Etiket: öykü

Orada Bir Yerde- Engin Türkgeldi

IMG_76662017 yılının okuduğum son kitabı oldu Orada Bir Yerde. Zaman ve mekan kavramlarını vurgulamadan nasıl sağlam bir öykü evreni kurulura iyi örnekti öyküler. Orta çağda geçiyormuş izlenimi verse de aslında zaman belirsiz. Karakterler ise isimsiz olmalarına rağmen oldukça gerçekçi. Bunda öykülerin çoğunun birinci tekil şahıstan yazılmış olmasının da etkisi var bence.

Erkekleri Kuzey Savaşı’na gitmiş hiçbir yerin ortasında bir kasabada başlar hikayeler. Anlatıcı kasabadaki sakat erkeklerden biridir. Olanları güzel sade bir dille özetler ve gelen habercinin getirdiği kötü haberle kendi lehine güzel bir sonla bitirir öyküyü. Sonra bir köle pazarına düşer yolumuz. Satın alınan köle başına gelenleri soğukkanlılıkla anlatır. Öykülerdeki bu dili, bana göre tam da aradığım kelime buydu; soğukkanlı dili çok sevdim. Satırlardaki acı oldukça gerçekçi ama anlatım soğukkanlı. Okurken duygu size geçiyor, kullanılan dilin güçlü mahareti sizi izleyici koltuğunuzda rahatsız ediyor. Aslında söylemek istediğim öyküyü okumaktan çok izliyor hissine kapılmanız.

Köle pazarında yaşananlardan sonra ıssızlığın ortasında küçük bir çiftliğe doğru yol alıyoruz. Kendi halinde yaşayıp giden kahramanımızın hayatı bir gün bir ziyaretçinin gelmesiyle nasıl değişiyor izliyoruz. Süregelen Kuzey savaşı tüm öyküler boyunca anılıyor. Kimi öykülerde savaş devam ediyor kimisinde bitmiş ve insanların hayatını nasıl etkilemiş görüyoruz.

Öykülerin içinde bir sonraki öyküye gönderme yapan küçük ipuçları var. Kitabı ara vermeden okursanız bu ipuçlarını yakalamanız daha kolay olur. İnsan olmanın, insanın kendi içinde yaşadığı ikilemin ve tutarsızlığın, bencilliğin, merakın ve açgözlülüğün anlatıldığı hikayeler yer alıyor kitapta.

Farklı bir cenaze yemeği pişirilen tuhaf köy, dişleri için köle toplayan efendi, en iyi anlarını ölümsüzleştirmek isteyen eş, Endülüs Köpeğinin çağrısını uygulamak zorunda hisseden adam, cüceler sarayına gitmek isteyen cüce ve daha birkaç enteresan karakterin öyküleri ile bezenmiş bu kitabı keyifle okudum.

Reklamlar

Pastoralya- George Saunders

img_7292.jpgBu yaz görüştüğümüzde sevgili Füsun Çetinel tavsiye etmişti kitabı. Daha önce tavsiye ettiği her kitabı çok severek okumuştum. Pastoralya da yine beni şaşırtan ve etkileyen bir kitap oldu. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.

 
Hakkında ‘Kaybedenlerin Kulübü ‘, ‘hayata tutunamamış insanların hikayeleri’ denmiş. Doğru ama klişe tanımlamalar. Bir de sıradan insanların sıradışı hikayeleri benzetmesi var. Kitaplar hakkında yorum yazılarında bunları ben de epey kullanmış olabilirim. Klişe kalıpların cuk oturan halleri insanı yeni kelimelerle maceraya çıkmaktan alıkoyuyor. Ama savunmasız da olsa böyle yolculuklara çıkmanın zamanı çoktan geldi.

