Ayfer Tunç-Murat Gülsoy Diyaloglar : Doğunun Batısı Batının Doğusu

tn_IMG_3193Geçtiğimiz ay güzel bir edebiyat etkinliğine katılma şansı yakaladım. Aslında bir nevi şansımı zorladım, epey uzunca bir yolculuk sonrasında Aynalı Geçit’teki söyleşi salonunda ön sıralarda yerimi aldım. Ayfer hanım ve Murat bey her zamanki gibi erkenden yerlerini almışlardı. Salonda yine meraklı ve ilgili bir kitle, her yaştan dinleyici vardı. Söyleşi esnasında konuşmacıları rahatsız etmemek için sadece bir fotoğraf çektim. O da Murat Gülsoy’un kendi bloğunda da eklediği fotoğrafla aynı kare olmuş. İçinde hem Oğuz Atay, hem de Murat Gülsoy ve Ayfer Tunç var. Bu ki güzel insan, böyle güzel etkinler düşünüp, hazırlayıp bize ulaştırıyorlar ve ben Afrika’dan gelip katılma şansı buluyorum ya, daha ne isteyeyim hayattan…

Söyleşinin amacı; belirli konu ve temaları edebiyat üzerinden tartışmak. Konumuz;  Doğunun batısı batının doğusu. Doğu batı üzerine yazılmış, çizilmiş, söylenmiş sanat eserleri üzerinden söyleşi başlıyor.

İlk  değinilen alıntı,  söyleşi boyunca adını sıkça duyduğum  Milan Kundera’nın ‘’Perde’’ isimli eserinden; ‘’ Küçük ulusları büyüklerden ayıran nüfuslarının sayısı değil; daha derin bir şey: Varoluşları onlar için kuşkuya yer bırakmayan bir kesinlik değil, her zaman bir sorun, bir tartışma konusu, bir risk; tarihe onları aşan, onları kaale almayan, hatta onları fark etmeyen güce karşı savunma halindeler. ‘’

Milan Kundera, Onulmaz Eşitsizlik başlığı altında değindiği bu açıklamada, küçük ulusların talihsizliğinden bahseder. Örnek olarak şunu sunar : ” (…) Kafka sadece Almanca yazıyordu ve kendini, hiç kuşku götürmez bir biçimde, bir Alman yazarı olarak görüyordu. Bununla birlikte,  bir an için onun kitaplarını Çekce yazdığını düşünelim. Bugün Kafka’yı kim tanırdı?’’

(Perde- Milan Kundera)

İkinci alıntı Çocuk Kalbi’nin yazarı Edmondo Des Amicis ‘den:

(Pera hakkındaki yazısından) ‘’Burası Avrupa kolonisinin West End’i sayılabilir. Zarafet ve keyif her yere hâkimdir ( …)Burada, Rum, İtalyan, Fransız züppeleri, tüccar asilzadeleri, muhtelif yabancı delegasyon memurlarını, yabancı bahriye subaylarını, elçilik maiyetlerini ve her milletten kuşkulu simaları görmek mümkündür. Türk erkekleri, kuaförlerin vitrinlerindeki balmumu mankenlere hayranlıkla bakmakta ve kadınlar şapkacı dükkanlarının önünde ağzı açık duraklamaktadırlar. Avrupalılar burada başka yerlere nazaran daha yüksek sesle gülüşüp, sokak ortasında şakalaşırlar. Bu arada Türkler, sanki yabancı bir memleketteymiş gibi, başlarını İstanbul tarafındaki kadar dik tutamamaktadırlar.’’

1830’lu yıllarda modernleşme döneminde Galata, imparatorluğun çağdaş ve Batılılaşma hayatının merkezi olmuş,  İstanbul iki farklı bölüme ayrılmıştı. Batının etkileriyle bezenmiş kent İtalyan yazarın gözünden bu şekilde aktarılmış.

Diğer bir alıntı Peyami Safa’dan;

’Maddenin fethine çıkan garp, tabiatla kavgasında teferruata daldı; tahlil neşterinden başka elinde silâhı yoktu; dikkati ancak varlığın mikroskop adesesine isabet eden parçası üstünde kaldı; külü göremedi ve vahdetten uzaklaştı. Şark terkiplere sadık kaldı ve yaratılış manzumesinden başka hiçbir noktaya alâkasını dağıtmadı. Biri, garp, gözlerini toprağa ve maddeye sapladı; öteki, şark, bakışlarını yıldızlardan ayırmadı. Avrupalı, gemisinin makine dairesinde tabiatı ram etmeğe çalışan bir çarkçı ustası ise, Asyalı, kaptan köprüsünde, feza ile yıldızlar, sular ve rüzgârlarla konuşan tabiatın büyük cevherlerini istintak eden hayalperver bir süvaridir. Genişlikleri ve nâmütenahiliği içine almağa, cihetleri tanımağa çalışır. Vahdetleri kavrayan her fantezi kabiliyeti yalnız onda vardır.’’

Peyami Safa doğu-batı üzerine yaptığı sentezlerde Batı’yı eleştirmiş , Doğu’yu ön plana çıkararak eserlerinde işlemiştir.

