Etiket: kitap

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk- Wilhelm Genazino

IMG_83371943 doğumlu Alman yazar Wilhelm Genazino serbest muhabir olarak çalışmış gazete ve dergilerde editörlük yapmış, Alman Dili ve Edebiyatı, sosyoloji ve felsefe öğrenimi görmüş. Okuduğum iki romanında da karakterlere aynı eğtimleri yüklemiş. O Gün için Bir Şemsiye’deki isimsiz kahramanımız sosyoloji öğrenimi görmüş, bir süre gazetede çalışmış ama sonra alakasız bir meslek olan ayakkabı denetçiliğiyle hayatını devam ettiriyordu. Bu kitaptaki Gerhard Warlich de felsefe eğitimi almış zeki bir adam çamaşırhanede müdür olarak çalışıyor. Kız arkadaşı Traudel ile normal gibi görünen bir ilişkileri var. En azından Traudel’in çocuk sahibi olmak istemesine kadar her şey öyle görünüyor.

‘Sakin ol, sıradan hayatın iyi niyetli budalalığı ile karşı karşıyasın. ’

Buraya kadar olay örgüleri ile devam edecek, soluksuz okunacak çok katmanlı bir roman gibi görünmediği aşikar. Ama ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitap. Bu tanımlama size fazla abartı gelebilir. Detay işçiliğine bayılan okurlar içinse gayet anlamlı bir benzetme 🙂 Monologlardan hoşlanmayan, diyalogsuz ilerleyen hikayeleri sevmeyen bir okuyucu iseniz daha en başta Genazino ile yollarınızı ayırmanız gerek. Hani son zamanlarda epey takipçisi olan bir yavaşlık hareketi var. Yavaş şehirler (cittaslow), yavaş yemek ( Slow food) , az önce öğrendiğim yavaş okuma (Slow reading) gibi alanları mevcut. Bence Genazino’nun edebiyatı, yavaş/sakin edebiyat/anlatı diye ( slow literature) diye bir bölüm olsa kesin o alana dahil olurdu. Kelimeler tane tane seçilmiş, olaylar inci gibi sıralanmış, narin, derin karakterli, akıllı kahramanlarla donatılmış kitapları.

‘Yaşamak için ihtiyacım olan inceliğin birazını sadece melankolimde bulabiliyorum.’

Karakterimiz bir incelik avcısı. Küçük detaylarda büyük hayatlar gören, onların varlığı ile kendini her türlü depresif duygu durumundan kurtaran bir adam. ‘’Her insanın kendi içinde yalnız olduğunu ve bu yalnızlığın kötü bir şey olmadığını ‘’ düşünüyor. Felsefe okumuş olması omuzlarında ağır ama keyifli bir yük gibi. Gündelik hayatta felsefesiz yaşayamıyor. Ama öyle ahkam kesen, anlaşılması zor cümlelerle bezenmiş değil kitap. Aksine felsefe ve mizah uyumlu iki arkadaş olarak cümlelerde kendilerine yer bulmuşlar.

‘’Suskunluk, insanlara hükmeden yabancı güçler tarafından dayatılmış sanki. Biliyorum, saçmalık bu ama bu saçmalıktan etkilenmiyorum. İnsanlar yürekleri kabından taşsa da yaşadıkları hayat hakkında artık hiçbir şey söylemek istememeleri gerçek bir ruh yabaniliğine işaret eder. ‘’

O Gün İçin Bir Şemsiye ve Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’u peş peşe okumak müthiş keyifliydi. Birbirine benzer karakterde iki kahramanın gündelik hayat ritimlerini izlemek bana çok iyi geldi. Yavaş yavaş ama düşünceli adımlarla uzun bir yolu yürümüş, etrafımdaki tüm detayları özümsemiş gibiyim. Umarım ilerde Genazino’nun diğer kitaplarını da okuma fırsatım olur. Muhteşem çevirisi ie Zehra Aksu Yılmazer’e de teşekkürler.

