Doppler- Erlend Loe

imageOrta sınıf bir kentlinin varoluşunu sorgulaması üzerine bir roman Doppler. Aniden insanın kafasına dank eden gerçekler vardır. Bir çoğumuz bununla erken yüzleşirken diğerlerimiz Doppler gibi koca bir hayatı yaşadıktan sonra karşılaşır. Elbette onun gibi uç hikayeler yaşayanlar da var ya da kararlar alıp uygulamayı ütopya gibi görenler de. Bir sabah uyandığında tamamen farklı bir hayat yaşamak istediğini fark edip, geleceğini o yönde şekillendirmek isteyenlerin hikayelerini çok duymuşuzdur.

Kahramanımızın dönüşüm süreci ise birdenbire başlıyor. Uzun uzun düşünme sonrası alınan kararlar yok. Bir gün ormanda bisikletten düşüyor ve her şey o anda gelişiyor. Sanki beynindeki reset tuşuna basılmış gibi. Orman onunla konuşuyor, sessizlik büyüsüne kapılıyor ve kafasının içindeki kirlilikleri silmeye başlıyor.

Esprili, akıcı ve sürükleyici bir dille okuyorum Doppler’in öyküsünü. Her şeyi geride bırakıp ormana gidip çadır kuruyor. Çoğunuzun aklından böyle bir deneyim geçirmeyi hayal ettiğini biliyorum. Ama açlıkla nasıl baş edeceksiniz? Bir geyiğin kafasına bıçak saplayabilecek kadar cesur musunuz ? Ya da komşularınızın evine girip gizli gizli çikolata çalabilir misiniz? Bize akıl dışı ve imkansız görünen her şeyi olabildiğince doğal yaşıyor Doppler. Kendince haklı yanları var ve bunları onu suçlu görenlere açıklayabilecek kadar da akıllı. Hatta onları etkileyecek kadar da inandırıcı. Hayatı başarı ile dolu ve en sonunda bu başarının onu ele geçirdiğini düşünüyor. Sanki başarılı olmak için yaşamış. Başkaları için başarmış, ve tüm bunların zaman kaybı olduğunu fark ediyor aniden.

Yalnızlık onun için bir amaca dönüşüyor. Ne kadar yalnız olursa kendine o kadar yaklaşıyor. Ama her şey onun istediği gibi gelişmiyor. Bir kere acayip bir bağımlılığı var. O olmadan yaşayamaz. Ormana sığınmasıyla ters düşen bir bağımlılık. Birkaç yerde gözümüze takılan tezatlıklar aldığı kararla yaptıkları arasında uyumsuz görünüyor. Ama bu Doppler bizden daha iyi bilir deyip pek kurcalamıyorsunuz. İnsanlardan ne kadar uzağa giderse gitsin bir şekilde onlarla iletişim kurmak zorunda kalıyor. Çünkü bu insanın doğasında var. Ama iletişim şeklini ve kalitesini belirlemek bizim elimizde. Onun da göz ardı edemediği noktalar oluyor ve hikayesi bunlarla dallanıp budaklanıyor. İki çocuk babası olması da işlerini hiç kolaylaştırmıyor.

Kuzey ülkelerinin insanlarının daha sorunsuz, rahat bir hayat yaşadıklarını düşünürüz hep. En azından ekonomik olarak daha gelişmiş ülkeler ve sosyal anlamda halkları daha şanslı. Hep zannederiz ki orada herkes mutlu, ölümcül hastalıklar yok, kimsenin evine hırsız girmez. Bunlar gibi kötü şeyler onların başına gelmez. Doppler bizim bilmediğimiz yönlerini anlatıyor Norveç’in. Ülkesi hakkında epey içini dökmüş.