Söz Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelince;

’Meselâ kendimizi hâlis bulmuyoruz, kendi hayatımızı yaşamıyoruz, kendi ağzımızla konuşmuyoruz vehmine kapılıyoruz. Buna, en ufak bir muvaffakiyetsizliğin, umumî hayattaki herhangi bir aksayışın karşısında ilk yenilik nesillerinin duyduğu, duymuş olması lâzım gelen o nefse karşı,  yahut çok yüksek bir varlığa karşı işlenmiş gizli ve zalim cürüm duygusunu da ilâve etmelidir. Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz, derdim.’’

Yazının bütünü için: (Cumhuriyet, 2 Mart 1951  (Yaşadığım Gibi, Dergah yay.İst. ) (http://www.maviyesildergisi.com/index_dosyalar/Page6612.htm )

Ayfer Tunç, Ahmet Hamdi Tanpınar için;’’

Onu bir romancı, medeniyet kuramcısı olarak görüyorum. Şehre değer verip, şehir anlatıcılığı yapmış.’’ dedi. Sevdiğim bir yazarın, hayranı olduğum diğer bir yazarı sevmesi benim için çok ayrı bir duygu.

‘’Ahmet Hamdi Tanpınar, batıyı kendi kendine öğrenmiş bir adam. Nazım Hikmet ve Tanpınar aynı tarihte yaşadıkları halde ülke tarihinde isimleri aynı cümle içinde geçmezler. Nazım Hikmet batının unsurlarına kafa yormazken, Ahmet Hamdi Tanpınar bu süreci çok iyi gözlemlemiştir.

‘’ Türk aydınında da aynı kompleksin gözlendiğinden bahsedildi. Yalçın Küçük’ün ‘’ Türk aydını tercüme odasında doğdu.’’ Sözü beni araştırmaya yöneltti. Sözün geçtiği metni internette bulmak zor olmadı.  ( Bilim ve Edebiyat kitabından )

Türkiye’de çağdaş aydın Tanzimat ile birlikte doğdu. Tanzimat’ta aydın, Tercüme Odası’nda doğdu. Türkiye aydınının morfolojisi çizilirken bu nokta üzerinde ne kadar durulursa durulsun abartma sayılmaz. Çağdaş aydının Tercüme Odası’nda doğmuş olmasının etkileri bugün de devam ediyor. Olay çok kısa olarak şöyle: Hep devlet ve toprak yutmuş Osmanlı’dan ilk önce Yunan bağımsız bir devlet olarak ayrılıyor. XIX. yüzyılın üçüncü on yılında. Bu, birçok bakımdan önemli. Belki “resmi ideoloji” içinde Yunan’a gizlenemeyen bir kızgınlığın sürekli olarak saklı tutulmasında bunun rolü var. Ancak Yunan’ın Osmanlı’dan ayrılıp bir bağımsız devlet kurması, çağdaş aydının doğumunda çok daha ayrı bir öneme sahip. Çünkü o günlere kadar, Bab-ı Âli’de tercüme işlerini hep Rumlar üstleniyor. Osmanlı insanı, dil bilmeyi de pek sevmiyor.

Doğrusu bunu biraz düzeltmek gerekiyor. Şu şekilde: Çağdaş zaman öncesi Osmanlı aydını dil biliyor. Ancak on bir veya on iki, en fazla XIII. yüzyılda kalmış. Bu yüzyıllarda dünyada “bilim dili” öncelikle Arapça. Araplar, bilim ve felsefede ileri olduğu için.  Bir benzetme gerekli: Türkiye ve dünyanın bir çok ülkesi, bugün Lenin’i, Fransızca veya Almanca’dan okuyor. Avrupa da Rönesans’a kadar Antik Yunan felsefesini Arapça’dan okuyor. Daha da ileri giderek söylemek gerek: Bugün Batı, Doğu’yu ve bu arada Araplar veya Türkler gibi Doğu halklarını küçümsüyorlar ve Yunan uygarlığını göklere çıkarıyorlar ama, yüzyıllar önce bir Yunan felsefesi, bir Yunan sanatı olduğunu Arapça’dan öğrendiler. Çünkü Avrupa için de bilim dili Arapça idi. ‘’

Her ne kadar bu düşünce doğru olsa da, bugün Türk aydının geçmişe kıyasla daha yenilikçi ve araştırmacı olduğunu düşünüyorum.

Söyleşide paylaşılan diğer alıntılarla, not alabildiklerim kadarıyla devam ediyorum;

Oğuz Atay’dan;

‘’ Ben Batı’nın ne gibi bir özü olduğunu çok iyi hissettiğimi sanıyorum ve bu yüzden de Batı’nın bizi hiçbir zaman anlayamayacağını hissediyorum. Onların mantığı ile bizi kavramak mümkün mü? Biz de onların mantığını kullandıkça kendimizi bütün derinliğiyle anlayamayacağız. İnsanımıza geri kalmış ya da az gelişmiş değil, fakir düşmüş, yani gücünü kaybetmiş bir varlık olarak bakmak düşünülebilir. Yani ilkel bir topluluk değil, servetini kaybetmiş soylu bir topluluk denilebilir. Bu arada sakallı bir gencimiz tv’de İspanyolca melodiler söylüyor, bir İngiliz yapar mı bunu? İlginç bir konu…”

(Günlük, Oğuz Atay)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan;

O dönemdeki aydınlarda halktan tiksinme, halkı küçümseme var:

‘’ Bunun sebebi Türk aydını gene sensin! Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinme hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, burayla hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?’’

