Yağmur Damlaları Arasındaki Mesafe – Justin Ker

IMG_0419Singapurlu yazar Justin Ker’in öykülerini okurken dünya turuna çıkmış gibi oldum. Hindistan, New York, Şili, Lübyana, Bağdat, Hong Kong, Tayland, Bolivya gibi birbirinden farklı kültürlere misafir olan kısa öykülerden oluşuyor kitap.

Genelde melankolik karakterleri var öykülerin. Yanlış kadınla evli olan adam, artık bir alzheimer hastası olan kocasından gördüğü zulmü kendi lehine çeviren kadın, şiirinin sadece başlığını yazdığı kağıdı uçan şair, konuşmaktansa yazmayı seçerek iletişim kurmaya çalışan adam, ayrıldığı sevgilisinin kahkahasını arayan genç gibi ilginç karakterlerle süslü metinler.

Öykülerin çoğunda hafif yağmur yağıyor. Yağmur damlalarının düşüşünü anlatıyor. Hüzünlü karakterlerin dünyaya bakışları çok farklı. Sanki görünmez bir süzgeçten geçen anılarını süzgecin üstünde kalan zaman tortuları ile anlatmayı seçiyorlar. Detaylar çok keskin. Bu küçük ama keskin detaylar öyküleri güçlendiriyor ve adeta merkezi haline geliyor.

Yağmur iniyor ve insanlar binalarla altgeçitlere kaçıyorlar. Kaldırımlar artık boş, gökyüzünün yansımasıyla kayganlaşmış vaziyette. Çatı olukları çalkantılı beyaz akıntılara dönüşüyor ve bir kaldırım taşının yanındaki tıkanmış rögar ağzı yola doğru su fışkırtıyor suyun her bir fırlayışı bir kalp atışı kadar sabit. İnce su dalgaları sonu gelmez terkin dalgaları gibi cam pencerelerden kaçarak dış sokaktan gelen ışığı kırıyor. İki bina arasında sallanan bir telefon hattında, yağmur damlaları hattın ortasındaki hafif çöküntüye tutunuyor. Bir yağmur damlası yere düşünce yerine derhal bir yenisi geliyor. Yağmur gökyüzünün rengini değiştiren bir paravan misali, kentin üstüne bir sepya filtre örtüyor. Kent sanki zamanda geriye, tam renki fotoğrafların icadından önceki çağa gitmiş gibi. Işık yaygın ve dingin hale geliyor. Boş durumdaki ufak bir dar sokakta, içinde boş  bir bira şişesi bulunan bir kahverengi kağıt torba terk edilmiş bir evin pervazında , dar girinti sayesinde yağmurdan korunmuş halde duruyor. Bu yağmur paravanıyla belirli ışık altında, torbanın şekli ve kırışıklıklarının örüntüsü gözün görsel bir şüphe yaşamasına yol açıyor. Kahverengi kağıt torğabıb yerinde, göz başka bir şey, bir insan figürü görüyor; elleri zühtle birbirine kenetlenmiş, şu küçük Bakire Meryem heykellerinden birini. ( Yağmur, sayfa 145 )

Şu alıntıyı okuyan beni tanıyanlardan ‘tam kendine göre bir kitap bulmuş ‘ dediklerini duyar gibi oluyorum. Tam isabet 🙂 Öyküleri okumadım arkadaşlar, adeta içtim. Limonlu çayım gibi, tadını çıkara çıkara, soğudukça ocağın altını açarak, yeniden yeniden ısıtarak, yudum yudum içtim.

IMG_0287

Yazarın bir insan gözünün gördüğü herhangi sıradan bir yaşam anını en ince detayına kadar böylesine güzel anlatmasına hayran kaldım. İlk kitabı olması ayrıca şaşırtıcı. Kendisi Singapur’da Ulusal Nörobilim Enstitüsünde hekimmiş. Kitabın yazarı tanıtan bölümünde; ‘Hasar görmüş beyin ve hasarlı hatıralara yönelik özel bir ilgisi olduğu’ yazıyor. İnternette araştırınca hakkında çok fazla bilgi yok. Goodreads’te verdiği sitede öykülerinin orijinal metinleri var. İsteyenler şuradan bakabilir: https://justinker.diaryland.com

Emrah Saraçoğlu’nun çevirisi başarılı. Alakarga Yayınları’ndan çıkan kitabın türkçe yayın hakları Kalem Ajans aracılığıyla alınmış. Bu kitapta da mı Nermin Hanım’ın parmağı var diye merak ettim 🙂

