Bir Nedene Sunuldum

semih1Daha önce Yalçın Tosun’a an’ların sihirbazı benzetmesini yakıştırmıştım. Bu kitabıyla da, insan hayatının o kimsenin farkında olmadığı şeffaf ve bir o kadar mahrem anlarının, kısacık bir zaman diliminde asılı kalmış, boğazda düğümlenmiş hallerini duygulara bölerek anlatıyor. Duyguları parça parça yapıyor, her öyküde hepsine uygun birer ruh seçiyor. Utanç, pişmanlık, sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, keder, arzu hepsi narin kahramanlarının  kısacık hayat dilimlerinde baş rol oyunuyor.

Öyküleri gazete makalesi gibi okuyup geçmeyiniz. Öyküdeki mekana misafir olunuz, kahramanın ikram ettiği duyguyu üzerinize yakışacak mı diye denemekten korkmayınız. An’a bırakınız kendinizi. Ancak o zaman anlayabilirsiniz öykünün sırrını.

Türk edebiyatında farklı bir yeri var Yalçın Tosun öykülerinin. Bir ruhun penceresinden içeriye bir kaçamak bakış atmışsınız, sahibine her an yakalanacakmışsınız tedirginliği yaratıyor okuyucuda. Damakta bıraktığı kekremsi tad, hafızada uzun zaman varlığını koruyor. Bir sonraki kitaba kadar o duygu içinizde bir yerlerde yaramaz bir çocuk gibi koşup oynuyor.

An’ların sihirbazı : Yalçın Tosun

yalcinİlk okuduğum bir yazar bende bir iz bırakıyorsa hiç şüphesiz tüm kitaplarını okuma isteğiyle dolarım. Yalçın Tosun’u, itiraf ediyorum, kitap isimlerinden etkilendiğim için hafızamda bir yerlere kaydetmiştim. (Bir de tesadüfen Notos’un bir sayısında Tosbağa Öldürmek öyküsünü okumuş, beğenmiştim. Ama o zaman yazarın kitapları olduğunu bilmiyordum.) Yeni okula başlayan küçük yeğenime kitap hediye alırken Dokunma Dersleri’ni gördüm rafta. Yeni çıkanların arasında diğer öykü kitaplarıyla beraber sergileniyordu. Kendi kuralımı es geçip, ilk kez okuyacağım bir yazarın son kitabını alıverdim o gün. Otobüsle dönüş yolunda ilk öyküleri okudum kitaptan. İlk sıradaki ‘’Damdaki’’ öyküsüyle an’ların esiri olacağımı anladım. İlk kitaplarından başlayarak okuyabilmek için diğer iki öykü kitabını da aldım. İyi ki de öyle yapmışım. Üç kitabını da arka arkaya okuyunca sevdiğim yazarlar arasına giriverdi Yalçın Tosun.

’Anların kıymetini en çok edebiyat -belki bir de sinema- bilir. ‘’ diyor bir röportajında. Bence öykülerine an’ları taşıyarak kendisi de ayrı bir önem kazandırıyor bu kısacık hayat hücrelerine. Onun öykülerinde hafızalarındaki huzursuz anılarla yüzleşen kahramanlar, bunlardan olağan deneyimlermiş gibi bahsediyorlar. Travmaların, tedirginliklerin, umutların ve pişmanlıkların izleri duygusal kurgularla örülüyor. Karakterler iç sesleriyle bozuyorlar sessizliği. Çatışmalarının yankısı okuyucuyu sarsıyor. Farklı öyküleri ve farklı karakterleriyle hayatın ve zamanın o birbirine paralel akan ama bir türlü barışmayan rahatsız edici ortamında asılı kalıyoruz okurken.