Orhan Pamuk’dan;

‘’Artık İstanbul’a ansiklopedi bitince döneriz Fatma, çünkü bu ansiklopediyle yapacağım inanılmaz işin yanında, İstanbul’daki ahmakların siyaset dedikleri o günlük, küçük saçmalıklar bir hiç kalır, çok daha derin ve büyük bir iş benim burada yaptığım, yüzyıllar sonra bile etkisini sürdürecek inanılmaz bir görev; bu işi yarıda bırakmaya artık hakkım yok Fatma… Ölümü düşünüyorum, o halde Batı’lıyım! Doğu’dan çıkıp gelmiş ilk Batı’lıyım ben, Batı olmuş ilk Doğu! Anladın mı Fatma?”

( Sessiz Ev, Orhan Pamuk )

Yine Tanpınar;

Doğunun psikolojik merakı yok diyerek;

’Müslüman Şark, psikolojik tecessüsü [merakı] pek az tanımıştır. Bazı umumî fikirlerin dışında insan ve insan ruhu onu pek az meşgul etmiştir. Kendisini metodik şekilde derinleştirmeye çalışanlar bulunsa bile, bu bir kültür için umumi bir terbiye mahiyetini alacak şekle girmemiştir. Introspection; (içebakış) bu içe doğru çevrilmiş araştırıcı göz, günah çıkartma kürsülerinin dibinde gelişmiştir. ‘’

( Edebiyat Üzerine Makaleler)

Berna Moran; ‘’Bizde roman, Batıdaki gibi feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde doğmamıştır. Burjuva sınıfının yani bireyciliğin ortaya çıktığı bir sürecin anlatışı değildir. Batılılaşma hareketinin taklit bir ürünü olarak doğmuştur’’ der.

Goethe’nin Vasiyeti: ‘’Ulusal edebiyat bugün pek bir şey ifade etmiyor, dünya edebiyatı ( die Weltliteratur ) çağına giriyoruz ve bu evrimi hızlandırmak hepimizin görevi. ‘’ Deyim yerindeyse, bu Goethe’nin vasiyeti. Saptırılmış bir vasiyet daha. Çünkü hangi ders kitabını, hangi antolojiyi açarsanız açın, dünya edebiyatı daima ulusal edebiyatların yanında bir ek gibi sunulmuştur. Edebiyatların tarihi gibi. Edebiyatların, yani çoğul! ‘’

(Milan Kundera, Perde )

Oğuz Atay’dan :

‘’ Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.’’

(Tutunamayanlar, Oğuz Atay )

Milan Kundera’dan;

’Büyük uluslar, kendi edebiyatları onlara başka yerlerde yazılanlarla ilgilenmelerine gerek kalmayacak kadar zengin göründüğünden, Goethe’nin dünya edebiyatı fikrine karşı direnirler. Kazimierz Brandys Carnets (Defterler), Paris 1985-1987 başlıklı notlarında bunu anlatır : ‘’Fransız öğrencinin dünya kültürünü tanımda Polonyalı bir öğrenciye göre çok eksikleri vardır ama bunda sakınca görmez, çünkü kendi kültürü, dünya evriminin az ya da bütün yönlerini, bütün olanaklarını ve evrelerini içinde barındırmaktadır. ‘’

(Perde, Milan Kundera )

Söyleşide değinilen ve hafızamın bir kenarına not ettiğim noktalar:

* Yazarlar kutsal insan değiller. Onları zaaflarıyla da değerlendirmeliyiz. Bu konunun ardı sıra  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kumar tutkusu ve kadınlarla olan ilişkisi geldi. ‘’Yaz Yağmuru’’ isimli öyküsünden bahsedildi.

* Bugün dünyanın ortak ürettiği yeni bir dünya düzeni var. Artık doğu- batı kültürü yok. Kitle kültürü var. Buna direnecek tek güç sanattır. Sanat beynimize girer ve düşündürür.

* Murat Gülsoy’a göre; ‘’ Doğu ruhsa batı akıldır.’’

* ‘‘Fuarlar kapitalizmin hac yerleridir.’’ Cümlesi söyleşi esnasında dünya edebiyatı hakkında konuşulurken geçti. Sözü kimin söylediğini araştırdım. Yirminci yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Walter Benjamin’e ait. Ona göre:  ‘’aura”sız ürüne olan talep, insanın yapay olarak büyülenmiş ortama çekilmesiyle yaratılmaktadır. Mal ve onu çevreleyen eğlence atmosferi baş tacı edilerek bir tür “fetişleşme”den söz edilmektedir. Bu anlamda, dünya fuarları mal denen fetişin hac yerleridir. Fuarlarda sergileme yoluyla insanların bilinçaltı dürtüleri harekete geçirilmektedir.’’

