2018’de Okuduğum Kitaplar Üzerine Notlar

Nefis bir kitap adında yoğunlaşıyorum bu yılı düşündükçe; Hızlandıkça Azalıyorum. Kjersti Skomsvold’un bu kitabı ve bahsetmeden edemeyeceğim müthiş kapak tasarımı sık sık hayatımın içinde, gizli bir pencereden beni izleyen endişeli bir anne gibi duruyor. Hızlanmak, her şeye yetişmek, daha çok kitap okumak, daha çok film izlemek, oğluma daha çok vakit ayırmak, süper anne olmak, harika yemekler pişirmek istiyorum. Ama yetemiyorum, yetişemiyorum. Ve kitabın kapağındaki gibi kocaman bir süzgeç var ruhumun etrafında. Bende kalanlarla hayata devam ediyorum ama tutamadıklarım uçup gidiyor başka ruhlar arıyor sanki kendine. İşte bir kitap kapağından kendine kişisel analiz  yapma örneği 🙂 Bu kitabı bir önceki yıl okumuştum. Bu yıl okuyabildiklerimi sonraki yıllara böyle içtenlikle taşıyabilecek miyim emin değilim. O nedenle kısa bir kendime not gibi okuduklarım, sevdiklerim, sevmediklerim  yazısı yazmak istedim. (Bu yıl istediğim kadar kitap okuyamadım. Yetişemedim 🙂 )  Sadece kitaplar ve hatta kitap kapakları olacak bu yazıda. Blog yazılarını biraz zaman kapsülüne benzetiyorum. Yıllar sonra okuduğum zaman hayret ediyorum yazdıklarıma. O yüzden epey de keyifli aslında.

Bu yıl okumaya  Koreli yazar Han Kang’ın 2016 Man Booker ödülünü almış, yerlere  göklere sığdırılamayan Vejetaryen kitabı ile başladım. Benim için epey hayal kırıklığı yaratan kitap bir çok edebi makam ve okuyucular tarafından çok iyi olarak nitelendirildi. Gördüğü rüyaların ardından vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hikayesini anlatıyor kitap. Ama hakkını vereyim kitap kapağı muhteşem ve kesinlikle içerikle uyumlu.

Collage_Fotor

Madem Man Booker ile başladık yine aynı ödülün 2005 yılı sahibi olan diğer bir kitapla devam edeyim. İrlandalı yazar John Banville’in Deniz isimli kitabı, sanat tarihçisi olan bir adamın eşinin ölümünün ardından çocukluğunun geçtiği kasabaya gidişi ve orada geçirdiği sessiz günlerde geçmiş günlerini hatırlaması üzerine son derece durgun ve ağır ilerleyen bir konuyla ilerliyor. Man Booker ödüllü kitaplarla aram pek iyi değil diye düşünürken aklıma Julian Barnes geldi. Bir son Duygusu isimli sevdiğim kitabıyla ödüllü yazar/ kitaplara önyargımı sıfırlamama yardımcı oldu.

Bu yıl okuduğum ve neredeyse her yazdığı satıra hayran olduğum Wilhelm Genazino maalesef bu ay hayata veda ettti. Müthiş bir gözlem ustası olduğunu düşünüyorum Wilhelm Genazino’nun. Onun kitaplarını okuduktan sonra çevremde gelişen olaylara ve yanımdan geçen insanlara eskisi gibi bakmıyor, onun satırlarının aydınlattığı gizli bir pencereden bakıyorum sanki. Yazdığı nefis kitaplardan dilimize kazandırlan sadece üç kitabı var. Umarım diğer kitapları da türkçeye çevrilir ve okuma şansımız olur. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, O Gün İçin Bir Şemsiye ve Aşk Aptallığı; üçünün de ortak özelliği ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitaplar olması. Üç kitap için de yazdığım notları  blogdan okuyabilirsiniz.

Collage_Fotor kopyası

 

0000000355199-1

Genazino’dan sonra yatay bir geçiş yapıp Philip Roth’un Sokaktaki Adam kitabından bahsetmek istiyorum. Son durakla başlayan, yol boyu hayatını gözden geçiren bir adamın öz eleştirisi üzerine bir kurgusu var kitabın. Genazino’nun son kitabındaki ölüm ve yaşlılık korkusu bu kitapta baş konu. Bir nevi bitmiş bir hayatı masaya yatırıp üzerinde otopsi yapmış Philip Roth. Ve bunu yaparken de çok güçlü bir dil kullanmış. Şimdiye kadar okuduğum ilk kitabı ama kesinlikle uzun uzun cümleleri ve güçlü kelimeleriyle beni kendine bağladı.

 

 

0000000690250-1

Şimdi biraz uzak doğu topraklarına götüreyim sizi. Çinli yazar Yu Hua, kitabı Yaşamak ile Çin’in tarihinde yaşanan siyasal ve toplumsal değişimleri kahramanımız Fugui’nin yaşam deneyimi ve gözlemleriyle hikayeleştirmiş. İnanılması güç acılarla dolu bir ömür sürmüş Fugui. Hiç tanımadığı bir yabancıya anlattığı hikayesi yüksek bir tempoda devam ediyor. Son derece sürükleyici bir kitap.

