Yazar: konserve ruhlar

Çocuk Yasası – Ian McEwan

IMG_4730

Londra. Yüksek Adalet Divanı’nda yaz dönemi bir hafta önce başlamış. Amansız bir Haziran havası. Yüksek Divan Hakimi Fiona Maye, pazar akşamı evinde bir josefin koltuğa çoraplarıyla uzanmış…

Önce neredeyiz, hangi şehirde. Sonra mevsim ve biraz hava durumu. Karakterimiz Fiona sahnede sonra. Bir pazar akşamı evinde koltuğunda uzanmış. Biraz odaya bakıyoruz. Şöminenin yanında bir kütüphane var, pencerenin bitişiğinde minik Renoir yıkanan kadın taşbaskısına bakıyor bu kütüphane. Onun altında ceviz bir masa ve üzerinde mavi bir vazo. Yerdeki halı, şömineden gelen sesler, piyano ve başka detaylar. Tüm bu küçük ayrıntılar, karakteri kafamızda bir odada koltukta uzanan biri olarak hayal etmemizi sağlıyor. Sonra onun ruhsal durumuna doğru yolculuğa çıkıyoruz. Elinde bir içki kadehi var. Kocasını düşünüyor. Yaşadıkları sorunun etkisinden çıkamamış hala. Öfkeli ve üzgün. Aile hukuku dairesinin uğraştığı birbirinden farklı uyuşmazlıkları bir karara bağlamaya çalışan Fiona, söz konusu kendi evliliği olunca sıradan bir davalı gibi davranıyor. Yaşadığı hayal kırıklığı ve öfke durumundan çıkamıyor. Konuşmalarının arasına üzerinde çalıştığı davalar giriyor. Kocası ile tartışmalarının sonucu sessizlik. Çalan telefon ve önemli bir davanının bildirimi. Ve sonrasında pencereden baktığında elinde bavulu ile uzaklaşan bir eş. Tıpkı sinema sahnesi gibi bir giriş.

Dağılmış bir vaziyette Fiona. Ertesi gün onu çok önemli bir dava beklemektedir. Sonraki günlerde çalkantılı ruhsal durumu içinde çok ciddi davalara bakar ama hepsinde de özel hayatını bir kenara bırakmayı başarır.

Roman, Fiona’nın bu ruh durumundayken baktığı davalarla, dava kişileri hakkında edindiğimiz bilgilerle ve dini uğruna ölmek üzere olan bir delikanlının ve ailesinin yaşadığı çıkmaz durumla şekilleniyor.

Yazarın okuduğum ilk kitabı. Ele aldığı konu ve karakterler epey ciddi konulara ışık tutuyor. Ve yazar son derece ahlaki sınırlarda gezerken yorum yapmıyor. Bu iyi, bu kötü demiyor. En çok bu tarzı hoşuma gitti. Karakterlerin ruh durumlarını çok iyi anlatmış. Adeta duygularını okuyoruz. Hissediyoruz. Fiona’nın hukuk içindeki hayatı ve müzikle başka boyutlara çıkan kişiliği inanılmaz iyi aktarılmış. Tereddütler, yasaklar, kısıtlamalar ve kararlar ekseninde dönen hikaye çok başarlı. Kesinlikle diğer kitaplarını da okuyacağım bir yazar oldu. Bana tavsiye eden kurmaca biyografiler blogu yazarı Tuğba Gürbüz’e teşekkürlerimle.

Reklamlar

Küçük Paris Fena Öksürüyor – Sedat Demir

fullsizerender.jpg

Aşk Acı, Hayat Meze, Dünya Bataklık

Yazmak isteyen kalemi elinde biri. Kitabın açılışını o yapıyor. Sıkıntılı ve ara sıra bu sıkıntısını küçük gören bir tavrı var. Okuyucuya seslenen cümlelerle yaptığı girişte küçük bir halk efsanesine değiniyor. Girit Türkü, kuyumcu Sarı Dede ve onun karşılık görmeyen aşkından doğan trajik bir nefret hikayesini anlatıyor. İlginç bir bataklık burası, oraya gelen bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Aşkların hazin sonlarının hikayeleri gömülü burada.