*Çeviri sorunu üzerine; Biz doğuya batıdan bakıyoruz. Komşularımızın romanlarını bile batı dillerinden çeviriyoruz.

* Milan Kundera’nın Perde isimli deneme kitabı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazılarının bulunduğu  Edebiyat Üzerine Makaleler her edebiyat severin okuması gereken kitaplar. Perde isimli deneme kitabından daha sonra alıntılar paylaşacağım.

Konu edebiyat olunca çok zevkli ve verimli bir ortam oluştu. Ayrılan süre el verdiğince doğu-batı meselesi üzerine konuşuldu. İki yazarın da kendine ait görüşleri bizleri aydınlattı. Bu söyleşi hakkında notlarımı yazmak bile beni bir sürü konuyu araştırmaya yöneltti. Böylece merak ve araştırma sayesinde yeni bilgilere ulaştım. Elimden geldiğinde notlarımı düzene sokarak aktarmaya çalıştım. Eksikler elbette var. Etkinliğe katılmış olanlardan tamamlamalarını beklerim. Bu arada internette söyleşi üzerine notlara erişemedim. Sanırım henüz eklenmemiş. Bir sonraki konu ‘’Kadın-Erkek Meseleleri’’. Bir değişiklik olmazsa 30 Eylül’de gerçekleşecekmiş. İlgilenenlere duyurulur…

Ressam Gürcan Akten ile kısa bir söyleşi

SONY DSC

Geçtiğimiz hafta Ege’nin bahar kokuları sarmış sokaklarından birinde çok sevdiğim birinin, Gürcan Akten’in kişisel resim sergisi vardı. Uzun yıllardır ömrünün ışıklarını resimleri aracılığıyla yayıyor dünyaya. Kuşadalı Gürcan Akten, lise yıllarımdan beri dostluğunu esirgemeyen canım arkadaşım İrem Yaman’ın annesi, benim de nam-ı değer Gürcan Teyzem. Okul yıllarımızda öğle tatillerinde beni evlerinde konuk eden Gürcan Teyze, şahsıma brüksel lahanasını ilk kez yedirten insandır. Ege’nin mis gibi otlarıyla yaptığı leziz yemekleri öğrencilik yıllarımda tattığım için şanslıyım.

Kuşadası Belediyesi İbramaki Sergi salonunda yer alan resim sergisini gezerken kısa bir röportaj yapma imkanımız oldu. 8 senedir karma sergilere katılıyor. Dördüncü kişisel sergisinde Gürcan Akten, kendisine yönelttiğim sorularla sanatı hakkında güzel bilgiler verdi:

Resim yapmaya ne zaman başladınız, çocukluğunuzda ressam olacağınıza dair işaretler var mıydı?

Resim yapmaya 2004 yılında Kuşadası Kız Teknik ve Meslek Lisesi’ndeki kursla başladım. Gençliğimde idealim stilist ya da ressam olmaktı. Ancak hayat şartları beni hemşire olmaya yöneltti. Çocukluğumda da resim yapmayı çok severdim. Resim dersinde arkadaşlarımın resimlerini de ben çizerdim. Hemşirelik okudum. Uzun yıllar bu meslekte çalıştım. Görevim süresince rehabilitasyon etkinliklerinde de yer aldım. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde rehabilitasyon hemşiresi olarak çalıştım. 1993 yılında emekli olarak, doğduğum yere, Kuşadası’na yerleştim. 10 yıl sonra tesadüfen resim kursu ilanını görünce katılmaya karar verdim. O günden beri resim sanatı ile iç içeyim.

SONY DSC

Hangi temalar üzerinde  çalışmaktan hoşlanıyorsunuz? Ağırlıklı olarak çalıştığınız konular neler?

Klasik çalışmaları seviyorum. Gerçek yaşamı yansıtan, Anadolu’nun emekçilerini, beden gücüyle çalışan insanlarını, eski evleri, sokakları resmetmeyi seviyorum. Natürmort çalışmalarım da var. Kendi çektiğim fotoğrafları da resim çalışmalarımda kullanıyorum.

yuyu

ghgj

Tercih ettiğiniz bir renk tonu var mı? Daha çok hangi rengi kullanmayı seviyorsunuz?

Çalışmalarımda pastel renkleri kullanırım. Renklerin karışımından elde ettiğim farklı tonlar kullanmayı severim.

pip

mim          gu

İlham aldığınız ve hayranlık duyduğunuz ressamlar var mı? Resim yapma sürecinde sizi destekleyen ve teşvik eden bir çevrenin içinde miydiniz?

Hocam Hidayet Çakar’ın teşviği ile bugünlere geldim. Kardeşim Ümran Ayhan beni çok destekledi. Her zaman yapıcı eleştirileriyle yanımda oldu. Onun yorumlarını beğenirim, beni güçlendirir. Her ikisini de teşekkürlerimi sunarım.