Her şeyi bir çırpıda silip atsaydı ve ormanda aksi, tüm dünyaya kendini kapatmış, yabani bir insana dönüşseydi ve biz onun iç konuşmalarını okusaydık bu kadar keyifli bir roman olmazdı. Yaşadığı çelişkileri, inadını, inançlarını böyle doğal anlatması hikayeyi zenginleştirmiş. Zaten oldukça akıcı bir dil var. Karakterlerin zenginliği ile de kurgu daha da şenleniyor. Birkaç karakter ise sanki başlı başına birer hikayeye konu olacak kadar ilginç. Son yok kitapta. Bir devam gelecek hissi yaratmış. Ama bizim çokça kullandığımız ‘inşallah’ ile bitirmiş. Yani ne olacağı belirsiz. Belki de böylesi daha iyi. Bizim bildiğimiz bir Doppler var ve o şimdi Gregus ile ormanın derinliklerinde bir yerlerde…

Boynumda Bir Dize İnci – Reyhan Yıldırım

 

IMG_1988İlk öykü ile birlikte kitabın adındaki incilerin boğazımda tek tek sıralanacağını, geçit vermez bir düğüme dönüşeceğini anlamıştım.

Bir hiç uğruna sonsuzluğa itilen hayatlar ile başlıyor kitap. Hiç uğruna akan kanlar ile yıkanıyor satırlar. Unutan insana, unutan topluma bir sesleniş Boynumda Bir Dize İnci.

Sonrasında baş rolde kadınların olduğu öyküler ile devam ediyoruz. Kadınlığa yüklenen ağır bedeller, bu bedellerin altında onu taşımaya zorlanan narin bedenlerin hikayelerini dinliyoruz. İç seslerini, umutsuzluklarını, düşlerini paylaşıyorlar bizimle.

Öykülerdeki melankolik atmosferi çok sevdim. Reyhan hanım bana katılır mı bilemem ama ben Selim İleri’yi andım onun satırlarını okurken. Belki de hüznü anlatışlarındaki o güzellikten dolayı böyle bir anımsama yaşadım. Doğanın, çevrenin detaylı ve yoğun anlatımı büyüleyici. Hemen hemen bütün öykülerde mekanın içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Poyraz saçlarınızı savuruyor, dolunay gecenizi aydınlatıyor, uzun mavi kapılardan geçip, usul usul ferlenen mumlarının ışığında eşyalardan yayılan çam kokusunu çekiyorsunuz içinize.

En sevdiğim, en çok etkilendiğim öykü Özne-siz. Asu(de) ‘nim buğulu dünyasından çıkmak istemedim. Üstelik bu öykü yeni bir şair kattı hayatıma; Umarsız Penolepe’nin yazarı Yannis Ritsos ile tanıştım.

Ve aynı öyküden sevdiğim birkaç unutulmaz  satır :

‘’Geleneksel bir korkumuz var, anımsayalım: bazen tanrılar cezalandırırlar mutluluğu. Coşkulu  çıkışlar ve coşkulu inişler, yazgısıdır insanın. Aşk var! Aşk yok! Belki… Of, of… Aşk dediğin ne ki? ‘’

‘’Feribot, neredeyse boş. Tanrılar henüz yazılmış öyküleriyle dertop edip gönderiyorlar hayranlarını karşı kıyıya; ufak-tefek bir sarışın; bir ergen sızısı; bir kurgunun üç yüzlü kahramanı ki içlerinden biri korunmaksızın sevişmiş Apollon’un burnuyla. Üstelik nereyse eminim; verilen ne ilk, ne de son kurbanlar olacak bunlar. İnsanlık tarihi boyunca dolup taşan bütün şu sunaklar… Kara kara düşündüğüm şey şuydu; ‘ben ‘ diyeceğim biri var mı şu hayatta? ‘’

‘’Ve dostlar… ben asıl, bir öğleden sonra ve hala umutluyken, gözlerinde can çekişen kış güneşini seviyorum. Mesela kargalardan hoşlanmam. Ama bir sabah, bir karganın kara kanadına takılan güneş ışığı takılmıştı gözüme, ”İşte yaşam!’’ demiştim. Şimdi nerde olursam olayım karda kargalar için bahçeye ekmek ufalıyorum. Gerisi, hikaye! ‘’

 

İnsanlık halleri ile devam ediyor öyküler ; Küçük kaçamaklar, şehirden kaçışlar, iç dünyalarda gezintiler. Kimi zaman delirmenin eşiğindeki o ince çizgide yürüyor kahramanlar. Ve her satırda inci gibi bir dil, usta bir anlatım dikkat çekiyor.

