Kelimelerin Hafızası

IMG_1273

Duygu – Ayrılık

‘Meteorolojiden alınan son bilgilere göre  şiddetli yağmur devam edecek’ diyor televizyondaki kadın. Parlak renkli ceketi ve kömür karası dümdüz saçlarıyla verdiği olumsuz haberlerden daha çok dikkat çekiyor. Yağmurun sesi sokaktaki araçların sesini bastırıyor. Cama yaklaşıyor  ve pencereyi açıyor. Tıpkı böyle bir geceydi diye düşünüyor. Sokakta bizden başka kimse yoktu. Çok ıslanmıştık ama aldırmıyorduk. Saçlarımızdan damlayan sular gözlerimizi ıslatıyordu. Yine de ağladığını anlayabiliyordum. Çünkü gözyaşları yağmur damlalarından farklıdır. Çünkü gözyaşları, yağmur damlalarının aksine etrafına büyülü bir ışık saçar. Ve onu sadece hissedenler görebilir.

Rüya- Su

Yüksek bir apartman katındayım. Duvarlar camdan. Okyanus masmavi bir çarşaf gibi uzanmış önümde. Pelikanların suya dalıp çıkarak balık avladıklarını görebiliyorum. Aniden gök ve okyanus birleşiyor. Dev bir akvaryumun içinde gibiyim. Rengarenk balıklar, ahtapotlar ve denizanaları  bana doğru yüzüyor. Sonra büyük bir balina görüyorum. Aklıma Moby Dick geliyor hemen. Balina yaklaştıkça içimi tuhaf bir huzur kaplıyor. Az sonra cama çarpacak ve tüm okyanus içime dolacak.

An – Sıcak

Muz ülkesinde aşırı nemli bir gün. Palmiyeler bile boynunu bükmüş. Pencereyi açıyorum ve dışarıdaki nemli ağır hava içeriye doluşmak için acele ediyor. Suratıma çarpan su tanelerini hissediyorum adeta. Yere bir Haiku düşüyor, göz kırpıyor ;

Bulut denizi öper

Deniz nazlanır

Balıklar ve kuşlar

Güneşi uyandırır.

 

Kurmaca Biyografiler‘in Düşünceler Arasında metnine göndermedir.

Reklamlar

Yeni yılın ilk kitapları ve diğer bazı şeyler

IMG_3872

Her yeni yıl başlamadan önce gerçekleştirmek istediği dilekleri bir yere yazan o kesimdendim ben de. Bu yıl ilk kez bunu yapmadım. Sonraki yıllarda da yapar mıyım bilmiyorum. Yazınca içinden atmış oluyorsun sanki. Dönüp baktığında bazen anlamsız geliyor. En azından ben öyle  hissediyorum bu aralar.

Ocak ayı Panama’da hareketli başladı. Katolik Kilisesi tarafından düzenlenen Dünya Gençlik Günü organizasyonu bu yıl Panama’da yapıldı. Papa Francis’le beraber dünyanın çeşitli yerlerinden gelen yaklaşık 700.000 kişi Gençlik Günü’nü kutladı. Alınan güvenlik önlemleri, kapatılan yollar, çalışma saati değiştirilen işler ve okulların tatil edilmesi biraz karışıklık yarattı diyebilirim. Ama üzücü hiçbir olay olmadı. En azından bizim bildiğimiz kadarıyla olmadı. Bir haftadan uzun bir süre genç katılımcılar ellerinde bayraklarla ve organizasyonu temsil eden şapka ve tişörtleriyle şehrin her yerinde dolaştılar. Bazı  Panamalı’lar onları evlerinde misafir etti. Kiliseler, sinagoglar, okullar onların ikamet yeri oldu. Şarkı söyleyerek yollarda yürüdüler. Rengarenk bir atmosfer vardı ülkede. Ayın gündemi Papa olduğundan Rüzgar bile merak içindeydi. Ben de Papa’yı görebilir miyim anne diyo sordu hatta :))