Triportörlü Hikaye

Böyle ilginç bir girişi var kitabın. Önce çevreyi ve sokağı tanıyoruz. Samatya’daki İkiyüzlü Çeşme sokağına kadar usul usul geliyoruz. Sonrasında karşımıza mahcup bir genç adam ve yaşlı bir kadın çıkıyor. Genç adamın önünde bilgisayar, telefon ve kağıt kalem var. Ara ara bir şeyler karalıyor. Görüş alanında yaşlı kadın var. Kadının adı Sadberk. Kadın eliyle eteğini çekiştiriyor, uzun olan eteğini daha da uzatmak için. Anlık ziyarette bulunan karakterler girip çıkıyor metne. Sonrasında araya bir triportörün sesi giriyor. Ve onunla birlikte iki karakter daha bir görünüyor bir kayboluyor. Sonrasında Sadberk biraz kendini, biraz Mevlüt’ü anlatıyor.

Kitabın ilk bölümünde, hadi ilk öykü diyelim ( aslında çok da belirgin bir kalıba sokulacak metinler değil, epey farklı tarzda deneysel metinler) sinematografik bir anlatım hakim. Öyle ki ben kendimi bir Jean Pierre Jeunet filminin içinde sandım. Birazdan Dominique Pinon gelecek ve triportörü çalıştırıp, kasanındaki portakallar sağa sola savrulurken geçip gidecek hikayeden. Görsel ve işitsel tüm detaylar birleşip harika bir filme dönüştürüyor hikayeyi. Aklımda izlemekten keyif aldığım Mic Macs à Tire-Larigot, Delicatessen ve Amelie filmleri canlanıyor. Sedat Demir’in satırları benim hayal gücümü fazlasıyla tetikliyor. Hikayedeki atmosfer öyle başarılı ki, bir kumru olup tepeden Samatya’ya bakıyorum. Sadberk hanımın evine giriyor, ışığın ulaşmadığı loş koridorlarında dolaşıyor, oradan Mevlüt’ün mutfağına uğruyorum. İlk bölüm en fazla etkilendiğim bölümdü. Yazma uğraşı, kurmaca düzeni, sinematografik anlatım, atmosfer oluşturup hikayenin başlığına sonradan yer verme gibi denemelerle edebiyat oyunlarının fazlasıyla yer aldığı bir metindi.

İyi Filmler, Tatlı Rüyalar

Sakın ola ki yerli film seyretme oğulcuğum! Ecnebi film seyret, seyret ki onlar fevkalade latif oluyorlar, fevkalade terbiye ediyorlar sendeki manayı. Görgün gelişir, bilgin gelişir. Dünyayı tanırsın. Kitap okumak gibidir, insan okumak gibidir sinema.’ *

İkinci bölümde ise karşımıza Nurperi hanım ve sinema çıkıyor. Eşiyle olan mutsuzluğundan kaçmak için sinemaya sığınan bir kadın Nurperi. Apartmandaki küçük çocukla güzel bir dostlukları var. Anne sevgisinden yoksun ufaklık sık sık Nurperi hanımı ziyarete geliyor ve beraber bir şeyler yiyip film seyrediyorlar. Ve delikanlı bize bu satırları yıllar sonra bir anısı olarak aktarıyor. Bu ziyaretler esnasında Nurperi hanım sık sık kendi hikayesini anlatıyor. Ve boş çerçevedeki adamın hikayesini…

Ölürsem Yazıktır

Son bölümde daha çok Samatya var. Ve Suzan’ın hüzünlü hikayesi. Anılar, sokaklar, şarkılar ve şarap. Ve ölümler. Oğullar, sevgililer ve mazi. Yaşlılık ve yalnızlık. Ara sıra Küçük Paris öksürüyor, Suzan dinliyor. Suzan biraz da eskiyi arıyor ama farkında boşuna uğraşının ve yavaş yavaş yok oluşa doğru gittiğinin. Ve bir triportör hikayenin içinden usul usul geçiyor…

Deterjan ve bisküvi kokan ahşap bakkalın köşesinden evinin sokağına hızla daldığında, çekirdek açan Ermeni kadınları gördü. Evlerinin önünde oturuyorlar. Küçük Paris’in ciğerleri bu evler. Toz içinde hepsi, kurum bağlamış, öksürüyor. Ermeni ahşabı, Rum mermeri. Genç olanları aralarında fısıltıyla konuşup, gülüşüyorlar, yaşlı olanları ise siyah başörtüleriyle birer karakuş gibi, birbirlerine tek hecelik bir ses bırakıyorlardı. Tamamı birer hikaye kahramanı olarak, olması gerektiği yerde duruyorlardı.’**

Samatya’nın ciğerlerinde tohumlanan ve her öksürdüğünde bir hikayeyi anlatan satırların kitabı. Okumak hayal gücünüzü şenledirecek.

Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 88
** Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 104

 

Havaalanı Balıkları – Angelika Overath

image1

Dünyanın farklı yerlerinden gelen balıklar, yapay bir akvaryumda; kimsenin bilmediği zorlu çalışmalardan sonra oluşturulmuş, doğala en yakın hale getirilmiş ama yine de yapay olan sularda yüzüyorlar. Akvarist Tobias bu akvaryumun oluşturulmasında kurulum aşamasından beri görevlidir ve görünen o ki bu akvaryum biraz da onun hayatıdır. Balıklarla olan iletişimi duygusal boyutlara ulaşmış. Öyle ki elinden beslenmeyi seven türler var. Ancak havalimanı transit bölgesindeki bu görkemli akvaryumun ne denli itinayla kurulduğu, içindeki suyun balıkların yaşayabileceği hassaslıktaki dengeye gelebilmesi için haftalarca uğraşıldığı gibi önemli ama hayati bilgilerin kimsenin umurunda olmaması epey canını sıkıyor. Gelip anlamsız sorular sormaları, balıkların fotoğraflarını çekmeleri, camları el izleriyle doldurmaları durumlarında ne kadar sinir olsa da bir şey yapamıyor. Ne de olsa orada görevli ve onların her sorusuna cevap vermek zorunda. Tobias deniz atı besliyor, yeni doğanları büyütüyor. Denizatları ile ilgili epey bilgili.

Elis bir dergi fotoğrafçısı ve mesleği nedeniyle dünyada epey ülke dolaşmış. Pilot sevgilisinden ayrılalı henüz fazla olmamış, ama hüzünlü ve kararsız bir duygu durumunda hala. Hem işi gereği, hem de biraz kişiliği nedeniyle insanları gözlemlemeyi seviyor. Bu bir refleks gibi onda. Elis’in gözünden havalimanı transit bölgesini, yolcuları ve binanın içi de dahil olmak üzere her ayrıntıyı izlemek güzel.

Ve sigara tiryakisi. Önemli biyokimya kürsülerinden birinin başkanı. Bilimadamı. Havalimanında sigara içme odasında geçmişini ve bir mesajla biten evliliğini sorguluyor. Her şey yolunda gidiyor gibi görünen, dışarıdan herkesin imrendiği çift durumundayken nasıl oldu da bitti evlilikleri. Sigara odasının gri dumanı altında sorgulanan hayat içilen viskinin de eşliğinde iyice bulanıklaşıyor…

Havalimanları içinde soluduğunuz hava başta olmak üzere son derece yapay ortamlar. Işıklar, koltuklar, hatta yiyecek içecekler bile orada başka renkte ve tatta. Orada kalış süresi boyunca insan daha gergin daha sabırsız oluyor. Uzun bir yolculuk öncesi ya da uzun bir yolculuktan sonraki transit molada insan nasıl rahat ve huzurlu olabilir ki zaten. Kitaptaki akvaryum yapaylığıyla havalimanına benziyor. Tobias uç bir kişilik olmasına rağmen biraz orada çalışanları da temsil ediyor. Ve sorunlu yolcular, yorgun ve kendi içlerinde çatışan üstelik bu haldeyken bir yerlere yetişme kaygıları olan insanlar var. Yazar, evlilik sorunu olan bilimadamını, hayatını sorgulayan Elis’i ve zamanının çoğunu akvaryumun başında yani sürekli havalimanında geçiren Tobias’ı seçmiş, hikayelerini anlatmak için. Her bölüm bir karektere ait. Onların gözünden anlatılmış.

