Dünya işte, abartmaya gerek yok!

another-earth-wallpaper-wallpapers_29836_1280x720

Aynı. Geceler. Gündüzler. Kırmızı güneşin sessiz batışında nazlanan ikindiler. Aynı. Hep aynı. Bir arsız kurbağa, bitmek bilmeyen enerjisiyle çığlık kusuyor. Mutlu çığlıklar mı? Kim bilmez? Mutlu mu, mutsuz mu anlaşılmaz. Anlamayalım zaten bizim vazifemiz değil. Kendi mutluluk göstergemize bakalım biz. Olmaz mı? Durmadan ötüyor neşeli varsaydığımız kurbağa. Dönüyor olmalı dünya. Buradan da anlamak mümkün belki dünyanın canlılığını. Değil mi? Dünya işte, abartmaya gerek yok. İçine uyuduğumuz, her gün yatağın bir ucunda, yaşamın bir ucunda derin uyku kuyularından tırmanarak çıktığımız dünya. Biricik dünya. Sadece bir dünya. Ölümle doğum arasında bir küçük tepecik dünya, araf diyelim biz ona. Bir kere doğmuş bulunduk ne yapalım. Nefes alalım, koklayalım, tadalım.

Kocaman bir balık ağına yakalanmış zavallı sardalyalar gibi. Kova kova ırkımızı teknenin güvertesine boşaltıyorlar. Son bir çırpınış, hayat suyunun son damlalarını hoyratça yutuş. Bir iki hissiz kuyruk darbesi ahşap zemine. Sonrası sessizlik. Ölüm belki de bu kadar his fukarası bir şey işte. Öyle uğruna dizeler yazılacak, sayfa sayfa içlenilecek bir şey hiç değil belki. Kim bilmez?

Madem ölüm ve dünya böylesine kolay lokma, ne diye oluruna bırakmaz insan yaşamayı. İlla zaferler kazanılacak, hesaplar doldurulacak, daha, daha, dahalar uğruna an’lar harcanacak. Bozuk para gibi harcanacak hatıralar ve bereketsiz toprak gibi hiçlenecek rüyalar. Distopyalara ilham veren binalar dikiyoruz, an’ları, duyguları sanrılara esir ediyoruz. Kalabalıklar inşa ediyoruz birbirini hiç tanımayan. Aynı apartmandan çıkıp aynı otobüse binen, ruhları teğet geçen küçük organlar topluluğu, iki ayaklı mekanizmalarız belki. Yok en iyisi yine abartmayalım insan olayını. Diğer canlılardan üstünlüklerimizi sıralamaya kalkmayalım. Kim bilmez hem bunları?

Aynı. Düşüncenin çıktığı noktadan zamanda sessiz bir kanat aralığı genişliğinde yaptığımız küçük an gezintisi. Fikri muzdarip birey sanrısı. Bir karşı tavır olarak düşünce kusma. Sonuç. Aynı. Neşeli varsaydığımız pek muhtemel yeşil kurbağa çığlıklarına devam ediyor. Dünya mı? Kaldığı yerden kısa bir reklam arası vermiş dizi gibi devam ediyor. Devam edecek…

10 Mart 2014, Kigali

(http://oykugunlukleri.wordpress.com/)