Her şey eski düzenine kavuşunca ben de sabah yürüyüşlerime geri döndüm. Her sabah sevdiğim podcastleri (podcast demek hiç hoşuma gitmiyor ama tam olarak nasıl adlandıracağımdan da emin değilim. Radyo yayını belki? ) dinleyerek yürüyorum. Sanem Sirer’in hazırladığı Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler müthiş  bir yayın. Konuklarıyla Edebiyata dair her türlü konuyu ele alıyorlar. Yeni yazarlara, yayımcılığa, çevirilere dair birçok konuda yeni şeyler öğrenmemizi sağlayan ve de oldukça keyifli  bir yayın. Şimdiden listeme bir sürü kitap ve yazar ekledim. Ve de çevirmen 🙂

Diğer ilgiyle takip ettiğim yayın İlk Sayfası. Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu yazarlarla konuşuyor. Bir kitabın ilk sayfası üzerinden yazarlara nasıl yazdıklarını soruyorlar ve nasıl yazılır sorusuna yanıt arıyorlar. Bir nevi sesli yazı atölyesi düzenliyorlar. 

Üç cümleyle anlattıkları gibi tam da böyle yapıyorlar. Storytel‘in sponsorluğunda yaptıkları bu söyleşilere  şimdiye kadar 25 yazarı konuk ettiler. Bugün son bölümü yaptıklarını öğrendim. Çok da üzüldüm. Çünkü bir boşluğa düşeceğim şimdi. Epey alışmıştım onları  dinlemeye. Sevdiklerim de vardı,  asla okumayı düşünmeyeceğim yazarlar da vardı konukları arasında. Ama her birinin yazma serüvenini dinlemek müthişti. Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas’ın güzel dostlukları yaptıkları şeye  de yansımış ve çok keyifli bir iş çıkmış ortaya. Konuk yazarın seçtiği bir kitabın Storytel’deki ilk sayfasını dinliyorlar önce ve sonra sohbet başlıyor. Aynı zamanda ‘okur’ da  olan dinleyicilere çok güzel bir hediyeydi bence bu yayın. Enerjileri beni çok mutlu etti.

 

Collage_Fotor

Yıla güzel kitaplarla başladım. Sosyal medyada takip ettiğim, blogunu okuduğum , ara sıra fikir alış verişinde bulunduğum sevgili Martı Uçtu  ‘nun şiir kitabı Naylon Sözler ile yıla müthiş bir giriş yaptım. Kendisi tatlı bir gezgin ve okuma kurdu olan şairimiz büyülü bir süzgeçten geçirdiği deneyimlerini müthiş dizelerine işlemiş inci gibi. Her bir kelime ve dize, yükünü taşıdığı duygulara edebi bir nehir olmuş adeta. Öyle bir nehir ki içinde yazarlar, şairler, kıtalar, kitaplar, şiirler ve romanlar var. Hayat var, ölüm var. Yağmur var, acı var. Gülümseten, ruha dokunan küçük çiçekler var. Trenler var bilinmeze giden. Yavaş yavaş, düşüne düşüne okunmalı her dize. Göründüğünden daha ağır hepsi. Daha dolu.

Ve Tatar Çölü … Böylesine şiirli ve edebiyat dolu bir yolculuk beni Bastiani kalesine götürüyormuş meğer. Orada kimle karşılaştım biliyor musunuz? Geçip giden onca yılda değişen benle karşılaştım. Kalbim sıkıştı okurken. Teğmen Drogo oldum. Kale oldum bazen. Bazen çölün kendisi oldum. 20’li yaşlarımın yasını tutuyorum hala. Bazen okuduğumuz kitaplar hayatımızı etkilemekten öteye gidiyor. Bizi sıkıca kavrıyor, sallıyor ve altüst ediyor. Tatar Çölü böyle bir kitap. Bir kez Bastiani Kalesi’nin içine girince aniden Drogo’nun kendisi oluyor okuyucu. Drogo gibiyiz hepimiz. Ertelediklerimiz, yarına bıraktıklarımız, eylemsizliklerimiz, korkularımız ve kaygılarımızla hayatın içinde kendimizin bile farkına varmadığı kısır bir döngünün silik kahramanlarıyız. Ve kitabı okurken sarsıcı gerçekler teker teker çıkıyor ortaya. Basit gerçeklerle yüzleşmek daha acı oluyor sanırım. Aslında hep gözümüzun önündeler ama her nasılsa onları görmezden geliyoruz.