2016’nın melankolik güzeli Boynumda Bir Dize İnci’nin  o narin kapağındaki Tim Burton kahramanlarını anımsatan mavili güzele selamlar. Ve de elbette Reyhan Yıldırım’a teşekkürler.

 

Lodos Çarpması – Tuğba Gürbüz

lodos-carpmasiSıcacık bir fincan kahvemiz başucumuzda. Hava yağmurlu. Kesinlikle yağmurlu.Mevsimlerden sonbahar, ya da kış. Kanepede ayaklarımızı uzatmışız, dizlerimizin üzerinde hafif, yumuşak bir battaniye. Fonda Birsen Tezer. Ve elimizde Lodos Çarpması. Her sayfada kahvemizden bir yudum alıyoruz, koku ve tat cümbüşü kelimelerle birleşiyor, esrik bir ruh hali ile rüyalar, mektuplar, hayaller arasında bir yolculuğa çıkıyoruz.

Lodos Çarpması’na yakıştırdığım atmosfer işte böyle. Keşke böyle şiirsel bir ortamda okuma şansım olsaydı. Ama ne yazık ki şu aralar sadece hayal edebilirim. Rüzgar’lı günlerin sürprizlerine göre yaşıyorum 🙂 Ama siz kitabı böyle bir ortamda okumayı deneyin. Öykülerin sizi çıkaracağı yolculuktan daha çok keyif alacaksınız.

Tuğba Gürbüz’le facebooktan arkadaşız. Kurmaca biyografiler isimli bir blogu sayesinde tanıdım. Çok iyi çalışmaları var orada. Kitaplar, filmler, şehirler, yazarlar ve notları hakkında yazıyor. ”Nasıl yazar/ şair oldum ” başlığı altında yazarlarla söyleşi yapıyor. Onlara merak ettiklerini soruyor. Keyifli bir blog, ara sıra işten güçten kaçıp uğrayın. Güzel bir mola yeri. Bir de kızı ile okudukları kitaplar hakkında tuttuğu notları yazdığı bir blog var. O da bikipak. Deniz’in seçtiği, şimdilik annesinin okuduğu kitaplar 🙂

Tuğba hanımın yetenekleri bunlarla sınırlı değil. Ayrıca kendisi bir diş hekimi. Çanakkale’de dişleri ve yazdıkları ile ruhları tamir ediyor 🙂 Lodos Çarpması ilk kitabı. Öykülerinde en sevdiğim nokta, zaman ve mekan farklılıkları oldu. Savaşın ortasından, bir ege adasından sevdiğine mektup yazan bir asker, Paris seyahatlerini en ince detaylarına kadar hayal eden bir eş ve 1800’lü yılların Bohemya’sında yüzme derslerinden hoşlanmayan bir çocuk gibi farklı dünyalardaki karakterlere rastlıyoruz. Üstelik ülkelerin farklılığının yanında zaman konusunda da sürprizler var. Tarih içinde güzel bir gezinti. Melankolik karakterler çoğunlukta diyebilirim.

En sevdiğim iki öykü; Kremalı Patates ve Yaprak. İkisinde de mekan anlatımı çok iyi. Görsel olarak canlandırabildim onları kafamda. İki öykü de incecik, kırılgan. Cam bir şişeye koyup denize bırakalım, sonsuza dek o saflıkta kalsınlar.

İlk ve güzel bir kitap. Ardından nice güzel hikayelerin geleceğine şüphe yok. Tebrik ediyorum Tuğba Gürbüz’ü.