Reklamlar

2018’de Okuduğum Kitaplar Üzerine Notlar

Nefis bir kitap adında yoğunlaşıyorum bu yılı düşündükçe; Hızlandıkça Azalıyorum. Kjersti Skomsvold’un bu kitabı ve bahsetmeden edemeyeceğim müthiş kapak tasarımı sık sık hayatımın içinde, gizli bir pencereden beni izleyen endişeli bir anne gibi duruyor. Hızlanmak, her şeye yetişmek, daha çok kitap okumak, daha çok film izlemek, oğluma daha çok vakit ayırmak, süper anne olmak, harika yemekler pişirmek istiyorum. Ama yetemiyorum, yetişemiyorum. Ve kitabın kapağındaki gibi kocaman bir süzgeç var ruhumun etrafında. Bende kalanlarla hayata devam ediyorum ama tutamadıklarım uçup gidiyor başka ruhlar arıyor sanki kendine. İşte bir kitap kapağından kendine kişisel analiz  yapma örneği 🙂 Bu kitabı bir önceki yıl okumuştum. Bu yıl okuyabildiklerimi sonraki yıllara böyle içtenlikle taşıyabilecek miyim emin değilim. O nedenle kısa bir kendime not gibi okuduklarım, sevdiklerim, sevmediklerim  yazısı yazmak istedim. (Bu yıl istediğim kadar kitap okuyamadım. Yetişemedim 🙂 )  Sadece kitaplar ve hatta kitap kapakları olacak bu yazıda. Blog yazılarını biraz zaman kapsülüne benzetiyorum. Yıllar sonra okuduğum zaman hayret ediyorum yazdıklarıma. O yüzden epey de keyifli aslında.

Bu yıl okumaya  Koreli yazar Han Kang’ın 2016 Man Booker ödülünü almış, yerlere  göklere sığdırılamayan Vejetaryen kitabı ile başladım. Benim için epey hayal kırıklığı yaratan kitap bir çok edebi makam ve okuyucular tarafından çok iyi olarak nitelendirildi. Gördüğü rüyaların ardından vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hikayesini anlatıyor kitap. Ama hakkını vereyim kitap kapağı muhteşem ve kesinlikle içerikle uyumlu.

Collage_Fotor

Madem Man Booker ile başladık yine aynı ödülün 2005 yılı sahibi olan diğer bir kitapla devam edeyim. İrlandalı yazar John Banville’in Deniz isimli kitabı, sanat tarihçisi olan bir adamın eşinin ölümünün ardından çocukluğunun geçtiği kasabaya gidişi ve orada geçirdiği sessiz günlerde geçmiş günlerini hatırlaması üzerine son derece durgun ve ağır ilerleyen bir konuyla ilerliyor. Man Booker ödüllü kitaplarla aram pek iyi değil diye düşünürken aklıma Julian Barnes geldi. Bir son Duygusu isimli sevdiğim kitabıyla ödüllü yazar/ kitaplara önyargımı sıfırlamama yardımcı oldu.

Bu yıl okuduğum ve neredeyse her yazdığı satıra hayran olduğum Wilhelm Genazino maalesef bu ay hayata veda ettti. Müthiş bir gözlem ustası olduğunu düşünüyorum Wilhelm Genazino’nun. Onun kitaplarını okuduktan sonra çevremde gelişen olaylara ve yanımdan geçen insanlara eskisi gibi bakmıyor, onun satırlarının aydınlattığı gizli bir pencereden bakıyorum sanki. Yazdığı nefis kitaplardan dilimize kazandırlan sadece üç kitabı var. Umarım diğer kitapları da türkçeye çevrilir ve okuma şansımız olur. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, O Gün İçin Bir Şemsiye ve Aşk Aptallığı; üçünün de ortak özelliği ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitaplar olması. Üç kitap için de yazdığım notları  blogdan okuyabilirsiniz.

Collage_Fotor kopyası

 

0000000355199-1

Genazino’dan sonra yatay bir geçiş yapıp Philip Roth’un Sokaktaki Adam kitabından bahsetmek istiyorum. Son durakla başlayan, yol boyu hayatını gözden geçiren bir adamın öz eleştirisi üzerine bir kurgusu var kitabın. Genazino’nun son kitabındaki ölüm ve yaşlılık korkusu bu kitapta baş konu. Bir nevi bitmiş bir hayatı masaya yatırıp üzerinde otopsi yapmış Philip Roth. Ve bunu yaparken de çok güçlü bir dil kullanmış. Şimdiye kadar okuduğum ilk kitabı ama kesinlikle uzun uzun cümleleri ve güçlü kelimeleriyle beni kendine bağladı.

 

 

0000000690250-1

Şimdi biraz uzak doğu topraklarına götüreyim sizi. Çinli yazar Yu Hua, kitabı Yaşamak ile Çin’in tarihinde yaşanan siyasal ve toplumsal değişimleri kahramanımız Fugui’nin yaşam deneyimi ve gözlemleriyle hikayeleştirmiş. İnanılması güç acılarla dolu bir ömür sürmüş Fugui. Hiç tanımadığı bir yabancıya anlattığı hikayesi yüksek bir tempoda devam ediyor. Son derece sürükleyici bir kitap.

 

 

 

Bu yıl elbette öykülere de ağırlık verdim. Aslında öykü kitapları okumak önceliğim oluyor. Ama bu yazıyı yazarken bu yıl fazla öykü kitabı  okumadığımı fark ettim. Aslında kitaplaşmamış epey öykü okudum ama  onları tek tek yazmam mümkün değil. Okuduklarımın çoğu çeviri eserler oldu tesadüfen. İrlanda Edebiyatı’nın güçlü öykücülerinden Claire Keagan ‘ın Mavi Tarlalardan Yürü kitabıyla İrlanda’nın soğuk ve rüzgarlı doğasında gezintiler yaptım. Ve kesinlikle Keegan’ın öykülerini çok sevdim. Biraz sinematografik bir anlatımı var yazarın. Doğanın öykülerdeki yeri bu anlatıma güç katıyor. Rüzgarın sesi satırlar arasında duyuluyor. Alois Hotching’in  Belki Bu Defa, Belki Şimdi kitabı maalesef yazım yanlışları ve anlaşılmaz çevirisi ile benim için listemin son sıralarına girdi. Tekinsiz atmosferi ve tuhaf  karakteriyle ilgi çekici ama insanı kolayca yakalamıyor kitap. Grace Paley’in İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden kitabı benim için bu yıl okuduğum en iyi öykü kitabı olarak hak ettiği yerde. Öyküler sıradışı ve eğlenceli. Anlatım dili mizah içeriyor ve zekice kurgulanmış öyküler var. Yazarın kendi hayatı ve politik duruşu da yer buluyor öykülerde. Üç kitap da Yüz Kitap yayınlarına ait. Artık sevdiğim yeni bir yayınevi var 🙂