Müthiş bir sadelikle yazılmış çok güçlü bir roman Tatar Çölü. Herkes üzerinde böyle bir etkisi olur mu bilmiyorum ama hala ‘zamanınız’ varken okumanızı öneririm. Çünkü aynen şöyle ;

“Yine de zaman geçiyordu; insanları hiç düşünmeden, dünyada gidip geliyor, güzel şeyleri solduruyor; ve henüz adı bile konmamış yeni doğmuş bebekler de dahil olmak üzere hiç kimse onun elinden kurtulamıyordu.”

Nefis çeviriyi de atlamayayım. Hülya Tufan’ın incelikli çevirisi çok güzel.

Diğer kitabım Françoise Sagan’dan Günübirlik Acı’ydı. Sabah doktorundan birkaç ay içinde öleceğini öğrenen bir adamın öyküsü. Güne bu yıkıcı haberle başlıyor ve kabullenme, başkaları ile paylaşma, bundan sonra ne yapacağını düşünme aşamalarıyla ilerliyor hikaye. Aslında kitabın felsefesi anlatmak istediğinden (ya da çeviri üzerine de şüphelerim var , anlatım bozuklukları vardı sık sık) daha derin. Böyle bir haber alan bir insanın nasıl tepki verdiği, haberin çevresini ve geri kalan hayatını nasıl etkileyeceği üzerine kurgulanmış. Ama karakter çok fazla konuşuyor ve düşünüyor. Ve bu düşünceler sürekli aynı cümlelere hapsedilmiş gibiydi metinde. Bu durum da maalesef okumayı sıkıcı bir tona dönüştürüyor. Elbette ölmek üzere olan bir adamın hikayesi kimseye çekici gelmeyebilir. Ama biraz da nasıl anlatıldığının, nasıl bir dil kullanıldığının farkı eseri eşsiz bir yere taşıyabilirdi. Ne yazık ki benim için öyle olmadı.
Okurken sık sık Agnes Varda’nın Cleo’sunu ve Amy Redford’un The Guitar (2008) filmlerini düşündüm. Günübirlik Acı’nın Matthieu’su erkek karakter olarak nasıl bir oyuncu olurdu diye düşünmeden edemedim.

Ayın son kitabı Şilili yazar Alejandro Zambra’dan. Notos Kitap sayesinde tanıdık bu yazarı. İyi ki türk okurlarla buluşturdular. Romanlarını çok sevdiğim Zambra’yı öykü diliyle de sevdim. Aynı yalınlık ve samimiyet öykülerinde de kendini gösteriyor. Güney Amerika’nın büyülü gerçekçiliğinden farklı ve hatta ona tam ters anlatımı olması Zambra’yı ayrı bir yere koyuyor bence. Ülkenin siyasi tarihini ve kendi kişisel tarihini böylesine okunabilir ve çekici bir anlatım ile yazması eşsiz kılıyor yazarı. Romanlarını okuyalı çok uzun zaman olmuştu ama öyküleri ile kaldığım yerden devam etmiş gibi hissettim. Ara vermeden okumuş olsaydım belki birkaç kişinin yorumlarında belirttiği hayal kırıklığını ben de yaşardım. Birkaç öyküyü çok beğendim; Çok İyi Sigara İçerdim, Aile Hayatı, Teşekkürler ve Camilo.