 

Bir Günü Bitirme Sanatı- Banu Özyürek

016_birgunubitirmesanati” Bir gün her şeyin değişeceği umuduyla ve hiçbir şeyin değişmemesinin huzuruyla yaşıyoruz. ”

Öykücünün kadını erkeği olmaz derim, öyle bilirim. Ancak kadın yazarların öykülerindeki o güzelim detayları, şu dünyada kadın olma hali üzerine lezzetli tespit ve analizleri, onları edebiyat dünyasında ayrı bir yere koyuyor bence.

Banu Özyürek’in Bir Günü Bitirme Sanatı ‘nı yeni bitirdim. Kitabı alıp kitaplığa kaldıramıyorum bir türlü. İçindeki karakterler zihnimde yaşıyor, konuşuyorlar, zaman zaman tartışıyoruz kendileriyle. Kitabın rastgele bir sayfasını açıyorum, kaldığı yerden devam ediyor film. Öykülerin hepsi birer kısa film gibi. Okurken izliyorum, izleniyorum sanki. Calvino’nun kitabında ”kadın okur” ” erkek okur”  vardı hatırlarsanız. Bu öyküleri kadın okur farklı okur. Farklı izler. Farklı yaşar. Senin işin zor erkek okur. Bakacağın pencere buğulu. İstediğin kadar netlik ayarı yap, kadın okurla aynı fotoğrafı çekemezsin. Ve sen kadın okur, bu öyküleri okuyup da hala samimiyetsiz gemiler yüzdürüyorsan küçük denizinde, bizden değilsin!

Tadı damağımda lezzetli izler bırakan öykülerin yenileri çok yakında gelir umarım. Kitap hakkında aldığım bu notları henüz yazmadan daha bu sabah facebook aleminde küçük bir tartışmaya şahit oldum. Değerli öykücümüz Ahmet Büke, Banu Özyürek’in kitabını okumuş beğenmiş olmalı ki, mütevazi bir fotoğrafla kendi naçizane yorumunu belirtmiş: ”iyi kadın öykücüler daha da artsın” gibi bir yorumdu. Sanırım sonradan alevlenen tartışma yüzünden silmiş. Çünkü buradaki ”kadın” kelimesi yüzünden konu bambaşka yerlere varmış. Hayretle okudum yorumları. Ahmet Büke’nin demek istediği, yani benim anladığım, kadın kaleminin, anlatımının yarattığı fark. Bir kadın yazabilir  bu güzellikteki öyküleri. Hangi erkek yazar ”Yara’yı yazabilir, düşünün siz de okuyunca. Öykünün cinsiyeti yoktur, kadın erkek ayrımı yoktur, doğrudur da, kalem farkı vardır bence. Hormonlar ve onların tetiklediği duyguların kaleme kağıda  yansıması farklıdır. Bazen yazarını bilmeden okuduğumuz bir öykünün kimin kaleminden çıktığını anlayamayız. Bu bence öykünün ruhu ile ilgili :))

Sevgili yazar; tüm kalbi buzdan doktorlara gönderdiğin o tatlı selamı alkışlıyorum. Dünya tombul melek hemşirelerle çok güzel. Ve böyle güzel öykülerle ve öykücülerle  dünya daha da güzel bir yer olacak.

Bir Nedene Sunuldum

semih1Daha önce Yalçın Tosun’a an’ların sihirbazı benzetmesini yakıştırmıştım. Bu kitabıyla da, insan hayatının o kimsenin farkında olmadığı şeffaf ve bir o kadar mahrem anlarının, kısacık bir zaman diliminde asılı kalmış, boğazda düğümlenmiş hallerini duygulara bölerek anlatıyor. Duyguları parça parça yapıyor, her öyküde hepsine uygun birer ruh seçiyor. Utanç, pişmanlık, sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, keder, arzu hepsi narin kahramanlarının  kısacık hayat dilimlerinde baş rol oyunuyor.