 

 

 

Bu yıl elbette öykülere de ağırlık verdim. Aslında öykü kitapları okumak önceliğim oluyor. Ama bu yazıyı yazarken bu yıl fazla öykü kitabı  okumadığımı fark ettim. Aslında kitaplaşmamış epey öykü okudum ama  onları tek tek yazmam mümkün değil. Okuduklarımın çoğu çeviri eserler oldu tesadüfen. İrlanda Edebiyatı’nın güçlü öykücülerinden Claire Keagan ‘ın Mavi Tarlalardan Yürü kitabıyla İrlanda’nın soğuk ve rüzgarlı doğasında gezintiler yaptım. Ve kesinlikle Keegan’ın öykülerini çok sevdim. Biraz sinematografik bir anlatımı var yazarın. Doğanın öykülerdeki yeri bu anlatıma güç katıyor. Rüzgarın sesi satırlar arasında duyuluyor. Alois Hotching’in  Belki Bu Defa, Belki Şimdi kitabı maalesef yazım yanlışları ve anlaşılmaz çevirisi ile benim için listemin son sıralarına girdi. Tekinsiz atmosferi ve tuhaf  karakteriyle ilgi çekici ama insanı kolayca yakalamıyor kitap. Grace Paley’in İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden kitabı benim için bu yıl okuduğum en iyi öykü kitabı olarak hak ettiği yerde. Öyküler sıradışı ve eğlenceli. Anlatım dili mizah içeriyor ve zekice kurgulanmış öyküler var. Yazarın kendi hayatı ve politik duruşu da yer buluyor öykülerde. Üç kitap da Yüz Kitap yayınlarına ait. Artık sevdiğim yeni bir yayınevi var 🙂

Collage_Fotor 3

Türk Edebiyat’ından bu yıl sadece Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Seçilmiş Öyküleri’ni ve Eyüp Tosun’un ilk kitabı olan Kör Islık’ını okudum. Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun bir kaç kitabından derlenen 14 öykü birleştirilmiş bu kitapta. Güçlü bir kalemden güçlü öyküler. Eyüp Tosun’un Kör Islık’ığında  zaman zaman lezzetli ve yerinde benzetmeler (benim gibi benzetme avcısı biri için bulunmaz nimet) öyküleri derinleştirdi. Bazen de bulunduğu yere büyük geldi. Samimi ve sade dili ile karakterleri okuyucuya iyi açmış Eyüp Tosun.

Collage_Fotor 6.jpg

Sıra geldi Yedi Yıl’a. Yazarı Peter Stam İsviçre’nin son yıllarda en çok konuşulan yazarıymış ve kitabı ülkemizde  yılın en iyi 50 kitabından biri seçildi. ( söz konusu liste gerçekten de enterasan kitaplarla dolu. Hala görmeyenler için tartışmalı listeyi şuraya ekledim en iyi 50 kitap )  Ve buna gerçekten inanamıyorum. Son derece vasat bir kitaptı bence Yedi Yıl. Dili, kurgusu, karakterleri hiç bir yenilik vadetmeyen bir kitap. Kapağı zaten içeriği anlatıyor. Benim bu kitabı okumak için seçmem paylaşımlarını severek takip ettiğim Nermin Mollaoğlu vesilesiyle oldu. Ama maalesef beğenmedim.

Collage_Fotor7

Yedi Yıl gibi diğer bir hayal kırıklığı yaratan roman Bjorn Rasmussen’in Ten Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Bir Kılıftır kitabı. Kimin, ne zaman ne anlattığı belli olmayan sayıklamalarla dolu bir hikaye. Cinsel kimliği ve varlığı ile ilgili sorunları olan bir karakter var ve saplantılı bir aşkın içinde kıvranıyor. Anlatım rahatsız edici demiş birçok okuyucu. Rahatsız edici değil, anlamsız, duygusuz ve gereksiz derecede komik buldum ben. Kitapla ilgili beklentim ne yazık ki çok farklıydı. Okumasam da olurdu dediğim kitaplardan biri.

Şimdi size üç kadının üç romanından bahsedeceğim. İlki Özlem Narin Yılmaz’ın Kapıyı İçeriden Kilitledim kitabı. 1950’ler ve 2000’li yıllar arasında geçen karşılıksız  bir aşkı anlatıyor roman. Aslında oldukça iyi bir roman ama benim için kitapta hiçbir yenilik ve sürpriz yoktu. Diğeri Tuğba Doğan’ın Musa’nın Uykusu kitabı. Yazarın ilk romanı olmasına rağmen oldukça olgun bir dili var. Yatalak kardeşine bakan Zeliha’nın iç sesleri bilinç akışı yöntemiyle anlatılıyor. Kullandığı dil ve anlatmak istediği mesele beni etkiledi. Yeni kitaplarını da mutlaka okumak isterim. Son bahsedeceğim roman Zeynep Kaçar’ın Kabuk’u. Asırlardır akan acı nehirlerinde akıntıya kendini bırakmış kadınların romanı Kabuk. Titizlikle düşünülmüş bir kurgu ve sade anlatım romanı akıcı kılıyor. Aile ağacını kafamda oturtmak epey zor oldu ama sonunda başarınca daha keyif aldım kitaptan.