Okurken fena şekilde etkilendiğim bir kitabı öylece bırakıp yeni bir kitapla yelken açamıyorum okuma denizinde. Pastoralya da bu kitaplardan biri. Hem George Saunders öykücülüğüne giriş yaptığım kitap hem de absürt hikayeleri bu dozda okuduğum ilk kitap. Etgar Keret’i çok severim. Türkçede bu tarz hikayelerde iyi olarak gördüğüm İsahag Uygar Eskiciyan ‘ın kitaplarıyla tanıştığımdan beri Türk Edebiyatı’nda hikaye anlatımında çeşitlilik ve yeniliğin uzun zamandır beklediğim bir okuma deneyimi olduğunu anladım. Ömür İklim Demir’in hikayelerini de belki bu kategoriye koyabilirim. Gerçekler üzerine kurulu edebiyatın yeri ayrı. Ama biraz fantastik ögeler öyküleri dinamik yapmakla kalmıyor okuyucuyu da farklı dünyalarda gezintiye çıkararak, pasif olarak gerçekleştirilen okuma eylemini eğlenceli ve maceralı kılıyor. Her okur bu tarzı sevmiyor. Saunders hakkındaki birkaç yorumda da açıkça yazmışlar. ‘Okurken içine giremediğim kitap’ diye. Keret ve Eskiciyan da bu gruba girer o okuyucular için. Bende ise tam tersi etki yapıyor. Paslanmış beyin hücrelerimi kontrol altına alıp onlara adeta elektrik şoku vererek canlandırıyor. Kafa çalıştırıyorlar bir nevi. Karşımda okurken beni izleyen biri olsa delirdiğime dair düşüncelere kapılabilir. Çünkü mimikler coşuyor okurken. Gülümserken aniden kaşlarınız çatılabiliyor, ya da ağzınızı kapatamadığınız sürekli bir gülümse halinde, aşırı doz bir sakinleştirici almışsınız da bulutlarda geziniyormuşsunuz havasında görülebiliyorsunuz. Kitabın arka kapağında ‘okurunu felce uğratmayı başarıyor ‘demişler. O kadar korkunç değil merak etmeyin 🙂

Altı hikaye yer alıyor kitapta. İçlerinden en sevdiğim ‘Berberin Mutsuzluğu’ oldu. Berber Mickey’in tereddütlü halleri, yaşlı annesinin dikkat çekmek için yaşadığı krizler, Berberin şimşek hızıyla çalışan hayal gücü, ayak parmakları ile ilgili talihsizlik, hepsi mizahi bir dille anlatılmış. Öykülerin hepsi için bu dil geçerli. Çok fazla imge kullanma yoluna gitmeden ve kara mizahın yardımıyla kurgulanmış hikayeler. Bernie teyzenin mezarından çıkıp gelmesi ve salonun ortasında herkese talimatlar yağdırması, tema parkı çalışanlarının vicdani hesaplaşmaları, daha iyi bir yaşam ve kişilik hayali kuran Winky’in başarısızlığı, Firpo’nun acınası mutsuzluğu, Berber Mickey’in tuhaf halleri ve son öyküdeki karakterin yaşadığı dilemma okuyucuyu düşündürürken silkeleyen hikayeler.

George Saunders’ın tüm kitaplarını Niran Elçi çevirmiş. Oldukça başarılı bir çeviri olduğunu düşünüyorum.

‘Ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemli’ kapsamında düşünürsek her iki ögeyi de fazlasıyla başarlı taşıyan bir kitap. Geçtiğimiz aylarda George Saunders, Arafta ( Lincoln In The Bardo) isimli kitabıyla Man Booker ödülünün ABD’li ikinci kazananı oldu. Üstelik öykücü yanıyla tanınan yazarın ilk romanı. Kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde edebiyatın okur üzerindeki etkisi ile ilgili şunu söylemiş.
“Kurmacanın manevi açıdan ne yaptığını düşündüğümde, çokluklarla dolu- bir anlamda parçalanmış- bir insanı düşünmek hoşuma gidiyor. Her insanın içinde 100 bin insanın yaşadığını bile düşünebilirsiniz belki. O insana bir roman bırakıyorsunuz, ve o insanın içindeki alt-insanların belli bir kısmı geçici bir süreliğine canlanıyor veya harekete geçiyor. Belki bu durum birkaç gün bile sürüyor, kitaba bağlı. Tabii, yıllar önce okuduğumda içimde bazı şeyleri hayata geçiren ve hâlâ bende ölmemiş kitaplar da var.”