Klasik çalışan ressamlar ilgi alanımda. Hayranlık duyduğum ressamlar; Hoca Ali Rıza, Osmanlı dönemi ressamlarından Zekai Paşa, Türk resminin büyük klasiklerinden Neşet Günal, İzmirli ressam Nedim Günsur, Anadolu kadını portreleriyle tanınan Nuri İyem ve İstanbul peyzajları ile tanınan Hasan Vecih Bereketoğlu’dur.

Gürcan Akten’in her resminde güçlü duygular var. Testilerin yanında oturmuş teyzenin yüzünden akan hüznü ellerimle silebileceğimi düşünüyorum. Beyaz badanalı duvarın önünde keyif yapan teyze her an benimle sohbete hazır gibi. Resimlere bakarken çocukluğumun kokuları geliyor burnuma. Ege sokaklarının kapıları açılıyor önümde.

(Diğer resimlerini bu linki tıklayarak görmeniz mümkün.)

nini

SONY DSC

‘’Bir insanın ruhsal sıkıntısını gidermek için en güzel yollardan biridir resim. Ömrümün yettiği, elimin tuttuğu sürece devam edeceğim tutkuyla. ‘’ diyor Gürcan Akten. Nice güzel resimlerini çeşitli sergilerde tekrar görmek dileğiyle veda ediyorum Gürcan teyzeme. Aklımda bir avuç zeytin, bereket meyvesi olmuş kocamış ellerde…

zeytin

Ubor Metenga Buluşmaları-Hulki Aktunç(28 Şubat 2012,IKSV)

Önce nedir bu Ubor Metenga dedim..Neden Ubor Metenga??Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken hikayesinde bahsi geçen gizli örgütün adı olduğunu öğrendim.Yekta Kopan kendi blogunda Ubor Metenga ile ilgili detaylı bilgiler vermiş..Gerçek bilgiyi kaynağından edinmek daha yerinde olacağı için Fil Uçuşu‘nu ziyaret etmenizi  tavsiye ederim.

Bu ay ilk defa katıldığım bu söyleşide 29 Haziran’da hayatını kaybeden değerli yazar Hulki Aktunç’un Lodos Düğünü adlı öyküsü üzerine konuşuldu.Söyleşi gerçekleşmeden bir ay önce IKSV ye mail atıp kayıt yaptırıyorsunuz.Kaydımız başarıyla gerçekleşti.Şimdi sırada Hulki Aktunç’u tanımak vardı.IKSV’nin sayfasında hangi öykünün işleneceği yazmadığı için herhangi bir kitabını almaya karar verdim.Şu anda kitapçılarda Hulki aktunç’un kitaplarını bulmak çok zor.Hemen hemen her yerde sadece Bir Çağ Yangını ve Son İki Eylül kitapları var.Bu iki romanını alıp okudum.Ama tabiki bir yazarı anlamak ve tanımak için sadece iki kitabını okumak yeterli değil.Elimde çok fazla kaynak olmadığı için Hulki Aktunç’la yapılan röportajları bulup okudum.Murat Gülsoy’un kendisiyle yaptığı röportajı okuyunca Hulki Aktunç’la ilgili biraz da olsa bilgi sahibi olmanız mümkün.Bunun dışında Füsün Akatlı’nın yazdığı Huli Aktunç’un Öykü Dünyası isimli yazısı da yol gösterici bir belge.

Daha sonra Lodos Düğünü isimli öykü üzerine konuşulacağını öğrenince her yerde bu öyküyle ilgili bilgi aradım.Hangi kitabında olduğuna dair bile bilgi bulamadım.Murat Gülsoy’a sordum.Toplu Öyküler’de ya da Ten ve Gölge kitabında olduğunu yazdı.Bunun üzerine Taksim’deki bildiğim bütün kitapçılarda ve sahaflarda bu eserleri aradım..Sadece Robinson’da Toplu Eseler 1 (1996 Basım,İyi Şeyler Yayınevi) ve Istıraplar Ansiklopedisi’ni bulabildim.Ama toplu Eserler 1’de de Lodos Düğünü yoktu..Zaten söyleşide önce öykü okunacakmış..O yüzden bununla yetinmek zorunda kaldım..

Söyleşiye katılım oranı çok iyiydi.Edebiyatsever bu kadar insanın bir araya toplanması çok güzel..

