batı’lıyım! Doğu’dan çıkıp gelmiş ilk Batı’lıyım ben, Batı olmuş ilk Doğu! Anladın mı Fatma?”

( Sessiz Ev, Orhan Pamuk )

Yine Tanpınar;

Doğunun psikolojik merakı yok diyerek;

’Müslüman Şark, psikolojik tecessüsü [merakı] pek az tanımıştır. Bazı umumî fikirlerin dışında insan ve insan ruhu onu pek az meşgul etmiştir. Kendisini metodik şekilde derinleştirmeye çalışanlar bulunsa bile, bu bir kültür için umumi bir terbiye mahiyetini alacak şekle girmemiştir. Introspection; (içebakış) bu içe doğru çevrilmiş araştırıcı göz, günah çıkartma kürsülerinin dibinde gelişmiştir. ‘’

( Edebiyat Üzerine Makaleler)

Berna Moran; ‘’Bizde roman, Batıdaki gibi feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde doğmamıştır. Burjuva sınıfının yani bireyciliğin ortaya çıktığı bir sürecin anlatışı değildir. Batılılaşma hareketinin taklit bir ürünü olarak doğmuştur’’ der.

Goethe’nin Vasiyeti: ‘’Ulusal edebiyat bugün pek bir şey ifade etmiyor, dünya edebiyatı ( die Weltliteratur ) çağına giriyoruz ve bu evrimi hızlandırmak hepimizin görevi. ‘’ Deyim yerindeyse, bu Goethe’nin vasiyeti. Saptırılmış bir vasiyet daha. Çünkü hangi ders kitabını, hangi antolojiyi açarsanız açın, dünya edebiyatı daima ulusal edebiyatların yanında bir ek gibi sunulmuştur. Edebiyatların tarihi gibi. Edebiyatların, yani çoğul! ‘’

(Milan Kundera, Perde )

Oğuz Atay’dan :

‘’ Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.’’

(Tutunamayanlar, Oğuz Atay )

Milan Kundera’dan;

’Büyük uluslar, kendi edebiyatları onlara başka yerlerde yazılanlarla ilgilenmelerine gerek kalmayacak kadar zengin göründüğünden, Goethe’nin dünya edebiyatı fikrine karşı direnirler. Kazimierz Brandys Carnets (Defterler), Paris 1985-1987 başlıklı notlarında bunu anlatır : ‘’Fransız öğrencinin dünya kültürünü tanımda Polonyalı bir öğrenciye göre çok eksikleri vardır ama bunda sakınca görmez, çünkü kendi kültürü, dünya evriminin az ya da bütün yönlerini, bütün olanaklarını ve evrelerini içinde barındırmaktadır. ‘’

(Perde, Milan Kundera )

Söyleşide değinilen ve hafızamın bir kenarına not ettiğim noktalar:

* Yazarlar kutsal insan değiller. Onları zaaflarıyla da değerlendirmeliyiz. Bu konunun ardı sıra  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kumar tutkusu ve kadınlarla olan ilişkisi geldi. ‘’Yaz Yağmuru’’ isimli öyküsünden bahsedildi.

* Bugün dünyanın ortak ürettiği yeni bir dünya düzeni var. Artık doğu- batı kültürü yok. Kitle kültürü var. Buna direnecek tek güç sanattır. Sanat beynimize girer ve düşündürür.

* Murat Gülsoy’a göre; ‘’ Doğu ruhsa batı akıldır.’’

* ‘‘Fuarlar kapitalizmin hac yerleridir.’’ Cümlesi söyleşi esnasında dünya edebiyatı hakkında konuşulurken geçti. Sözü kimin söylediğini araştırdım. Yirminci yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Walter Benjamin’e ait. Ona göre:  ‘’aura”sız ürüne olan talep, insanın yapay olarak büyülenmiş ortama çekilmesiyle yaratılmaktadır. Mal ve onu çevreleyen eğlence atmosferi baş tacı edilerek bir tür “fetişleşme”den söz edilmektedir. Bu anlamda, dünya fuarları mal denen fetişin hac yerleridir. Fuarlarda sergileme yoluyla insanların bilinçaltı dürtüleri harekete geçirilmektedir.’’

*Çeviri sorunu üzerine; Biz doğuya batıdan bakıyoruz. Komşularımızın romanlarını bile batı dillerinden çeviriyoruz.

* Milan Kundera’nın Perde isimli deneme kitabı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazılarının bulunduğu  Edebiyat Üzerine Makaleler her edebiyat severin okuması gereken kitaplar. Perde isimli deneme kitabından daha sonra alıntılar paylaşacağım.

Konu edebiyat olunca çok zevkli ve verimli bir ortam oluştu. Ayrılan süre el verdiğince doğu-batı meselesi üzerine konuşuldu. İki yazarın da kendine ait görüşleri bizleri aydınlattı. Bu söyleşi hakkında notlarımı yazmak bile beni bir sürü konuyu araştırmaya yöneltti. Böylece merak ve araştırma sayesinde yeni bilgilere ulaştım. Elimden geldiğinde notlarımı düzene sokarak aktarmaya çalıştım. Eksikler elbette var. Etkinliğe katılmış olanlardan tamamlamalarını beklerim. Bu arada internette söyleşi üzerine notlara erişemedim. Sanırım henüz eklenmemiş. Bir sonraki konu ‘’Kadın-Erkek Meseleleri’’. Bir değişiklik olmazsa 30 Eylül’de gerçekleşecekmiş. İlgilenenlere duyurulur…