Collage_Fotor 3

Türk Edebiyat’ından bu yıl sadece Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Seçilmiş Öyküleri’ni ve Eyüp Tosun’un ilk kitabı olan Kör Islık’ını okudum. Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun bir kaç kitabından derlenen 14 öykü birleştirilmiş bu kitapta. Güçlü bir kalemden güçlü öyküler. Eyüp Tosun’un Kör Islık’ığında  zaman zaman lezzetli ve yerinde benzetmeler (benim gibi benzetme avcısı biri için bulunmaz nimet) öyküleri derinleştirdi. Bazen de bulunduğu yere büyük geldi. Samimi ve sade dili ile karakterleri okuyucuya iyi açmış Eyüp Tosun.

Collage_Fotor 6.jpg

Sıra geldi Yedi Yıl’a. Yazarı Peter Stam İsviçre’nin son yıllarda en çok konuşulan yazarıymış ve kitabı ülkemizde  yılın en iyi 50 kitabından biri seçildi. ( söz konusu liste gerçekten de enterasan kitaplarla dolu. Hala görmeyenler için tartışmalı listeyi şuraya ekledim en iyi 50 kitap )  Ve buna gerçekten inanamıyorum. Son derece vasat bir kitaptı bence Yedi Yıl. Dili, kurgusu, karakterleri hiç bir yenilik vadetmeyen bir kitap. Kapağı zaten içeriği anlatıyor. Benim bu kitabı okumak için seçmem paylaşımlarını severek takip ettiğim Nermin Mollaoğlu vesilesiyle oldu. Ama maalesef beğenmedim.

Collage_Fotor7

Yedi Yıl gibi diğer bir hayal kırıklığı yaratan roman Bjorn Rasmussen’in Ten Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Bir Kılıftır kitabı. Kimin, ne zaman ne anlattığı belli olmayan sayıklamalarla dolu bir hikaye. Cinsel kimliği ve varlığı ile ilgili sorunları olan bir karakter var ve saplantılı bir aşkın içinde kıvranıyor. Anlatım rahatsız edici demiş birçok okuyucu. Rahatsız edici değil, anlamsız, duygusuz ve gereksiz derecede komik buldum ben. Kitapla ilgili beklentim ne yazık ki çok farklıydı. Okumasam da olurdu dediğim kitaplardan biri.

Şimdi size üç kadının üç romanından bahsedeceğim. İlki Özlem Narin Yılmaz’ın Kapıyı İçeriden Kilitledim kitabı. 1950’ler ve 2000’li yıllar arasında geçen karşılıksız  bir aşkı anlatıyor roman. Aslında oldukça iyi bir roman ama benim için kitapta hiçbir yenilik ve sürpriz yoktu. Diğeri Tuğba Doğan’ın Musa’nın Uykusu kitabı. Yazarın ilk romanı olmasına rağmen oldukça olgun bir dili var. Yatalak kardeşine bakan Zeliha’nın iç sesleri bilinç akışı yöntemiyle anlatılıyor. Kullandığı dil ve anlatmak istediği mesele beni etkiledi. Yeni kitaplarını da mutlaka okumak isterim. Son bahsedeceğim roman Zeynep Kaçar’ın Kabuk’u. Asırlardır akan acı nehirlerinde akıntıya kendini bırakmış kadınların romanı Kabuk. Titizlikle düşünülmüş bir kurgu ve sade anlatım romanı akıcı kılıyor. Aile ağacını kafamda oturtmak epey zor oldu ama sonunda başarınca daha keyif aldım kitaptan.

Collage_Fotor9

Kuzey Avrupa edebiyatından  bu yıl payıma düşen iki kitap oldu. İlki  Kjersti Annesdatter Skomsvold’un  33 isimli kitabı. Hızlandıkça Azalıyorum ile gönlüme taht kuran yazar maalesef bu kitabında aynı etkiyi vermedi bana. Sorunlu öğrencilerden oluşan bir okulda matematik öğretmenliği yapıyor karakterimiz. Gerçekler ve kahramanın hayal gücü arasında bir çizgi yok ve geçişleri anlamak çok güç. Saplanıp kaldığı düşünceler hikaye içinde orada burda dağınık verilmiş. Anlamakta zorlandım. Diğer kitap, Doppler karakteri ile sevdiğimiz unutulmaz kitabın devam kitabı olarak okunan Bildiğimiz Dünyanın Sonu. Erlend Loe bu kitapla da epey mizah içeren bir anlatım yakalamış. Bu kez Doppler yuvaya dönüyor ve olaylar gelişiyor. Şurada kitaba dair notlarım var. Arada henüz türkçeye çevrilmeyen Volvo Trucks isimli bir kitap daha var. Bu kitapta Doppler ‘ın ormanda geçirdiği zamanlar da varmış ama yan karakter olarak yer alıyormuş Doppler. O yüzden ayrı bir kitap gibi okunabilir. Yayınlanırsa tabii 🙂