Öyküleri gazete makalesi gibi okuyup geçmeyiniz. Öyküdeki mekana misafir olunuz, kahramanın ikram ettiği duyguyu üzerinize yakışacak mı diye denemekten korkmayınız. An’a bırakınız kendinizi. Ancak o zaman anlayabilirsiniz öykünün sırrını.

Türk edebiyatında farklı bir yeri var Yalçın Tosun öykülerinin. Bir ruhun penceresinden içeriye bir kaçamak bakış atmışsınız, sahibine her an yakalanacakmışsınız tedirginliği yaratıyor okuyucuda. Damakta bıraktığı kekremsi tad, hafızada uzun zaman varlığını koruyor. Bir sonraki kitaba kadar o duygu içinizde bir yerlerde yaramaz bir çocuk gibi koşup oynuyor.

Yaratma Cesareti- Rollo May

yaratma_cesaretiAlper Oysal başarılı çevirisi ve 33 sayfalık sunuş yazısı ile kitabı felsefe ve psikoloji terimlerinin ağırlığına rağmen sıradan bir okurun anlayabileceği bir dille aktarmış. Yaratıcılık olgusunu anlama ve yaratıcılık esnasında süregülen değişiklikleri kavrayarak aydınlanma yaşamanızı sağlayan bir kitap. Cesaretin ne olduğunu sorgulamanıza neden olurken, yaratıcılığın doğası ve sınırları üzerine bilimsel açıklamalarla ve örneklerle daha önce bakmadığınız açılardan dünyayı görmenizi sağlıyor.