Çiğdem Öztürk’ün çevirisi de çok başarılı. Sadece bir yerde bir deyimi yanlış kullanmıştı. O da metnin nazar boncuğu olsun 🙂

 

Dünya işte, abartmaya gerek yok!

another-earth-wallpaper-wallpapers_29836_1280x720

Aynı. Geceler. Gündüzler. Kırmızı güneşin sessiz batışında nazlanan ikindiler. Aynı. Hep aynı. Bir arsız kurbağa, bitmek bilmeyen enerjisiyle çığlık kusuyor. Mutlu çığlıklar mı? Kim bilmez? Mutlu mu, mutsuz mu anlaşılmaz. Anlamayalım zaten bizim vazifemiz değil. Kendi mutluluk göstergemize bakalım biz. Olmaz mı? Durmadan ötüyor neşeli varsaydığımız kurbağa. Dönüyor olmalı dünya. Buradan da anlamak mümkün belki dünyanın canlılığını. Değil mi? Dünya işte, abartmaya gerek yok. İçine uyuduğumuz, her gün yatağın bir ucunda, yaşamın bir ucunda derin uyku kuyularından tırmanarak çıktığımız dünya. Biricik dünya. Sadece bir dünya. Ölümle doğum arasında bir küçük tepecik dünya, araf diyelim biz ona. Bir kere doğmuş bulunduk ne yapalım. Nefes alalım, koklayalım, tadalım.

Kocaman bir balık ağına yakalanmış zavallı sardalyalar gibi. Kova kova ırkımızı teknenin güvertesine boşaltıyorlar. Son bir çırpınış, hayat suyunun son damlalarını hoyratça yutuş. Bir iki hissiz kuyruk darbesi ahşap zemine. Sonrası sessizlik. Ölüm belki de bu kadar his fukarası bir şey işte. Öyle uğruna dizeler yazılacak, sayfa sayfa içlenilecek bir şey hiç değil belki. Kim bilmez?

Madem ölüm ve dünya böylesine kolay lokma, ne diye oluruna bırakmaz insan yaşamayı. İlla zaferler kazanılacak, hesaplar doldurulacak, daha, daha, dahalar uğruna an’lar harcanacak. Bozuk para gibi harcanacak hatıralar ve bereketsiz toprak gibi hiçlenecek rüyalar. Distopyalara ilham veren binalar dikiyoruz, an’ları, duyguları sanrılara esir ediyoruz. Kalabalıklar inşa ediyoruz birbirini hiç tanımayan. Aynı apartmandan çıkıp aynı otobüse binen, ruhları teğet geçen küçük organlar topluluğu, iki ayaklı mekanizmalarız belki. Yok en iyisi yine abartmayalım insan olayını. Diğer canlılardan üstünlüklerimizi sıralamaya kalkmayalım. Kim bilmez hem bunları?

Aynı. Düşüncenin çıktığı noktadan zamanda sessiz bir kanat aralığı genişliğinde yaptığımız küçük an gezintisi. Fikri muzdarip birey sanrısı. Bir karşı tavır olarak düşünce kusma. Sonuç. Aynı. Neşeli varsaydığımız pek muhtemel yeşil kurbağa çığlıklarına devam ediyor. Dünya mı? Kaldığı yerden kısa bir reklam arası vermiş dizi gibi devam ediyor. Devam edecek…

10 Mart 2014, Kigali

(http://oykugunlukleri.wordpress.com/)

