Etiket: şule gürbüz

Coşkuyla Ölmek – Şule Gürbüz

9789750511080Bazı kitapları okurken elinizde bir kalem yoksa eğer bu eksikliğe her zamankinden daha fazla üzülür, satırları kaçıp kurtulacak, siz daha özümsemeden, hatta daha net olalım anla(ya)madan uçup gidecekmiş, silinip bir daha ne size ne de başkalarına görünmeyecekmiş gibi hissedersiniz. Ne zaman kalemin paralel hareketlerinin güvencesine aldınız satırları, işte o zaman içerdiği duygular sizin olur. Onlarla ne yapacağınızı nereye koyacağınızı bulana kadar benliğiniz ve ruhunuz arasında bir savaş başlar. Bazen iki tarafa da kayıplar yaşatacak ya da zıt bir etkiyle etkileyici bakış açıları kazandıracak deneyimlere varır söz konusu savaşın sonucu. Şule Gürbüz kitapları da böyle hem tehlikeli, hem de yaşamın kıyısında, kuyunun tepesinden bakma hali yüklüyor insana.

İlk kitabından sonuncuya doğru, aradaki yıllarda demlenen bir ruhun yansıması bütün metinler. Yazdıkları ve sonrasında hakkında okuduklarım arasında bu kadar şeffaf bir yazar daha var mı bilmem. Tamamen kendi duyguları ve hayata bakışı ile yazan birisi olduğunu söylüyor kendisi. Bu deneyimde eminim her okuyucu farklı lezzetler tadar.

Ruhuna Fatiha, Akılsız Adam,  Akılsız Adamın Oğlu Sadullah Efendi ve Rüya İmiş başlıklarının ardında dört farklı adam var. Yaşamdan beklentileri, içine doğdukları dünyayla kavgaları farklı kişilikler; bir baba, bir oğul, bir eş, yalnız bir ihtiyar. Kimlikleri gelenek kevgirinde takılı kalmış, ruhları eriyip gitmiş karakterler. Hayata sığamayanların hikayelerini dinleyeceksiniz satırlarda. Dahası, siz hayatın neresindesiniz sorusu hiç çıkmayacak bir leke gibi yapışıp kalacak beyninize.

‘’Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek…’’

Reklamlar

Zamanın Farkında- Şule Gürbüz

ZAMANKambur’la başladığım Şule Gürbüz serüveni İletişim Yayınlarından çıkan Zamanın Farkında kitabı ile devam ediyor. Kitapta beş farklı öykü yer alıyor. Beş öyküdeki karakterlerin hepsi de ‘’ kendi kendine konuşan, ömrünün bütün didinmesini kendiyle yapan, bu nedenle de bir türlü galip gelemeyen’’ kişiler. Bir içe bakma kitabı Zamanın Farkında..

Müzik hocası;

‘’ Hiçbir zaman, hiçbir an kendimi unutup, nasıl göründüğümü yok saymadığımı, geri çekilip çekilip kendime bakmaktan, gördüğümü beğenmeyip ona hayalimdeki şekli veremeye çalışmaktan önümdekini hep ıskaladığımı görüyorum şimdi. ‘’Peki şimdi görüyor musun?’’ diye sormayın, onun da var en az bir on beş senesi. İnsanın ömrü herhalde bu yüzden uzun, bir halt ettiğinden değil, ne halt olduğunu on-on beş senede bir anlamasından.’’ der. Sürekli kendiyle savaş halindedir. Kendisinin deyimiyle yeniyetmelik zamanlarında başlayan bir şeyler çalma hevesinin peşinden gider. Müzik onun için bir tutkuya dönüşürken, öğrenme yolundaki adımları saçma bularak dışlayacak, dışarıya ‘’normal’’ insanı oynarken, kendi ruhunun derinliklerinde iç hesaplarıyla yaşlanıp gidecektir. Öykü, müzik hocasının hayatını gözden geçirmesi, ‘’ ne halt’’ olduğunu anlama çabası üzerine kuruludur. Kitabın bir içe bakma kitabı olduğundan söz etmiştim. Müzik hocasına paralel bir düşünme sürecine girmemek elde değil. Bir anda kendimi büyük bir hesaplaşmanın ortasında buluyorum okurken. Bu bakımdan tehlikeli bir öykü. Huzursuzluk yaratıyor insanda.

