Yağmur Tanesi

Tüm ruhlar uykuya dalar  geceleri…

Cırcır böcekleri kurbağalarla şarkı söyler.

Karanlık,kömür karanlık…Kör karanlık…

Gecenin sessiz melodisi ahenkle akıyor sislerin içinde.

Bir yağmur damlası,karanlığı giymiş sırtına,

Görünmeden konuveriyor bir yabani otun yaprağına.

Şiirlerde,şarkılarda hep güzel çiçeklerin adı geçer,

Oysa geceyi sırtında taşıyan yağmur tanesi,

Bir otun gövdesiden süzülmeyi sever…

 

 

‘Bin Tepeli Şehir’ den yansımalar…

‘Bin Tepeli Şehir’ den yansımalar…

Burada,Kigali’de pırıl pırıl parlayan güneşin altında başlayan günümüz aniden bulutlanıyor,güneş daha gökyüzünden eteğini çekmeden bulutlar göğün yarısını sahiplenmişcesine güneşe inat yağmaya başlıyorlar.Güneş tedirdin,gitmekle kalmak arasında,öylece gökyüzünde,karşı dağların tepesinde nazlı nazlı sallanıyor.Hiç acelesi yok.Oysa bulutlar öyle dolular ki…Bir yandan yağmur yağmaya çalışırken diğer yandan güneş direniyor…

Odada bilgisayarın başındayım.Kafamı kaldırmasam bu müthiş doğa olayını kaçırmış olacaktım.Odadayken yüzüm sol taraftaki cama dönük.İçeriye bulutların gölgesi sızmış,yağmur yağıyor.Sonra birden gözüm masanın diğer tarafında çırpınan güneş parçalarına takılıyor.Nasıl oluyor diyorum;sol tarafım yağmurlu,sağ tarafım güneşli…Bu iki kavram aklıma hemen gökkuşağını getiriyor.Pencerelere  koşuyorum.Gökkuşağı yakalamaya çalışıyorum.Yukarıya çıkınca bir de bakıyorum gökyüzü ikiye bölünmüş,bir tarafı güneşe,diğer tarafı bulutlara teslim.Dağların ortasında muntazam bir yay var..rengarenk çizgilerle bezenmiş.Hayretle bakıyorum manzaraya.Daha önce hiç böylesini görmemişim.Elbette çocukluğumdan beri beni büyüleyen gökkuşakları gördüm,sınırlı sayıda.Ama bu seferki ikiye ayrılmış göğün bir hediyesi.Ben hayran hayran bakıyorum bu güzelliğe,bir yandan pencereden yüzüme yağmur tanecikleri  çarpıyor.Elimde fotoğram makinem,en iyi kareyi yakalamaya çalışıyorum.Bir kez daha makinemin  özelliklerinden yakınıyorum.Ah diyorum şimdi şu manzaranın hakkını verecek bir objektifim olsaydı…Derken aniden renk cümbüşünün içinde şiddetli bir parıldama oluyor,şimşek çakıyor.Hayatımda ilk kez bir gökkuşağının içinden şimşek çaktığını görüyorum.Ardından bir gök gürültüsü sessizliğin içinde yankılanıyor…Renk cümbüşü bulutların baskısına daha fazla dayanamıyor.Diğer pencerelere koşuyorum.Artık güneş nazlanmayı bırakmış,bulutlara bırakmış kendini.Gökyüzü tek renk oluyor.Morumsu bir grilik yayılıyor Kigali tepelerinin üzeirne.’Bin tepeli şehir’ diyorlar buraya.Her tepede ayrı bir doğal güzellik…

Yağmur..