Collage_Fotor9

Kuzey Avrupa edebiyatından  bu yıl payıma düşen iki kitap oldu. İlki  Kjersti Annesdatter Skomsvold’un  33 isimli kitabı. Hızlandıkça Azalıyorum ile gönlüme taht kuran yazar maalesef bu kitabında aynı etkiyi vermedi bana. Sorunlu öğrencilerden oluşan bir okulda matematik öğretmenliği yapıyor karakterimiz. Gerçekler ve kahramanın hayal gücü arasında bir çizgi yok ve geçişleri anlamak çok güç. Saplanıp kaldığı düşünceler hikaye içinde orada burda dağınık verilmiş. Anlamakta zorlandım. Diğer kitap, Doppler karakteri ile sevdiğimiz unutulmaz kitabın devam kitabı olarak okunan Bildiğimiz Dünyanın Sonu. Erlend Loe bu kitapla da epey mizah içeren bir anlatım yakalamış. Bu kez Doppler yuvaya dönüyor ve olaylar gelişiyor. Şurada kitaba dair notlarım var. Arada henüz türkçeye çevrilmeyen Volvo Trucks isimli bir kitap daha var. Bu kitapta Doppler ‘ın ormanda geçirdiği zamanlar da varmış ama yan karakter olarak yer alıyormuş Doppler. O yüzden ayrı bir kitap gibi okunabilir. Yayınlanırsa tabii 🙂

Collage_Fotor1

 

0001706035001-1

İspanyol edebiyatından tadımlık bir kitap vardı bu yıl listemde. Enrique Vila -Matas’ın Montano Hastalığı. Benim için yorucu bir okuma oldu. Sürekli araştırmam gereken kitaplar ve yazarlarla dolu sayfaları görmezden gelemediğim için çok ara vererek okudum. Belli bir süre sonra hangisi kurguya ait, hangisi kurgunun içinde kurgu ( günlük ) kafam karıştı ve keyifsiz ilerlememe neden oldu. Bu kitabı okurken başka kitap okuyamadım. Beni okuma eyleminden uzaklaştırdı. Belki de çok yanlış bir zamanda okudum hepsi bu. Ama sayesinde Seda Ersavcı gibi harika bir çevirmen tanıdım. Çevirdiği diğer kitapların peşindeyim.

Artık okuduğum son kitaplara geliyoruz. Farkındayım uzun ve detaylı bir yazı oldu 🙂 Yalnız sizce de Jaguar Yayınevi  enfes kitap kapakları seçmiyor mu?

0000000634681-1

Diğer bahsedeceğim kitap Hadula ; yazıldığı dönem düşünülünce gerçekten etkileyici bir kitap. Dili ve kurgusu da epey sade. Ancak Hadula’nın dağlarda kaçtığı bölümlerde biraz sıkıldım. Çok fazla tekrar söz konusu gibi geldi bana. 1900’lü yılların Yunanistan’ına bakış farklı bir deneyim oldu benim için.

 

 

 

0000000584942-1Ben Lerner ‘in Atocha’dan Ayrılış kitabı kazandığı bursla İspanya’ya İspanyol İç Savaşı ve şiir hakkında araştırmalar yapmak için giden bir Amerikalı öğrencinin kendi kişisel çalışması ve gözlemlerini anlatıyor. Kitap anlatmaya çalıştığı yazar-şair olma/olamama durumunu başarıyla yansıtıyor. Başka bir ülkede akıcı konuşmadığın bir dilde var olabilme kaygısı o kadar iyi anlatılmış ki, çoğunlukla kendimden izler buldum. Kahramanımız Adam’in anlatmaya zorlandığı hisleri, o karışık ruh durumu, alkol ve uyuşturucunun etkisi ve sanat yapma çabasıyla ilişkisi çok iyi anlatılmış. Edebi sahtekarlığın sınırlarında gezinen iç seslerle bezenmiş bir kitap.

 

BirKadininPenceresinden-1024

 

Bir kadının Penceresinden Şair Oktay Rifat’ın yazdığı ilk romanmış. Üç çocuk annesi Filiz’in sorunlu evliliğinin neden olduğu bunalımları, ruhsal durumunu ve yaşadığı çevrenin etkilerini çok güzel anlatıyor. Filiz, Devrimci Selim ve Filiz’in eşi Bedri ana karakterler olarak okunurken aslında romanda İstanbul Boğazı da ayrı bir karekter olarak yer alıyor. Filiz’in duygu durumuna göre boğaz sık sık karşımıza çıkıyor. Oktay Rifat’ın şiirin kıyısında gezinerek yazdığı bu roman oldukça etkileyici ve değerli. Anlatımdaki güzellik sık sık karşımıza çıkmayacak türde.

 

0000000064706-1

Fransız Edebiyatından okuduğum Patrick Modiano’nun En Uzağından Unutuşun kitabı geçmişe uzanan sade bir bir yolculuk metni. Özgür ruhlu gençlerin dönemin koşulları altında var olmaya çabalamaları sade ve özgün bir dille anlatılmış. Yıllar sonra detaylara çok da anlam yüklenmeden  aktarılan anılardan oluşuyor.

 

 

 

0000000679811-1Ve sona,  bu yıl beni en çok etkileyen kitabı Anna Seghers’ın Transit kitabını bıraktım. İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlardan kaçmaya çalışırken yerinden yurdundan olan insanların romanı Transit. Yazar biraz da kendi serüveninden yola çıkarak okunması iç acıtan, savaşın zorluklarını ve sebep olduklarını müthiş bir şekilde ortaya koyan bir eser yazmış. Romanın ana karakteri kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adam. Böyle bir adamın yaşamının içinde olan biten değişiklikler ve çevresinde etkileşim kurduğu insanlar romanın temelini oluşturuyor. Marsilya şehri kapana kısılmış karakterlere şefkatli bir anne gibi ev sahipliği yapıyor. Kafelerde birbirine sokulan insanlar çaresizliklerini bir an olsun unutuyorlar.  Christian Petzold ‘un bu muhteşem romandan uyarlanan aynı isimli filmi kitapla paralel bir konuya sahip. Kitap ve film üzerine kısa yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.