İşte Saunders’in öykülerini okurken içimdeki yüz bin insan harekete geçti.

 

 

Yüzen Fazlalıklar- Fadime Uslu

IMG_6701

Yüzen fazlalıklar son zamanlarda okuduğum nadir iyi öykü kitaplarından. Yazım dili, karakter seçimleri ve her bir öyküdeki olay kurgusuyla farklı ve ilgi çekici. Öykülerin içinde doğa ve müzik ritimli bir ilişki içinde.

Kitaptaki dört öykü Leyla, Belgin ve Mari ekseninde dönüyor. Tüm kitap bu karakterlerle devam edecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Onların melankolik dünyasında dolaşmaktan da gayet memnundum. Özellikle, hasta olduğunu bildiğimiz Leyla’nın geçmişi üzerine rüyalar görmesi, sonrasında düşüncelere dalması ve her seferinde felsefi derinliklerde bir sözünün olması kardeşi Belgin’i şaşırttığı kadar okuyucuyu da şaşırtıyor. Hiç beklenmedik bir anda ‘İnsanın duyduğu azap ve bağışlama, verilen ödül ya da ceza değil, onlar zaten insanın içinde.’ diyor. Sonra da ekliyor; ”Biliyor musun Belgincim, şimdi öyle bir yerdeyim ki acılarımı ıslıkla çalabilirim.’’ Leyla neden bu kadar acı yaşamış, nasıl onlarla yaşamayı öğrenmiş, bunlar öykülerin konusu değil. Leyla hakkında biraz bilgiyi Kırlangıç Senfonisi adlı öyküde okuyoruz sadece. Yaşanmamış hüzünlü bir aşk hikayesidir bu ve hastalığının ilerlemesiyle geçmişin gri katmanlarından çıkıp yeniden canlanmış gibi bir yer bulmuştur Leyla’nın belleğinde.

Sonraki hikayelerde farklı karakterler çıkıyor karşımıza. Hepsi kadın yine. Adı geçen bir kaç erkek karakter var ama onları sadece adları ve geçmişteki rolleri ile tanıyoruz. Kadınların hakim olduğu hikayelerden oluşuyor diyebiliriz bence kitap için.

En sevdiğim hikaye ‘Özgür Kedi Kokusu’ . Yeni tanışmış iki yabancının diyalogları enteresandı. Önyargı nedeniyle kafamızda neler kurguladığımızın farkında mıyız acaba? Bir insanı dış görünüşüyle yargılamak en sık yaptığımız şeylerden değil mi? Bu öykü biraz bunun üzerine değinmiş. Sıcak bir anlatımla, küçük detaylarla hikayeyi güzelleştirmiş.

Fadime Uslu öyküleriyle size Buika dinletirken aniden japonya’ya götürebiliyor. Kırlangıç senfonileri, alabalıklı haiku’lar, poyrazın zeytin ağaçları ile dansı, güzel bir sohbetin ortasından sessizce uçarak geçen baykuş gibi doğanın küçük mimikleri ile bezenmiş öyküleri.

Son öykü Japon yazar Yasunari Kawabata üzerine kurgulanmış. Bir söyleşisinde okuduğuma göre Fadime Uslu’nun etkilendiği yazarlardan biriymiş Kawabata. Yazarın ölmeden önceki son gününe odaklanmış bir öykü. Çok da iyi anlatmış son anlarını.