Çocuk Sesleri

Çocukken hiç trambolinde zıplamayan nesile gelsin…

Evimizin arka tarafında, renkli çiçekler ve ilginç bir iki ağacın yer aldığı, yeşil bahçeli bir ev var. Bu renk çeşitliliğinden olsa gerek, gün boyunca minik ve harika sesler çıkartan kuşlar da bu bahçeden eksik olmuyor. Bazen onları iki evin sınırını belirleyen duvarın üzerinde sohbet ederlen görüyorum. Bazen de ev sahibinin depo olarak kullandığı konteynerin üzerinde, yağmurdan kalma su birikintilerinde yıkanırlarken izliyorum. Yeşil bahçeli evin sahipleri henüz karar kılamadığım sayıda çocuğa sahip. Bazen sarı kafalı bir ufaklık tek başına yalın ayak çimlerde takılırken, bazen bu sayı 4 sarı kafalı oluyor. Bahçe duvarının bitişiğinde bir çok çocuğun hayallerini süsleyen kocaman bir trambolin var. Sabahları erken saatlerde (ki bu genelde uyuduğumuz zamana denk geliyor ) hoplayıp zıpılayıp, bir yandan da çığlıklar atıyorlar. Pencereden baktığımda havada uçuşan bir sürü sarı kafa görüyorum. Bahçenin diğer sakinleri kuşlar gibi onlar da uçuşup, şakıyorlar. Bir yandan beni uyandırdıkları için sinir oluyorum ama bir yandan da o mutlu çığlıkları hoşuma gidiyor. Trambolinin boyu biraz yüksek. İçlerinden kısa boylu olanlar üzerine çıkmayı başaramıyorlar. Onlardan bir karış uzun olup da tramboline çıkmış olan diğer sarı kafalıların insafına kalmaları çok komik bir görüntü oluyor. O yaştaki bir çocuğun kendinden bir karış kısa olana eziyet çektirerek eğlenmesi, insan geninde olan bir şeyle açıklanabilir belki. Tramboline çıkamayanın ağlamasının yarattığı o tarif edilemez sesi bir kenara bırakırsak diğerlerinin eğlenirken çıkardığı heyacanlı ve enerjik sesler bazen bana da enerji veriyor. İşte o zaman, bir zamanlar çocuk olduğumu hatırlıyorum. Elimde bir çiviyle karıncaların peşinden onları ameliyat etmek için koşturduğumu ( genelde hemen ezilip, otopsilik duruma geçiyorlardı), ( ve hayır büyüyünce doktor falan olmadım) ,iki bölümlü kırmızı plastik seleden dublex ev yapıp evcilik oynadığımızı, çarşafları sandalyelerin üzerine örtüp çadırlar kurduğumuzu, geceleri göz yaşımız akana kadar esneme yarışı yaptığımızı, bakkaldan leblebi tozu alıp boğulurcasına içine çektiğimizi, renkli istopta bok rengini söyleyene uyuz olduğumu… daha neler neler…Çocuk sesleri insanın hayatta olduğunu yüzüne vuran acımasız ve bir o kadar da rahatlatıcı bir şey. İçimizdeki çocuk diye bir klişe laf var. İçimizde gizli saklı bir yerlerde değil o. Bizler bir karış büyümüş, o tramboline çıkamayan diğer çocukla  alay eden çocuklarız.

Beynimdeki Reflü

İçimde dingin bir yanardağ, pusuda bekliyor. Yıllardır lavları midemi kavurup duruyor, içim is, pus olup doluyor. Kimseye bulaşmıyor, kimseyle konuşmuyorum . Lavlar arada taşmaya yelteniyor, yutkunuyor, tükürüğümle bastırıyorum. Ama son günlerde böyle değilim. Masallardaki iki başlı ejderhalar gibi olasım var. Ne var ne yok kusmak, yangın çıkarmak istiyorum. Beynimdeki reflü büyüyor.

İçimdeki kuyu fokurduyor. Sıkıntılarım, insanların ardı arkası kesilmeyen istekleri, özürler, hatalar, yalvarışlar, ihanetler, kıskançlıklar, sahte teselliler birikmiş, taşıyor. Damarlarım tıkanmış. Pişmanlıklarım pıhtılaşmış, kanım donmuş. Lavlar devreye girsin istiyorum. Ne var ne yok kazısın, buhar olsun, yok olsun her şey.

Bugüne kadar benden çalınan tüm kristal umutlarımın peşine düşüyorum. Ruh hırsızlarını iş başında yakalıyorum. İçimdeki lavlar fokur fokur. Bir ejderhaya dönüştüğümden haberleri yok. Yapmacık gülüşleriyle yanıma sokuluyorlar. Yanardağın ağzını açıyorum, lavlar oluk oluk akıyor, hırsızların zulalarındaki ruhlar saçılıyor. Lavlardan çıkan sis bulutlarında şeffaf kelebekler uçuşuyor. Her kelebek yeni bir bedene konuyor, tırtıl olup damarlara ruh akıtıyor. Ejderha ağzımdan çıkanlara inanamıyorlar. Duydukları karşısında utanç duvarları örüp, saklanıyorlar. Kristal umutlarımın kırıntılarını topluyorum. Küçük kırıntılardan kendime yeni bir ruh yapacağım.