Amerikalı varoluşçu psikolog Rollo May, Bilim ve sanatta özgün bir fikrin nasıl doğduğunu, yetenek ile yaratıcılık arasındaki ilişkiyi ve kaygı, farkındalık, duygu ve cesaret kavramlarının yaratıcılık üzerine etkisini araştırıyor. Kitap ilk bölümde ‘cesaret ‘ üzerinde yoğunlaşarak türleri hakkında bilgi veriyor. Fiziksel cesareti yorumlayışı tahminimizden oldukça farklı; ‘Gövdenin adale gücüne dayanan insanı geliştirmek için değil, duyarlılığın serpilmesi için kullanılması’ nı anlatmaya çalışıyor. Gövdeyle dinleme yeteneğinin geliştirilmesi. Örnek olarak Doğu’nun yoga, meditasyon, Zen, Budizm ve diğer dinsel psikolojilerinin etkilerini veriyor. İkinci değindiği konu Moral Cesaret: Moral cesarete sahip insanların şiddetten tiksinmiş insanlar olduklarını belirtiyor. Örnek olarak seçtiği Rus yazar Alexander Soljenitsin’nin moral cesaretinin sadece direnme gücünden değil, kendi mahkumiyeti sırasında Sovyet esir kamplarında, çevresinde gördüğü insan acılarına duyduğu sevecenlikten de kaynaklandığını düşünüyor. Bu cesaretin, kişinin kendi benliğini, diğer insanların acılarını görmeye yöneltebilmesine dayandığını düşünüyor. ‘Karışmak istemediğimizde, doğru olmayan bir muameleye tabi birine yardım edip etmemenin bahsiyle bile karşılaşmak istemediğimizde, algımızı engellediğimiz, kendimizi başkasının acısına kapattığımız, yardıma gereksinen kişiyle duygudaşlık bağımızı kopardığımız hepimizce bilinebilir bir gerçektir. Böylece korkaklığın günümüzdeki en hakim şekli ” karışmak istemedim ”deyişinde gizlenir.
Toplumsal cesareti diğer insani varlıklarla ilişkiye girme cesareti – kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi- olarak açıklıyor.
Her cesaret çeşidinde rastlanan paradokslardan birini şöyle yorumluyor: ”Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız, ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız.’’
Yaratıcı Cesaret: Yeni bir toplumun inşasında yeni biçimler, yeni semboller, yeni modeller bulunur. Her uğraş yaratıcı cesaret gerektirir. Günümüzde, teknoloji ve mühendislik, siyaset, iş dünyası ve kuşkusuz eğitim tüm bu uğraşlar köklü bir değişimin ortasındalar ve bu değişimi yönlendirecek cesur insanlar gerekmekte. Yeni biçimleri ve sembolleri dolaysızca ortaya çıkaranlar sanatçılardır. Ancak yaratılmış bir ürünü değerlendirdiğimizde yaratıcı bir edimi de icra etmekteyiz. Örneğin bir resme baktığımızda yeni bir duyarlılık anı yaşarız. İçimizde yeni bir görünüm zembereği boşanır, içimizde eşsiz bir şey doğar. Bu da yaratıcı kişinin resmini, müziğini ya da diğer yapıtlarını değerlendirmenin bizim açımızdan da yaratıcı bir edim olmasının nedenidir.
İkinci bölümde Yaratıcılığın Doğası üzerine araştırmaları var. İlk bölümde ilgimi çeken Alfred Adler’in yaratıcılığı telafi etme olarak kuramlaştırması: Ona göre, insanlar sanatı, bilimi ve kültürün diğer yanlarını kendi yetersizliklerini telafi etmek için üretirler. Kabuğunun içine istenmeden giren kum zerresinin üstünü örtmek için inciyi üreten istiridye gibi. Rollo May bu kuramı göz ardı etmiyor ama yaratıcı süreci tam olarak kapsamadığını belirtiyor.
Bundan sonraki kısımlarda yaratıcılık sürecini psikolojik olarak değerlendiren alt bölümler var. Karşılaşma kısmında yaratıcılık sürecinde insanda olan değişiklikleri anlattığı kısım çok ilgi çekici:
”Sanatçılar yoğun karşılaşma anlarında çok belirgin nörolojik değişiklikler yaşarlar: Artan kalp vuruşu, yüksek kan basıncı; boyadığımız sahneyi daha canlı görebilmemiz için gözlerin kısılarak görüşün daralıp yoğunlaşması; çevremizdeki şeylere karşı (zamanın geçişine olduğu gibi ) kayıtsızlaşma… İştahımızın kesildiğini duyumsarız- kişiler yaratıcı edim esnasında yiyip içmekle ilişkilerini kesip, yemek zamanın geçtiğinin fark etmeden çalışmalarına devam edebilirler. Tüm bunlar, otonom sisteminin ( rahatlık, huzur ve beslenme ile ilgili olan ) parasempatik bölümünün işlevinin engellenmesi ve sempatik sinir sisteminin etkinleşmesiyle ortaya çıkarlar.”
Dünyayla karşılıklı Bir ilişki Olarak Karşılama başlığı altında örnek olarak ressamların doğayı resmedişlerindeki yansımaları yorumlaması, bundan sonra sanatçıların eserlerine bakış açınızı değiştirecek.
Birçok psikolojik kavram ve açıklamalara rağmen oldukça anlaşılır bulduğum kitapta tek özümseyemediğim kısım Delfi Kahini: Bir Terapist bölümü oldu. Antik çağ kahinleri ve tapınaklar ve kehanet üzerinden açıklamaya çalıştığı konu belki de daha özenli bir okumayı gerektiriyor.
Kitap genel olarak dikkat gerektiren bir okuma ile anlaşılabilir. Uzun ve akademik cümleler de var. Ama biraz sabır, anlama konusunda yardımlarını sunuyor. Bunu hem yazarın anlatımına hem de çevirmenin titizlikle yaptığı çalışmaya borçluyuz. Rollo May’in kendi hastalarından verdiği birkaç örnek ve kendi yaratıcılık süreci ile ilgili gözlemlerini okumak belki kişisel olduklarından daha keyifliydi. Kitabı okuduktan sonra tarih, toplum ve hepimizin tanıdığı büyük sanatçılar üzerinden verdiği örnekler sayesinde yaratıcılık serüvenine başka bir açıdan bakış zenginliği elde edeceksiniz.