Collage_Fotor1

 

0001706035001-1

İspanyol edebiyatından tadımlık bir kitap vardı bu yıl listemde. Enrique Vila -Matas’ın Montano Hastalığı. Benim için yorucu bir okuma oldu. Sürekli araştırmam gereken kitaplar ve yazarlarla dolu sayfaları görmezden gelemediğim için çok ara vererek okudum. Belli bir süre sonra hangisi kurguya ait, hangisi kurgunun içinde kurgu ( günlük ) kafam karıştı ve keyifsiz ilerlememe neden oldu. Bu kitabı okurken başka kitap okuyamadım. Beni okuma eyleminden uzaklaştırdı. Belki de çok yanlış bir zamanda okudum hepsi bu. Ama sayesinde Seda Ersavcı gibi harika bir çevirmen tanıdım. Çevirdiği diğer kitapların peşindeyim.

Artık okuduğum son kitaplara geliyoruz. Farkındayım uzun ve detaylı bir yazı oldu 🙂 Yalnız sizce de Jaguar Yayınevi  enfes kitap kapakları seçmiyor mu?

0000000634681-1

Diğer bahsedeceğim kitap Hadula ; yazıldığı dönem düşünülünce gerçekten etkileyici bir kitap. Dili ve kurgusu da epey sade. Ancak Hadula’nın dağlarda kaçtığı bölümlerde biraz sıkıldım. Çok fazla tekrar söz konusu gibi geldi bana. 1900’lü yılların Yunanistan’ına bakış farklı bir deneyim oldu benim için.

 

 

 

0000000584942-1Ben Lerner ‘in Atocha’dan Ayrılış kitabı kazandığı bursla İspanya’ya İspanyol İç Savaşı ve şiir hakkında araştırmalar yapmak için giden bir Amerikalı öğrencinin kendi kişisel çalışması ve gözlemlerini anlatıyor. Kitap anlatmaya çalıştığı yazar-şair olma/olamama durumunu başarıyla yansıtıyor. Başka bir ülkede akıcı konuşmadığın bir dilde var olabilme kaygısı o kadar iyi anlatılmış ki, çoğunlukla kendimden izler buldum. Kahramanımız Adam’in anlatmaya zorlandığı hisleri, o karışık ruh durumu, alkol ve uyuşturucunun etkisi ve sanat yapma çabasıyla ilişkisi çok iyi anlatılmış. Edebi sahtekarlığın sınırlarında gezinen iç seslerle bezenmiş bir kitap.

 

BirKadininPenceresinden-1024

 

Bir kadının Penceresinden Şair Oktay Rifat’ın yazdığı ilk romanmış. Üç çocuk annesi Filiz’in sorunlu evliliğinin neden olduğu bunalımları, ruhsal durumunu ve yaşadığı çevrenin etkilerini çok güzel anlatıyor. Filiz, Devrimci Selim ve Filiz’in eşi Bedri ana karakterler olarak okunurken aslında romanda İstanbul Boğazı da ayrı bir karekter olarak yer alıyor. Filiz’in duygu durumuna göre boğaz sık sık karşımıza çıkıyor. Oktay Rifat’ın şiirin kıyısında gezinerek yazdığı bu roman oldukça etkileyici ve değerli. Anlatımdaki güzellik sık sık karşımıza çıkmayacak türde.

 

0000000064706-1

Fransız Edebiyatından okuduğum Patrick Modiano’nun En Uzağından Unutuşun kitabı geçmişe uzanan sade bir bir yolculuk metni. Özgür ruhlu gençlerin dönemin koşulları altında var olmaya çabalamaları sade ve özgün bir dille anlatılmış. Yıllar sonra detaylara çok da anlam yüklenmeden  aktarılan anılardan oluşuyor.

 

 

 

0000000679811-1Ve sona,  bu yıl beni en çok etkileyen kitabı Anna Seghers’ın Transit kitabını bıraktım. İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlardan kaçmaya çalışırken yerinden yurdundan olan insanların romanı Transit. Yazar biraz da kendi serüveninden yola çıkarak okunması iç acıtan, savaşın zorluklarını ve sebep olduklarını müthiş bir şekilde ortaya koyan bir eser yazmış. Romanın ana karakteri kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adam. Böyle bir adamın yaşamının içinde olan biten değişiklikler ve çevresinde etkileşim kurduğu insanlar romanın temelini oluşturuyor. Marsilya şehri kapana kısılmış karakterlere şefkatli bir anne gibi ev sahipliği yapıyor. Kafelerde birbirine sokulan insanlar çaresizliklerini bir an olsun unutuyorlar.  Christian Petzold ‘un bu muhteşem romandan uyarlanan aynı isimli filmi kitapla paralel bir konuya sahip. Kitap ve film üzerine kısa yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.