İki gündür eklemlerimde ağrı var.Önceki gün sağ bacağım kopacakmış gibi ağrıdı.Yağmur yağacak dedim..Dedim.Yağmadı.Bu sabah uyandım kollarım tutmaz olmuş.Gökyüzüne baktım.Yağacak dedim.Akşama kadar bekledim,yağmadı.Yine de yeni ektiğim roka ve  maydonoz tohumlarının üzerine naylon örttüm.Çimlenen domatesleri ayırdığım kapları, üzeri kapalı bir yerlere çektim.Yağar bu dedim.Bekledim.Güneş battı.Yemekler yendi,çaylar içildi..Herkes evine odasına çekildi.Balkon kapısını örtmeden son bir göz attım bulutlara..Kabarmışlar,koyulaşmışlar,dokunsan ağlayacak olmuşlar…Derken parmaklarıma inceden bir ağrı geldi yerleşti..Ardından da yağmur.Gök yarıldı,sular yeryüzüne düştü.Kafamı camdan uzattım.Karşı dağlardan mis gibi toprak kokusu geldi.İçeriye dolsun diye bekledim.Birazını içime çektim,kalanını odaya doldurdum.Işıkları kapattım.Mandalin kokulu mumum bu geceye çok yakışır diye düşündüm..Yağmurlu günlerin içime doldurduğu çocuksu sevinçle eski  günlere gittim…

Bir öğle vakti,evden çıkmışım.O sabah annem hava durumunu izlemiş televizyonda.Zaten annem için en önemli programlardan biridir hava durumu.Televizyonu açtığında hava durumuna yetişemez bazen,egeyi,akdenizi geçmiş olursa hemen başka kanallara geçer oradan yakalamaya çalışır bilgileri.Önceleri tüm aile bireyleri ege sınırları içinde  olduğundan sadece İzmir’in hava durumu ile ilgilenirdi.O zamanlar daha kolaydı tabii onun için takip etmek..Yıllar geçince işi iyice zorlaştı.Üç şehiri takip etmeye başladı.Sanıldığı kadar kolay bir şey değildir bu.Üç şehir,üçü de ayrı bölgelerde.Bir ara Diyarbakır semalarını bile  gözler oldu.Küçük kardeşim askerlik görevindeydi o zamanlar..Anneciğimin yüreği şehirden şehire uçtu durdu.Şimdilerde bir de başka bir ülke,başka bir kıta çıktı ama artık onu takip edecek takatı kalmadı…

Neyse ne diyordum, bir öğle vakti evden çıkmışım,annem yağacak,şemsiyeni al deyip elime evdeki kara şemsiyeyi tutuşturdu.Çıkmış tel sayısı en az olan şemsiyeydi bu.Evde en fazla iki şemsiye vardı.İkisi de karaydı.Şimdi düşününce hiç renkli şemsiyemizin olmadığını hatırlıyorum.Nedense ikisi de siyahtı ve ikisinin de telleri oradan burdan çıkmıştı.O çıkmış telleri tekrar yerine geçirmeye çalışmak ne sinir bir iştir herkes bilir.Güneşliydi hava.Söylene söylene aldım şemsiyeyi.Sapında asılmak amacıyla tutturulmuş ipi vardı.Oradan tutarak sallaya sallaya yürümeye başladım.Arkadan annemin sinirli sesi geliyordu:Kopacak şimdi,sallamasana!Daha cümlesini bitirmeden askı yeri koptu,şemsiye elimden fırladı gitti..Koşarak aldım şemsiyeyi yerden.Annemim sinirli sesi ,arkamda bıraktığım sessiz mahallede  yankılanırken okula doğru yürüdüm.Bir yandan da ne derse oluyor,hep haklı çıkıyor diye söyleniyordum.Sonra elbette yağmur da yağdı.Annem söylemişti de ondan tabiki..

Çocukken en temiz, en saf suyun yağmur suyu olduğunu bilirdik.Bulutlardan süzülüyor düşünsene!En büyük,en güçlü süzgeç…Evlerin çatısına kaplar koyar,yağmur suları biriktirirdik.Yağmur dinince bir koşu dama çıkar kana kana içerdik dünyanın en saf,en güzel suyunu..Bir de yağmur suyuyla saçlarımızı yıkardık.İpek gibi olurdu o saçlar.