 

 

 

 

Reklamlar

Orada Bir Yerde- Engin Türkgeldi

IMG_76662017 yılının okuduğum son kitabı oldu Orada Bir Yerde. Zaman ve mekan kavramlarını vurgulamadan nasıl sağlam bir öykü evreni kurulura iyi örnekti öyküler. Orta çağda geçiyormuş izlenimi verse de aslında zaman belirsiz. Karakterler ise isimsiz olmalarına rağmen oldukça gerçekçi. Bunda öykülerin çoğunun birinci tekil şahıstan yazılmış olmasının da etkisi var bence.

Erkekleri Kuzey Savaşı’na gitmiş hiçbir yerin ortasında bir kasabada başlar hikayeler. Anlatıcı kasabadaki sakat erkeklerden biridir. Olanları güzel sade bir dille özetler ve gelen habercinin getirdiği kötü haberle kendi lehine güzel bir sonla bitirir öyküyü. Sonra bir köle pazarına düşer yolumuz. Satın alınan köle başına gelenleri soğukkanlılıkla anlatır. Öykülerdeki bu dili, bana göre tam da aradığım kelime buydu; soğukkanlı dili çok sevdim. Satırlardaki acı oldukça gerçekçi ama anlatım soğukkanlı. Okurken duygu size geçiyor, kullanılan dilin güçlü mahareti sizi izleyici koltuğunuzda rahatsız ediyor. Aslında söylemek istediğim öyküyü okumaktan çok izliyor hissine kapılmanız.

Köle pazarında yaşananlardan sonra ıssızlığın ortasında küçük bir çiftliğe doğru yol alıyoruz. Kendi halinde yaşayıp giden kahramanımızın hayatı bir gün bir ziyaretçinin gelmesiyle nasıl değişiyor izliyoruz. Süregelen Kuzey savaşı tüm öyküler boyunca anılıyor. Kimi öykülerde savaş devam ediyor kimisinde bitmiş ve insanların hayatını nasıl etkilemiş görüyoruz.

Öykülerin içinde bir sonraki öyküye gönderme yapan küçük ipuçları var. Kitabı ara vermeden okursanız bu ipuçlarını yakalamanız daha kolay olur. İnsan olmanın, insanın kendi içinde yaşadığı ikilemin ve tutarsızlığın, bencilliğin, merakın ve açgözlülüğün anlatıldığı hikayeler yer alıyor kitapta.

Farklı bir cenaze yemeği pişirilen tuhaf köy, dişleri için köle toplayan efendi, en iyi anlarını ölümsüzleştirmek isteyen eş, Endülüs Köpeğinin çağrısını uygulamak zorunda hisseden adam, cüceler sarayına gitmek isteyen cüce ve daha birkaç enteresan karakterin öyküleri ile bezenmiş bu kitabı keyifle okudum.

Pastoralya- George Saunders

img_7292.jpgBu yaz görüştüğümüzde sevgili Füsun Çetinel tavsiye etmişti kitabı. Daha önce tavsiye ettiği her kitabı çok severek okumuştum. Pastoralya da yine beni şaşırtan ve etkileyen bir kitap oldu. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.

 
Hakkında ‘Kaybedenlerin Kulübü ‘, ‘hayata tutunamamış insanların hikayeleri’ denmiş. Doğru ama klişe tanımlamalar. Bir de sıradan insanların sıradışı hikayeleri benzetmesi var. Kitaplar hakkında yorum yazılarında bunları ben de epey kullanmış olabilirim. Klişe kalıpların cuk oturan halleri insanı yeni kelimelerle maceraya çıkmaktan alıkoyuyor. Ama savunmasız da olsa böyle yolculuklara çıkmanın zamanı çoktan geldi.