 

Reklamlar

VEDA YEMEĞİ – MICHEL TOURNIER

IMG_0755 Michel Tournier ile tanışmam sevgili Radyo Z ile oldu. Çok dolu, sıcacık, okurken uzaklardaki bir dostla sohbet ediyormuşum hissini veren bir blog. Her okuduğumda yeni bir film, bir şarkı, yeni bir yazar öğreniyorum ondan. Zevkle okuduğum bloglardan. Bugünlerde böylesine zarif bir blog ile karşılaşmak oldukça zorlaştı. Ben de hazine bulmuş gibi her sayfasını keyifle okuyorum. Paylaştığı o güzel şarkıları dinliyorum. Şu an mesela bu satırları yazarken Caronni kardeşleri dinliyorum; La Melodie des Choses. Mis…

İşte ilk orada tanıştım Michel Tournier ile. Benim ulaşabildiğim kitap Veda Yemeği oldu. Suskun Aşıklar içindeki en iyi hikayelerden. Entellektüel bir kadın ile bir balıkçının aşkını anlatıyor. Her ikisinden de önce kendilerini dinliyoruz ve sonra birbirleri hakkında düşündüklerini. Bazı bölümler var ki karakterlerin düşüncelerine hayran kalmamak elde değil:
” Ayrılmak üzere olan çiftler için edebiyat harika ilaçtır” der kadın. Bir balıkçı olan kocası da aynı şeyi düşünüyor ve onaylıyor muydu acaba? Kadın: ”Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız, sözcüklerden yapılmış bir evdi.” Adam ise ilişkilerini yine balıkçılık bilgisiyle harmanlayarak anlatıyordu: ” Gündelik yaşamın balçığına gömülmüş iki sazan balığını andırıyorduk. Bundan böyle dağdan kopup gelen sel sularında yan yana oynaşan iki alabalık gibi olacağız. ”

Öykülerinde mitleri gerçekçi mekanlarda yeniden uyarlamış. Çok çok ilginç ve farklı sonları olan bu hikayeler alışılmışın dışında kurgularıyla güzel bir okuma zevki sunuyor. Müziğin ve Dansın Efsanesi ve Parfümlerin Efsanesi bu kurgulara iki güzel örnek.

Hikayeler ilgi uyandırıcı, sürükleyici. Toplam 20 hikaye var kitapta. Bazılarından diğerleri kadar tad alamadım ama yazarın diline olan hayranlığım sanırım kurgu ve hikayenin önüne geçti. Bazı yazarlar, kelimeleri öyle güzel kullanıyorlar ki, zekalarına imrenmemek mümkün değil. Onlardan şimdi hemen ilk aklıma gelen Hasan Ali Toptaş’tır örneğin. Okurken büyülendiğim yazarlardan… Michel Tournier de büyülü kalemi olanlardan. Ülkemizde çok tanınan bir yazar olduğunu düşünmüyorum. Hakkında çok fazla bilgi bulamadım.

Kitapta en sevdiklerimden diğerleri Ekmeğin Efsanesi, Havai Fişekler Ya da Anma Töreni, Pierrot Ya da Gecenin Gizemleri oldu. Özellikle Pierrot Ya da Gecenin Gizemleri hikayesindeki masalsı anlatım harikaydı.

Tournier okumalarına başlamak için doğru kitap bu muydu bilmiyorum, ama bende diğer kitaplarını okumak için müthiş bir istek uyandırdı. Bundan sonra okuyacaklarım Gilles ile Jeanne ve Cuma Ya da Pasifik Tarafı olacak. Teşekkürler Radyo Z…

 

Bir Kusmuk Yığınından İbaretti İstanbul…

Otobüsle işten dönerken,oturacak bir yer bulamadı yine her zamanki gibi.Olsun ,Zeki Müren vardı yanında.Kulaklıkların gerisinden  içine dolacaktı,yol mol umrunda olmayacaktı bir süre.Yeter ki tutunacak bir yer bulsundu.Günde kim bilir kaç yüz kişinin ellerinin değdiği,nemli demir çubuklara tutunmaktan nefret ederdi.Kış aylarında sorun etmiyordu,eldiven takıyordu ne de olsa.Eve gidince onları  çıkarıp,kirli sepetine atmak kolaydı.Ama bir de çıplak elle dokunmak zorunda kalırsa bu demirlere, işte o zaman içi kalkıyor,ellerini vücüduna ihanet etmiş gibi hissediyor,onlara bakmak bile istemiyordu.Kendisinden önce birinin o demire dokunmuş olması midesini bulandırmaya yetiyordu.Aynı şeyi kapı kollarında da yaşıyordu.Asla bir kapıyı kolunundan tutarak açmaya kalkışmaz,ya birinin açmasını bekler ya da kapının en üst kısımlarından bir yerlere uzanır,o noktaya birilerinin değmiş olma ihtimalini gözden geçirir, ona göre hareket ederdi.Çevresindekiler hastalık derecesinde titiz olduğunu düşünürlerdi.Varsın düşünsünlerdi.Umurunda bile değildi onun.Kim ne düşünmüş,ne demiş,ne giymiş,kimle görülmüş…Hayatını gereksiz ayrıntılarla geçiren,bomboş beyinlerine ıvır zıvır depolamakla uğraşan,otobüsleri dolduran,yollara tüküren,alışveriş yapan,durmadan konuşan insanlar…Ah bu kadar gereksiz insan olmasa,dünya ne  kadar güzel bir yer olurdu diye düşünürdü hep.