Her sene 23 Nisan’ da yağmur yağması ise Tanırının bize bir oyunu diye düşünürdüm.Aylarca hazırlanılan dans gösterileri,şiir okumaları,törenler hep bir sonraki güne kaydırılır,23 Nisan sevinci bir gün sonra yaşanırdı..Bir de Kurban bayramlarında yağardı yağmur.Tabii onun da bir amacı vardı.Kesilen kurbanların kanlarını emerdi doğa.Yağmur yıkardı sokakları.Yağmazsa halimiz ne olurdu!

Çocukluğumdan beri yağmuru çok severim.Ah bir yağsa,bir toprak koksa ortalık..Elime kitabımı alsam.Yağmur sesiyle okusam satırlarını..Yağmurlu günlerde evde olsam hep..İşyerindeyken yağmur yağdığı zaman  nasıl üzülürdüm…Kıskanırdım o an evinde olanları..Şimdi hiç tadını çkarmıyorlardır,söyleniyorlardır diye düşünür,bir an önce dinse de dışarıya çıksak dediklerini duyar gibi olur,kızardım onlara.Bir damla yağmur gördüğünde saklanacak yer arayanlara sinir olurdum.Bir de şu meydanlarda ,bir damla yağmurla birlikte ortaya çıkan renkli şemsiye satan   çocuklara.Yağmur üzerinden para kazanmaları acayip sinirlerime dokunur her zaman.’Sıçan gibi ıslanmak’ deyimi vardır bir de.Antalya’da eskiden çok yağmur yağardı.Bir gün camdan baktığımda kaldırımdan aşağıdaki otlara doğru kaçan sırılsıklam olmuş şekilde gördüm kendisini.Deyim gerçek olmuş karşı kaldırımda duruyordu ve inanın bana hiç güzel görünmüyordu.O gün bugündür bu deyimi kullanmam.Başka kelimelerle süslerim ıslanmak eylemini..

Rahmetli babaannem (nur içinde yatsın ) romatizma hastasıydı.Gencecik yaşta,daha onunla nice anılar biriktirecekken göçtü gitti aramızdan.Hava biraz kapasa , bulutlansa kollarım ağrıyor,yağacak hava derdi.Kollarını ovdururdu.Mis gibi sabun kokardı kolları..Pencerenin önünde, asma yapraklarının arasından Kadifekale’yi gören yatağında olurdu ne zaman gitsem..Goruk koparır,karnım ağrıyana kadar yerdim.Bir de guguk kuşlarına buğday koyar,gelmelerini beklerdim.Babaannemde kaldığım zamanlar onların konuşmalarını dinlerdim.Guguuuk guk,guguuuk guk…Ve eğer şanslıysam,yağmur yağıyorsa,asma yapraklarına düşen damlaların sesini…

İşte şu yağmurlu havalardaki eklem ağrılarım babaannemden mirastır bana.Ne zaman kollarım bacaklarım ağrıya gömülse hatırıma gelir,onu özlerim..Yağmur yağıyor,seller akıyor,arap kızı camdan bakıyor…Arap kızı deyince aklıma hep Cosby ailesindeki en küçük kız gelir.Zencilerle arapları aynı sanan bir nesildik biz.Sonra büyüdük aradaki farkı öğrendik.Ama hala arap kızı Cosby’lerdeki küçük kızdır benim için.Bu yaştan sonra çocukluk hayellerimi yeniden yazacak değilim ….

Yağmuru seven birkaç bildiğim insan için…Yağmur yağıyor,seller akıyor,arap kızı camdan bakıyor…

Doğanın Gücü

-Anne , okulda öğretmen hep ‘doğayı kızdırmayın,doğaya iyi davranın ‘ diyor.Peki doğa bize kızarsa ne olur?Yavrusunun sorusuna bir hikaye ile cevap vermek istemiş anne kuş:

Yüzyıllar önce dünyada insan denilen bir canlı  yaşıyormuş.Bu yaratıkların iki kolu,iki ayağı,kişiliklerine göre değişen suratları varmış,her şeyden de önemlisi ;bugüne kadar gelmiş geçmiş tüm yaratıklar arasında en akıllı beyine sahiplermiş.Tanrının onlara verdiği bu akılı olur olmaz işlerde kullanmışlar.İşte şimdi anlatacağım onların hikayesi yavrum…