Çoraptan fırlayan firari bir parmak  lacivert bir denizi bilincinin ucuyla yırtmış bir martı misali göz kırpıyor bir peruk-gibi-huzunlu-yalcin-tosunsatırda. İntihar eğilimli genç kızın buruk öyküsünde bile bir parça mizah konuk oluyor gönlümüze. (Firarı Parmağın Ucu ) Ya da parkta hiç tanımadığı birine acıklı hayat hikayesini anlatan gri saçlı kadını dinleyen karakterin iç sesine kulak veriyoruz: ‘’ Onun anlattıkları beni ne sinsice sevindiriyor ne de gerçekten hüzünlendiriyordu. Bir yabancıya tüm hayatını anlatmaya çalışmaktan daha acıklı bir şey gelmiyordu aklıma. Belki de mahrem bir hikayeyi dinleyip üzülmüş gibi yapanlara ya da acıma maskesiyle karşılayanlara duyduğum nefret emrediyordu artık kalkıp gitmemi. Elimde olmadan küçük görmekten korkuyordum onu ya da yüceltmekten, bir yere koymaktan. Benim için birisi olmasından. İşte bu sebeplerden, iyi ya da kötü daha fazla bir şey duymak istemiyordum. Hem, kim başka birini gerçekten dinliyor ki? ” (Parkta)

Ruhsar Hanım’la Levon Bey’in Beş Çayı, Parkta,  Kereviz, Bir Kocanın Gizli Defterinden, Firarı Parmağın Ucu, Sıcak Sandalye, Drama Queen en sevdiklerim arasında yer alıyorlar. Üç kitabı arka arkaya okuyunca tek bir kitap okumuş gibi hissettim. O yüzden kitaplardan değil öykülerden bahsetmek benim açımdan daha mantıklı oluyor.

442447Diğerlerinden çok ayrı yerde tuttuğum birkaç öykü var. İlki  ‘Bir Bavul İçin Noktürn‘dür. Leylak kokulu kadın ile bavulunda deniz yıldızı taşıyan bir adam var bu öyküde. Bir de kadından bir parça aldığını sanan adam. Haziran da bir karakterdir öyküde. Kimsenin sahiplenmediği bir imkansızlık duygusu sürer gider zamanın kıyısındaki o odada. Diğeri ‘Ferda’nın Unuttuğu‘dur. Gençliğini, güzelliğini kaybeden Ferda, bir makyaj aynasında arar geçmişini. Büyük kızının aynadaki yansıması onu tedirgin eder. İç konuşmaları doldurur geceyi. Sonuncusu; ‘Madam Marini’nin Tamamlanmış Bir Resmi’dir. Yalnızlık, dostluk, umut, ölüm ne de güzel işlenmiştir bu öyküde. Sırf bu öykü bile Yalçın Tosun kitaplarını sevmem için bir nedendir. Bir de Bazı Köfteler vardır. Yutkunamadığımız düğümler gibidir. Acıtır.

An’ların huzursuzluğu edebi bir tabloda sergilenince insan tekinsizliğin şiirine kapılıyor. Öyküler hiç bitmesin istiyor. Bir de böyle eserler azınlıkta olunca sizdeki yeri bambaşka oluyor. An’lara hapsedip ölümsüzleştiriyorum öyküleri.

.

Çavdar Tarlasında Çocuklar – J.D. Salinger

52281_2Yapı Kredi Yayınları 33. mart 2013 baskısı var elimde. 160. sayfadan 193’e kadar sayfalar ters basılmış. Böyle büyük bir yayınevinde kimse kontrol etmiyor mu baskıları? Neyse ki eksik sayfa yoktu.

Amerika’da uzun yıllar yasaklanan bu kitabın aşırı derecede sadeleştirilerek çevrildiğini düşünüyorum. Orijinal baskısının farklı olduğu kanısındayım.

Holden’ın noelden birkaç gün önce nefret ettiği okuldan atılmasının ardından kendi başına çıktığı kısa yolculukta yaşadıklarının ve düşündüklerinin, yetişkinler dünyasına ait gözlemeleri ve nefretlerinin sade bir dille anlatıldığı eserde hayata dair çok güzel saptamalar var. O yaştaki bir çocuğun sahip olduğu düşünce yapısı ve kendi yaşıtlarındaki çocuklardan farklılığıyla öne çıkışı, gelecekte onu yaşayacağı toplumda boğacak, soyutlayacak. Bunu önlemek adına bir kliniğe yatırılıyor, ama o da biliyor ki böyle bir şeyin tedavisi yok.