Öyküde, karakterimizin Vafir Bey ile yaptığı bir konuşma var. İçinde bulunduğu dünyada yaşadıklarını sorgularken, öldükten sonraki sürece bile kafa yormayı ihmal etmiyor:

-Vafir ağabey Allah’ın rahmeti sonsuz ya, öbür tarafa gidiyoruz ki; Allah Rahman sıfatıyla şirke sapan hariç herkesi affetmiş, kimi istersen orda, buradan üç, beş eksik ya var ya yok. Bilmediklerimizden eski kuşakların da ilavesi ile ortalık Darünnedve’ye dönmüş. Ölsek de kurtulsak da diyemiyoruz. Eee ne olsa cennet halkı, istedikleri her şeyden sebil, bunlar da yine istemezler mi pop müzik, neskafe falan, aklıma geliyor, bu rahmetin sınırını bir iyi öğrensek ağabey, Vafir ağabey, Şeyh-İ Ekber ne der?

-Umdurup umdurup aşağıya yuvarlar, merak etme.

-Ediyorum Vafir Ağabey ,ediyorum, dahası titriyorum. Orada da tenha köşe mi arayacağız? Cennet halkı fazla neşeli, kendinden emin, cehennemlikleri kötüleyip, ibadeti, itaati ile mi övünüyor olacak, kaç puanla girdiğini mi söyleyip duracak, nelerle aldanacaktı da şeytana külahı ters giydiriverdi bunları mı anlatacak, vakit de bol, ölüm, kaza bela da yok. Bunlar da cennetteki yeni cehennemlikler mi? Titriyorum elbette Vafir abi, titreyişten nasıl titrediğimi bile anlatamıyorum. ‘’

İnce bir mizah anlayışını bir lokma tadarken, bir yandan da insanı düşündüren bir diyalog.

Sadece Müzik Hocası öyküsü bile saatlerce üzerinde konuşulacak, alıntılar üzerinde durulacak bir metin. Şule Gürbüz’ün insanı kışkırtan, düşünmeye sevk eden, sorgulatan, yargılatan bir tarafı var. İnternette yer alan röportajlarını okurken, insan olma hali ve ‘’ne halt’’ olduğumuzu anlama kaygıları arka fonda sinsice yayılıp, insanı tedirgin ediyor.

Diğer öykülerde, Cansın, Leyla, Çakır ve Aslan Bey karakterlerinin kendi iç dünyalarındaki konuşmalarını dinliyoruz. Yazarımız, bu öykülerde kimi yazar ve eserlerine de yer vererek karakterleri aracılığıyla göndermeler yapıyor. Jack London’ın Martin Eden’ı, Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’si, Çehov, August Strindberg, Georg Trakl, Comte de Lautréamont ve Cansın isimli öyküde banyodaki kitaptan fırlayan karakter olarak Francis Bacon karşımıza çıkan yazarlar ve eserleri. Özellikle Francis Bacon’ın Denemeler’i üzerine oldukça yoğunlaştığını görüyoruz. Bacon’ın Cehennemi adlı bölümde, Bacon’ın savunmasını okuyoruz.

Okumakta en zorlandığım, sık sık ara vermek ihtiyacı hissettiğim öykü, kitaba da adını veren Zamanın Farkında. Aslan Bey, sindirilmesi zor bir karakter. Yazarın, karakterin üzerine çizdiği detaylar, ince ince işlenmiş, anlaşılması için de, yazıldığı kadar emek gerektiren noktalar. Aslan Bey’in bir salyangozun hayatını kurtarmasını umut verici bir olay olarak hatırlaması, fakat, öykünün sonlarında bir âmâ kadına ettiği yardımı kendi terazisinde tartarak cennet hesapları yapmasının saçmalığını fark etmesi vicdan muhasebesi yapmasına bir  örnek. Aslan Bey’in kendini anlamaya yönelik çırpınışlarında kendi boşluklarımızı da doldurmamız mümkün;