Ayfer Tunç  Hulki Aktunç için ‘Merak böceğinin istilasına uğramış bir adamdı.Her şeyi merak ederdi.Doğayı çok sever ve merak ederdi.Bir insan  bir  bünyeye bu kadar merakı nasıl sığdırır anlamazdım.Onu farklı kılan merak unsuruydu.Merak ve öğrenme yaşama biçimiydi..’  dedi.Ayrıca Hulki Aktunç’un genç yazarları kucaklayan,yüreklendiren,takdir eden, egosuz bir yazar olduğunu söyledi.Öykülerinde Sait Faik öyküleriyle bir akrabalık olduğu konusunda hem fikir oldular.Öykülerini yeni okumaya başladığım için bu konuda yorumda bulunamam.Ama Lodos Düğünü öyküsünü dinlediğimizde bile hikayede detayların nasıl  işlendiğini gördük.Murat Gülsoy doğru bir  noktaya dikkatimizi çekti:’İyi edebiyat hayatta fark edemediğimiz duyguları bize gösterir,Hiç farkına varmadığımız anları ortaya çıkarır.’Bu cümleye kesinlikle katılıyorum.Okuduğum her kitap,izlediğim her film,bir resim ya da bir fotoğraf belleğime hücum ettiği anda hayata bakışımı değiştiriyor.Bunu biliyorum ve bunun etkileriyle başa çıkmaya çalışıyorum.Her zaman olumlu etkisi olduğunu söyleyemem tabiki..Neticede hepimizin belilrli bir hayat tarzı var ve buna ters düşen örnekler gördüğümüzde,hatta biraz gözümüz açıldığında afallıyoruz..İşte ben buna edebiyat etkisi diyorum.Okumak,insanı doldurur,güçlendirir,şaşırtır,yüreklendirir…

Hulki Aktunç’un Murat Gulsoy’un yazıyla hayat arasında nasıl bir ilişki vardır sorusuna verdiği cevap bu durumu çok güzel anlatıyor:

‘Tabii burada insan Oscar Wilde’nin o ünlü lafını anımsıyor. Yani bir saate kadar sanat yaşamı taklit eder ama bir saatten sonra da yaşam sanatı taklit eder. Örneğin bir İngiliz ressamı Turner, bu dünyadan gelip geçtiyse, siz de onu izlediyseniz, ondan sonra gün batımlarına başka türlü bakarsınız. Bir de sevgili usta Oktay Akbal’ın “Yazmak yaşamak, yaşamak yazmak”, yanlış anımsamıyorsam, bir yapıtı vardır. Bunlar sürekli olarak birbirlerine dönüşür. Kim acaba Gregor Samsa’nın öyküsünü okuduktan sonra yaşamının belirli parçalarını ona benzetmemiştir? Kim Moby Dick’i okuduktan sonra bir deniz yolculuğunda Kaptan Ahab’ı düşünmemiştir. Yani bu çok zor. Dolayısıyla bunları birbirine sürekli dönüşen iki alan olarak kabul ediyorum ben.’

İste aynen böyle tanımlamış Hulki Aktunç.Bence edebiyat etkisi budur…

Hulki Aktunç dosyasını bu şekilde kapatmaya niyetli değilim..Mümkün oldugunca diğer kitapları ile ilgili paylaşım da bulunmak isterim.Şu anda Toplu Eserler 1’i okuyorum..Çok ilginç öyküler var…Kitabın son baskısını ben aldım maalesef 🙂

 

Sözünü Sakınmadan-Ayfer Tunç (21 Şubat 2012,İstanbul Modern)

Ayfer Tunç’un kitaplarıyla ilgili ilk yazıyı Radikal Kitap ekinde okumuştum.O zamana kadar hakkında bir şey duymamış olmam benim eksikliğim..Aziz Bey Hadisesi isimli kitabı yeni çıkmıştı ve radikal kitapta kısa bir tanıtım yazısı vardı bununla ilgili..Her zamanki gibi defterime not almıştım.İleride bir gün alırım diye.Sonra kediler ve kitaplar isimli takip ettiğim bir blogta Yeşil peri gecesi ile ilgili bir yazı okudum..Aklımın bir köşesine yazdım Ayfer Tunç’u..Aziz Bey hadisesi ile basladım onu  tanımaya.Her öyküde hüzünlü hayatlar vardı,kahramanlar teker teker öldü..Nedense beni bağladı bu ölümler..

‘Ya ölecektim,ya eski yaralarımdan doğacaktım yeniden.Eski yaralarımdı benim kadınlar.Yok  kadınlar.Çürümüşlüğümdü,hayatımın  bir demet ot gibi kurumasıydı kendi kendine;üzerinden çok sular akmış da aşınmış taş parçaları kadar değersizliğimdi.’,İşte  böyle başlıyordu Kadın Hikayeleri Yüzünden…Ömrümü yavaş yavaş törpüleyen servis güzargahında ilerlerken, akşamları Ayfer Tunç’un öyküleri konuk oldu yan koltuğa.Kadın Hikayeleri Yüzünden’i okurken hikayenin baş kahramanıyla birlikte hüzünlendim,onunla beraber gittim dükkana akşamları..Karısı dışarıda birileriyle birlikte olduğunu düşünürken o tüm yalnızlığıyla içiyordu orada..Alışılmışın dışında  bir karakterdi.Herkes gibi ‘ben mutlumuyum’ gibi sorular soruyordu kendi kendine,kendince cevaplar buluyordu..Sonrasında yan dükkana taşınan Turcan yüzünden bütün hayatı değişti..Sadece onun değil, büyük ama ürküten,siyah ama ağlatan gözleri olan karısının da…Bir daha hiç düzelmeyecek bir sona yaklaştılar beraber. Bir çamaşır ipinin ürkütücü işlevselliği son noktayı koydu onların kısacık öyküsüne..

‘Kemikli bir kadındı karım.Evet ,güzel değildi, ama kalbi olan bir kadındı.Ben yok sandım.’