Yine çok kalabalıktı otobüs.Yüzlerce insanın elinin değdiği,her yeni temasla yeni bir mikrobun yerleştiği,kirden kararmış nemli demirde ,dört parmağını yapıştıracak kadar bir yer vardı sadece.Sağ elinin işaret parmağı hariç diğerlerini istemeyerek uzattı demire.Tam o sırada otobüs ani bir fren yaptı ve yanındaki adam ona çarpmak zorunda kaldı.Adamın bozuk patates gibi kokan terlemiş koltuk altına çok yaklaşmıştı.İşte on midesinden yukarıya doğru hareket eden sıvı gözünden çıkacakmış gibi hissetti ve zaten durmuş olan otobüsten,yeni binmeye çalışan birkaç kişinin ayağını ezerek inmeyi başardı.Basamaktan adım atar atmaz temiz hava çarptı yüzüne.Arkasından birileri bağırıyordu.Ayağına basmış olduğu kişiler var güçleriye sesleniyordı ardından.

Temiz hava iyi gelmişti ama yine de acilen kusması gerekiyordu.Kusmak iyidir, dedi kendi kendine.Kusmak iyidir.Atmalıyım içimden bütün o pislikleri.Gözlerden uzak kuytu bir yer arıyordu kendine.Mezarlığı gördü sonra.Yolun diğer tarafında.Hemen karşıya geçti.Kimseler yoktu burada.Tüm ölüler terk edilmekten hoşnut,sessizce uzanıyorlardı yattıkları yerde.Bir mezarın yanına kusacak kadar saygısız değildi.Ölü olabilirler ama yine de saygıyı hak ediyorlar diye geçirdi içinden.Duvar dibinde mezarlardan oldukça uzak bir yer buldu,içinde ne var ne yok kustu.Gözünden yaş gelene kadar,bütün o iğrenç kokuları,kalabalık insan sürüsünü,caddelerdeki arabaları,seyyar satıcıları,dilencileri,kuaförleri,vapurları,renk renk akbilleri,binaları,egsoz dumanını,caddeleri,ışıl ışıl vitrinleri,yan kesicileri,sayısal lotocuları,döviz bürolarını,bankaları,hastaneleri,umumi tuvaletleri,tramvayları,arnavut kaldırımları,kestanecileri,lokantaları,sinemaları,köprüleri,balık ekmekçileri…İstanbul’u kustu.O mezarlardan uzakta,duvarın kuytusundaki o köşede,bir yığın kusmuktan ibaretti İstanbul.

Şehirden  arınan içini Zeki Müren’e teslim etti.Taş plak kayıtlarından ‘Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına…’Müziğin ezgileri kulağından yol almış, ruhuna doğru akıyordu.Gözlerini kapattı.Mezarların bulunduğu alana doğru yöneldi.Bir tanesinin önünde durdu.Mezarın üzerine sırt üstü uzandı.Tekrar gözlerini kapadı.’Kapıldım gidiyorum,bahtımın rüzgarına ,ey ufuklar diyorum,yolculuk var yarına…’Toprağın kokusu,kusuk kokusuyla karışmış,ciğerlerine hücüm ederken,ellerini toprakta gezdiriyor,üzerine serpiyordu kendini oraya gömmek istercesine.Gözlerini açtı.Akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünde akça martılar,duvarın kuytusunda duran bir yığın kusmuk olmuş İstanbul parçalarını şehrin üzerine saçıyorlardı.Ve İstanbul,kızıl gökyüzünün küllerinden yeniden doğuyordu…

Bir Bulut Bir Umut

Az sonra okuyacağınız küçük öyküyü, hayranı olduğum Ayfer Tunç’un kendi çektiği bir fotoğrafından esinlenerek yazdım.O fotoğraf ilk gördüğüm anda beynime kazındı.O hüzünlü lokanta,içimizden birilerinin öykülerini anlatıyordu sanki.İçinde bir dolu öykü hapsolmuştu..Birini çıkarmak istedim oradan..Ayfer Hanım’a fotoğraflarıyla anlattığı öyküleri ve bu ufacık hikayeyi onun karesine itafen yazmama izin verdiği  için teşekkür ederim…

































Kadın hüzünlü bir sabaha uyanmıştı.Biliyordu.Herşey bugün bitecekti.Bütün gece boyunca sabah olmasın diye dua etmişti.Ancak sıkıca kapattığı perdelerden güneş ışıkları sinsice içeriye süzülüyordu.Kolunu yavaşça kaldırdı.Işığın parmaklarının arasında usulca geçmesine,duvara gölgeler çizmesine  izin verdi.Saate bakmak gelmiyordu içinden.Bugün istemiyordu bunu.Adamın buluşmak için verdiği zamanın gelmesini hiç istemiyordu.Biliyordu çünkü.Bugün sondu.Çünkü, ‘akşam görüşelim,önemli bir şey konuşmalıyız’ demişti adam.