‘’ Hani hastalıktan kalkanın nekahet halinin yaşama tutunmak zannedilen bir hali vardır ya, o aslında yaşamın tutunacak ve tutulacak bir yeri olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani büyük dertlerin terbiyesinden geçenin sükûneti vardır, o aslında dert ne denli büyük olursa olsun sükunetten başka yapacak bir şey olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani benim indiğim kuyuda aklımı adeta bırakışım var ya, o da aslında yanımda taşımaya değer bir şey olmadığını anlamanın ve ne taşıdığımı bilmenin seyahatidir. Kendini bir kez çıplak gözle görebilse insan, bir bakabilse, yapamadıklarına değil bu hali ile yapabildiklerine şaşar. Bir kez gerçekten görebilse olmuşu, verilmiş, olabilecek her şeyin aşinası olur artık. Aşinası olunan artık tiksinilen ve inleten değildir. Sadece kime ne kadar gösterileceğinin tedbiri alınır; aşinalık tedbirleri. Kırgın değilim. Gördüm ve önümdekinden başka bir şeyim olmadığını anladım. Önümdeki bir parça zaman, farkına varabildiğim kadar.’’

 Şule Gürbüz’ün yoğun bir anlatım tarzı var. Cümleler uzun, arada duraklar var, dinlenip düşünceyi sindirip, öyle devam etmek gerekiyor. İnsanlar hakkında cesur gözlemleri var. Müzik hocası, Aslan Bey ve Cansın’ın aile ve toplum eleştirilerindeki açık sözlülükleri, yazarın gözlemlerinin derinliğini gösteriyor. Kızı İngiltere’ye birkaç aylığına kursa gitmiş Nebahat Hanım’ın İngiliz çayı uzmanı havaları, malum okullardan mezunların evlerinde aynı kitapların olması, müzik hocalığı yapan yaşlı adamın evinde ders verişini acınası tonlarla anlatması, Leyla’nın tüm hayatını yanlış bilgilerle hazırlattığını unuttuğu astroloji haritasına bağlı kalarak geçirmesi, yaşadığımız zamanın ev sahibi insanlarına dair sıradan ama etkili örnekler.

İnsan olmak ve ne olduğunu anlamak adına yazılmış, kişilik tahlilleri içeren bir öykü kitabı Zamanın Farkında. Yazarın bir röportajında da dediği gibi;

İnsan neticede çok sınırlı bir şey. Kendisine umman dememesi lazım; dese dese, havuz diyebilir. Kiri, durgunluğu, dışardan gelen kıpırtıları kendi hareketi sayması, içine düşeni atamaması ile. Yüzebilir, birkaç kulaç atabilir ama gider kafasını vurur. İnsanın kul olmayı küçümsememesi gerek. Sonuçta, bir şeyin içerisinde çok kalamıyor, içine girdiği şey olamıyor.’’ *

 

* Başar Başaran’ın 26.11.2011 tarihli Birgün Gazatesi’ne yayınlanan röportajıdan alınmıştır.
 

Kambur- Şule Gürbüz

imagesMekanik saat ustası olduğunu öğrendiğim Şule Gürbüz’ü ilk defa Alesta edebiyat blogunun yazarından duymuştum. Yazarın yeni kitabı çıkacağı için heyecanlıydı. Onu bu kadar etkileyen yazarı hemen merak ettim elbette. Bana diğer kitaplarından bahsetti. Çünkü Kambur’u henüz okumamıştı. Baskısı kolay bulunamayan bir kitaptı. Ama yayınevi,  yazarın son kitabı Coşkuyla Ölmek çıkınca eski kitaplarını da basarak bu sorunu ortadan kaldırdı. Böylece Şule Gürbüz’ü ilk öneren dostum Kambur’a kavuşurken ,bana da son kitabını göndererek yazarla tanışmamı sağladı. Tekrar teşekkürlerimi iletiyorum . Sayesinde harika bir yazarla tanıştım. Beni bekleyen diğer bir sürpriz de sevgili Algodon‘ dan geldi. Kambur’u aradığımı ve Şule Gürbüz’ü araştırdığımı duyunca benim için Kambur’u almış. (Teşekkürlerimi iletiyorum ona da ) O da  Şule Gürbüz hayranı. İki dostumun da aynı yazarı önermesi ve bana birer kitabını almaları beni çok mutlu etti. Böylece yazarın iki kitabına sahip oldum. Diğer kitabı Zamanın Farkında‘yı da temin ederek kitaplığıma ekledim. Bahsettiğim bu üç kitabı dışında Ne Yaştadır, Ne Başta -Akıl Yoktur isimli bir oyunu ve Ağrıyınca Kar Yağıyor adlı bir şiir kitabı daha varmış.