Tobias kitaptaki ana karakter gibi. Hikaye onunla derinleşiyor. Onu diğer karakterleden daha fazla anlatmış yazar. Ve yaptığı işe, akvaryum hakkındaki detaylara daha çok yer vermiş. Balıklar hakkında epey bilgi öğreniyoruz Tobias ile. Anemonlar ve mercanlar hakkında ve hatta denizatları hakkında çok güzel detaylarla okuyucu epey bilgilendirilmiş. Tobias’ın akvaryum dışında bir ilgi alanı daha var. İnsanları izlemekle kalmıyor, uyuyamayanlar için biriktiriyor. Uyuyamayanların yorgunluklarını biriktirip sınıflandırıyor. Huzurlu yorgunlar, hüzünlü yorgunlar, beraber olmanın verdiği güvenle yorgun çiftler. Yalnız seyahat eden yorgunlar kendilerini uykuya ve yorgunluğa bırakamıyorlar, erteliyorlar uykularını. Tobias için yolcuları gözlemlemek sıradan bir alışkanlık haline gelmiş. Elis’le belki de ikisinin de henüz haberdar olmadığı ortak noktalarından biri bu. İzlemek.

İçine kapanık bir kişilikle, dünyayı dolaşmış bir fotoğrafçının kendi düşüncelerinden kaçarak başladıkları enteresan diyaloglarla sürüyor hikaye. Aralarındaki bu kalitesi belirsiz iletişim nereye götürecek onları ilgiyle okuyoruz. Ve sigara tiryakisi bilim adamı beyefendi, kendi kendini sorgulamada ne kadar derinlere gidecek ilerleyen sayfalar bize ne gösterecek merakıyla okumaya devam ediyoruz.

Havalanı Balıkları ilginç bir kitap. Bir anda hikayeye dahil oluyorsunuz, sonra birden akvaryumun derinliklerinde kayboluyor, yolcular üzerinde uçuyor, sonra karakterlerin dünyasında sendelerken buluyorsunuz kendinizi. Diyalogların zayıf olduğu bir roman. İçedönük karakterler bunu gerektiriyor elbette ve de az diyalogla neler anlatılabileceğine iyi bir örnek. Yine de bana bir şeyler eksik gibi geldi bu romanda. Okuyup bitirdiğimde önüme birden bir kapı çıkmış gibi hissettim. Düz yolda giderken aniden yol bitti.  Belki de onların hikayesi bir yerlerde hala devam ediyordur. Ve yazarın istediği tam da budur. Okurun kafasında sor işaretleri bırakmak.

Moby Dick – Herman Merville

Çünkü tıpkı o korkunç okyanusun yeşil toprağı çerçevelediği gibi, insan oğlunun ruhunda da huzur ve sevinçle dolu bir Tahiti adası vardır; ve yarı yarıya gizemli kalan bir yaşam olanca korkunçluğuyla bu adayı çepeçevre sarar. Tanrı seni korusun! Bu adadan uzaklaşma sakın, bir daha geri dönemezsin.” 
 Bir deniz destanı Moby Dick. Umutsuz bir savaşın içinde debelenen sıkıntılı bir ruhun romanı. Her şey Kaptan Ahab’ın hayatını adadığı intikam duygusunun izinde ilerliyor. Kendi içinde büyüttüğü müthiş kin ruhunun sınırlarını aşıyor onu insanlıktan çıkarıyor. Deliliğin sınırlarında geziniyor ve bu hal ona tarif edilemez bir güç sağlıyor.

Olayları anlatan Ishmael parasız kaldığı bir dönem denize açılmaya karar verir. Uygun gemiyi bulmak üzere yola çıkar. Bu süreçte izbe bir handa vahşi bir zıpkıncı ile bir odayı paylaşmak zorunda kalır. Adamın adı Queequeg’dir. İlk tanıştıklarında onu korkutan bu iri yarı adamla daha sonra iyi arkadaş olurlar. Ishmael’in ağzından anlatılan roman daha ilk bölümlerde sürükleyici ve esprili bir dille yola devam edeceğimizi müjdeler. Okuyucuyu meraklandıran, ilgisini tetikte tutan bir anlatımla bölümler ilerler. Queequeg ve Ishmael Pequod adlı gemide iş bulurlar. Roman,geminin kaptanı Ahab’ın izinde olduğu beyaz balina Moby Dick’i arama sürecini ve bu süreçte yaşadıkları maceraları anlatır.