Okurken fena şekilde etkilendiğim bir kitabı öylece bırakıp yeni bir kitapla yelken açamıyorum okuma denizinde. Pastoralya da bu kitaplardan biri. Hem George Saunders öykücülüğüne giriş yaptığım kitap hem de absürt hikayeleri bu dozda okuduğum ilk kitap. Etgar Keret’i çok severim. Türkçede bu tarz hikayelerde iyi olarak gördüğüm İsahag Uygar Eskiciyan ‘ın kitaplarıyla tanıştığımdan beri Türk Edebiyatı’nda hikaye anlatımında çeşitlilik ve yeniliğin uzun zamandır beklediğim bir okuma deneyimi olduğunu anladım. Ömür İklim Demir’in hikayelerini de belki bu kategoriye koyabilirim. Gerçekler üzerine kurulu edebiyatın yeri ayrı. Ama biraz fantastik ögeler öyküleri dinamik yapmakla kalmıyor okuyucuyu da farklı dünyalarda gezintiye çıkararak, pasif olarak gerçekleştirilen okuma eylemini eğlenceli ve maceralı kılıyor. Her okur bu tarzı sevmiyor. Saunders hakkındaki birkaç yorumda da açıkça yazmışlar. ‘Okurken içine giremediğim kitap’ diye. Keret ve Eskiciyan da bu gruba girer o okuyucular için. Bende ise tam tersi etki yapıyor. Paslanmış beyin hücrelerimi kontrol altına alıp onlara adeta elektrik şoku vererek canlandırıyor. Kafa çalıştırıyorlar bir nevi. Karşımda okurken beni izleyen biri olsa delirdiğime dair düşüncelere kapılabilir. Çünkü mimikler coşuyor okurken. Gülümserken aniden kaşlarınız çatılabiliyor, ya da ağzınızı kapatamadığınız sürekli bir gülümse halinde, aşırı doz bir sakinleştirici almışsınız da bulutlarda geziniyormuşsunuz havasında görülebiliyorsunuz. Kitabın arka kapağında ‘okurunu felce uğratmayı başarıyor ‘demişler. O kadar korkunç değil merak etmeyin 🙂

Altı hikaye yer alıyor kitapta. İçlerinden en sevdiğim ‘Berberin Mutsuzluğu’ oldu. Berber Mickey’in tereddütlü halleri, yaşlı annesinin dikkat çekmek için yaşadığı krizler, Berberin şimşek hızıyla çalışan hayal gücü, ayak parmakları ile ilgili talihsizlik, hepsi mizahi bir dille anlatılmış. Öykülerin hepsi için bu dil geçerli. Çok fazla imge kullanma yoluna gitmeden ve kara mizahın yardımıyla kurgulanmış hikayeler. Bernie teyzenin mezarından çıkıp gelmesi ve salonun ortasında herkese talimatlar yağdırması, tema parkı çalışanlarının vicdani hesaplaşmaları, daha iyi bir yaşam ve kişilik hayali kuran Winky’in başarısızlığı, Firpo’nun acınası mutsuzluğu, Berber Mickey’in tuhaf halleri ve son öyküdeki karakterin yaşadığı dilemma okuyucuyu düşündürürken silkeleyen hikayeler.

George Saunders’ın tüm kitaplarını Niran Elçi çevirmiş. Oldukça başarılı bir çeviri olduğunu düşünüyorum.

‘Ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemli’ kapsamında düşünürsek her iki ögeyi de fazlasıyla başarlı taşıyan bir kitap. Geçtiğimiz aylarda George Saunders, Arafta ( Lincoln In The Bardo) isimli kitabıyla Man Booker ödülünün ABD’li ikinci kazananı oldu. Üstelik öykücü yanıyla tanınan yazarın ilk romanı. Kendisiyle yapılan söyleşilerin birinde edebiyatın okur üzerindeki etkisi ile ilgili şunu söylemiş.
“Kurmacanın manevi açıdan ne yaptığını düşündüğümde, çokluklarla dolu- bir anlamda parçalanmış- bir insanı düşünmek hoşuma gidiyor. Her insanın içinde 100 bin insanın yaşadığını bile düşünebilirsiniz belki. O insana bir roman bırakıyorsunuz, ve o insanın içindeki alt-insanların belli bir kısmı geçici bir süreliğine canlanıyor veya harekete geçiyor. Belki bu durum birkaç gün bile sürüyor, kitaba bağlı. Tabii, yıllar önce okuduğumda içimde bazı şeyleri hayata geçiren ve hâlâ bende ölmemiş kitaplar da var.”

İşte Saunders’in öykülerini okurken içimdeki yüz bin insan harekete geçti.