Olabildiği kadar oyalandı yatakta.Perdeleri açmadı.Bundan sonra onları açmanın,dışarıdaki hayatın içereye dolmasının ne anlamı vardı ki.Apartmandan aşağıya ekmek almak için inerken birinci katta,her zaman pencerede oturan yaşlı teyze aynı ses tonuyla mı ‘günaydın’ diyecekti sanki..Fırından yeni çıkmış,sıcacık ekmekler eskisi gibi güzel kokacak mıydı?Mutfakta cam kenarında duran masa,önceki sabahlarda olduğu gibi iştahını açacak mıydı ..Orada oturup,zoraki kahvaltısını yaparken,karşı kaldırımdan geçen,sabah telaşı içinde olan insanlar yine sevimli gelecek miydi gözüne?
Hepsinin cevabını biliyordu.Bütün yarınları ağır bir yük olmuştu birden omuzlarında.

Neden böyle bir hisse kapılmıştı?Yanılıyorumdur belki diye düşündü.Kendine umut vermek istedi.Ama sonra bu küçücük umut parçasını kendi düşünceleriyle  paramparça etti.Çok değil daha bir ay önce herşey yolundaydı.Haftaiçi iş çıkışlarında buluşuyorlar,yemek yiyiyorlar,o çok sevdikleri caddede yürüyüş yapıp,sohbet ediyorlardı.Akşam çok geç olmadan ayrılıyorlar,haftasonu için nerede nasıl buluşacaklarını kararlaştırıyorlardı.Aslında yer ve zamana hep adam karar veriyor,o da her zaman adamın seçtiği yerleri ve zamanı uygun görüyordu.Düşünmek aklına bile gelmiyordu.Onu görecekti ya önemli olan buydu.Yer,zaman,uzaklık ,yakınlık hiç fark etmmiyordu onun için..Bu kavramlar,adamı tanıdığından ve ona aşık olduğunu anladığından beri önem kaybetmişti..İki yıldır birlikteydiler.Çalıştığı şirketin düzenlediği bir yemekte tanışmışlardı.Bir arkadaşının kuzeniydi adam.Daha ilk karşılaşmada onun özel olduğunu hissetmişti.Tanıştırıldılar ve bütün gece sohbet ettiler.Birbirlerini tanıdıkça onun özel olduğunu düşünmekte yanılmadığını anlamıştı.İşte o geceki yemekten bugüne kadar çok şey paylaştılar.Birbirlerini sevdiler…

Adam son günlerde çok dalgın görünüyordu.Kafası hep bir şeylerle meşguldü.Ona gün boyu neler yaptığını anlatıyor,sorular soruyor ama adam kısa cevaplar verip, yorgun olduğunu, eve gidip dinlenmek istediğini söylüyordu.Artık her buluşmaları tatsız geçmeye başlamıştı.Son bir haftadır sadece bir kez görüşmüşler,onda da adamın isteği üzerine sinemaya gitmişler,hiç konuşmamışlar ve adam film boyunca neredeyse beş dakikada bir telefonuna bakmış,sürekli bir yerlere mesajlar göndermişti..Kime ne yazdığını göremiyordu kadın.Sormak da istemiyordu.Meraklı,herşeye karışan,hesap soran,boğucu tiplerden değildi ki o.Önemli bir şey olsa bana söyler herhalde diye düşünmekteydi…

Bu akşam iş çıkışında buluşacaklardı.İsteksizce yataktan kalktı.İlk kez kahvaltı yapmadan,birinci kattaki teyzeye selam vermeden evden çıkıp işe gitti. Gün boyu akşam buluştuklarında ne konuşacaklarını düşündü.Kendini hazırlamaya çalıştı.Ama insan istemediği bir duruma nasıl hazırlanırdı ki?Onu seviyordu.Ayrılmak istemiyordu.Sorun her ne ise çözebileceklerine,beraber konuşarak üstesinden geleceklerine inanıyordu.Akşam çıkış saati yaklaştığında telefonuna bir mesaj geldi.Adam yine randevularını iptal ediyordu.Annesinin hastalandığını onunla kalması gerektiğini yazmıştı.

Bu duruma hiç anlam veremeyen kadın her zamanki gibi ofisin karşısındaki duraktan otobüse binmedi.Ağır ağır adımlarla kaldırımda yürümeye başladı.İçini bir hüzün kaplamıştı.Oysa güzel bir gün geçirmişti.Kendi tasarladığı bir proje müşteri tarafından  beğenilmiş,anlaşma detaylarının konuşulacağı toplantı günü bile belirlenmişti.Aylardır üzerinde çalıştığı bu projenin seçilmesi bile keyfini yerine getirememişti.Çünkü iki haftadır dördüncü kez adam randevuyu iptal etmiş,her seferinde  bir mazeret sunmuştu.Attığı her adımda sorunun ne olduğunu düşünüyordu.Bir dahaki görüşmelerinde onunla konuşacak,neler olduğunu soracaktı.Herhalde işiyle ilgili bir sorun vardır diye düşünmekteydi.Çünkü adamın yaptığı işle ilgili her zaman sıkıntıları vardı.Bunları anlatmaktan çok hoşlanmazdı ama bir keresinde ‘keşke ben de senin gibi sevdiğim bir işi yapıyor olsaydım ‘demişti.Evet aynen böyle demişti.O zaman sorun bu olmalıydı.Başka ne olabilirdi ki..’Biliyorum beni seviyor,işle ilgili sorunlarını bana hiç anlatmaz, beni bu konuda sıkmak istemez çünkü ‘diye düşünmekteydi..Farkında değildi ama bir saate yakın bir süredir yürümekteydi.Sonra birden o lokantayı gördü.Daha önce önünden geçerken beğenmişler,ilginç bir yer olduğunu düşünmüşlerdi.Ne zaman önünden geçseler adam buranın çok eski bir yer olduğunu söyler,çocukken bile önünden geçerken camdan içeriye baktığında aynı masa ve sandalyeleri gördüğüne yemin ederdi.Birgün buraya mutlaka gelmeliyiz derdi.Ama öyle bir günün hiç olmayacağını nereden bilecekti..