Reklamlar

Çocuk Sesleri

Çocukken hiç trambolinde zıplamayan nesile gelsin…

Evimizin arka tarafında, renkli çiçekler ve ilginç bir iki ağacın yer aldığı, yeşil bahçeli bir ev var. Bu renk çeşitliliğinden olsa gerek, gün boyunca minik ve harika sesler çıkartan kuşlar da bu bahçeden eksik olmuyor. Bazen onları iki evin sınırını belirleyen duvarın üzerinde sohbet ederlen görüyorum. Bazen de ev sahibinin depo olarak kullandığı konteynerin üzerinde, yağmurdan kalma su birikintilerinde yıkanırlarken izliyorum. Yeşil bahçeli evin sahipleri henüz karar kılamadığım sayıda çocuğa sahip. Bazen sarı kafalı bir ufaklık tek başına yalın ayak çimlerde takılırken, bazen bu sayı 4 sarı kafalı oluyor. Bahçe duvarının bitişiğinde bir çok çocuğun hayallerini süsleyen kocaman bir trambolin var. Sabahları erken saatlerde (ki bu genelde uyuduğumuz zamana denk geliyor ) hoplayıp zıpılayıp, bir yandan da çığlıklar atıyorlar. Pencereden baktığımda havada uçuşan bir sürü sarı kafa görüyorum. Bahçenin diğer sakinleri kuşlar gibi onlar da uçuşup, şakıyorlar. Bir yandan beni uyandırdıkları için sinir oluyorum ama bir yandan da o mutlu çığlıkları hoşuma gidiyor. Trambolinin boyu biraz yüksek. İçlerinden kısa boylu olanlar üzerine çıkmayı başaramıyorlar. Onlardan bir karış uzun olup da tramboline çıkmış olan diğer sarı kafalıların insafına kalmaları çok komik bir görüntü oluyor. O yaştaki bir çocuğun kendinden bir karış kısa olana eziyet çektirerek eğlenmesi, insan geninde olan bir şeyle açıklanabilir belki. Tramboline çıkamayanın ağlamasının yarattığı o tarif edilemez sesi bir kenara bırakırsak diğerlerinin eğlenirken çıkardığı heyacanlı ve enerjik sesler bazen bana da enerji veriyor. İşte o zaman, bir zamanlar çocuk olduğumu hatırlıyorum. Elimde bir çiviyle karıncaların peşinden onları ameliyat etmek için koşturduğumu ( genelde hemen ezilip, otopsilik duruma geçiyorlardı), ( ve hayır büyüyünce doktor falan olmadım) ,iki bölümlü kırmızı plastik seleden dublex ev yapıp evcilik oynadığımızı, çarşafları sandalyelerin üzerine örtüp çadırlar kurduğumuzu, geceleri göz yaşımız akana kadar esneme yarışı yaptığımızı, bakkaldan leblebi tozu alıp boğulurcasına içine çektiğimizi, renkli istopta bok rengini söyleyene uyuz olduğumu… daha neler neler…Çocuk sesleri insanın hayatta olduğunu yüzüne vuran acımasız ve bir o kadar da rahatlatıcı bir şey. İçimizdeki çocuk diye bir klişe laf var. İçimizde gizli saklı bir yerlerde değil o. Bizler bir karış büyümüş, o tramboline çıkamayan diğer çocukla  alay eden çocuklarız.

Beynimdeki Reflü

İçimde dingin bir yanardağ, pusuda bekliyor. Yıllardır lavları midemi kavurup duruyor, içim is, pus olup doluyor. Kimseye bulaşmıyor, kimseyle konuşmuyorum . Lavlar arada taşmaya yelteniyor, yutkunuyor, tükürüğümle bastırıyorum. Ama son günlerde böyle değilim. Masallardaki iki başlı ejderhalar gibi olasım var. Ne var ne yok kusmak, yangın çıkarmak istiyorum. Beynimdeki reflü büyüyor.

İçimdeki kuyu fokurduyor. Sıkıntılarım, insanların ardı arkası kesilmeyen istekleri, özürler, hatalar, yalvarışlar, ihanetler, kıskançlıklar, sahte teselliler birikmiş, taşıyor. Damarlarım tıkanmış. Pişmanlıklarım pıhtılaşmış, kanım donmuş. Lavlar devreye girsin istiyorum. Ne var ne yok kazısın, buhar olsun, yok olsun her şey.

Bugüne kadar benden çalınan tüm kristal umutlarımın peşine düşüyorum. Ruh hırsızlarını iş başında yakalıyorum. İçimdeki lavlar fokur fokur. Bir ejderhaya dönüştüğümden haberleri yok. Yapmacık gülüşleriyle yanıma sokuluyorlar. Yanardağın ağzını açıyorum, lavlar oluk oluk akıyor, hırsızların zulalarındaki ruhlar saçılıyor. Lavlardan çıkan sis bulutlarında şeffaf kelebekler uçuşuyor. Her kelebek yeni bir bedene konuyor, tırtıl olup damarlara ruh akıtıyor. Ejderha ağzımdan çıkanlara inanamıyorlar. Duydukları karşısında utanç duvarları örüp, saklanıyorlar. Kristal umutlarımın kırıntılarını topluyorum. Küçük kırıntılardan kendime yeni bir ruh yapacağım.