 

 

Damızlık Kızın Öyküsü- Margaret Atwood

220px-damc4b1zlc4b1k_kc4b1zc4b1n_c3b6ykc3bcsc3bc.jpg

Çok kısa zaman önce bir televizyon dizisi olarak da izlediğimiz Damızlık Kızın Öyküsü , erkek egemen bir toplum distopyasını anlatıyor.

Gillead, toksik ve radyasyon nedeniyle doğurganlığın durduğu ve nüfusun azaldığı bir toplumdur. Otoriter bir yönetici sınıf her şeyi tekeli altına almış ve baskıcı ve yasaklayıcı bir yönetim uygulamaktadır. Hala doğurgan olan kadınlar zorla alıkoyularak rejimin elitleri için damızlık olarak kullanılmaktadır. Böylece soyları devam edecek, yönetimleri sonsuza kadar sürecektir.

Okuduğumuz metin damızlık kızlardan Offred’in tuttuğu kayıtlardan oluşmaktadır. Dününü ve bugününü kıyaslayan, içinde olduğu saçma ve hastalıklı düzenden nefretini aktardığı, tüm detayları ile Gillead toplumunu anlattığı bir metindir.

Margaret Atwood 1984 yılında, sarı defterlere yazdığı romanını alman marka bir daktilo ile temize çekerken Batı Berlin’de hala Berlin Duvarı’nın olduğu yerde yaşamaktadır. Romanının oluşumunda büyük katkıları olan bir tarihin içinde yer almış; korkular, ihtiyat, takip ediliyor hissi, Berlin Duvarı, insanların direkt konuşamayıp dolaylı yollardan bir şey anlatmaya çalışmaları gibi durumları tecrübe etmesi romanını etkilemiştir.

Dizi yayınlandıktan sonra New York Times’a yazdığı bir yazıda romanının oluşumunu ve onu nelerin etkilediğini anlatmış. Eser hakkında küçük ama etkileyici detayları keşfedeceğiniz yazıda benim en çok ilgimi çeken Damızlık Kızların kıyafetini tasarlarken neleri düşündüğü kısmı. Kırmızı rengi seçme nedeni doğurganlığı simgelemesi ve de bu rengin dikkat çekici oluşu nedeniyle kaçma durumlarında kolayca görülebilecek olması. Yüzü saklayan başlıklar Viktorya döneminin ortalarındaki kostümlerden ve dönem rahibelerinin kıyafetlerinden geliyor ama asıl ilham kaynağı çocukluğunda onu çok korkutan 1940’ların Old Dutch Cleanser reklam afişleri.

signs_n-s_082-580x730

Roman tarihte yaşanan bir çok olaydan etkilenmiş. Nazilerin Lebensborn projesi, Kölelik, Amerikan poligamisinin tarihi, toplu idamlar, dini tarikatlar, ikinci dünya savaşı ve katliamlar.

Kitabı yazmaya başladığında adını ana karakterin de adı olan Offred olarak belirlemiş ama daha sonra Handmaid’s Tale olarak değiştirmiş. Bu ismi düşünürken Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikayeleri’nden esinlenmiş.*

Kitabın dili çok sade. Karaktere yüklenen soğukkanlılık yazı dilinde de var. Anlatılması güç bazı olaylar öyle sadelikle aktarılmış ki Gillead halkı için kanıksanmış  rutinler okuyucuyu da o ruh haline sürüklüyor. Benim okuduğum kitap Afa Yayınları’na ait. Sevinç Kabakçıoğlu ve Özcan Kabakçıoğlu ‘nun yaptığı çeviri çok iyi.

Kitap birçok dile çevrilmiş, filmleri, oyunları, opera ve balesi hatta çizgi romanı bile yapılmış. Son olarak da MGM/ Hulu dizisini yaptı. Kitaba başlamadan diziye başlamak gibi bir hata yaptım. Aslında henüz bunun olumsuz bir etkisi olup olmadığına karar veremedim. Kitabın kurduğu distopik çevre dizide güzel yansıtılmış. Hikaye de çoğunlukla paralel gidiyor. Sadece bir kaç farklı detay var eksik ve fazla olan. Belki ikinci sezona saklamışlardır bazı şeyleri. Başrol oyuncusu Mad Men’den de sevdiğim Elizabeth Moss yani azimli hırslı Peggy Olson. Oyuculuğu çok iyi. Kitabı okuyanlar, mimikler konusunda ne kadar iyi olduğunu anlayacaklar.