Önce gemideki kaptanları ve tayfaları tanıtır bize Ishmael. Sonra gemideki günlük hayat, karşılaştıkları diğer gemiler hakkında bilgiler, okyanus boyunca ilerledikleri bölgeler hakkında bolca bilgi verir. Bunları anlatırken mitoloji ve edebiyat bilgisinden de yararlanır. Anlatıcı epey zengin bir dile sahip. Bu sayede ortaya çok keyifli bir roman çıkmış.

Ishmael’in anlattığı hikaye boyunca balinalar hakkında çok detaylı bilgiler içeren bölümler, okumayı biraz ağırlaştırıyor. Müthiş bir gözlem ve araştırma sonucu yazılmış olan bu bilgiler sayesinde özellikle ispermeçet balinaları hakkında epey gerçek öğreniyoruz. O zamanın petrolü olarak görülen balina yağının izinde ne kıyımlar yapılmış, inanması gerçekten güç. Bazı bölümlerde aktarılan tüm o detaylar insanı gerçekten üzüyor. Hiçbir şeyden habersiz bebeğinin kordonu daha hala bağlı olan balinalar, zıpkınlanma anında davranışları, köpek balıklarının akan balina kanları içindeki çıldırışları… Bu sahneler okuması epey güç sahnelerdi.

Uçsuz bucaksız denizin ortasında mavinin tüm tonlarının anlatıldığı bölümlerde, doğanın gücü ve eşşsiz güzelliği insanı büyülüyor. Rüzgarın esişi, dalgaların dansı, gecenin görkemi ve kudreti en güzel kelimelerle anlatılmış. Bazı bölümler insanda gerçekten büyük bir etki bırakıyor;

” Yukarılarda, küçük, beneksiz kuşların, kar gibi beyaz kanatları savruluyordu; gökyüzünün tatlı, kadınca düşünceleriydi bunlar. Ama aşağılarda, dipsiz mavi derinliklerde, güçlü ejderhalar, dev kılıç balıkları, köpek balıkları sağa sola saldırıyorlardı. Erkek denizin azgın, bulanık, kanlı düşünceleriydi onlar.” 

” Ama çok geçmeden öyle tatlı, öyle güzel havalara geldik ki, dünyanın cıvıl cıvıl sevinci, kaptan Ahab’ın içindeki kara bulutları yavaş yavaş dağıtır gibi oldu. Al yanaklı iki genç kızı andıran Nisan ve Mayıs ayları, asık yüzlü kış bahçelerine oynaya oynaya nasıl girerse, en çıplak, en sert, en çok yıldırım yemiş eski meşe ağacı, bu sevinçli konukları birkaç yeşil tomurcukla olsun nasıl karşılarsa; Ahab da sonunda, bahar kızlarının güler yüzlü büyülerine biraz kapılır gibi oldu. Birkaç kez bakışlarında soluk çiçekler açtı. Ahab’dan başka her insanda, gülümsemeye varacak çiçeklerdi bunlar.” 

Moby Dick yıllarca değeri anlaşılmadan bir köşede kalmış kitaplardan. Yazarı kitabının etkilerini göremeden hayata gözlerini yummuş. Onca araştırma yapmış ve gemilerde çalıştığı dönemlerdeki tüm o gözlemlerini büyük bir emek harcayarak yazmış. Kitabının ilgi görmemesi hayal kırıklığı olmuş kendisi için. Moby Dick’i okuyanlar ( ya da okuyabilenler) için ise müthiş bir roman. İçindeki karakterlerin ve olayların simgesel derinliklerine bakarak okursak ayrı bir roman, insan- doğa ilişkisi üzerinden yorumlarsak ayrı güzellikte bir roman. Balinalar hakkında aşırı detaylı bilgi içeren bölümleri okumayı başarabilirseniz sonrasında çok keyifle ilerleyen bir okuma olacak.

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar – Luis Sepulveda

IMG_0774

Latin Amerika topraklarında bulunduğum sürece her ay bir Latin Amerikalı yazarın kitabın okumaya karar verdim. Son yıllarda Latin Amerika edebiyatının son kuşak yazarlarından Alejandro Zambra’nın dilimizde yayımlanan kitaplarını okumuş etkilenmiştim. Buraya gelirken yanımda getirdiğim Türkiye’de basılan son kitabı Belgelerim’i deyim yerindeyse okumaya kıyamıyorum. Hemen bitirip bellek denilen kör kuyunun diplerine yollamak istemiyorum. Ama geçenlerde okuduğum Aşk Romanları Okuyan İhtiyar kitabı ile Luis Sepulveda beni tekrar Latin Amerika edebiyatına yönlendirdi.