Bu öykü kitabından etkilendiğim çok açık..Diğer kitaplarını ilk fırsatta okumayı düşünüyorum.Ama öncesinde Ayfer Tunç’u daha yakından tanımak için bir fırsat cıktı karşıma.Semiş Gümüş ve Ömer Türkeş’in konuğu olacağını duydum.Evrim’le beraber İstanbul Modern’e gittik.Çok sıcak içten biri gibi geldi bana Ayfer Tunç.Nasıl yazdığını ,neden yazdığını anlattı..Cinsellikle ilgili yaptığı bir araştırmada toplumumuzun ne kadar ikiyüzlü olduğunu görüp,yaşadığı şaşkınlığı anlattı.Bunun üzerine yazdıkları İki yüzlü Cinsellik’ isimli kitaptan bahsetti.

Ayfer Tunç’a göre hikaye, insanlığın temel ihtiyaçlarından biri.’İlk hikayemiz Adem ile Havva diyor.’Öykülerin yükte hafif,pahada ağır olduklarını düşünüyor.Şiirin kendisinde sabun etkisi yaptıgından bahsetti.Okudukça bir arınma oluyor ve yazmak istiyormuş..şiirin insan üzerindeki etkisi ancak böyle anlatılabilirdi bence..Kapak kızı kendisinin ikinici kitabı,26 yaşında yazmış.Kendisini rahatsız eden bir kitap olduğunu söylüyor,çok genç yaşında yazmış.Yayınlayan yayınevinin kapanması nedeniyle çok fazla duyulmamış ilk zamanlarda.10 yıl sonra tekrer edite etmiş ve  başka bir yayınevi tarafından basılmış.

Tuzukuruların, vicdanlarında taşıdıkları yükü artık taşıyamaz hale geldikleri durumu betimleyen ‘merhamet yorgunluğu’ üzerine yazmak istediğini söyledi.Bazı konular artık bizde merhamet yorgunluğu yaratıyor dedi.Çağımızın içinde bulunduğu durum.

Bir okurun öykülerin ölümle bittiği konusundaki gözlemlerine ‘yaşım ilerledikçe artık ölümle bitirmemeye başladım.İnsan gençken ölüm o kadar uzak bir ülke ki…Öldür gitsin ne olacak diye düşünüyorsun.Ama belli bir yaşa gelince insan,ölümün bu kadar kolay bir şey olmadığını anlıyor.Kendime yönelik en büyük eleştirilerimden biri olabilir bu.Ölüm o kadar kolay ve son bir temizlik ki..Benim buna hakkım yok aslında.’ şeklinde cevap verdi..

Bu söyleşi sayesinde onu daha yakından tanımanın ilk adımlarını attığımı düşünüyorum.Simdi Kapak Kızı’nı,Yesil Peri Gecesini,Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ni ve diğer kitaplarını başka bir gözle okuyacağımı biliyorum.Söyleşide, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi kitabının ismini kısaltanlara ya da yanlış söyleyenlere çok sinir oldum.Bunu da eklemeden edemeyeceğim.

Ayfer Tunç’un iyi bir yazar olmasının yanı sıra iyi bir gözlem gücüne sahip olduğunu da belirtmek istiyorum.Paylaşım sayfasına eklediği fotoğraflar bunun bir kanıtı..Paylaştığı her fotoğraf içinde gizli öyküler barındırıyor bence..Ayrca kendisinin de,geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Angelopoulos hayranı olması beni etkileyen diğer konu…Angelopoulos üzerine yazdığı veda yazısına  bu adresten ulaşabilirsiniz…

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen festivale arkadaşım Evrim’in bizi haberdar etmesi sayesinde ilk kez katılabildim..Her yıl bir tema belirliyorlar ve bu yılki Şehir Ve Yemek.Çarşamba günü iş çıkısı Banu,Evrim ve kız kardeşi Cennet’le beraber Ahmet Ümit,Selim İleri ve Artun Ünsal üçlüsünün katıldığı söyleşiye gittik.Cezayir Restoranın konferans salonunda yerlerimizi aldık..İlk kez sevdiğim bir yazarın karşısında bir şöyleşi dinleyecek olmak beni çok heyecanlandırdı.Konuşulan her şeyi büyük bir dikkatle ve keyifle dinledim..Bu yılki tema şehir ve yemek olunca söyleşi de bunun üzerine yoğunlaştı.Ahmet Ümit Gaziantep’te rakıyla tanışmasından başlayıp,kitaplarındaki yemek tariflerine uzanan kısa bir konuşma yaptı.Çok sempatik ve doğaldı.Patasana romanını okuyup kendisini orduevine çağıran Binbaşı Koray’la ilgili anısını heyecanla anlattı..Bir akşam ev telefonu çalıyor ve onu orduevine misafir olarak  çağırıyorlar.Eşi de onu yalnız bırakmıyor ve biraz çekinerek,gergin bir  şekilde gidiyorlar.Bir de bakıyor ki Binbaşı Koray ve birkaç arkadaşı Patasana romanında geçen sofranın aynısını kurmuşlar onun için..Bu onun için büyük bir sürpriz oluyor.Çok seviniyor,onur duyuyor ama yemeklerin başarısız olduğunu eklemeden de edemiyor:) Ne güzel bir şey bir yazar için.Senin eserini okuyorlar ve oradan bir sahneyi senin için canlandırıyorlar..Enfes bir şey bence…