The-Handmaid_s-Tale-SBS

Margaret Atwood da dizinin ilk bölümünde çok kısa bir an, Offred’e tokat attığı bir sahnede yer alıyor. Bundan yazdığı yazıda bahsetmeseydi asla farkına varamazdım. Çünkü net görünmüyor.

handmaid-s-tale-slap

Biz kitabı Kurmaca Biyografiler yazarı Tuğba ile paralel okuma kararı almıştık. Ama ben buna çok uyamadım. Kişisel bazı sebepler okuma hızımı düşürdü ve Tuğba benden önce bitirip kitapla ilgili düşüncelerini yazdı. Merak edip okumak isteyenler için linki buraya koyuyorum.

Son olarak 40’dan fazla dile çevrilen bu etkileyici roman için tasarlanan kapaklardan en sevdiğim Gürcistan baskısı oldu. Kapağa bakmak bile Damızlık Kızların ne hissettiğini anlamamızı sağlıyor.

25605983

Margaret Atwood’un New York Times’daki yazısı: Sanat Atak

*Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikayeleri: Londra dolaylarından Canterbury’deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi’ne doğru hac yolculuğuna çıkanların, yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşur.

Havaalanı Balıkları – Angelika Overath

image1

Dünyanın farklı yerlerinden gelen balıklar, yapay bir akvaryumda; kimsenin bilmediği zorlu çalışmalardan sonra oluşturulmuş, doğala en yakın hale getirilmiş ama yine de yapay olan sularda yüzüyorlar. Akvarist Tobias bu akvaryumun oluşturulmasında kurulum aşamasından beri görevlidir ve görünen o ki bu akvaryum biraz da onun hayatıdır. Balıklarla olan iletişimi duygusal boyutlara ulaşmış. Öyle ki elinden beslenmeyi seven türler var. Ancak havalimanı transit bölgesindeki bu görkemli akvaryumun ne denli itinayla kurulduğu, içindeki suyun balıkların yaşayabileceği hassaslıktaki dengeye gelebilmesi için haftalarca uğraşıldığı gibi önemli ama hayati bilgilerin kimsenin umurunda olmaması epey canını sıkıyor. Gelip anlamsız sorular sormaları, balıkların fotoğraflarını çekmeleri, camları el izleriyle doldurmaları durumlarında ne kadar sinir olsa da bir şey yapamıyor. Ne de olsa orada görevli ve onların her sorusuna cevap vermek zorunda. Tobias deniz atı besliyor, yeni doğanları büyütüyor. Denizatları ile ilgili epey bilgili.

Elis bir dergi fotoğrafçısı ve mesleği nedeniyle dünyada epey ülke dolaşmış. Pilot sevgilisinden ayrılalı henüz fazla olmamış, ama hüzünlü ve kararsız bir duygu durumunda hala. Hem işi gereği, hem de biraz kişiliği nedeniyle insanları gözlemlemeyi seviyor. Bu bir refleks gibi onda. Elis’in gözünden havalimanı transit bölgesini, yolcuları ve binanın içi de dahil olmak üzere her ayrıntıyı izlemek güzel.

Ve sigara tiryakisi. Önemli biyokimya kürsülerinden birinin başkanı. Bilimadamı. Havalimanında sigara içme odasında geçmişini ve bir mesajla biten evliliğini sorguluyor. Her şey yolunda gidiyor gibi görünen, dışarıdan herkesin imrendiği çift durumundayken nasıl oldu da bitti evlilikleri. Sigara odasının gri dumanı altında sorgulanan hayat içilen viskinin de eşliğinde iyice bulanıklaşıyor…