Şili’de doğan yazar uzun yıllar siyasi nedenlerle ülkesinin dışında yaşamış ve Avrupa, Afrika ve diğer Güney Amerika ülkelerini dolaşmış. Gazeteci ve yazar olan Sepulveda UNESCO ‘nun bazı bölümlerinde görev yapmış ve son olarak Green Peace ‘nin aktif bir üyesi olarak çalışıyor. Türkçede yayımlanan birkaç kitabı şunlar: Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü, Dünyanın Sonundaki Dünya, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Boğa Güreşçisinin Adı, Duygusal Bir Katilin Günlüğü ve Patagonya Ekspresi.

Latin Amerika edebiyatı denilince aklıma hemen büyülü gerçekçilik akımı gelir. Sepulveda’nın bu akımla ilgisi olup olmadığını anlamak için tek kitabını okumak yeterli değil elbette. Kuşkusuz kitapta yer alan olay ve kişiler oldukça gerçekçi. Nehir kıyısında El İdilio adlı bölgede yaşayan ihtiyar Antonia Jose Bolivar Proano ‘nun birkaç gününü anlatan roman onun Amazon’nun bu bölgesine neden ve nasıl geldiğini ve bu süreç içerisinde nasıl yaşadığını akıcı bir dille aktarıyor. Hayatımda okuduğum en sürükleyici romanlardan biri oldu bu kitap. Kısa ama dolu, anlatımı güçlü, insanı zaman zaman geren, zaman zaman gülümseten bir hikayesi var.

Yerleşimcilerin yaptığı yıkımların doğaya etkisi, yerlilerin hayatları, Amazon ormanlarındaki canlı yaşam, ihtiyarın o güzelim sade yaşamı romanının ana unsurları. Doğanın ve insanların nasıl zalimce sömürüldüğünü okurken bir yandan da okuma tutkusunun bir insanı nasıl hayata bağladığına şahit oluyoruz. Ama ihtiyarın bir tarzı var. Sadece aşk romanları okumayı seviyor. Ve bunu keşfetme süreci de çok güzel.

Ormanın içinde iz sürerlerken, yapraklardan çıkan sesi, yağmurun şiddetini, ormanın kokusunu, kuşların cıvıltısını, içlerindeki tedirginliği ve korkuyu hissettiren cümlelerle örülmüş bir roman.

VEDA YEMEĞİ – MICHEL TOURNIER

IMG_0755 Michel Tournier ile tanışmam sevgili Radyo Z ile oldu. Çok dolu, sıcacık, okurken uzaklardaki bir dostla sohbet ediyormuşum hissini veren bir blog. Her okuduğumda yeni bir film, bir şarkı, yeni bir yazar öğreniyorum ondan. Zevkle okuduğum bloglardan. Bugünlerde böylesine zarif bir blog ile karşılaşmak oldukça zorlaştı. Ben de hazine bulmuş gibi her sayfasını keyifle okuyorum. Paylaştığı o güzel şarkıları dinliyorum. Şu an mesela bu satırları yazarken Caronni kardeşleri dinliyorum; La Melodie des Choses. Mis…

İşte ilk orada tanıştım Michel Tournier ile. Benim ulaşabildiğim kitap Veda Yemeği oldu. Suskun Aşıklar içindeki en iyi hikayelerden. Entellektüel bir kadın ile bir balıkçının aşkını anlatıyor. Her ikisinden de önce kendilerini dinliyoruz ve sonra birbirleri hakkında düşündüklerini. Bazı bölümler var ki karakterlerin düşüncelerine hayran kalmamak elde değil:
” Ayrılmak üzere olan çiftler için edebiyat harika ilaçtır” der kadın. Bir balıkçı olan kocası da aynı şeyi düşünüyor ve onaylıyor muydu acaba? Kadın: ”Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız, sözcüklerden yapılmış bir evdi.” Adam ise ilişkilerini yine balıkçılık bilgisiyle harmanlayarak anlatıyordu: ” Gündelik yaşamın balçığına gömülmüş iki sazan balığını andırıyorduk. Bundan böyle dağdan kopup gelen sel sularında yan yana oynaşan iki alabalık gibi olacağız. ”

Öykülerinde mitleri gerçekçi mekanlarda yeniden uyarlamış. Çok çok ilginç ve farklı sonları olan bu hikayeler alışılmışın dışında kurgularıyla güzel bir okuma zevki sunuyor. Müziğin ve Dansın Efsanesi ve Parfümlerin Efsanesi bu kurgulara iki güzel örnek.