Toz toprak dolmuş kaldırımlar,kuruyan su kenarlarında sağa saçılmış otlar birikmiş.Böcekler susuzluktan yavaş hareket eder olmuşlar.Çiçekler boyunlarını bükmüş,güzelim yaprakları sararmış,büzülmüş.Toprak kurumuş,çatlamış,böceklere bitkilere yardım edemez olmuş.Bir damla su için günlerce beklemişler.Oysa gökyüzünde hiç haraket yokmuş.Güneş yükseldikçe yükseliyor,pırıltılı ışıklarını kuvvetlendiriyor,yeryüzüne yağdırıyormuş..Acımasız görünse de aslında güneşin hiç suçu yokmuş.Onun göreviymiş parlamak,bundan başka bir şey bilmiyormuş..Var olduğu günden beri parlamak için yaşıyormuş.Bazı günler bulutlar görevli oluyormuş.O zaman sabırla bekliyor, bulutların işi bitince tekrar doğuyormuş.Ama son zamanlarda bulutlardan hiç ses çıkmaz olmuş.Ne uğruyorlar ne de görevlerini yerine getiriyorlarmış.Güneş kaygılanmaya başlamış.Yeryüzüne parladıkça canlıların sararıp solduğunu,yeşillerin sarıya döndüğünü,böceklerin hayvanların bitkinleştiğini,haraket etmez,yemek yemez olduklarını görüyormuş.Bulutları arayıp bulmaya,onlarla konuşmaya karar vermiş.Çok da uzun sürmemiş onları bulması.Gökyüzünde bir yere toplanmışlar orada dinleniyorlarmış.Onlara neler olduğunu sormuş,dünyanın durumunu anlatmış.Bulutlar yapacakları bir şeyin olmadığını,böyle emir aldıklarını söylemişler.Kendi kafalarına göre hareket edemezlermiş.Zaten isteseler de böyle bir şey mümkün değilmiş.Bütün yağmur kaynakları kurumuş bitmiş.Tanrının yardımı olmadan kendi güçleriyle bir damla bile yaratamazlarmış.Tanrı onlara  durmalarını emretmiş.Bütün bu olanların sebebi insanlarmış.Bitmek bilmeyen gereksiz enerji tüketimi yapıyorlarmış.Ağaçları kesiyorlar,her yere beton binalar dikiyorlar,durmadan karbondioksit  üreten arabalar kullanıyorlarmış.Dikkatsiz davranıp ormanlarda yangın çıkarıyorlar,su kaynaklarını hoyratça bitiriyorlarmış.Doğaya hiçbir şey vermeden,doğa için hiçbir şey yapmadan,ama tüketerek yaşamaya devam ediyorlarmış.Tanrının bütün öfkesi insanlaraymış.Sadece bulutları durdurarak onlara ceza vermek istemiş.Anlamaları ve harekete geçmeleri için onları susuz bırrakmış.İzlediği kadarıyla insanlar endişelenmeye başlamışlar.Profesor ve bilimadamı  adını verdikleri kişiler toplantılar yapıp,ne yapacaklarını karar verip halka duyuruyormuş.Küresel ısınma diye de bir isim bulmuşlar olaya.Kendi sorumsuzluklarının doğaya nasıl zarar verdiğini,doğa olmazsa kendilerinin de olmayacağını anlamaya başlamışlar yavaş yavaş..Tanrı bütün bu olanları takip etmekteymiş.Ne zaman insanların çektikleri acıyı yeterli görür ise, o zaman bulutları göreve gönderecekmiş.