‘Yüzen Fazlalıklar ’ isminin nereden geldiğini anlayabilmeniz için kitabı okumanız gerekli. Bir de kapaktaki o güzelim kırlangıcın hikayelerde nerelerde uçtuğuna dikkat edin derim. Eğer şanslıysanız onların müziğini duyabilirsiniz.

 

 

Küçük Paris Fena Öksürüyor – Sedat Demir

fullsizerender.jpg

Aşk Acı, Hayat Meze, Dünya Bataklık

Yazmak isteyen kalemi elinde biri. Kitabın açılışını o yapıyor. Sıkıntılı ve ara sıra bu sıkıntısını küçük gören bir tavrı var. Okuyucuya seslenen cümlelerle yaptığı girişte küçük bir halk efsanesine değiniyor. Girit Türkü, kuyumcu Sarı Dede ve onun karşılık görmeyen aşkından doğan trajik bir nefret hikayesini anlatıyor. İlginç bir bataklık burası, oraya gelen bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Aşkların hazin sonlarının hikayeleri gömülü burada.

Triportörlü Hikaye

Böyle ilginç bir girişi var kitabın. Önce çevreyi ve sokağı tanıyoruz. Samatya’daki İkiyüzlü Çeşme sokağına kadar usul usul geliyoruz. Sonrasında karşımıza mahcup bir genç adam ve yaşlı bir kadın çıkıyor. Genç adamın önünde bilgisayar, telefon ve kağıt kalem var. Ara ara bir şeyler karalıyor. Görüş alanında yaşlı kadın var. Kadının adı Sadberk. Kadın eliyle eteğini çekiştiriyor, uzun olan eteğini daha da uzatmak için. Anlık ziyarette bulunan karakterler girip çıkıyor metne. Sonrasında araya bir triportörün sesi giriyor. Ve onunla birlikte iki karakter daha bir görünüyor bir kayboluyor. Sonrasında Sadberk biraz kendini, biraz Mevlüt’ü anlatıyor.

Kitabın ilk bölümünde, hadi ilk öykü diyelim ( aslında çok da belirgin bir kalıba sokulacak metinler değil, epey farklı tarzda deneysel metinler) sinematografik bir anlatım hakim. Öyle ki ben kendimi bir Jean Pierre Jeunet filminin içinde sandım. Birazdan Dominique Pinon gelecek ve triportörü çalıştırıp, kasanındaki portakallar sağa sola savrulurken geçip gidecek hikayeden. Görsel ve işitsel tüm detaylar birleşip harika bir filme dönüştürüyor hikayeyi. Aklımda izlemekten keyif aldığım Mic Macs à Tire-Larigot, Delicatessen ve Amelie filmleri canlanıyor. Sedat Demir’in satırları benim hayal gücümü fazlasıyla tetikliyor. Hikayedeki atmosfer öyle başarılı ki, bir kumru olup tepeden Samatya’ya bakıyorum. Sadberk hanımın evine giriyor, ışığın ulaşmadığı loş koridorlarında dolaşıyor, oradan Mevlüt’ün mutfağına uğruyorum. İlk bölüm en fazla etkilendiğim bölümdü. Yazma uğraşı, kurmaca düzeni, sinematografik anlatım, atmosfer oluşturup hikayenin başlığına sonradan yer verme gibi denemelerle edebiyat oyunlarının fazlasıyla yer aldığı bir metindi.