Batıya gidip sağır dilsiz rolü yaparak, kimseyle istemediği konular hakkında konuşmak zorunda kalmayarak, kimsenin bilmediği bir kulübede yaşamak hayalleri kuruyor Holden.Hayatta tek önemsediği insan ise kız kardeşi Phoebe. Kitapta genç bir çocuğun hayat karşısındaki savaşının yanı sıra ölüm olgusunun onun üzerindeki etkisini de hissediyoruz. Aile, okul, toplum ve birey çatışmalarının düşünen insan üzerindeki etkisi çok iyi yorumlanmış. Kitabın başlarında bir Haruki Murakami hikayesi daha olmaması için dua ettim. Sıradan bir ergen hayatını okumakla vakit kaybetmek istemiyordum. Ama sonraları Holden 13 yaşında bir ergen olmaktan çıktı, bir Oğuz Atay karakterine döndü. Çavdar tarlasından çıkıp, Tutunamayanlar’a atladı. Tutunamadığı yerde kız kardeşine sarıldı…

Kitapta Holden’ın öğretmenin bir psikanalist’ten alıntıladığı not:

”Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir. ”

Olgun insanlar olarak haydi düşünelim bakalım, hangi dava adına yaşayıp gidiyoruz?

Feyyaz Kayacan -Sığınak Hikayeleri

” Günlerin uzayıp kısalması, denizin kıyıyı ezberlemesi, ölümün kanda kıvama gelmesi, ömrün adaleye sinmesi, çiçeklerde renklenmesi, yemişlerde tatlanması gibi,

Kadın erkeği tamamlasın, erkeğin anlında dalgalansın, kadın erkeğin denizine dökülen ırmak olsun, denizin etinde filizlenen güneş olsun, balık olsun, gemi olsun,

Erkek karanlığı aralasın, kadını görmek için çırçıplak sağnağında, ve kıyıda dile gelsin şahmerdanları denizin. Kadın erkeğin aklından geçtikçe, kanından da geçsin, kulaklarında da çınlasın, kadın aklına gelince erkeğin, erkeğin sesinde uyansın kadın, erkekten kadına, kadından erkeğe helal olsun yıldızlar. Kadın erkeğince aşırı, kalçalarında güneşin tadı, kalçalarına üşüşen esintilerin yuvarlak serinliği ve ağırlığı… ”

 

 

Feyyaz Kayacan Bütün Hikayeleri Yapı Kredi Yayınları ( Postacı Kızı Vera Arttırmaya Nasıl Konuldu) Sayfa 121’den alıntıdır.

Semaver-Sait Faik Abasıyanık

SemaverSait Faik Abasıyanık’ı ilk kez babamdan dinlemiştim. Onun elinde kağıt kalemle dolaştığını, parkta bir banka oturup insanları izleyerek hikayeler yazdığını duymuştu bir yerlerden. İlk yayımlanan kitabı Semaver’i okurken onun İstanbul sokaklarında ve Fransa’da yine bir köşeye oturup, elinde kalem kağıt notlar alışını hayal ettim.

Kimi kaynaklara  göre babasının desteği ile yayımlanan bu ilk kitabı basıldığında 30 yaşındaymış Sait Faik. Hikayelerinde insan sevgisi ve sıradan insanların hayatlarından kesitler bulunuyor. Kitaba adını da veren Semaver isimli öyküsü, bir fabrika işçinin annesiyle olan hayatından bir bölümü ve annenin sessiz sakin ölümünü anlatıyor. Öyküdeki semaver bir kişilik kazanıyor ve çocuk , bir sabah yemek masasında karşılaşmalarından sonra gözden ırak bir yere kaldırıyor, o evde semaver bir daha kaynamıyor.