Kaldırımda durmuş, lokantanın camında kendi yansımasına bakıyordu.Krem rengi tonlarında birşeyler giymişti o gün.Sade bir pantalon,uçuk tonlarda bir gömlek ve bütünü bozmayacak bir renkte ayakkabı ve çanta ile tamamlamıştı kıyafetini.Camdaki yansımada gözlerine odaklandı.Kendi gözleri miydi bu gördükleri..Mutsuz,solgun bir suratta,ölü gibi bakan iki kara delik..Günlerdir iyi uyuyamıyordu.Aklı hep ondaydı.Kendi kendine sorular soruyor,herşey biterse ne yaparım diye düşünüyor,sonra durumu abarttığını,ortada bir şey yokken saçmaladığını düşünüyordu.Tüm bunlar ruhunu yormuştu oysa.Birinci kattaki her sabah ‘günaydın’ diyen teyzeninin uyarısına kulak asmıyordu günlerdir;’Kızım solgun görünüyorsun,hasta mısın’ diye soruyordu teyzecik..Aldırmıyordu..İyiyim ben ..Bir şey yok.Herşey yolunda deyip günlerine devam ediyordu.

Aynadaki yansımasına kızdı:Ne yapıyordu böyle.Herşey yolunda.Annesi rahatsızlanmış işte.Ne yani kadını bırakıp bana mı gelseydi.Olacak şey mi senin düşündüğün?Akşam eve gidince arar,annesi nasıl olmuş diye sorarsın.Kendi kendine senaryolar yazıp oynama!Şu suratının haline bak..Toparla kendini…Camdaki yansımada bir hareketlilik oldu aniden.Karşı kaldırımdan geçen bir adamla kadının görüntüsü,lokantanın camına,tam da kendi yansımasının içine doldu.Tanıdık bir ses tonu neşeli bir şeyler anlatıyordu kadına.İkisinin de kolları birbirlerinin beline dolanmıştı..Adam komik birşey söylemiş olmalı ki kadın bir kahkaha atıp kocaman bir öpücük kondurdu adamın yanağına..Adam da öpücüğe kadını dudaklarından öperek karşılık verdi.İşte o anda, şu eski lokantanın camındaki yansımasına,adamla kadının öpüşmeleri doldu.Ve sevdiği adamın gözleri camdaki yansımada eridi gitti..Kayboldu..Ne yapacağını şaşırdı önce.Arkasına bile dönüp bakamadı.Adamla kadın gülüşerek uzaklaştılar karşı kaldırımda..Birden bacakları ağırlaştı,bulunduğu yere gömülüyormuş gibi hissetti kendini.Ellerini yansımasına dayadı.Öylece kalakaldı.İçeriden biri  çıktı:’iyi misiniz hanımefendi,suratınız bembeyaz,gelin biraz dinlenin’ deyip koluna girdi.