Bütün bunları öğrenen güneş şaşırmış kalmış insanların yaptıklarına.Nasıl sonuçları düşünmeden davranmışlar aklı almamış bir türlü.Bir süre daha bulutları görmeden parlamaya devam etmiş.Önceden hiç önemsemediği insanlara daha dikkatli bakmaya başlamış.Yeryüzünde garip şeyler yapıyorlarmış.Şu bulutlarının  anlattığı profösörlerin  olmadığı yerlerde ,yaşadıkları yerlerden, su bulmayı umdukları yerlere göç ediyorlarmış.Sırtlarında öte beri saatlerce yürüyorlar,küçücük bir su birikintisi görseler mutlu oluyorlarmış.Bazıları meydanlarda toplanıp gökyüzüne ellerine açıp bir şeyler mırıldanıyorlarmış.Daha sonra bulutlardan  öğrendiklerine göre ‘yağmur duası’ yapıyorlarmış.Tanırıya mesaj gönderiyorlarmış böylelikle..Ondan yardım istiyorlarmış..Güneş günlerce izlemiş insanları..Çaresizlikleri karşısında üzülmüş,ama elinden bir şey gelmiyormuş.Ne parlamayı durdurabiliyor ne de yeryüzüne gönderdiği ısı miktarını azaltabiliyormuş.Tanrının büyüklüğü ve gücüne bir kez daha hayran olmuş.İnsanların bunu görmesi için acı çekmeleri gerekliliği onu tanrıya daha çok bağlamış..

Kuraklık devam ediyor,hayvanlar,bitkiler ölüyor,insanlar hastalıklarla uğraşıyormuş.Su olmadığı için yiyecekleri de yokmuş.Açlıktan ölümler başlamış.İnsanlar evlerinden çıkmıyormuş,hayvanlar sokaklarda kımıldamaz olmuşlar.Güneş bunları gördükçe üzülmeye başlamış.Her şeyin eskisi gibi olmasını çok istiyormuş.Şu aşağıdaki kurumuş dere yatağında eskiden gürül gürül sular akarmış.Güneş üzerine parladığında ışıkları suyla oynaşırmış.İçinde balıklar yaşar,kenarlarında çiçekler açar,havyanlar gelip su içerlermiş.Bu manzaraları görmeyi özlemiş güneş..

Sonra bir gün tanrı bulutları ve güneşi yanına çağırmış.İnsanlara verdiği bu cezanın yeterli olduğunu ,eskisi gibi bulutların da göreve çıkacağını söylemiş.Bulutlar neşeyle yerlerini almışlar.Tanrı onlara yeryüzüne yağmur göndermeleri için güç vermiş.Yağmurlar başlamış…

Çatlamış kuru toprakların her bir çizgisinden sular içerlere akmış.Önce toprağı doyurmuş.Toprak kendine geldikçe , ihmal ettiği bitkilerine can vermiş.Bitkiler hayvanları ve insanları beslemiş.Dere yatakları yine sularla dolmuş.Balıklar oynaşmaya,hayvanlar buradan su içmeye başlamış.Herşey yavaş yavaş eski günlerde olduğu gibi düzene girmeye başlamış.Güneş insanların evlerine geri döndüklerini,yavaş yavaş iyileşmeye başladıklarını ,yüzlerindeki acının yerini gülümsemelerin  aldığını görmüş..Mutlu olmuş.Her zamankinden daha çok parlamaya başlamış..

Ancak bu güzel mutlu günler çok sürmemiş.İnsanlar kuraklık zamanında olanları çabuk unutmuşlar.Şehirlere, adlarına alışveriş ve yaşam merkezi dedikleri kocaman binalar yapmaya başlamışlar.Doğal enerjileri yine sorumsuzca kullanıyorlarmış.Günlük ihtiyaçlarında kullandıkları bir çok malzemeyi ucuz ve dayanıklı diye plastikten yapmaya başlamışlar.Kulandıkları televizyon,bilgisayar ve cep telefonlarının yeni modelerini yapıp, eskilerini çöpe atmışlar.Öyle hızlı tüketim yapmaya başlamışlar ki çöpleri kocaman tepeler oluşturmaya başlamış.Yaptıkları büyük otellerin sırf cepheleri renkli görünsün diye kesintisiz enerji kullanmışlar,insanlara hoş görünüyor diye suyu dans ettirip tonlarcasını ziyan etmişler.İki adımlık yere bile çevreye zarar veren arabalarıyla gitmeye başlamışlar.Kuraklık dönemi öncesi nasıl davranıyorlarsa şimdi o günleri unutup daha da sorumsuz davranmışlar.