 

Orada Bir Yerde- Engin Türkgeldi

IMG_76662017 yılının okuduğum son kitabı oldu Orada Bir Yerde. Zaman ve mekan kavramlarını vurgulamadan nasıl sağlam bir öykü evreni kurulura iyi örnekti öyküler. Orta çağda geçiyormuş izlenimi verse de aslında zaman belirsiz. Karakterler ise isimsiz olmalarına rağmen oldukça gerçekçi. Bunda öykülerin çoğunun birinci tekil şahıstan yazılmış olmasının da etkisi var bence.

Erkekleri Kuzey Savaşı’na gitmiş hiçbir yerin ortasında bir kasabada başlar hikayeler. Anlatıcı kasabadaki sakat erkeklerden biridir. Olanları güzel sade bir dille özetler ve gelen habercinin getirdiği kötü haberle kendi lehine güzel bir sonla bitirir öyküyü. Sonra bir köle pazarına düşer yolumuz. Satın alınan köle başına gelenleri soğukkanlılıkla anlatır. Öykülerdeki bu dili, bana göre tam da aradığım kelime buydu; soğukkanlı dili çok sevdim. Satırlardaki acı oldukça gerçekçi ama anlatım soğukkanlı. Okurken duygu size geçiyor, kullanılan dilin güçlü mahareti sizi izleyici koltuğunuzda rahatsız ediyor. Aslında söylemek istediğim öyküyü okumaktan çok izliyor hissine kapılmanız.

Köle pazarında yaşananlardan sonra ıssızlığın ortasında küçük bir çiftliğe doğru yol alıyoruz. Kendi halinde yaşayıp giden kahramanımızın hayatı bir gün bir ziyaretçinin gelmesiyle nasıl değişiyor izliyoruz. Süregelen Kuzey savaşı tüm öyküler boyunca anılıyor. Kimi öykülerde savaş devam ediyor kimisinde bitmiş ve insanların hayatını nasıl etkilemiş görüyoruz.

Öykülerin içinde bir sonraki öyküye gönderme yapan küçük ipuçları var. Kitabı ara vermeden okursanız bu ipuçlarını yakalamanız daha kolay olur. İnsan olmanın, insanın kendi içinde yaşadığı ikilemin ve tutarsızlığın, bencilliğin, merakın ve açgözlülüğün anlatıldığı hikayeler yer alıyor kitapta.

Farklı bir cenaze yemeği pişirilen tuhaf köy, dişleri için köle toplayan efendi, en iyi anlarını ölümsüzleştirmek isteyen eş, Endülüs Köpeğinin çağrısını uygulamak zorunda hisseden adam, cüceler sarayına gitmek isteyen cüce ve daha birkaç enteresan karakterin öyküleri ile bezenmiş bu kitabı keyifle okudum.

Pastoralya- George Saunders

img_7292.jpgBu yaz görüştüğümüzde sevgili Füsun Çetinel tavsiye etmişti kitabı. Daha önce tavsiye ettiği her kitabı çok severek okumuştum. Pastoralya da yine beni şaşırtan ve etkileyen bir kitap oldu. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.

 
Hakkında ‘Kaybedenlerin Kulübü ‘, ‘hayata tutunamamış insanların hikayeleri’ denmiş. Doğru ama klişe tanımlamalar. Bir de sıradan insanların sıradışı hikayeleri benzetmesi var. Kitaplar hakkında yorum yazılarında bunları ben de epey kullanmış olabilirim. Klişe kalıpların cuk oturan halleri insanı yeni kelimelerle maceraya çıkmaktan alıkoyuyor. Ama savunmasız da olsa böyle yolculuklara çıkmanın zamanı çoktan geldi.

Okurken fena şekilde etkilendiğim bir kitabı öylece bırakıp yeni bir kitapla yelken açamıyorum okuma denizinde. Pastoralya da bu kitaplardan biri. Hem George Saunders öykücülüğüne giriş yaptığım kitap hem de absürt hikayeleri bu dozda okuduğum ilk kitap. Etgar Keret’i çok severim. Türkçede bu tarz hikayelerde iyi olarak gördüğüm İsahag Uygar Eskiciyan ‘ın kitaplarıyla tanıştığımdan beri Türk Edebiyatı’nda hikaye anlatımında çeşitlilik ve yeniliğin uzun zamandır beklediğim bir okuma deneyimi olduğunu anladım. Ömür İklim Demir’in hikayelerini de belki bu kategoriye koyabilirim. Gerçekler üzerine kurulu edebiyatın yeri ayrı. Ama biraz fantastik ögeler öyküleri dinamik yapmakla kalmıyor okuyucuyu da farklı dünyalarda gezintiye çıkararak, pasif olarak gerçekleştirilen okuma eylemini eğlenceli ve maceralı kılıyor. Her okur bu tarzı sevmiyor. Saunders hakkındaki birkaç yorumda da açıkça yazmışlar. ‘Okurken içine giremediğim kitap’ diye. Keret ve Eskiciyan da bu gruba girer o okuyucular için. Bende ise tam tersi etki yapıyor. Paslanmış beyin hücrelerimi kontrol altına alıp onlara adeta elektrik şoku vererek canlandırıyor. Kafa çalıştırıyorlar bir nevi. Karşımda okurken beni izleyen biri olsa delirdiğime dair düşüncelere kapılabilir. Çünkü mimikler coşuyor okurken. Gülümserken aniden kaşlarınız çatılabiliyor, ya da ağzınızı kapatamadığınız sürekli bir gülümse halinde, aşırı doz bir sakinleştirici almışsınız da bulutlarda geziniyormuşsunuz havasında görülebiliyorsunuz. Kitabın arka kapağında ‘okurunu felce uğratmayı başarıyor ‘demişler. O kadar korkunç değil merak etmeyin 🙂