 

 

Patika

Patika: Engebeli yerlerden gelip geçenlerin ayak izlerinden oluşan, tekerlekli araç işlemeyen dar yol, çığır, keçi yolu, yolak.

Çocukluğumun geçtiği küçük kasabada, Bülbül Dağı’nın eteklerine tutunmuş başak tarlalarına doğru yürüyorum. Önümde bir bakışta sonsuzluk hissi veren sarı diyarlar var. Kısa katlı beyaz binalara sırtımı dönmek, onları unutmak istiyorum. Binaları da, içinde yaşayanları da. Ara sıra beyaz  Anadol kamyonetiyle ‘ patates!soğan!’ diye bağıran kara kuru amcayı da, ‘veresiye defteriniz kabardı babana haber et ‘ diyen bakkal Osman’ı da… ‘Eller yıkansın, ödevler yapılsın, tırnaklar kesilsin, okula gidilsin…’şu hayatta yapmamız gereken şeylerin hiçbir zaman bitmeyeceğini her gün anlatmayı görev bilen annemi de… Bitmeyen ödevleri, sonu gelmeyen zam haberlerini, her akşam televizyondaki şehit annelerini, şiddet kurbanı kadınları… Sırtımı dönüp bir omuz hareketiyle unutmak istediğim onca şey var ki. İşte şimdi bu küçük keçi yolunda bir keçi olmayı diliyorum. Dağları mesken tutmuş, otla taşla dost olmuş, rüzgarla şarkı söyleyen bir keçi.

Uzun ince patikada taşları ayağımla sektirerek yol alıyorum. Başaklar da beyaz binalar gibi geride kalıyorlar. Rüzgar saçlarımın arasında, kulağıma fısıltılar taşıyor . Bir kara sinek boz taşın üzerinde ayaklarını sürtüyor birbirine. Bir arı sarı papatyalara yaklaşıyor. Polenlerin  içine gömüyor kendini. Bir dalıyor bir çıkıyor. Bir huzur orkestrası var dağda. Aklımın iplerini salıp, bırakıyorum kendimi rüzgara. Ne zaman sessiz kuyuların esiri olsam, patikaya geliyorum ruhumu arındırmaya. Düşünmek ve düşünmemek için… Düşünüp unutmak, unutup hatırlamak için. Patikanın her bir karışında aklımın izlerine rastlıyorum. Ne çok çöp bırakmışım bu küçük keçi yoluna. ’Çığır’demişler ya patikanın diğer anlamına. Benim için çığın karda bıraktığı izler gibi, aklımın lekelerine hizmet ediyor kusursuzca. Her boz taşın altında, bir gelinciğin narin bedeninde, bir arının ayaklarına yapışmış polen özünde, bir uğur böceğinin kara noktalarında gizleniyor pişmanlıklarım, keşkelerim, hatalarım, seçimlerim, görmezden geldiklerim… Bu patika, bir  vazgeçiş müzesi benliğimin. Her ziyaretim ruhumu besliyor, arınmalar senfonisi ruhuma yeni notalar kazıyor. O ezgilerin sayesinde devam ediyorum yola. Şu hayat dediğimiz kişisel keçi yollarına…

 

 