Tanrının her şeyi izlediğini bir kez daha unutmuşlar.Doğanın onların yaşam kaynağı olduğunu,onu korumaları ve sahip çıkmaları gerektiğini görmezden gelmişler.Tüm bunlara tanık olan tanrı ,güneşi ve bulutları tekrar yanına çağırmış.Bu kez güneşe uzun bir tatile çıkacağını söylemiş.Bundan sonra hiç parlamayacak,yeryüzüne ışık ve ısı göndermeyeceksin diye emir vermiş.Güneş bu duruma çok üzülse de tanrının dediklerini yerine getirmiş.Bulutlara ise durmadan yağmur yağdırmalarını tanrı isteyene kadar durmamalarını emretmiş.O günden sonra yeryüzü bitmek bilmeyen yağmurların esiri olmuş.O kadar çok yağmur yağmış ki dağlar tepeler bu yoğunluğa dayanamayıp yavaş yavaş erimeye ,yeryüzünde kaymaya başlamışlar.İnsanların evleri,okulları,arabaları çamurlar altında kalmış.Dağlar eriyip kaydıkça toprak da hareketlenmiş.Büyük depremler başlamış.İnsanların yaptığı herşey yıkılmaya enkaz altında kalmaya başlamış.Yeryüzü yukarıdan harabe gibi görünüyormuş.Tüm bunlara üzülen güneşin elinden,olan biteni izlemekten başka bir şey gelmiyormuş.Tanrının insanlara öfkesi dinmemiş.Onları bu dünyaya yerleştirdiğine öylesine pişmanmış ki tüm gücünü kullanarak yeryüzüne daha fazla felaket göndermiş..

Kendi yaptıkları binaların altında kalan insanlar artık herşeyin bittiğini düşünüyormuş.Bazılarının içinde hala umut varmış.Yeniden başlamak için güçlerini toparlamanın yeteceğini düşünüyorlarmış.Hiç kimse artık bu dünyada yeri olmadığını aklına bile getirmiyormuş..

Onlar böyle düşünüp,enkaz altından kalkmaya çalışırlarken tanrı dünyadaki bütün okyanusları harekete geçirmiş.Hepsi kocaman dalgalarla kıyılara yönelip yeryüzünde ne varsa içlerine almışlar.

Günlerce sürmüş okyanusların çalışması.Bir tek taş parçası kalmayana dek devam etmişler..Ve en sonunda dünya bomboş kalmış.Ne o kocaman apartmanlardan,alışveriş merkezlerinden eser kalmış,ne de insanlardan..

Tanırının insanlara öfkesi onları yok etmekle sonuçlanmış.Onlarsız yeni bir dünya yaratmaya karar vermiş.Sadece hayvanların ve bitkilerin olduğu ,doğaya saygı duyacak,onunla uyumlu yaşayacak yaratıklar göndermiş dünyaya…

İşte bizim bu dünyaya gelmemiz böyle olmuş yavrucum.Atalarımız o dönemde gönderilmişler.Sonra burada ailelerini kurmuşlar,doğanın içinde ona zarar vermeden barınacak yerler yapmışlar.Bizim gibi daha bir sürü aileler gelmiş.Geyikler,atlar,böcekler,filler…Bugün kimler komşunsa hepsi o zamanlar gelmiş yerleşmiş dünyaya…

Doğa bize kızarsa ne olur anladın mı şimdi.Biz doğayla var olabiliriz ancak.O yüzden her zaman onu korumalı,onun gücüne saygı göstermeliyiz.O bizi seviyor,her şeyi bol bol veriyor bize.Onun sayesinde doyuyor,onun sayesinde nefes alıyoruz..

Küçük kuş annesinin anlattığı hikayeyi hayranlıkla dinledi.İnsan denilen yaratığın ne kadar aptal olduğuna şaştı kaldı.Bir zamanlar bu güzelim dünyayı nasıl yaşanmaz hale getirebildiklerine inanamadı.Sonra da tanrıya ve doğaya bugün onlarla aynı gezegende yaşamadığı için dua etti..