Altı hikaye yer alıyor kitapta. İçlerinden en sevdiğim ‘Berberin Mutsuzluğu’ oldu. Berber Mickey’in tereddütlü halleri, yaşlı annesinin dikkat çekmek için yaşadığı krizler, Berberin şimşek hızıyla çalışan hayal gücü, ayak parmakları ile ilgili talihsizlik, hepsi mizahi bir dille anlatılmış. Öykülerin hepsi için bu dil geçerli. Çok fazla imge kullanma yoluna gitmeden ve kara mizahın yardımıyla kurgulanmış hikayeler. Bernie teyzenin mezarından çıkıp gelmesi ve salonun ortasında herkese talimatlar yağdırması, tema parkı çalışanlarının vicdani hesaplaşmaları, daha iyi bir yaşam ve kişilik hayali kuran Winky’in başarısızlığı, Firpo’nun acınası mutsuzluğu, Berber Mickey’in tuhaf halleri ve son öyküdeki karakterin yaşadığı dilemma okuyucuyu düşündürürken silkeleyen hikayeler.

George Saunders’ın tüm kitaplarını Niran Elçi çevirmiş. Oldukça başarılı bir çeviri olduğunu düşünüyorum.

‘Ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemli’ kapsamında düşünürsek her iki ögeyi de fazlasıyla başarlı taşıyan bir kitap. Geçtiğimiz aylarda George Saunders, Arafta ( Lincoln In The Bardo) isimli kitabıyla Man Booker ödülünün ABD’li ikinci kazananı oldu. Üstelik öykücü yanıyla tanınan yazarın ilk romanı. Kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde edebiyatın okur üzerindeki etkisi ile ilgili şunu söylemiş.
“Kurmacanın manevi açıdan ne yaptığını düşündüğümde, çokluklarla dolu- bir anlamda parçalanmış- bir insanı düşünmek hoşuma gidiyor. Her insanın içinde 100 bin insanın yaşadığını bile düşünebilirsiniz belki. O insana bir roman bırakıyorsunuz, ve o insanın içindeki alt-insanların belli bir kısmı geçici bir süreliğine canlanıyor veya harekete geçiyor. Belki bu durum birkaç gün bile sürüyor, kitaba bağlı. Tabii, yıllar önce okuduğumda içimde bazı şeyleri hayata geçiren ve hâlâ bende ölmemiş kitaplar da var.”

İşte Saunders’in öykülerini okurken içimdeki yüz bin insan harekete geçti.

 

 

Yüzen Fazlalıklar- Fadime Uslu

IMG_6701

Yüzen fazlalıklar son zamanlarda okuduğum nadir iyi öykü kitaplarından. Yazım dili, karakter seçimleri ve her bir öyküdeki olay kurgusuyla farklı ve ilgi çekici. Öykülerin içinde doğa ve müzik ritimli bir ilişki içinde.

Kitaptaki dört öykü Leyla, Belgin ve Mari ekseninde dönüyor. Tüm kitap bu karakterlerle devam edecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Onların melankolik dünyasında dolaşmaktan da gayet memnundum. Özellikle, hasta olduğunu bildiğimiz Leyla’nın geçmişi üzerine rüyalar görmesi, sonrasında düşüncelere dalması ve her seferinde felsefi derinliklerde bir sözünün olması kardeşi Belgin’i şaşırttığı kadar okuyucuyu da şaşırtıyor. Hiç beklenmedik bir anda ‘İnsanın duyduğu azap ve bağışlama, verilen ödül ya da ceza değil, onlar zaten insanın içinde.’ diyor. Sonra da ekliyor; ”Biliyor musun Belgincim, şimdi öyle bir yerdeyim ki acılarımı ıslıkla çalabilirim.’’ Leyla neden bu kadar acı yaşamış, nasıl onlarla yaşamayı öğrenmiş, bunlar öykülerin konusu değil. Leyla hakkında biraz bilgiyi Kırlangıç Senfonisi adlı öyküde okuyoruz sadece. Yaşanmamış hüzünlü bir aşk hikayesidir bu ve hastalığının ilerlemesiyle geçmişin gri katmanlarından çıkıp yeniden canlanmış gibi bir yer bulmuştur Leyla’nın belleğinde.

Sonraki hikayelerde farklı karakterler çıkıyor karşımıza. Hepsi kadın yine. Adı geçen bir kaç erkek karakter var ama onları sadece adları ve geçmişteki rolleri ile tanıyoruz. Kadınların hakim olduğu hikayelerden oluşuyor diyebiliriz bence kitap için.

En sevdiğim hikaye ‘Özgür Kedi Kokusu’ . Yeni tanışmış iki yabancının diyalogları enteresandı. Önyargı nedeniyle kafamızda neler kurguladığımızın farkında mıyız acaba? Bir insanı dış görünüşüyle yargılamak en sık yaptığımız şeylerden değil mi? Bu öykü biraz bunun üzerine değinmiş. Sıcak bir anlatımla, küçük detaylarla hikayeyi güzelleştirmiş.