Hikayeler ilgi uyandırıcı, sürükleyici. Toplam 20 hikaye var kitapta. Bazılarından diğerleri kadar tad alamadım ama yazarın diline olan hayranlığım sanırım kurgu ve hikayenin önüne geçti. Bazı yazarlar, kelimeleri öyle güzel kullanıyorlar ki, zekalarına imrenmemek mümkün değil. Onlardan şimdi hemen ilk aklıma gelen Hasan Ali Toptaş’tır örneğin. Okurken büyülendiğim yazarlardan… Michel Tournier de büyülü kalemi olanlardan. Ülkemizde çok tanınan bir yazar olduğunu düşünmüyorum. Hakkında çok fazla bilgi bulamadım.

Kitapta en sevdiklerimden diğerleri Ekmeğin Efsanesi, Havai Fişekler Ya da Anma Töreni, Pierrot Ya da Gecenin Gizemleri oldu. Özellikle Pierrot Ya da Gecenin Gizemleri hikayesindeki masalsı anlatım harikaydı.

Tournier okumalarına başlamak için doğru kitap bu muydu bilmiyorum, ama bende diğer kitaplarını okumak için müthiş bir istek uyandırdı. Bundan sonra okuyacaklarım Gilles ile Jeanne ve Cuma Ya da Pasifik Tarafı olacak. Teşekkürler Radyo Z…

 

Mektubun var Ruanda !

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ah Ruanda, canım Ruanda…

Selam olsun sana sabahları kuş sesleriyle uyandığım ülke. Yüksek tepelerin, kızıl toprakların, yeşil diyarların ülkesi. Birkaç gün sonra senden ayrılalı tam bir yıl olacak. Oysa hala kendimi kısa bir tatile çıkmışım da, er geç sana dönecekmişim gibi hissediyorum. Öyle de çıktım ya evden. Aklım hep sende kaldı. Bir daha dönmeyeceğimi bilseydim hiç öpmez miydim yeşil ağaçlarından, içmez miydim tropik yağmurlarından, çekmez miydim içime o sisli dağlarının kokusunu…

Hatırlar mısın ilk geldiğim zamanları. Koca koca yeşil ağaçlarını ve gök yarılırcasına yağan yağmurlarını gördüğümde içimde zapt edemediğim o küçük çocuğun nasıl mutluluktan deli olduğunu. Yağmuru seven biri için tam bir cennet ortamıydı. Sonra sen de biraz abarttın ama kabul et. Evmizin pencerelerinden, arka kapının altından içerilere kadar girdi yağmurların bazı zamanlar. Birkaç kere açık unuttuğum pencereden girip yatağımızı bile ıslattılar ama ben yine de hep sevdim senin o gürültülü yağmurlarını. Başlamadan yarım saat önce elektriğin kesilmesini sevdim. Sokakların ıssızlaşmasını, kuşların saklanışını, moto taksicilerin zincir gibi saçakların altına dizilişini;  suyun, toprakla buluştuğu anda bir oh çeker gibi inlemesini sevdim. Kendi ellerimle diktiğim sebzelerimi acımadan kırmasını da sevdim. Toprağı yalayıp yutmasını da. Yağmur sonrası bahçede biten mantarları ve çimlerimizin üzerine düşmüş tropik çiçekleri sevdim. Kuvvetli rüzgarın  dışarıda unutulmuş ne varsa sağa sola dağıtmasını sevdim. Domates fidelerinin arasında bulduğum çorapların hikayesidir bu yağmurlar, fırtınalar. Ve yağmurlar sonrası evin her penceresine çıkıp çocuklar gibi heyecanla gökkuşağı kovalamayı nasıl da sevdim bir bilsen…