İlk yazdığı öykü olan İpekli Mendil de dahil toplam on dokuz öykü yer alıyor kitapta. En sevdiğim birkaç öykü ; Meserret Oteli, Şehri Unutan Adam, İhtiyar Talebe ve Louvre’dan Çaldığım Heykel. Öyküler içinde çok güzel ve ilginç benzetmeler var :

”Yerdeki Kocaeli kilimi ıslak bir kırmızı renkle, gaz lambasının altında, acayip bir reçel gibi kaynıyordu.” (Babamın İkinci Evi)

”Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm. Ayak ucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım.” ( Şehri Unutan Adam)

” Ovaların ve küçük tümseklerin yanında etrafına hiçbir dost ve sevgili takmadan bir bekar adam gibi yükseliveren Erciyes’i dahilere benzetirdi. Öyle kurak ve kimsesiz memleketlerde kendi başlarına sivriliveren insanlardan bir insandı sanki Erciyes.” (Üçüncü Mevki)

”Yerime küçük çocuğun saçlarından ve kafasından aldığım bir masumiyetle çöküyorum. Aynı çocukluk sinirlerime yayılıyor. Fakat zehirlenir gibi uyuyorum.”(Üçüncü Mevki)

”… Macar kızı bir bisküvi kadar kıtır kıtır ve ağza alınınca bir bisküvi kadar yumuşaktır. Halbuki Avrupalı çingenenin  tadı, İsviçre dağlarının karışıksız sütünden yapılmış; sağlam ve gürbüz kadınların yoğurduğu hamurdan olmuş halis bir çikolata tadındadır.” ( İhtiyar Talebe)

” Toprak, yaz yağmurundan daha bol yağan kadın gözyaşına her nedense her zaman hasrettir. Ve derler ki, kadınlar ne kadar çok ağlarsa erkekler o kadat mesutturlar.” ( İhtiyar Talebe)

Sait Faik Abasıyanık, modern Türk hikayeciliğinin öncülerindendir ve  yaptığı katkılarlarla  Türk edebiyatında bir dönüm noktası olmuştur. Ölümünün ardından Burgaz Adası’ndaki evi müzeye dönüştürülmüş ve annesinin vasiyetiyle her yıl onun adına öykü ödülü verilmektedir.

 

 

 

 

Yaşamın Ucuna Yolculuk-Tezer özlü

”Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.”

yasamin_1250369047Yaşamın Ucuna Yolculuk , hiçbir yere bağlı olmamak fikriyle,  Pavese , Kafka ve  Svevo’nun izinde içsel bir yolculuktan da öte. Özgürlüğün simgesi trenlerle Avrupa’da edebi bir tur. Hem yazarın içsel hesaplaşmaları, hem okuduğu yazarların izinde bir arayış. Romanlarında geçen sokaklarda yazarın ruhuna dokunuşlar. Pavese’nin intiharına, öldüğü odadan bakış. Anlama, sorgulama ve kendi hayatında cevaplar arama… Tüm bunların derinlerinde kendi türünden insanoğlunu gözlemlerken detayların güçlülüğünden yararlanmalar…

Yaşlılar önlerinde çikolatalı pasta, oturuyorlar. Yitik geçmişlerini yitik anları içinde yaşıyorlar. Yaşamıyorlar. Yaşamları çikolatalı pasta ve ölüm beklentisinden oluşuyor. Bu yeryüzünde her şey  olmak isterim ama Berlin kentinde yaşlı, yalnız bir kadın olmak asla. Berlin gecelerinde. Eski yapılarında. O zamana dek çoktan bir mezarlığa varmış olmam gerek. İnsanın yalnız cesedi yalnız kalabilir. Canlı (cesedi) asla. Çocukluğumda yeryüzünün sonsuzluğunu algılayabiliyordum, ama yaşlı kadınların yalnızlığını değil.”

”Niçin dünyaya geldiğini biliyor musun? Anlatmalısın, anlatmalısın, ayrıca acıkmalısın, susamalısın… sonun korkunç, sefil olmalı! Bunu biliyor musun? Bunu sana Pavese söylüyor.”

‘Artık o genç insanın korkutucu arayışı içinde değilim. Ne yaşantıları, ne de insan sıcaklığını arıyorum. Bugün, hem insan sıcaklığını, hem de sevgiyi yalnız içimde taşıyorum. Yani sevgisizim. Ve soğuk. Kent resimlerini kendimle taşıyorum. Bütün yolculuklarımın, yolculuklardan oluşan yaşamımın bütün insan resimlerini. Ya da sürekli kalışımın… Sağnak da benim. Esintiler de. Ve ardından güneş çıkınca, gökyüzü bulutsuz olunca,  o zaman kentlerle, tren raylarıyla, toprak yollarla, bozkırla, denizlerle, gecelerle, sabahlarla, insan gövdeleriyle, yalnızlığımla bağlantılı anıların ne acı verici, ne de mutlu kılıcı duygularını taşıyacağım. Bomboş var olacağım. kendi doluluğumun boşluğunda. Ve bir başıma. Ve bağımsız, Ovadaki yalnız ağaç gibi. Yaşlı ve büyük. Ve yalnız. O vadide. Bir yamaçta. Başıma buyrukluğuma hayranım.”