Fadime Uslu öyküleriyle size Buika dinletirken aniden japonya’ya götürebiliyor. Kırlangıç senfonileri, alabalıklı haiku’lar, poyrazın zeytin ağaçları ile dansı, güzel bir sohbetin ortasından sessizce uçarak geçen baykuş gibi doğanın küçük mimikleri ile bezenmiş öyküleri.

Son öykü Japon yazar Yasunari Kawabata üzerine kurgulanmış. Bir söyleşisinde okuduğuma göre Fadime Uslu’nun etkilendiği yazarlardan biriymiş Kawabata. Yazarın ölmeden önceki son gününe odaklanmış bir öykü. Çok da iyi anlatmış son anlarını.

‘Yüzen Fazlalıklar ’ isminin nereden geldiğini anlayabilmeniz için kitabı okumanız gerekli. Bir de kapaktaki o güzelim kırlangıcın hikayelerde nerelerde uçtuğuna dikkat edin derim. Eğer şanslıysanız onların müziğini duyabilirsiniz.

 

 

Küçük Paris Fena Öksürüyor – Sedat Demir

fullsizerender.jpg

Aşk Acı, Hayat Meze, Dünya Bataklık

Yazmak isteyen kalemi elinde biri. Kitabın açılışını o yapıyor. Sıkıntılı ve ara sıra bu sıkıntısını küçük gören bir tavrı var. Okuyucuya seslenen cümlelerle yaptığı girişte küçük bir halk efsanesine değiniyor. Girit Türkü, kuyumcu Sarı Dede ve onun karşılık görmeyen aşkından doğan trajik bir nefret hikayesini anlatıyor. İlginç bir bataklık burası, oraya gelen bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Aşkların hazin sonlarının hikayeleri gömülü burada.

Triportörlü Hikaye

Böyle ilginç bir girişi var kitabın. Önce çevreyi ve sokağı tanıyoruz. Samatya’daki İkiyüzlü Çeşme sokağına kadar usul usul geliyoruz. Sonrasında karşımıza mahcup bir genç adam ve yaşlı bir kadın çıkıyor. Genç adamın önünde bilgisayar, telefon ve kağıt kalem var. Ara ara bir şeyler karalıyor. Görüş alanında yaşlı kadın var. Kadının adı Sadberk. Kadın eliyle eteğini çekiştiriyor, uzun olan eteğini daha da uzatmak için. Anlık ziyarette bulunan karakterler girip çıkıyor metne. Sonrasında araya bir triportörün sesi giriyor. Ve onunla birlikte iki karakter daha bir görünüyor bir kayboluyor. Sonrasında Sadberk biraz kendini, biraz Mevlüt’ü anlatıyor.

Kitabın ilk bölümünde, hadi ilk öykü diyelim ( aslında çok da belirgin bir kalıba sokulacak metinler değil, epey farklı tarzda deneysel metinler) sinematografik bir anlatım hakim. Öyle ki ben kendimi bir Jean Pierre Jeunet filminin içinde sandım. Birazdan Dominique Pinon gelecek ve triportörü çalıştırıp, kasanındaki portakallar sağa sola savrulurken geçip gidecek hikayeden. Görsel ve işitsel tüm detaylar birleşip harika bir filme dönüştürüyor hikayeyi. Aklımda izlemekten keyif aldığım Mic Macs à Tire-Larigot, Delicatessen ve Amelie filmleri canlanıyor. Sedat Demir’in satırları benim hayal gücümü fazlasıyla tetikliyor. Hikayedeki atmosfer öyle başarılı ki, bir kumru olup tepeden Samatya’ya bakıyorum. Sadberk hanımın evine giriyor, ışığın ulaşmadığı loş koridorlarında dolaşıyor, oradan Mevlüt’ün mutfağına uğruyorum. İlk bölüm en fazla etkilendiğim bölümdü. Yazma uğraşı, kurmaca düzeni, sinematografik anlatım, atmosfer oluşturup hikayenin başlığına sonradan yer verme gibi denemelerle edebiyat oyunlarının fazlasıyla yer aldığı bir metindi.

İyi Filmler, Tatlı Rüyalar

Sakın ola ki yerli film seyretme oğulcuğum! Ecnebi film seyret, seyret ki onlar fevkalade latif oluyorlar, fevkalade terbiye ediyorlar sendeki manayı. Görgün gelişir, bilgin gelişir. Dünyayı tanırsın. Kitap okumak gibidir, insan okumak gibidir sinema.’ *

İkinci bölümde ise karşımıza Nurperi hanım ve sinema çıkıyor. Eşiyle olan mutsuzluğundan kaçmak için sinemaya sığınan bir kadın Nurperi. Apartmandaki küçük çocukla güzel bir dostlukları var. Anne sevgisinden yoksun ufaklık sık sık Nurperi hanımı ziyarete geliyor ve beraber bir şeyler yiyip film seyrediyorlar. Ve delikanlı bize bu satırları yıllar sonra bir anısı olarak aktarıyor. Bu ziyaretler esnasında Nurperi hanım sık sık kendi hikayesini anlatıyor. Ve boş çerçevedeki adamın hikayesini…