Havalimanları içinde soluduğunuz hava başta olmak üzere son derece yapay ortamlar. Işıklar, koltuklar, hatta yiyecek içecekler bile orada başka renkte ve tatta. Orada kalış süresi boyunca insan daha gergin daha sabırsız oluyor. Uzun bir yolculuk öncesi ya da uzun bir yolculuktan sonraki transit molada insan nasıl rahat ve huzurlu olabilir ki zaten. Kitaptaki akvaryum yapaylığıyla havalimanına benziyor. Tobias uç bir kişilik olmasına rağmen biraz orada çalışanları da temsil ediyor. Ve sorunlu yolcular, yorgun ve kendi içlerinde çatışan üstelik bu haldeyken bir yerlere yetişme kaygıları olan insanlar var. Yazar, evlilik sorunu olan bilimadamını, hayatını sorgulayan Elis’i ve zamanının çoğunu akvaryumun başında yani sürekli havalimanında geçiren Tobias’ı seçmiş, hikayelerini anlatmak için. Her bölüm bir karektere ait. Onların gözünden anlatılmış.

Tobias kitaptaki ana karakter gibi. Hikaye onunla derinleşiyor. Onu diğer karakterleden daha fazla anlatmış yazar. Ve yaptığı işe, akvaryum hakkındaki detaylara daha çok yer vermiş. Balıklar hakkında epey bilgi öğreniyoruz Tobias ile. Anemonlar ve mercanlar hakkında ve hatta denizatları hakkında çok güzel detaylarla okuyucu epey bilgilendirilmiş. Tobias’ın akvaryum dışında bir ilgi alanı daha var. İnsanları izlemekle kalmıyor, uyuyamayanlar için biriktiriyor. Uyuyamayanların yorgunluklarını biriktirip sınıflandırıyor. Huzurlu yorgunlar, hüzünlü yorgunlar, beraber olmanın verdiği güvenle yorgun çiftler. Yalnız seyahat eden yorgunlar kendilerini uykuya ve yorgunluğa bırakamıyorlar, erteliyorlar uykularını. Tobias için yolcuları gözlemlemek sıradan bir alışkanlık haline gelmiş. Elis’le belki de ikisinin de henüz haberdar olmadığı ortak noktalarından biri bu. İzlemek.

İçine kapanık bir kişilikle, dünyayı dolaşmış bir fotoğrafçının kendi düşüncelerinden kaçarak başladıkları enteresan diyaloglarla sürüyor hikaye. Aralarındaki bu kalitesi belirsiz iletişim nereye götürecek onları ilgiyle okuyoruz. Ve sigara tiryakisi bilim adamı beyefendi, kendi kendini sorgulamada ne kadar derinlere gidecek ilerleyen sayfalar bize ne gösterecek merakıyla okumaya devam ediyoruz.

Havalanı Balıkları ilginç bir kitap. Bir anda hikayeye dahil oluyorsunuz, sonra birden akvaryumun derinliklerinde kayboluyor, yolcular üzerinde uçuyor, sonra karakterlerin dünyasında sendelerken buluyorsunuz kendinizi. Diyalogların zayıf olduğu bir roman. İçedönük karakterler bunu gerektiriyor elbette ve de az diyalogla neler anlatılabileceğine iyi bir örnek. Yine de bana bir şeyler eksik gibi geldi bu romanda. Okuyup bitirdiğimde önüme birden bir kapı çıkmış gibi hissettim. Düz yolda giderken aniden yol bitti.  Belki de onların hikayesi bir yerlerde hala devam ediyordur. Ve yazarın istediği tam da budur. Okurun kafasında sor işaretleri bırakmak.

Moby Dick – Herman Merville

Çünkü tıpkı o korkunç okyanusun yeşil toprağı çerçevelediği gibi, insan oğlunun ruhunda da huzur ve sevinçle dolu bir Tahiti adası vardır; ve yarı yarıya gizemli kalan bir yaşam olanca korkunçluğuyla bu adayı çepeçevre sarar. Tanrı seni korusun! Bu adadan uzaklaşma sakın, bir daha geri dönemezsin.” 
 Bir deniz destanı Moby Dick. Umutsuz bir savaşın içinde debelenen sıkıntılı bir ruhun romanı. Her şey Kaptan Ahab’ın hayatını adadığı intikam duygusunun izinde ilerliyor. Kendi içinde büyüttüğü müthiş kin ruhunun sınırlarını aşıyor onu insanlıktan çıkarıyor. Deliliğin sınırlarında geziniyor ve bu hal ona tarif edilemez bir güç sağlıyor.