Tezer Özlü,  Berlin-Hamburg-Prag-Viyana-Zagrep-Belgrad-Niş-Zagrep-Trieste-Torino rotasında gerçekleştirdiği uzun yaşam yolculuğunda, kendi hesaplaşmalarının yanı sıra kimi toplumsal  gerçeklere de yer veriyor. Yabancı ülkelere işçi olarak giden Türk işçilerden  bahsederken ”Çağımızın en büyük acısının yaşamını yabancı ülkelerde kazanmak zorunda bırakılmışlık olduğunu görüyorum ”diyor. Ve Pavese’nin kahramanlarından birinin ağzından, tıpkı bir Anadolu insanı gibi düşündüğü, Kalabriyalı birinden şu sözü not düşüyor: ” Biz kendimizi kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız”

Türk edebiyatının gamlı prensesi demişler Tezer Özlü için. Yolculuğunda, trende hemen yanındaki koltukta onunla seyahat ederken, o tarifsiz  sıkıntısını, üzüntüsünü, yaşlılık ve yalnızlık korkusunu, toplumun genellemelerinden nefretini, korkunç diş ve baş ağrılarını duyumsadım ben de. ”Her gidiş , her yolculuk, kendi ‘benimin’ bilinmeyenine doğru, bilmek için bir iniştir.” derken, o indiğim benliğimin kuyuları, karanlık olmaktan çıkıyor ve düşünce merdivenleri aydınlığa doğru uzanıyor.

”Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde, bir başkasının gözyaşları diner”. Beckett.

”Yeryüzünün öyküleri sonsuzdur. Biri anlatmayı bitirdiğinde, bir başka yerde, bir başkası anlatmaya başlar.” Tezer Özlü.

 

 

 

 

 

 

 

Aylak Adam- Yusuf Atılgan

aylak_adam

Kitaba ilk başladığımda anlatım birinci şahıstan devam edecekmiş hissine kapıldım. Severim böyle kitapları. Kahramanın ruhuna ulaşmak daha kolaymış gibi gelir bana. Oysa sandığım gibi ilerlemedi. Aylak Adam’ı kendi ağızından dinlemedik. İkinci sahnede yerini anlatıcıya bıraktı. Uyandı, ve onu anlatan başladı hikayeye.

Kahramanımız nam-ı değer Aylak Adam’ın ismi C. Tam ismini bilmiyoruz. Zaten kendisi de isimlerin saçma olduğuna inanıyor; ‘’ Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor. ‘’ düşüncesinde. Mevsimlere sığdırılan dört bölümde C’nin içsel konuşmalarını, hayat felsefesini, o kendine özgü, milyonlarca kadın içinde ‘tek kadın’ı arayışını okuyoruz. Farklı bir adam C. İnsanlara karşı önyargılı. Gördüklerine bir meslek yakıştırıyor hemen. Meslek üzerinden yargılıyor onları. Bağlanmak, bir yere alışmak, birilerinin ona alışması en büyük kâbusu. Devamlılıklardan haz etmiyor. Geçmişinden kesitlerle baş etmeye çalışırken, babasını unutmaya çabalıyor. Unutmasının imkânsız olduğunu kendine bile itiraf edemiyor. ‘o kadın’ ı arıyor durmadan. Tophane yönüne gidecek ilk kadın o olmalı diyor. Şaşırmayacak onu durdurduğunda. Sus diyecek, biliyorum, sen ‘o’ sun diyecek…

Bencil olduğunu düşünüyorum Aylak Adam’ın. Kendi hayatına girmesine izin verdiklerinin, (hatta seçtiklerinin dememiz daha yerinde olur ) ne düşündüğüne aldırmadan, onların da kendisi gibi hiçbir yere ait olmadan yaşamalarını istiyor. Aileleri olmasın istiyor, aile kurmayı düşünmesinler istiyor. Böyle bir kadın arıyor. Bulduğunun o olmadığını anladığı anda kaçıyor.