Kadının koluna giren adam onu yavaşça içeriye götürüp bomboş lokontadaki bir masaya oturttu.Biraz su almak için mutfağa gideceğini söyleyerek uzaklaştı.Kadın sayıklıyordu..Ağzından anlaşılmayan sesler çıkıyor,kafasını sağa sola oynatarak ‘olamaz’ gibi bir şeyler mırıldanıyordu.Bu olanların hiçbirine anlam verememişti.Kimdi o yanındaki kız.Sevgilisi miydi?Madem artık beni sevmiyor neden gelip konuşmadı benimle?Bu cümleleri tekrar ediyor,boşluğa bakıp sorular soruyordu.Elinde bir bardak suyla gelen adam onun kendi kendine konuştuğunu görünce şaşırdı,bir müddet ayakta onu izledi,ne kadar acı çekiyor,ne olmuş olabilir diye düşündü.Üzüldüğünü hissetti bu genç kadın için.Oysa onu hayatında ilk kez görüyordu.İnsan hiç tanımadığı birisi için üzülür müydü?Neden bu kadar ilgilenmişti genç kadınla.Aklından geçen soruların anlamsızlığına güldü.Karşısında üzgün,sayıklayan bir kadın vardı.Onun durumunda kim olsa üzülür,böyle hisseder yardım etmeye çalışırdı.Elindeki su dolu bardağı kadına uzattı’Biraz için lütfen iyi gelir ‘dedi.Kadın onun yüzüne bile bakmadan suyu alıp içti.Hepsini bir seferde bitirdi.Sanki uzun zamandır hiç su içmemiş gibi son damlasına kadar içmişti suyu.Adam’ bir tane daha ister misiniz?’ diye sordu.Kadın cevap vermedi.Bir süre daha karşıdaki boşluğa bakmaya devam etti.Kendine geldiğinde önündeki boşluğun bir lokantının köşesi olduğunu algıladı.Tam önünde iki masa vardı.Tahta dikdörtgen masaların üzeri beyaz bir örtü ile örtülmüş,onların üzerine de papatyaların ortasındaki sarı polenleri andıran bir renkte,çapraz şekilde serilmiş bir başka örtü daha vardı.Üçüncü masaya oturmuştu kadın..Duvarın dibinde olanda sadece iki baharat,onun bir önündeki masanın üzerinde ise, açık bir gazete,gazetinin üzerinde bir gözlük,içi yarıya kadar dolu bir bira şişesi,bir kül tabağı ve bir sigara paketi ile onun üzerinde duran çakmak vardı.Sahibi bir şey almak için kalkmış da henüz dönmemiş izlenimi veriyordu.Masaların arkasında kahve tonlarında  ahşap bir pano yer alıyordu.Kare şeklindeki panonun üzerinde ata binmiş çeşitli insan resimleri vardı.Bu büyük panonun hemen üzerinde karşıdan ne için verildiği anlaşılmayan, birbirinden farkı boyutlarda beş tane kupa vardı.Masalar pencere kenarındaydı.Enine çizgili  perdelerden içeriye gün ışığı süzülüyordu.Huzur verici bir havası vardı buranın.Ama tam da yemek saatinde neden bu kadar boştu.Ahşap sandalyenin kokusunu içine çekti..Sırtını arkaya dayadı.Etrafa göz gezdirdi.Kendisinden başka kimse yoktu.Ne yapıyorum ben burada diye düşünürken elinde bir bardak suyla bir adam geldi.’Buyrun bir bardak daha için’dedi adam.Kadın büyük bir şaşkınlıkla ‘özür dilerim…ben buraya nasıl geldim..caddedeydim..’dedi.Adam onu lokantanın camında gördüğünü,birden fenalaştığını,kendisinin de içeriye alıp bir bardak su verdiğini anlattı.Bunların hiçbirini hatırlamıyordu..Sadece…Evet sadece onun gözlerini,ve yanındaki kadını öpüşünü hatırladı.Ve bunlar gözünde tekrar canlanınca birden ağlamaya başladı.Öyle şiddetli ağlıyordu ki adam ne yapacağını şaşırdı.Bir süre onu izledi.Rahatsız etmek istemiyordu ama ağlamasını durdurmak için ne yapabilirim diye düşünmekteydi.Sonra aklına bir hafta önce bir müşterinin verdiği,küçük beyaz tavşancık geldi.Lokantanın arka bahçesine giderek Bulut adını verdiği minik tüy yumağını getirdi.Doğruca kadının ağladığı masanın üzerine bıraktı.Tavşan öylece ağlayan kadına bakıyordu.Sarı örtünün üzerinde o bembeyaz tüyleriyle o kadar sevimli gözüküyordu ki..Kadın birden ağlamayı kesti.Bulut’u sevmeye başladı.’Çok sevimli ,ismi ne’diye sordu.Adam’Bulut’ dedi..

Bir süre daha Bulut’u sevmeye devam etti.Onun tüylerine dokundukça hissettiği acının hafiflediğini düşündü.Minik tavşanın tüyleri arasında huzur aradı.Yanaklarından süzülen gözyaşları yavaş yavaş kurudu.Yanağında ince uzun bir çizgi olarak iz bıraktılar…’Genç adama verdiği rahatsızlıktan dolayı üzgün olduğunu söyledi.Adam’ lütfen bunu hiç düşünmeyin,sizi kim ya da ne, bu kadar üzdüyse,bu sizin için çok fazla’ dedi..’Uzak durun onlardan ,bir tavşan alın.Benim gibi’ diyerek gülümsedi.Birden bütün olanları ona anlatmaya başladı.Anlattıkça rahatladı,son cümlesini de söylediğinde bir daha asla bu konu üzerine düşünmeyeceğine ve konuşmayacağına yemin etti.Ruhunun derinlerinde bir yerlere gömdü olanları.Sonra ellerini tavşanın üzerinden çekti ve adama döndü.İlk defa baktı ona.Karşısında duran bu yabancı adam ne kadar nazikti.Koyu renk saçları alnının üzerine düşmüştü.Koyu mavi bir kot pantalonun üzerine düz lacivert bir tişört giymişti.Bu sade giyim çok yakışmıştı ona.Bütün anlattıklarını sessizce dinleyen adam’Umut  ben ‘ diyerek elini uzattı kadına.’Ben de Yeşim’ dedi kadın,’ tanıştığıma çok memnun oldum…’

O gün, yetmişlerden kalma o küçük lokantada yeni bir öykü başladı.Kaldırımdan geçen insanlar,o küçük lokantanın içinde bir kadının hayata yeniden başlamasının yaydığı ışığı,gözlük camlarında pırıltılı bir yansıma olarak gördüler…Ve kadınla adamın içinde filizlenen umut taneciği,lokantanın sarı örtülü masalarına çiçek açtı,çizgili perdelerin dalgalarında gemi olup geleceklerine  doğru uzun bir yola çıktı..

(Işık demetim Yeşim’mime sevgilerimle..)