 

Günlerin Köpüğü – Boris Vian

 

” Sadece iki şeyGunlerin_Kopugu_kitap_kapagi_e vardır; güzel kızlarla aşk, her şekilde aşk; bir de New Orleans veya Duke Ellington’ın müziği. Geri kalan her şey gitmeli, çünkü geri kalan her şey çirkindir… ” – Boris Vian

Yetenekli aşçı Nicolas ile yaşayan yakışıklı ve zengin karakter Colin’in güzel bir arkadaş çevresi vardır. Hayattaki en büyük eksikliği aşktır. Bir gün bir arkadaşının köpeğinin doğum günü partisinde güzel Chloe ile tanışır ve çok kısa sürede rüya gibi bir tören ile evlenirler. Roman genç çiftin ve yakın arkadaşları Alise ve Chick’in ilişkilerini gerçeküstü bir atmosferde yansıtır.
Vian, Amerikalı caz bestecisi Duke Ellington’dan aldığı enerji ve müziğin büyüsü ile Song of The Swamp ( Bataklığın Şarkısı) ‘ ndan esinlenerek Chloe karakterini yaratmış. Karakterin yaşamı da bu şarkıyla paralel bir kader izliyor.

 
Boris Vian’nın kitapta yarattığı dünya tüm fantastik ögelerine rağmen günümüzden çok da uzakta değil. Polis şiddeti, dinin asıl amacının dışında kullanılması ve paranın gücü düşünüldüğünde Günlerin Köpüğü romanındaki o uçuk kaçık görünen atmosferi günümüz ortamında hem de çıplak gözle görmek mümkün değil mi?

 
Toplum ve kurumları alaycı bir şekilde eleştiren Vian’ın kitabı ilk yayınlandığında anlaşılamamış, bir başyapıt olarak görülmesi için aradan yıllar geçmesi gerekmiş. Vian 2000’li yıllarda yaşamış olsaydı o takdire şayan hayal gücü ne işler çıkaracaktı diye merak etmemek elde değil. İçinde yaşayan insanların ruh durumuna göre şekil değiştiren ev, musluk borularından ananas kokusuna gelen yılan balığı, çalınan parçanın ritmine göre müthiş kokteyller üreten piyano, insan vücut ısısı ile tohumdan yetiştirilen silahlar ve elbette en büyük hayal ürünü güzel Chloe’nin ciğerlerinde yetişen nilüfer çiçeği… Jean Paul Sartre ‘a ( kitapta adını Jean -Sol Partre olarak görüyoruz) hayran Chick karakterinin parasız kalmayı göze alacak kadar büyük bir tutkuyla onun eserlerini alması ve kendi trajik sonunu hazırlaması süreci de kitapta dikkat çeken olaylardan. Son bölümdeki Chloe’nin cenaze töreni, evlilik törenlerin aksine oldukça sadedir ve Tim Burton filmlerini aratmayacak gri sahnelerle doludur. Colin’in İsa ile konuşması sahnesi ise oldukça ilginçtir.

 

Vian’nın çelişkili anlatım biçimi içinde zekice kurguladığı kelime oyunları, caz ve ritim, gerilim ve mizah, aşk ve ölüm unsurlarını ironik bir yorumla kullanması romanı hem ilginç hem de anlaşılması güç kılıyor. Yazıldığı dönemdeki tarihsel olaylara yakın ve de yazarın edebiyat ve müzik zevkine daha aşina olsaydık romanı daha iyi anlayabilirdik. Yine de çevirmenin dipnotları okuyucuya oldukça yardımcı oluyor. Giriş bölümünde Gilbert Pestureau’nun açıklayıcı yazısı Vian’ı ve eserini anlama yolunda iyi bir yol gösterici. Yine de karakterlerin sonlarını anlatmayarak romanının büyüsünü kaçırmamış olsaydı daha mutlu olacaktım.

 

Not: Yönetmen Michel Gondry’in kitaptan uyarlama olarak çektiği bir film var. (http://www.imdb.com/title/tt2027140/) Henüz izlemedim ama keşke Tim Burton yapsaymış diye de düşünmedim değil.