Ölü Kurbağa

Dün, bahçedeki otları temizlerken bir kurbağa cesediyle karşılaştım.Ters dönmüştü.Elleri ve ayakları havada öylece kalakalmış.Kafasının çoğunu böcekler yemiş ama vücudunun geri kalanı bütünlüğünü korumuş.Günlerdir ,belki de haftalardır güneşte kaldığından kurumuş kaskatı olmuş.Herhalde görmeyip de yanlışlıkla üzerine bassaydım kuru bir yaprak gibi çatırdayacaktı ayağımın altında.Sonra sesten ürküp bakacaktım ne var diye, onu görünce midem bulanacak,nasıl üzerine bastım diye kızacaktım kendime.Ya da kuru bir yaprak sanıp,sıradan bir tepki gösterecek hiç bakmaycaktım arkama..Ama her iki karşılaşma da bahçemde bir ölü kurbağa olduğu gerçeğini değiştirmeyecekti.Tek bir farkla; üzerine basmış olsaydım şimdi bir kurbağa cesedi değil,kurumuş pul pul dökülmüş parçalar olacaktı onun yerine…

Kurbağanın o acınası görüntüsünü biraz olsun aklımdan silmek için kafamı kaldırıp uzaklardaki yeşil dağlara baktım.Hava biraz sisli ve hafif serindi.Ürperdim her zamanki gibi.Sıcak bir şeyler içsem iyi olur diye düşündüm.(Aslında bir şeyler içmek için yaratılmış en iyi bahanelerden biridir bu.Bir de sıcak hava versiyonu vardır.Onda da soğuk bir şeyler içmek ister,yine havayı bahane edersin.)İçeriye girip bir kahve yapmaya karar verdim.Makinenin sessizliği kahvenin hazır olduğunu anlatınca,etrafa mis gibi bir kahve kokusu yayıldı.Kafamda ölü kurbağanın nasıl öyle ters döndüğünü düşünmeye çalışan parçaları,zihnime söz geçiren bir el hareketinin hafifliğiyle bir başka hücreye hapsettim.Yine karşıma çıkacağını bile bile hücrenin kapısını sıkı sıkı kapatmadım.Bu aralar en sık yaptığım,kendimce akıllıca olduğunu düşündüğüm bir hareket bu.Aklıma düşen her şeyi zihnimde yarattığım raflarda yer alan hücrelere kaldırmak ve kapılarını aralık bırakmak..Bir kitap okudum geçenlerde unutmak üzerine..Sırf o kitaba inat böyle bir sistem geliştirdim.Unutmak anlamsızdır.İyiyi de,kötüyü de hatırlamalı insan..Onlar sayesinde var olduğunun bilincinde değilsen,seni sen yapan parçaların yaşadıkların olduğunu kabul etmiyorsan,kendine de inanmıyorsun demektir bence..

Aralık kapılardan sızan anı parçaları,garip zamanlarda;sıradan günlerde,henüz uyandığımda,yere düşürdüğüm bir şeyi almak için eğildiğimde,saate baktığımda,tuvalete gittiğimde,domates doğrarken,yemeğin altını kısarken,bir sineği kovalarken…işte böyle garip zamanlarda  hücrelerinden çıkarlar,gözümün önünde dans ederler..Bazen hoş anıların kokusu sarar benliğimi,kimi zaman da hüzünlü günlerim ,özlemlerim,göz yaşlarım uğrarlar sırayla..Hepsinden oluşmuş bir bütün olduğumdan,tek tek severim onları.Unutmaktan korkarım…O yüzden yazarım..Çocukluk günlerimden beri yazarım.Fiziki olarak yazdığım,hepsine bir ad verdiğim defterlerim de vardır,zihnimdeki o raflarda,hücrelerin hemen yanında duran manifestolarım da.Defter bulamayıp yazdığım kağıt parçaları bile  vardır..Bir ayakkabı kutusunda biriktirdiğim anılarım..Hatta bir peçeteye yazdığım duygularım..Tüm bunlar beni tuhaf insan kategorisine koysa da,ben halimden memnunum.Her neyden yaratıldaysam ‘o’ yum..

İşte yine aynı şey oldu ve ben bir ölü kurbağanın o acınası cesedinin,bahçemizdeki varlığından buralara kadar geldim..Aslında bu bir son değil,derin anılara giden bir patikanın giriş kapısı..Şimdilik o kapıyı da aralık bırakıyorum…