İyi Filmler, Tatlı Rüyalar

Sakın ola ki yerli film seyretme oğulcuğum! Ecnebi film seyret, seyret ki onlar fevkalade latif oluyorlar, fevkalade terbiye ediyorlar sendeki manayı. Görgün gelişir, bilgin gelişir. Dünyayı tanırsın. Kitap okumak gibidir, insan okumak gibidir sinema.’ *

İkinci bölümde ise karşımıza Nurperi hanım ve sinema çıkıyor. Eşiyle olan mutsuzluğundan kaçmak için sinemaya sığınan bir kadın Nurperi. Apartmandaki küçük çocukla güzel bir dostlukları var. Anne sevgisinden yoksun ufaklık sık sık Nurperi hanımı ziyarete geliyor ve beraber bir şeyler yiyip film seyrediyorlar. Ve delikanlı bize bu satırları yıllar sonra bir anısı olarak aktarıyor. Bu ziyaretler esnasında Nurperi hanım sık sık kendi hikayesini anlatıyor. Ve boş çerçevedeki adamın hikayesini…

Ölürsem Yazıktır

Son bölümde daha çok Samatya var. Ve Suzan’ın hüzünlü hikayesi. Anılar, sokaklar, şarkılar ve şarap. Ve ölümler. Oğullar, sevgililer ve mazi. Yaşlılık ve yalnızlık. Ara sıra Küçük Paris öksürüyor, Suzan dinliyor. Suzan biraz da eskiyi arıyor ama farkında boşuna uğraşının ve yavaş yavaş yok oluşa doğru gittiğinin. Ve bir triportör hikayenin içinden usul usul geçiyor…

Deterjan ve bisküvi kokan ahşap bakkalın köşesinden evinin sokağına hızla daldığında, çekirdek açan Ermeni kadınları gördü. Evlerinin önünde oturuyorlar. Küçük Paris’in ciğerleri bu evler. Toz içinde hepsi, kurum bağlamış, öksürüyor. Ermeni ahşabı, Rum mermeri. Genç olanları aralarında fısıltıyla konuşup, gülüşüyorlar, yaşlı olanları ise siyah başörtüleriyle birer karakuş gibi, birbirlerine tek hecelik bir ses bırakıyorlardı. Tamamı birer hikaye kahramanı olarak, olması gerektiği yerde duruyorlardı.’**

Samatya’nın ciğerlerinde tohumlanan ve her öksürdüğünde bir hikayeyi anlatan satırların kitabı. Okumak hayal gücünüzü şenledirecek.

Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 88
** Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 104

 

Boynumda Bir Dize İnci – Reyhan Yıldırım

 

IMG_1988İlk öykü ile birlikte kitabın adındaki incilerin boğazımda tek tek sıralanacağını, geçit vermez bir düğüme dönüşeceğini anlamıştım.

Bir hiç uğruna sonsuzluğa itilen hayatlar ile başlıyor kitap. Hiç uğruna akan kanlar ile yıkanıyor satırlar. Unutan insana, unutan topluma bir sesleniş Boynumda Bir Dize İnci.

Sonrasında baş rolde kadınların olduğu öyküler ile devam ediyoruz. Kadınlığa yüklenen ağır bedeller, bu bedellerin altında onu taşımaya zorlanan narin bedenlerin hikayelerini dinliyoruz. İç seslerini, umutsuzluklarını, düşlerini paylaşıyorlar bizimle.

Öykülerdeki melankolik atmosferi çok sevdim. Reyhan hanım bana katılır mı bilemem ama ben Selim İleri’yi andım onun satırlarını okurken. Belki de hüznü anlatışlarındaki o güzellikten dolayı böyle bir anımsama yaşadım. Doğanın, çevrenin detaylı ve yoğun anlatımı büyüleyici. Hemen hemen bütün öykülerde mekanın içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Poyraz saçlarınızı savuruyor, dolunay gecenizi aydınlatıyor, uzun mavi kapılardan geçip, usul usul ferlenen mumlarının ışığında eşyalardan yayılan çam kokusunu çekiyorsunuz içinize.

En sevdiğim, en çok etkilendiğim öykü Özne-siz. Asu(de) ‘nim buğulu dünyasından çıkmak istemedim. Üstelik bu öykü yeni bir şair kattı hayatıma; Umarsız Penolepe’nin yazarı Yannis Ritsos ile tanıştım.