Kambur yazarın ilk romanı. İçimize sığdıramadığımız bazı duygular vardır. Her zaman Polyanna gibi olumlu ve iyi niyetli düşüncelerle dolup taşmadığımızı biliriz. Ama bu düşünceleri kendimize bile itiraf etmekten kaçınırız çoğu zaman. Kambur, içinden geçenleri öyle güzel ifade etmiş ki. Ona kızmak şöyle dursun, hak  veriyorsunuz. Yaşayamadığını vurguladığı, biz basit insanların hayatlarına dair çok iyi tespitleri var. İnsanları kırmamak için kendimize ödediğimiz bazı büyük-küçük bedeller vardır. Onlardan bahsettiği şu kısım bir çoğumuzun başına gelmiştir:

Bir alışkanlığınız varsa, bu daha da kötü. Yeni birine kahveyi şekersiz içtiğinizi ezberletene kadar kaç şekerli kahve içeceksinizdir, kim bilir. Kırmamak için pek bir şey söyleyemeyecek, katlanacaksınız. Bir gün, dayanamayıp, yine sade kahve isteyip, onu sevdiğinizi söylediğinizde, ‘ Hadi, hadi’ diyecek, ‘seni tanıdığımdan beri şekerli içiyorsun.’ Kinlenecek, sırf bu yüzden kinlenecek -kolay kolay da içinizden atamayacaksınız.

İçimdeki Kambur’u mu buldum ben bu kitapta? Şule Gürbüz Kambur karakterini, isyanda bir ruhun dışarıya açılımı olrak mı yazmış bilmiyorum. Tek bildiğim, bazen defalarca içimden geçirdiğim  kendime gizli cümlelerin ( korkmayın hepsi değil) satır satır karşıma çıktığı. Bir bölümde Kambur , kız kardeşinin, başından savmak istediği arkadaşlarını evine çağırıp, onlara pasta börek bir sürü şey ikram ettikten sonra hepsinin önüne adisyon koyduğunu anlatıyor. Bu adisyon olayını şöyle yorumladım: ‘Ben yıllarca size dostluğumla eşlik ettim. Karşılığında sizden hiçbir şey görmedim. Alın adisyonu, ödeşelim.’ Bu gibi durumlarda ödeşmek gibi bir sonuca yaklaşmak imkansızdır. Ama bazen gerçekten de geriye dönüp kendi hayatıma baktığımda, öyle saçma ruhlar için zaman ve emek harcadığımı görüyorum  ki, o zamanı geri alabilme şansım olsaydı, içini ne kitaplar, ne yazarlar, ne güzel dostluklarla doldururdum diye de merak etmiyor değilim.

İradem, tutsak olduğumu anlama özgürlüğümdür.’ Tutsak olduğumuz bilinci, yaşadığımız her olayda  kendini gösteriyor. En basit örnek , bana ait olduğunu düşündüğüm bu sayfaya bile istediğim her şeyi yazamamam. Hani olur da bir gün birileri yanlış anlar düşüncesi… Ne zaman ki bu düşünceden gerçek anlamda arınırsam o zaman iradem bana ait olur. Benim  iradem, benim hayatım, benim doğrularım ve yanlışlarım… Nasıl ki Ayn Rand okuduktan sonra içimde patlatmak istediğim bir sürü düşünce toplayıp, sonrasında kuzu kuzu sabah kalkıp işime gittiysem, yine hayatta asılı kaldıysam, devam ettiysem kaldığım yerden, sadece düşünceler beslediysem içimde ve onları hayata geçirmek için sahip olmadığım başka bir dünyaya ihtiyaç duyduysam… işte öyle büyük bir şey irademi özgür bırakmak…. Tutsaklık bir yaşama biçimiyken, ruhumuza yapışmış bir yaşama biçimiyken, zor be Kambur adım atmak. Senin gibi sahip olamadığın kontrabasın üzerine bir şişe benzin dökmek gerek bazen!