İstanbul’u gezerek yaşıyor C. Tramvaylarda, köşe başı dükkânlarında, sahil kenarlarında, meyhanelerde, sinemalarda geçiriyor zamanını. ‘ Lokantalarda oturduğu masaya başka gelenler olursa, çevresine büyük şehir yalnızlarının bildiği görünmez perdeler çekerdi.’ Aynı lokantaya, aynı manava gitmek, ‘ müşteri ‘ olmak bile içine sığdıramadığı bir şeydi. Hissettiği anda bir daha asla gitmezdi oraya. Bir keresinde, Ayşe’yle  beraber geçirdiği o yaz, bir manavdan her akşam razaki üzümü alıyor, o küçümsediği ‘ eli paketliler ’den biri oluyor. Manavın bir gün, üzümü sevdiğini bildiği için, bitmeden ona ayırması, içinde gizlice bir sevince neden olunca aynada kendini tanıyamıyor: ‘ Sanki aynadaki ben değilim. Gece razaki üzümü yiyebileceği için sevinen biriydi bu.’ Bir daha üzüm almıyor.

Ayşe’ye bir gün Truman Capote’un küçük bir öyküsünü veriyor.’’ Okurken nasıl mutluydum! Bu büyük zevki ona ben tattırıyorum diye…-Nasıldı hikâye? –Güzel! Üzümleri getireyim mi? Soğudular mı acaba? İçimde bir şeyler yıkıldı. İşte buydu.’’ Öyle sanıyorum ki bu olay  çoğumuzun başına gelmiştir. O hayatının kitabı, sevdiğin birinde bir etki bırakmaz, ister istemez kırılırsın. ( Benim de bir Ayşe’m var. Ben de ona bir Truman Capote kitabı almıştım bir doğum gününde. Okumasını dört gözle beklemiştim. Benim gibi hissedecek mi, sevecek mi yazarı diye… Sevmişti. O ve ben keşiflerimizi hep paylaşırız. Sonra konuşuruz. Ülkeler, zaman fark etmez bizim için. Ne şanslıyım onu tanıdığım için…)

”Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!’’ Sevgiye tutunuyor Aylak Adam. Oysa onu sevenlerde bu hakkı görmüyor. Gerçekte de böyle olmaz mı hep. Filmlerde, kitaplarda, yakın arkadaşlarımızın anlattıklarında hep seven bir taraf, bir de umursamayan diğer bir taraf yok mu? Hele şu iki klişe film, Kaybedenler Kulübü ve Issız Adam , bize biraz Aylak Adam’ı hatırlatmıyor mu? Onlar meslek sahibi insanlardı ama düşünceleri biraz da C. İle paralel değil miydi?

Şu benzetmesini sevdim C.’nin. Ama kadına ve erkeğe yakıştırdığı şekliyle değil. Genel anlamda cinsiyeti önemsiz, herhangi bir kişilik için yapılabilecek bir tanımlama  olarak;

‘’Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra; ‘Kumda yatma rahatlığı’. A-da-ko; ‘Ağaç dalı kompleksi.’ Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya Adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ‘ağaç dalı kompleksi’ diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.’’

Kitabın anlatım dili sade, benzetmeleri yerinde ve yazarın gözlemlerini aktarışı ustalığını sergiliyor. Yusuf Atılgan’ın bu kitabı 1959 yılında yayınlanmış. Yazar 1945’de,  üniversite öğrenciliği sırasında Türkiye Komünist Partisi’ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanmış ve 10 ay hapis yatmış. 1946’da hapisten çıktıktan sonra edebiyat öğretmenliği elinden alınmış. Daha sonra doğduğu şehir olan Manisa’nın Hacırahmanlı Köyü’ne yerleşerek çiftçilik yapmış. Psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık temasını işlediği iki kitabı Anayurt Oteli ve Aylak Adam’ı çiftçilik yaptığı bu dönemde tasarlamış olabileceğini düşündüm.