Ve aynı öyküden sevdiğim birkaç unutulmaz  satır :

‘’Geleneksel bir korkumuz var, anımsayalım: bazen tanrılar cezalandırırlar mutluluğu. Coşkulu  çıkışlar ve coşkulu inişler, yazgısıdır insanın. Aşk var! Aşk yok! Belki… Of, of… Aşk dediğin ne ki? ‘’

‘’Feribot, neredeyse boş. Tanrılar henüz yazılmış öyküleriyle dertop edip gönderiyorlar hayranlarını karşı kıyıya; ufak-tefek bir sarışın; bir ergen sızısı; bir kurgunun üç yüzlü kahramanı ki içlerinden biri korunmaksızın sevişmiş Apollon’un burnuyla. Üstelik nereyse eminim; verilen ne ilk, ne de son kurbanlar olacak bunlar. İnsanlık tarihi boyunca dolup taşan bütün şu sunaklar… Kara kara düşündüğüm şey şuydu; ‘ben ‘ diyeceğim biri var mı şu hayatta? ‘’

‘’Ve dostlar… ben asıl, bir öğleden sonra ve hala umutluyken, gözlerinde can çekişen kış güneşini seviyorum. Mesela kargalardan hoşlanmam. Ama bir sabah, bir karganın kara kanadına takılan güneş ışığı takılmıştı gözüme, ”İşte yaşam!’’ demiştim. Şimdi nerde olursam olayım karda kargalar için bahçeye ekmek ufalıyorum. Gerisi, hikaye! ‘’

 

İnsanlık halleri ile devam ediyor öyküler ; Küçük kaçamaklar, şehirden kaçışlar, iç dünyalarda gezintiler. Kimi zaman delirmenin eşiğindeki o ince çizgide yürüyor kahramanlar. Ve her satırda inci gibi bir dil, usta bir anlatım dikkat çekiyor.

2016’nın melankolik güzeli Boynumda Bir Dize İnci’nin  o narin kapağındaki Tim Burton kahramanlarını anımsatan mavili güzele selamlar. Ve de elbette Reyhan Yıldırım’a teşekkürler.

 

Metropol Ninnisi- Isahag Uygar Eskiciyan

0000000667703-1‘İnsan bazendir, daima değil. ‘

Son yıllarda bir çok edebi çalışmada çokca görülen, şehir insanının kalabalıktaki yalnızlığı, iş stresi, kişisel bunalım ve ne istediğini bilememe halleri, 80’li yılların unutulmazları, mazi, nostalji gibi artık klişe diyebileceğimiz konulardan bıkıp usandınız ve farklı bir tarz arıyorsanız İsahag Uygar Eskiciyan tam aradınığız isim olabilir.

Bazen gündelik yaşamın sıradanlığından sıkıldığımda Etgar Keret’in hikayelerini düşünürüm. Enteresan konulara değinir, öyküleri beklenmedik karakter ve olaylarla doludur. Sıkıcı dünyaya hareket katan, neşelendiren, düşündüren öykülerdir. Metropol Ninnisi’ni okurken Etgar Keret sık sık aklıma geldi. Benzerlik taşıdıklarından değil de, daha çok iki yazarın da kafasının nasıl çalıştığına hayran olduğumdan. Daha ilk öykü ile işte dedim, tam aradığım çılgın ruh! Arsen’in Öyküsü ile bu düşüncem artık sarsılmaz bir şekilde yerleşti belleğime. Arsen’in Öyküsü hayatta unutmayacağım birkaç öyküden biri oluverdi. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir  atmosferi var öykünün. Diğer öyküler de öyle. Ama en çok bu öyküde. Tüm öykülerden tek tek bahsetmeyeceğim. Okuyunca anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Canavar Ninnisi öyküsünde son birkaç yıldır tanık olduğumuz olayları güzelce bir araya toplamış yazar. Öyle öğüt verir, hesap sorar gibi gözünüze sokmuyor, düşün diyor, oku, unuttuklarını hatırla. ‘İnsan bazendir, daima değil. ‘Bazenlerin en güzel anlarında neler yaşadığını ve yaşatııklarını hatırla.