Benim de kafamda kırk tilki var Kambur. Bunları senin gibi gruplara ayrıramam. Kırkının da benimle sorunu var. Yakamı bırakmıyorlar bir türlü. Okuduğum her kitapla birlikte bu tilkileri biraz yola getiriyorum. Ama okumak da tehlikeli Kambur. Bazen tilkilerden biri olasım geliyor. İşte o tehlikeli zamanlarda  yeni bir öykü beni kendime getiriyor. Senin tilkilerine gelince, ahlakçı olup da bunadığı dönemde en terbiyesiz olan tilkin çok tehlikeli ona dikkat etmeni öneririm. Ortalıkta görünmeyen korkak tilki de sinsi olabilir. Beklemediğin bir zamanda seni uğraştırabilir. Korkaklardan korkmak gerek aslında. Onlar daha tehlikelidir. ‘Yokluk hakkımdır’ diye bağırıp, yaşamdan iptalini isteyen tilki için, üzgünüm ama yapabileceğin pek bir şey yok. Zaten bu hayata dahil olup da ne yapacak? Parlak fikirleri olan camgöz tilkiden de uzak dur. O parlak zannettiği fikirler gün olur senden sorulur. Çaresiz tilkilere gelince, onlardan bu dünyada da çok var. Aynen seninkiler gibi ölü salyangozun kabuğunu yuva edinmişler, boş inançlarla ahkam kesiyorlar. En doğruları onlar söyler, durup düşünüp bu ahlaka aykırı, bu yanlış, bu doğru deyip değer biçme ve biçtirme oyunu oynarlar. Bırakalım oynasınlar. Her oyunun da bir sonu vardır…

Yaşamdaki en büyük başarının, seçip ayıklayıp pek az şey bırakmak; önemli olanın, başarı sayılabilecek olanın, sevip yaptıklarınız değil, belli bir bilinçle kaldırıp attıklarınız, sizi meşgul etmesine izin vermedikleriniz olduğunu düşünürsek benim kontrbasımı bir an önce dişleyip, yok edip, fırlatıp atmam; tüketim ve tüketim sürecini elden geldiğince hızlandırıp, anlama değil anlamsızlığa, hiçliğe varmak istemem; bunun ötesini perişanlık ve beceriksizlik saymam çok doğaldır.’ İnsanın böyle bir olgunluğa varması için kaç beden bir ruha sahip olması gerek? Neden yaşadıkça görmek, anlamak hayatımızın bunca senesine eş değer. O kaybolup giden, israf olmuş yıllar canımı acıtıyor Kambur.

‘ Aslında şunu söylemem gerekiyor: Hani bazı filmlerde kadın oyuncu beyaz, ipek bir sabahlık giyer ve erkek yaklaşınca, o sabahlık sessizce görevini tamamlayıp usulca düşer ya – işte, ben o kadın değil;  o sabahlık olmak istiyorum.’

Deli olduğumu mu sanıyorsunuz?

Nereden anladınız ?’

Kambur’a Not: Tarih kitabının arasına koyup gönderdiğin mektup Napoleon’nun eline geçmiş. Sen Kontrbası bıçaklayıp, çiçekçiden ölü çiçeği istedikten sonra eve bir paket geldi. Cenazene yetişmek için erken çıkmıştın evden. Cenazende yaşamının müziği çalarken, yok oluşunun ardından sağa sola saçılan tilkilerinle beraber konyaklarımızı yudumladık. Sonra her tilki senden birer parçayı yanına alarak başka ruhlara taşındı.