 

 

Patika

Patika: Engebeli yerlerden gelip geçenlerin ayak izlerinden oluşan, tekerlekli araç işlemeyen dar yol, çığır, keçi yolu, yolak.

Çocukluğumun geçtiği küçük kasabada, Bülbül Dağı’nın eteklerine tutunmuş başak tarlalarına doğru yürüyorum. Önümde bir bakışta sonsuzluk hissi veren sarı diyarlar var. Kısa katlı beyaz binalara sırtımı dönmek, onları unutmak istiyorum. Binaları da, içinde yaşayanları da. Ara sıra beyaz  Anadol kamyonetiyle ‘ patates!soğan!’ diye bağıran kara kuru amcayı da, ‘veresiye defteriniz kabardı babana haber et ‘ diyen bakkal Osman’ı da… ‘Eller yıkansın, ödevler yapılsın, tırnaklar kesilsin, okula gidilsin…’şu hayatta yapmamız gereken şeylerin hiçbir zaman bitmeyeceğini her gün anlatmayı görev bilen annemi de… Bitmeyen ödevleri, sonu gelmeyen zam haberlerini, her akşam televizyondaki şehit annelerini, şiddet kurbanı kadınları… Sırtımı dönüp bir omuz hareketiyle unutmak istediğim onca şey var ki. İşte şimdi bu küçük keçi yolunda bir keçi olmayı diliyorum. Dağları mesken tutmuş, otla taşla dost olmuş, rüzgarla şarkı söyleyen bir keçi.

Uzun ince patikada taşları ayağımla sektirerek yol alıyorum. Başaklar da beyaz binalar gibi geride kalıyorlar. Rüzgar saçlarımın arasında, kulağıma fısıltılar taşıyor . Bir kara sinek boz taşın üzerinde ayaklarını sürtüyor birbirine. Bir arı sarı papatyalara yaklaşıyor. Polenlerin  içine gömüyor kendini. Bir dalıyor bir çıkıyor. Bir huzur orkestrası var dağda. Aklımın iplerini salıp, bırakıyorum kendimi rüzgara. Ne zaman sessiz kuyuların esiri olsam, patikaya geliyorum ruhumu arındırmaya. Düşünmek ve düşünmemek için… Düşünüp unutmak, unutup hatırlamak için. Patikanın her bir karışında aklımın izlerine rastlıyorum. Ne çok çöp bırakmışım bu küçük keçi yoluna. ’Çığır’demişler ya patikanın diğer anlamına. Benim için çığın karda bıraktığı izler gibi, aklımın lekelerine hizmet ediyor kusursuzca. Her boz taşın altında, bir gelinciğin narin bedeninde, bir arının ayaklarına yapışmış polen özünde, bir uğur böceğinin kara noktalarında gizleniyor pişmanlıklarım, keşkelerim, hatalarım, seçimlerim, görmezden geldiklerim… Bu patika, bir  vazgeçiş müzesi benliğimin. Her ziyaretim ruhumu besliyor, arınmalar senfonisi ruhuma yeni notalar kazıyor. O ezgilerin sayesinde devam ediyorum yola. Şu hayat dediğimiz kişisel keçi yollarına…

 

 