Espirili, sürükleyici bir dili var yazarın. Bir dost toplantısında oturmuşuz, içimizdeki en komik ( elbette en zeki ) adam anlatıyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Bir bakmışız ninni bitmiş !

Unutmadan ekleyeyim. Dünyanın en zor sorularından biri olan ‘ tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan? ‘ sorusunun cevabı da kitapta. Meraklılarına duyurulur.

 

Lodos Çarpması – Tuğba Gürbüz

lodos-carpmasiSıcacık bir fincan kahvemiz başucumuzda. Hava yağmurlu. Kesinlikle yağmurlu.Mevsimlerden sonbahar, ya da kış. Kanepede ayaklarımızı uzatmışız, dizlerimizin üzerinde hafif, yumuşak bir battaniye. Fonda Birsen Tezer. Ve elimizde Lodos Çarpması. Her sayfada kahvemizden bir yudum alıyoruz, koku ve tat cümbüşü kelimelerle birleşiyor, esrik bir ruh hali ile rüyalar, mektuplar, hayaller arasında bir yolculuğa çıkıyoruz.

Lodos Çarpması’na yakıştırdığım atmosfer işte böyle. Keşke böyle şiirsel bir ortamda okuma şansım olsaydı. Ama ne yazık ki şu aralar sadece hayal edebilirim. Rüzgar’lı günlerin sürprizlerine göre yaşıyorum 🙂 Ama siz kitabı böyle bir ortamda okumayı deneyin. Öykülerin sizi çıkaracağı yolculuktan daha çok keyif alacaksınız.

Tuğba Gürbüz’le facebooktan arkadaşız. Kurmaca biyografiler isimli bir blogu sayesinde tanıdım. Çok iyi çalışmaları var orada. Kitaplar, filmler, şehirler, yazarlar ve notları hakkında yazıyor. ”Nasıl yazar/ şair oldum ” başlığı altında yazarlarla söyleşi yapıyor. Onlara merak ettiklerini soruyor. Keyifli bir blog, ara sıra işten güçten kaçıp uğrayın. Güzel bir mola yeri. Bir de kızı ile okudukları kitaplar hakkında tuttuğu notları yazdığı bir blog var. O da bikipak. Deniz’in seçtiği, şimdilik annesinin okuduğu kitaplar 🙂

Tuğba hanımın yetenekleri bunlarla sınırlı değil. Ayrıca kendisi bir diş hekimi. Çanakkale’de dişleri ve yazdıkları ile ruhları tamir ediyor 🙂 Lodos Çarpması ilk kitabı. Öykülerinde en sevdiğim nokta, zaman ve mekan farklılıkları oldu. Savaşın ortasından, bir ege adasından sevdiğine mektup yazan bir asker, Paris seyahatlerini en ince detaylarına kadar hayal eden bir eş ve 1800’lü yılların Bohemya’sında yüzme derslerinden hoşlanmayan bir çocuk gibi farklı dünyalardaki karakterlere rastlıyoruz. Üstelik ülkelerin farklılığının yanında zaman konusunda da sürprizler var. Tarih içinde güzel bir gezinti. Melankolik karakterler çoğunlukta diyebilirim.

En sevdiğim iki öykü; Kremalı Patates ve Yaprak. İkisinde de mekan anlatımı çok iyi. Görsel olarak canlandırabildim onları kafamda. İki öykü de incecik, kırılgan. Cam bir şişeye koyup denize bırakalım, sonsuza dek o saflıkta kalsınlar.

İlk ve güzel bir kitap. Ardından nice güzel hikayelerin geleceğine şüphe yok. Tebrik ediyorum Tuğba Gürbüz’ü.