Etiket: yapıkredi yayınları

Çocuk Yasası – Ian McEwan

IMG_4730

Londra. Yüksek Adalet Divanı’nda yaz dönemi bir hafta önce başlamış. Amansız bir Haziran havası. Yüksek Divan Hakimi Fiona Maye, pazar akşamı evinde bir josefin koltuğa çoraplarıyla uzanmış…

Önce neredeyiz, hangi şehirde. Sonra mevsim ve biraz hava durumu. Karakterimiz Fiona sahnede sonra. Bir pazar akşamı evinde koltuğunda uzanmış. Biraz odaya bakıyoruz. Şöminenin yanında bir kütüphane var, pencerenin bitişiğinde minik Renoir yıkanan kadın taşbaskısına bakıyor bu kütüphane. Onun altında ceviz bir masa ve üzerinde mavi bir vazo. Yerdeki halı, şömineden gelen sesler, piyano ve başka detaylar. Tüm bu küçük ayrıntılar, karakteri kafamızda bir odada koltukta uzanan biri olarak hayal etmemizi sağlıyor. Sonra onun ruhsal durumuna doğru yolculuğa çıkıyoruz. Elinde bir içki kadehi var. Kocasını düşünüyor. Yaşadıkları sorunun etkisinden çıkamamış hala. Öfkeli ve üzgün. Aile hukuku dairesinin uğraştığı birbirinden farklı uyuşmazlıkları bir karara bağlamaya çalışan Fiona, söz konusu kendi evliliği olunca sıradan bir davalı gibi davranıyor. Yaşadığı hayal kırıklığı ve öfke durumundan çıkamıyor. Konuşmalarının arasına üzerinde çalıştığı davalar giriyor. Kocası ile tartışmalarının sonucu sessizlik. Çalan telefon ve önemli bir davanının bildirimi. Ve sonrasında pencereden baktığında elinde bavulu ile uzaklaşan bir eş. Tıpkı sinema sahnesi gibi bir giriş.

Dağılmış bir vaziyette Fiona. Ertesi gün onu çok önemli bir dava beklemektedir. Sonraki günlerde çalkantılı ruhsal durumu içinde çok ciddi davalara bakar ama hepsinde de özel hayatını bir kenara bırakmayı başarır.

Roman, Fiona’nın bu ruh durumundayken baktığı davalarla, dava kişileri hakkında edindiğimiz bilgilerle ve dini uğruna ölmek üzere olan bir delikanlının ve ailesinin yaşadığı çıkmaz durumla şekilleniyor.

Yazarın okuduğum ilk kitabı. Ele aldığı konu ve karakterler epey ciddi konulara ışık tutuyor. Ve yazar son derece ahlaki sınırlarda gezerken yorum yapmıyor. Bu iyi, bu kötü demiyor. En çok bu tarzı hoşuma gitti. Karakterlerin ruh durumlarını çok iyi anlatmış. Adeta duygularını okuyoruz. Hissediyoruz. Fiona’nın hukuk içindeki hayatı ve müzikle başka boyutlara çıkan kişiliği inanılmaz iyi aktarılmış. Tereddütler, yasaklar, kısıtlamalar ve kararlar ekseninde dönen hikaye çok başarlı. Kesinlikle diğer kitaplarını da okuyacağım bir yazar oldu. Bana tavsiye eden kurmaca biyografiler blogu yazarı Tuğba Gürbüz’e teşekkürlerimle.

Reklamlar

Doppler- Erlend Loe

imageOrta sınıf bir kentlinin varoluşunu sorgulaması üzerine bir roman Doppler. Aniden insanın kafasına dank eden gerçekler vardır. Bir çoğumuz bununla erken yüzleşirken diğerlerimiz Doppler gibi koca bir hayatı yaşadıktan sonra karşılaşır. Elbette onun gibi uç hikayeler yaşayanlar da var ya da kararlar alıp uygulamayı ütopya gibi görenler de. Bir sabah uyandığında tamamen farklı bir hayat yaşamak istediğini fark edip, geleceğini o yönde şekillendirmek isteyenlerin hikayelerini çok duymuşuzdur.