Olayları anlatan Ishmael parasız kaldığı bir dönem denize açılmaya karar verir. Uygun gemiyi bulmak üzere yola çıkar. Bu süreçte izbe bir handa vahşi bir zıpkıncı ile bir odayı paylaşmak zorunda kalır. Adamın adı Queequeg’dir. İlk tanıştıklarında onu korkutan bu iri yarı adamla daha sonra iyi arkadaş olurlar. Ishmael’in ağzından anlatılan roman daha ilk bölümlerde sürükleyici ve esprili bir dille yola devam edeceğimizi müjdeler. Okuyucuyu meraklandıran, ilgisini tetikte tutan bir anlatımla bölümler ilerler. Queequeg ve Ishmael Pequod adlı gemide iş bulurlar. Roman,geminin kaptanı Ahab’ın izinde olduğu beyaz balina Moby Dick’i arama sürecini ve bu süreçte yaşadıkları maceraları anlatır.

Önce gemideki kaptanları ve tayfaları tanıtır bize Ishmael. Sonra gemideki günlük hayat, karşılaştıkları diğer gemiler hakkında bilgiler, okyanus boyunca ilerledikleri bölgeler hakkında bolca bilgi verir. Bunları anlatırken mitoloji ve edebiyat bilgisinden de yararlanır. Anlatıcı epey zengin bir dile sahip. Bu sayede ortaya çok keyifli bir roman çıkmış.

Ishmael’in anlattığı hikaye boyunca balinalar hakkında çok detaylı bilgiler içeren bölümler, okumayı biraz ağırlaştırıyor. Müthiş bir gözlem ve araştırma sonucu yazılmış olan bu bilgiler sayesinde özellikle ispermeçet balinaları hakkında epey gerçek öğreniyoruz. O zamanın petrolü olarak görülen balina yağının izinde ne kıyımlar yapılmış, inanması gerçekten güç. Bazı bölümlerde aktarılan tüm o detaylar insanı gerçekten üzüyor. Hiçbir şeyden habersiz bebeğinin kordonu daha hala bağlı olan balinalar, zıpkınlanma anında davranışları, köpek balıklarının akan balina kanları içindeki çıldırışları… Bu sahneler okuması epey güç sahnelerdi.

Uçsuz bucaksız denizin ortasında mavinin tüm tonlarının anlatıldığı bölümlerde, doğanın gücü ve eşşsiz güzelliği insanı büyülüyor. Rüzgarın esişi, dalgaların dansı, gecenin görkemi ve kudreti en güzel kelimelerle anlatılmış. Bazı bölümler insanda gerçekten büyük bir etki bırakıyor;

” Yukarılarda, küçük, beneksiz kuşların, kar gibi beyaz kanatları savruluyordu; gökyüzünün tatlı, kadınca düşünceleriydi bunlar. Ama aşağılarda, dipsiz mavi derinliklerde, güçlü ejderhalar, dev kılıç balıkları, köpek balıkları sağa sola saldırıyorlardı. Erkek denizin azgın, bulanık, kanlı düşünceleriydi onlar.” 

” Ama çok geçmeden öyle tatlı, öyle güzel havalara geldik ki, dünyanın cıvıl cıvıl sevinci, kaptan Ahab’ın içindeki kara bulutları yavaş yavaş dağıtır gibi oldu. Al yanaklı iki genç kızı andıran Nisan ve Mayıs ayları, asık yüzlü kış bahçelerine oynaya oynaya nasıl girerse, en çıplak, en sert, en çok yıldırım yemiş eski meşe ağacı, bu sevinçli konukları birkaç yeşil tomurcukla olsun nasıl karşılarsa; Ahab da sonunda, bahar kızlarının güler yüzlü büyülerine biraz kapılır gibi oldu. Birkaç kez bakışlarında soluk çiçekler açtı. Ahab’dan başka her insanda, gülümsemeye varacak çiçeklerdi bunlar.” 