Yağmurun da güzeldi, fırtınan da, güneşin de… Asil bir yanı var senin doğanın. Bunu laf olsun diye söylemiyorum Ruandam. Şu kısacık ömrümüzde farklı kıtalardan birkaç ülke görmüşlüğümüz var. Hiçbirinde güneşli bir güne uyanıp, öğle olmadan fırtına yaşayıp, akşama da sakin sakin, tüm o çatıları uçururcasına esip gürlememiş gibi usul usul güneşi batıran doğana hiçbir yerde rastlamadım. Evet dört mevsimin yok ama bir günde yaşamak mümkün birkaç mevsimi birden…

Seninle yaşadığım her şey bir rüya gibi geliyor şimdilerde. Hani bazı özel rüyalar vardır. Tekrar tekrar görürsün ve asla unutmazsın. İşte öyle belleğimde taze her şey. Daha dün pazardan torba torba sebzelerle gelmiş gibi eşim. Hepsini oğluma tanıtıyorum tek tek. Dünyanın en güzel muzunu yiyiyor minik Rüzgar, en güzel sebzelerini tadıyor. Yeşil limonlarının,  mis kokulu berrak çayının tadı damağımda hala. Bir paket kaldı yanımda. Kıyamıyorum içmeye. Tarihi eser gibi, dokunulmaz duruyor çekmecemde. Üzerinde goril resmi olan taze kahvelerinin müthiş kokusu yayıldı şimdi odama. Kokuların anısı başkadır. Bambaşkadır.

Sakin başlardı günlerimiz. Bahçeye kahvaltıyı taşırken kapıyı her açtığımda bir kertenkele kaçar giderdi acele acele. Renkli mini mini kuşlar çiçeklerimin misafiri olurlardı. İzlemeye doyamazdık onları. Yan komşuyla aramızda kalan su deposu gibi bir şeyin içinde bir bukalemun yaşardı. Ara sıra onun güneşlenme saatine denk gelirdi kahvaltılarımız. Rahatsız olurdu çok baktığımızda  sanki. Bazen döner giderdi bazen de kalırdı. Ne güzel böceklerin vardı Ruandam.  En canlı renkli, allı morlu fosforlu kabuklu minik yaratıkları ilk defa sende gördüm sevdim. Bir çekirgenin kendi ektiğim gelinciğe misafir oluşunu izledim günlerce. Kare kare fotoğraflarken anladım bir bacağının kopmuş olduğunu. Ondanmış dedim gelinciğe ısrarlı tutunuşu…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemyeşil yağmur ormanlarına brokoli ormanları derdim de, bu dediğime kendimce sevinirdim. Öyle güzel yeşili ben ömrümde görmedim Ruandam. Büyülü sisli ormanlarını, bambu ağaçlarını, çeşit çeşit maymunlarını, kuşlarını, uçsuz bucaksız dağlarını, müthiş çay tarlalarını gören bu gözler seni nasıl unutsun…

Sen de bizi öyle sevdin ki Ruandam halkından belledin. Suyunu ekmeğini verdin. Bunun için sana minnettarız. Aramızda ara sıra anlaşmazlıklar da oldu tabii. Coğrafyanın her ögesine saygımız var. Bir tek sıtma konusunda kortuk ve biraz kırıldık. Sen de biliyorsun ya,  öldürmüyor. Eh biraz çektiriyor. Otuz derece sıcakta nöbetten titrediğimiz günler de oldu Ruandam. Olsun varsın. Biz seni öyle de sevdik…

Vedalaşmadan ayrılmamız iyi oldu belki de Ruandam. Bir parçam sende kaldı biliyorsun. Geride bıraktığım tüm anılar bir zaman kapsülünün içinde bekliyorlar. Her köşe bucağını gezdik de bir gümüş sırtlı gorillerine konuk olamadık ya, belki bu aramızda küçük bir  oyundur. Kızıl topraklara tekrar dönmemiz için bir sebep.  Rüzgarımız büyüsün. İlk adımlarını attığı bu güzel topraklara tekrar gelecek bizimle.

Sen benim sevdiğim her şeymişsin. Biz gelene kadar tüm güzelliklerinle tüm sana ait doğanla ve o güzelim sıcak gülüşlü çocuklarınla sağlıcakla kal Ruandam…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.