Ölü Kurbağa

Dün, bahçedeki otları temizlerken bir kurbağa cesediyle karşılaştım.Ters dönmüştü.Elleri ve ayakları havada öylece kalakalmış.Kafasının çoğunu böcekler yemiş ama vücudunun geri kalanı bütünlüğünü korumuş.Günlerdir ,belki de haftalardır güneşte kaldığından kurumuş kaskatı olmuş.Herhalde görmeyip de yanlışlıkla üzerine bassaydım kuru bir yaprak gibi çatırdayacaktı ayağımın altında.Sonra sesten ürküp bakacaktım ne var diye, onu görünce midem bulanacak,nasıl üzerine bastım diye kızacaktım kendime.Ya da kuru bir yaprak sanıp,sıradan bir tepki gösterecek hiç bakmaycaktım arkama..Ama her iki karşılaşma da bahçemde bir ölü kurbağa olduğu gerçeğini değiştirmeyecekti.Tek bir farkla; üzerine basmış olsaydım şimdi bir kurbağa cesedi değil,kurumuş pul pul dökülmüş parçalar olacaktı onun yerine…

Kurbağanın o acınası görüntüsünü biraz olsun aklımdan silmek için kafamı kaldırıp uzaklardaki yeşil dağlara baktım.Hava biraz sisli ve hafif serindi.Ürperdim her zamanki gibi.Sıcak bir şeyler içsem iyi olur diye düşündüm.(Aslında bir şeyler içmek için yaratılmış en iyi bahanelerden biridir bu.Bir de sıcak hava versiyonu vardır.Onda da soğuk bir şeyler içmek ister,yine havayı bahane edersin.)İçeriye girip bir kahve yapmaya karar verdim.Makinenin sessizliği kahvenin hazır olduğunu anlatınca,etrafa mis gibi bir kahve kokusu yayıldı.Kafamda ölü kurbağanın nasıl öyle ters döndüğünü düşünmeye çalışan parçaları,zihnime söz geçiren bir el hareketinin hafifliğiyle bir başka hücreye hapsettim.Yine karşıma çıkacağını bile bile hücrenin kapısını sıkı sıkı kapatmadım.Bu aralar en sık yaptığım,kendimce akıllıca olduğunu düşündüğüm bir hareket bu.Aklıma düşen her şeyi zihnimde yarattığım raflarda yer alan hücrelere kaldırmak ve kapılarını aralık bırakmak..Bir kitap okudum geçenlerde unutmak üzerine..Sırf o kitaba inat böyle bir sistem geliştirdim.Unutmak anlamsızdır.İyiyi de,kötüyü de hatırlamalı insan..Onlar sayesinde var olduğunun bilincinde değilsen,seni sen yapan parçaların yaşadıkların olduğunu kabul etmiyorsan,kendine de inanmıyorsun demektir bence..

Aralık kapılardan sızan anı parçaları,garip zamanlarda;sıradan günlerde,henüz uyandığımda,yere düşürdüğüm bir şeyi almak için eğildiğimde,saate baktığımda,tuvalete gittiğimde,domates doğrarken,yemeğin altını kısarken,bir sineği kovalarken…işte böyle garip zamanlarda  hücrelerinden çıkarlar,gözümün önünde dans ederler..Bazen hoş anıların kokusu sarar benliğimi,kimi zaman da hüzünlü günlerim ,özlemlerim,göz yaşlarım uğrarlar sırayla..Hepsinden oluşmuş bir bütün olduğumdan,tek tek severim onları.Unutmaktan korkarım…O yüzden yazarım..Çocukluk günlerimden beri yazarım.Fiziki olarak yazdığım,hepsine bir ad verdiğim defterlerim de vardır,zihnimdeki o raflarda,hücrelerin hemen yanında duran manifestolarım da.Defter bulamayıp yazdığım kağıt parçaları bile  vardır..Bir ayakkabı kutusunda biriktirdiğim anılarım..Hatta bir peçeteye yazdığım duygularım..Tüm bunlar beni tuhaf insan kategorisine koysa da,ben halimden memnunum.Her neyden yaratıldaysam ‘o’ yum..