Moby Dick yıllarca değeri anlaşılmadan bir köşede kalmış kitaplardan. Yazarı kitabının etkilerini göremeden hayata gözlerini yummuş. Onca araştırma yapmış ve gemilerde çalıştığı dönemlerdeki tüm o gözlemlerini büyük bir emek harcayarak yazmış. Kitabının ilgi görmemesi hayal kırıklığı olmuş kendisi için. Moby Dick’i okuyanlar ( ya da okuyabilenler) için ise müthiş bir roman. İçindeki karakterlerin ve olayların simgesel derinliklerine bakarak okursak ayrı bir roman, insan- doğa ilişkisi üzerinden yorumlarsak ayrı güzellikte bir roman. Balinalar hakkında aşırı detaylı bilgi içeren bölümleri okumayı başarabilirseniz sonrasında çok keyifle ilerleyen bir okuma olacak.

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar – Luis Sepulveda

IMG_0774

Latin Amerika topraklarında bulunduğum sürece her ay bir Latin Amerikalı yazarın kitabın okumaya karar verdim. Son yıllarda Latin Amerika edebiyatının son kuşak yazarlarından Alejandro Zambra’nın dilimizde yayımlanan kitaplarını okumuş etkilenmiştim. Buraya gelirken yanımda getirdiğim Türkiye’de basılan son kitabı Belgelerim’i deyim yerindeyse okumaya kıyamıyorum. Hemen bitirip bellek denilen kör kuyunun diplerine yollamak istemiyorum. Ama geçenlerde okuduğum Aşk Romanları Okuyan İhtiyar kitabı ile Luis Sepulveda beni tekrar Latin Amerika edebiyatına yönlendirdi.

Şili’de doğan yazar uzun yıllar siyasi nedenlerle ülkesinin dışında yaşamış ve Avrupa, Afrika ve diğer Güney Amerika ülkelerini dolaşmış. Gazeteci ve yazar olan Sepulveda UNESCO ‘nun bazı bölümlerinde görev yapmış ve son olarak Green Peace ‘nin aktif bir üyesi olarak çalışıyor. Türkçede yayımlanan birkaç kitabı şunlar: Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü, Dünyanın Sonundaki Dünya, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Boğa Güreşçisinin Adı, Duygusal Bir Katilin Günlüğü ve Patagonya Ekspresi.

Latin Amerika edebiyatı denilince aklıma hemen büyülü gerçekçilik akımı gelir. Sepulveda’nın bu akımla ilgisi olup olmadığını anlamak için tek kitabını okumak yeterli değil elbette. Kuşkusuz kitapta yer alan olay ve kişiler oldukça gerçekçi. Nehir kıyısında El İdilio adlı bölgede yaşayan ihtiyar Antonia Jose Bolivar Proano ‘nun birkaç gününü anlatan roman onun Amazon’nun bu bölgesine neden ve nasıl geldiğini ve bu süreç içerisinde nasıl yaşadığını akıcı bir dille aktarıyor. Hayatımda okuduğum en sürükleyici romanlardan biri oldu bu kitap. Kısa ama dolu, anlatımı güçlü, insanı zaman zaman geren, zaman zaman gülümseten bir hikayesi var.

Yerleşimcilerin yaptığı yıkımların doğaya etkisi, yerlilerin hayatları, Amazon ormanlarındaki canlı yaşam, ihtiyarın o güzelim sade yaşamı romanının ana unsurları. Doğanın ve insanların nasıl zalimce sömürüldüğünü okurken bir yandan da okuma tutkusunun bir insanı nasıl hayata bağladığına şahit oluyoruz. Ama ihtiyarın bir tarzı var. Sadece aşk romanları okumayı seviyor. Ve bunu keşfetme süreci de çok güzel.

Ormanın içinde iz sürerlerken, yapraklardan çıkan sesi, yağmurun şiddetini, ormanın kokusunu, kuşların cıvıltısını, içlerindeki tedirginliği ve korkuyu hissettiren cümlelerle örülmüş bir roman.