Kahramanımızın dönüşüm süreci ise birdenbire başlıyor. Uzun uzun düşünme sonrası alınan kararlar yok. Bir gün ormanda bisikletten düşüyor ve her şey o anda gelişiyor. Sanki beynindeki reset tuşuna basılmış gibi. Orman onunla konuşuyor, sessizlik büyüsüne kapılıyor ve kafasının içindeki kirlilikleri silmeye başlıyor.

Esprili, akıcı ve sürükleyici bir dille okuyorum Doppler’in öyküsünü. Her şeyi geride bırakıp ormana gidip çadır kuruyor. Çoğunuzun aklından böyle bir deneyim geçirmeyi hayal ettiğini biliyorum. Ama açlıkla nasıl baş edeceksiniz? Bir geyiğin kafasına bıçak saplayabilecek kadar cesur musunuz ? Ya da komşularınızın evine girip gizli gizli çikolata çalabilir misiniz? Bize akıl dışı ve imkansız görünen her şeyi olabildiğince doğal yaşıyor Doppler. Kendince haklı yanları var ve bunları onu suçlu görenlere açıklayabilecek kadar da akıllı. Hatta onları etkileyecek kadar da inandırıcı. Hayatı başarı ile dolu ve en sonunda bu başarının onu ele geçirdiğini düşünüyor. Sanki başarılı olmak için yaşamış. Başkaları için başarmış, ve tüm bunların zaman kaybı olduğunu fark ediyor aniden.

Yalnızlık onun için bir amaca dönüşüyor. Ne kadar yalnız olursa kendine o kadar yaklaşıyor. Ama her şey onun istediği gibi gelişmiyor. Bir kere acayip bir bağımlılığı var. O olmadan yaşayamaz. Ormana sığınmasıyla ters düşen bir bağımlılık. Birkaç yerde gözümüze takılan tezatlıklar aldığı kararla yaptıkları arasında uyumsuz görünüyor. Ama bu Doppler bizden daha iyi bilir deyip pek kurcalamıyorsunuz. İnsanlardan ne kadar uzağa giderse gitsin bir şekilde onlarla iletişim kurmak zorunda kalıyor. Çünkü bu insanın doğasında var. Ama iletişim şeklini ve kalitesini belirlemek bizim elimizde. Onun da göz ardı edemediği noktalar oluyor ve hikayesi bunlarla dallanıp budaklanıyor. İki çocuk babası olması da işlerini hiç kolaylaştırmıyor.

Kuzey ülkelerinin insanlarının daha sorunsuz, rahat bir hayat yaşadıklarını düşünürüz hep. En azından ekonomik olarak daha gelişmiş ülkeler ve sosyal anlamda halkları daha şanslı. Hep zannederiz ki orada herkes mutlu, ölümcül hastalıklar yok, kimsenin evine hırsız girmez. Bunlar gibi kötü şeyler onların başına gelmez. Doppler bizim bilmediğimiz yönlerini anlatıyor Norveç’in. Ülkesi hakkında epey içini dökmüş.

Her şeyi bir çırpıda silip atsaydı ve ormanda aksi, tüm dünyaya kendini kapatmış, yabani bir insana dönüşseydi ve biz onun iç konuşmalarını okusaydık bu kadar keyifli bir roman olmazdı. Yaşadığı çelişkileri, inadını, inançlarını böyle doğal anlatması hikayeyi zenginleştirmiş. Zaten oldukça akıcı bir dil var. Karakterlerin zenginliği ile de kurgu daha da şenleniyor. Birkaç karakter ise sanki başlı başına birer hikayeye konu olacak kadar ilginç. Son yok kitapta. Bir devam gelecek hissi yaratmış. Ama bizim çokça kullandığımız ‘inşallah’ ile bitirmiş. Yani ne olacağı belirsiz. Belki de böylesi daha iyi. Bizim bildiğimiz bir Doppler var ve o şimdi Gregus ile ormanın derinliklerinde bir yerlerde…