İşte yine aynı şey oldu ve ben bir ölü kurbağanın o acınası cesedinin,bahçemizdeki varlığından buralara kadar geldim..Aslında bu bir son değil,derin anılara giden bir patikanın giriş kapısı..Şimdilik o kapıyı da aralık bırakıyorum…

Nesrin Sipahi’nin anısına…

Bugün canım arkadaşım Banu’nun hayatında yaptığı büyük ama önemli bir değişimin kutlamasını yapmak üzere bir kaç arkadaş toplandık iş çıkışı.Beşiktaş’taki Sıdıka’nın yerine gittik..Huzurlu bir müziğin eşlik ettiği,loş ışıklarla aydınlatılmış,şeffaf cam vazoların içindeki kurumus renkli dekoratif otlarla bezenmiş bir ortamdı..hayattan,yapmak istediklerimizden,bir tutam sorunlarımızdan hatta  ölümden bahsettik.Konu bir ara çocukken yasadığımız ama daha sonra kişiliğimizde etkisi olduğunu düşündüğümüz bir noktaya  geldi.Şimdi burada konuyu deşifre etmeme gerek yok ..Ama sonuc olarak Banu’nun babasının sevdiği Guzide Kasaci’dan bahsedildi.O anda birden bire babamın sevdiği sanatçılardan Nesrin Sipahi geldi aklıma.Bunca yıl sonra nasıl birden ve neden o  anda aklıma geldi hiç biliyorum.Elbise dolabının çekmecesinde Nesrin Sipahi’nin bir kaseti vardı.Adını değil ama kapağında deniz kenarına oturmuş bir kadının resminin olduğunu ve kasetin beyaz olduğunu çok iyi hatırlıyorum, görüntü hafızamda bir yerlere iyice yerleşmiş.Kasedi alarak o zamanlar her ergen gencin yaptığı gibi uç kısımlarını kağıtla doldurup, üzerine kaydedilebilir hale getirip, kimbilir üzerine hangi gündemdeki şarkıcıyı çekmiş,babamın o canım kasedinin gözünün yaşına bakmamıştım.Ama taa o zamanlar vicdan yapmış olmalıyım ki bugün birden bire aklıma geldi o kaset.Hem de kapak resmine kadar..Eve gelince youtube sağolsun,birkaç Nesrin Sipahi şarkısı dinledim,kendimce özür diledim hem Nesrin abladan hem de babamdan…

Bir de gittigidiyor da kasedi bulunca daha bir iyi hissettim kendimi..Ama 40 liralik etiket pek de hoşuma gitmedi..zaten alsam da onu dinleyebileceğim bir teyip yok artık..Ama babama bir güzellik yapıp belki plağını bulurum..Ona bir de pikap alırım..ne çok sevinir babam..Ah benim canım babam..Bana kitapları sevdiren babam..Bana türk sanat müziğini,Zeki Müren’i,Müzeyyen Senar’ı ,Nesrin Sipahi’yi…Munir Nurettin’i…sevdiren babam…Nasıl unuturum bana kattığın güzellikleri…

Evet bir şekilde konuyu yine babama bağladım ya tebrik ediyorum kendimi…Aslında bu gece bir konuğumuz vardı Edip Cansever.Özge bir şiirinden bahsetti ..Uzak Yakınlık.Teknolojinin eşsiz sunumuyla şiir telefonlardan bulundu..Okuduk hayran kaldık hepimiz..Burada paylaşmadan olmaz tabiki..Bu harika şiiri okuyup bir de Nesrin Sipahi’den ‘son Hıckırık’ı dinleyip iyi geceler dilerim buradan…

Soruyordun
İlkyaz işte
Uyanıp bir bahçeyi dinliyoruz
Tenhalık böyle

Dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
Beklesem hemen gelecek olduğun
Tam öyle olduğun
Oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
Kırık dökük de olsa yanımda
Mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
O deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
Erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.

Yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
İkimizdik, iki kişi değildik
Bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
Birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
Yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
Sanki bir bakıma ayrılık böyle.

Karşılıklı otursak da ne zaman
Masa örtüsünü ikiye bölen ellerimizdi
Bir tırnak yeşilinden gerisin geriye
Ayak bileklerimizden gerisin geriye
Bütün bunlar gereksiz, bilmiyorum sanma
Gereksiz ama yalnızlık böyle.

EDİP CANSEVER