Ölürsem Yazıktır

Son bölümde daha çok Samatya var. Ve Suzan’ın hüzünlü hikayesi. Anılar, sokaklar, şarkılar ve şarap. Ve ölümler. Oğullar, sevgililer ve mazi. Yaşlılık ve yalnızlık. Ara sıra Küçük Paris öksürüyor, Suzan dinliyor. Suzan biraz da eskiyi arıyor ama farkında boşuna uğraşının ve yavaş yavaş yok oluşa doğru gittiğinin. Ve bir triportör hikayenin içinden usul usul geçiyor…

Deterjan ve bisküvi kokan ahşap bakkalın köşesinden evinin sokağına hızla daldığında, çekirdek açan Ermeni kadınları gördü. Evlerinin önünde oturuyorlar. Küçük Paris’in ciğerleri bu evler. Toz içinde hepsi, kurum bağlamış, öksürüyor. Ermeni ahşabı, Rum mermeri. Genç olanları aralarında fısıltıyla konuşup, gülüşüyorlar, yaşlı olanları ise siyah başörtüleriyle birer karakuş gibi, birbirlerine tek hecelik bir ses bırakıyorlardı. Tamamı birer hikaye kahramanı olarak, olması gerektiği yerde duruyorlardı.’**

Samatya’nın ciğerlerinde tohumlanan ve her öksürdüğünde bir hikayeyi anlatan satırların kitabı. Okumak hayal gücünüzü şenledirecek.

Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 88
** Küçük Paris Fena Öksürüyor, Dedalus Kitap sayfa: 104

 

Boynumda Bir Dize İnci – Reyhan Yıldırım

 

IMG_1988İlk öykü ile birlikte kitabın adındaki incilerin boğazımda tek tek sıralanacağını, geçit vermez bir düğüme dönüşeceğini anlamıştım.

Bir hiç uğruna sonsuzluğa itilen hayatlar ile başlıyor kitap. Hiç uğruna akan kanlar ile yıkanıyor satırlar. Unutan insana, unutan topluma bir sesleniş Boynumda Bir Dize İnci.

Sonrasında baş rolde kadınların olduğu öyküler ile devam ediyoruz. Kadınlığa yüklenen ağır bedeller, bu bedellerin altında onu taşımaya zorlanan narin bedenlerin hikayelerini dinliyoruz. İç seslerini, umutsuzluklarını, düşlerini paylaşıyorlar bizimle.

Öykülerdeki melankolik atmosferi çok sevdim. Reyhan hanım bana katılır mı bilemem ama ben Selim İleri’yi andım onun satırlarını okurken. Belki de hüznü anlatışlarındaki o güzellikten dolayı böyle bir anımsama yaşadım. Doğanın, çevrenin detaylı ve yoğun anlatımı büyüleyici. Hemen hemen bütün öykülerde mekanın içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Poyraz saçlarınızı savuruyor, dolunay gecenizi aydınlatıyor, uzun mavi kapılardan geçip, usul usul ferlenen mumlarının ışığında eşyalardan yayılan çam kokusunu çekiyorsunuz içinize.

En sevdiğim, en çok etkilendiğim öykü Özne-siz. Asu(de) ‘nim buğulu dünyasından çıkmak istemedim. Üstelik bu öykü yeni bir şair kattı hayatıma; Umarsız Penolepe’nin yazarı Yannis Ritsos ile tanıştım.

Ve aynı öyküden sevdiğim birkaç unutulmaz  satır :

‘’Geleneksel bir korkumuz var, anımsayalım: bazen tanrılar cezalandırırlar mutluluğu. Coşkulu  çıkışlar ve coşkulu inişler, yazgısıdır insanın. Aşk var! Aşk yok! Belki… Of, of… Aşk dediğin ne ki? ‘’

‘’Feribot, neredeyse boş. Tanrılar henüz yazılmış öyküleriyle dertop edip gönderiyorlar hayranlarını karşı kıyıya; ufak-tefek bir sarışın; bir ergen sızısı; bir kurgunun üç yüzlü kahramanı ki içlerinden biri korunmaksızın sevişmiş Apollon’un burnuyla. Üstelik nereyse eminim; verilen ne ilk, ne de son kurbanlar olacak bunlar. İnsanlık tarihi boyunca dolup taşan bütün şu sunaklar… Kara kara düşündüğüm şey şuydu; ‘ben ‘ diyeceğim biri var mı şu hayatta? ‘’

‘’Ve dostlar… ben asıl, bir öğleden sonra ve hala umutluyken, gözlerinde can çekişen kış güneşini seviyorum. Mesela kargalardan hoşlanmam. Ama bir sabah, bir karganın kara kanadına takılan güneş ışığı takılmıştı gözüme, ”İşte yaşam!’’ demiştim. Şimdi nerde olursam olayım karda kargalar için bahçeye ekmek ufalıyorum. Gerisi, hikaye! ‘’

 

İnsanlık halleri ile devam ediyor öyküler ; Küçük kaçamaklar, şehirden kaçışlar, iç dünyalarda gezintiler. Kimi zaman delirmenin eşiğindeki o ince çizgide yürüyor kahramanlar. Ve her satırda inci gibi bir dil, usta bir anlatım dikkat çekiyor.

2016’nın melankolik güzeli Boynumda Bir Dize İnci’nin  o narin kapağındaki Tim Burton kahramanlarını anımsatan mavili güzele selamlar. Ve de elbette Reyhan Yıldırım’a teşekkürler.