Artun Ünsal da öğrencilik dönemiyle ilgili birkaç anısını anlattı.Fransa günlerinden küçük burjuva yaşantısından bahsetti.İstanbul’daki meyhanelerden , edebi eserlerdeki sofra sahnelerine uzanan bir konuşma yaptı..Notlarimdan derlediklerim,

*Tual Bedenler isimli bir filmden bahsetti ama yeme kültürü ile ilgili bağlantısını anlamadım.Ya da dalgınlığıma geldi başka bir şeye örnek gösterdi.Filmi araştırdım ve izlemeye değer buldum.(orjinal ismi  The Pillow Book,1996)

*İstanbul’daki eski meyhanelere örnek olarak Haliç’teki Sadrazamın Yeri’ni ve Beyoğlu’ndaki Asır isimli yeri verdi.Burası eskiden bir rum meyhanesiymiş ve adı Hasır’mış..

*İçinde yemekle ilgili edebi bölümler olan kitaplar ve bunun üzerine eserleri olan yazarlar;

-Mutfak Çıkmazı ,Tahsin Yücel

-Halit Ziya Uşaklıgil,Mai ve Siyah,Aşk-ı Memnu

-Ahmet Rasim

-Ahmet Mithat Efendi(kitaplarında alaturka yemek düzeninden bahsetmiş)

-Hüseyin Rahmi Gürpınar,Şıpsevdi(Alaturka ve alafranga sofraların farkını işlemiş)

-Mehmet Rauf( osmanlı türk erkeklerinin lüks mekanlarda katıldığı çay saatleri hakkında yazmış)

-Abdulhak Şinasi,Çamlıcadaki Eniştemiz

-Ömer Seyfettin,Lokanta Esrarı

Daha sonra sözü Selim ileri aldı ve o da Cumhuriyet dönemi yazarlarıyla devam etti.

-Yahya Kemal’in  yemek kültürüne ilgisinin olduğunu söyledi

-Ahmet Haşim’le ilgili Gurme mi obur mu tartışmalarının yapıldığından bahsetti.Son yazısı ‘yemek’ hakkındaymış.

-Refik Halit Karay,İkibin Yılın Sevgilisi isimli kitabında reçelden ve Ayşe kadın fasulyesinden bahsediyor..

-Peyami Safa,Yalnızız

-Sermet Muhtar Alus,İstanbul Lokantalarıyla ilgili yazıları

-Peride Celal,Üç Kadının Romanı

-Melih Cevdet Anday,Aylaklar

-Leyla Erbil,Eski Sevgili

-Ahmet Ümit,İstanbul Hatırası

Bu güzel paylaşımın ardından Artun ünsal devam ederek oraya toplanmamızın ana nedeni olan Ahmet  Hamdi Tanpınar’ın eserleriyle söyleşiyi bitirdi..

-Beş şehir

-Yaşadığım gibi

-Saatleri Ayarlama Enstitüsü(Barbunya balığı ile ilgili bölüm)

-Sahnenin Dışındakiler (rakı sofraları)

-Huzur(sevilen karakterler rakı,diğerleri şampanya içiyor)

Yaklaşık iki saatlik bu söyleşi bana ve arkadaşlarıma bir sürü kitap ve yazar tanıştırdı..İyi ki gitmişiz,iyi ki Evrim bize haber vermiş.Buradan kendisine bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu arada yazarlarımızın ortak görüşü:

*Ne yerseniz yiyin,sofrayı kimlerle paylaştığınız önemli.Önemli olan sofranızdaki mezeler değil,güzel insanlar..

*Yemek yemek insanları rahatlatır,ruhumuzu vücudumuzla barıştırır.

*Yazmak insan tanımak kadar,yemek de tanımaktır.

Söyleşiye iş çıkısı gitmiştik.Bir şeyler atıştırmaya fırsatımız olmamıştı.Konu da yemekler olunca,karnımızın açlığı zirve yaptı ve soluğu Nizam Pide salonunda aldık.Çok eski köklü bir yermiş.İlk kez gittim ama çok aç olduğumdan mıdır bilinmez ömrünün en güzel kıymalı pidesini yediğimi düşünüyorum…

Bu arada Ahmet Ümit’in verdiği kebap tarifini de paylaşmadan edemeyeceğim:)

Altı Ezmeli Kuşbaşı Kebap

Kuşbaşı etlerimizi daha önceden sosluyor bekletiyoruz,et iyice yumuşuyor(ahmet ümit’in deyimiyle çürüyor).Domatesleri mangalda pişirip ezerek sos yapyoruz.İçine sarımsak ekliyoruz.daha sonra etleri mangalda pişirip bu sosun yani ezmenin üzerine koyuyoruz ve altı ezmeli kebabımızı afiyetle yiyiyoruz..