Tante Rosa- Sevgi Soysal

fotoğraf (4)

Dünyanın en özgür kadını mıydı Tante Rosa? Yoksa dünyanın özgür olmak isteyen tüm kadınlarının tek bir bedende toplanmış hali miydi? Kimdi?

At cambazı olmak isteyen küçücük bir kızdı en başta. Kendine özgü hayalleri vardı. Daha küçücük bir çocukken, parlak üniformalı yakışıklı subayların , ilk fırsatta kendi bencilliklerinin efendisi olduklarını  gördü. Hayatın magazin dergilerindeki büyüsünün gerçek olmadığını anlayıverdi. Kendini keşfettiğinde ötekileştirildi. At cambazı olamadığı gibi rahibe olmayı da beceremedi. Denedi ama. Hayatı boyunca denedi. İstediklerinin peşinden gitmenin kötü bir şey olmadığını bilemeyişine rağmen, tüm bilmeyişlerinin izinden yol aldı.

Toplumdaki her kadının üzerine yapıştırılmış, daha belki de doğmadan bedenine uygun kesilip biçilmiş rolleri giyindi kuşandı. Eş oldu Tante Rosa,  pazar sabahları elma tatlısı pişirdi, anne oldu, iyi marka korse giydi. Sonra korse iyi marka olmasına rağmen sıkmaya başladı. Hayat sıkmaya başladı bir korse gibi. Sıkıntılarını ardında bırakıverdi bir Pazar sabahı. Bir mektup bıraktı ardında, üç de çocuk. Toplumun ( konu komşu, terk edilen eş ve diğerleri ) ona layık gördüğü aforoz hayatı yaşamaya başladı. İntihar etmedi, uçuruma düşmedi, sefilce can vermedi. Aksine yaşadı.

Bilmediği işler denedi, sevgi aradı yeni kalplerde. Yeni çocuklar yaptı. Bir yeni pabuç altı gibiydi Tante Rosa. Hiçbir yaşantısına basmamıştı. Hayatta belki de en iyi yaptığı şey ardına bakmadan gidebilmekti. Çeyiz sandığının üzerinde Manş’ı geçen bir kadındı o. ‘Sevgi sözcüğü bir kadına her zaman bir şeyler anlatır’ ya hani, o saflıkla peşinden gitti bilmeyişlerin.

Her kadından biraz daha kadındı Tante Rosa. Sevilmek isteyen, eş isteyen, kelepir alışverişlerin sözde faydasından mutlu olan, depresyonunu, yalnızlığını bile kendine özel yaşayan bir kadındı. Ama her şeyden önemlisi, kendini seven bir prensesti. Yaşlılığında bile diğer yaşlı kadınlardan nasıl ayrılacağını biliyordu o. Bir renkli papağan çizgisiyle elbette!

Hayat bir sınav mıydı? Sınav tam olarak neydi? Bir dehliz miydi sınav? Ya da hayat mıydı dehliz olan? Karanlık dehlizler ansızın aydınlığa açılmıyordu gerçek hayatta. Bunu anlamak için gerçek dünyada yaşadıklarını magazin dergilerinden sınamak gerekiyordu. Tek tek deneyimleyip dergilerin sahte hayatlarının farkına varmalıydı insan.  İşte hayat, o dergilerde olup da bizim hiç yaşamadıklarımızdan arta kalanlardı. Kalabalığın ortak üzüntüsüne çarpa çarpa Tante Rosa oldu, Tante Rosa… Yaşamak zorunda olmak, sürdürmek, ısrar etmek. Bu Tante Rosa demektir.

Çıplaktık, yürüyorduk, utanmayı öğrenmemizle unutmamız bir olmuştu, çıplaktık, yürüyorduk. Kimin sınava girdiği unutulmuştu, çıplaklık unutturucudur. Biz unutmak için, kaçmak için soyunanlardık, kaçmak için. Oysa hatırlamak için soyunulur, hatırlamak için, yüzyıllardan beri unutulanları hatırlamak için. Neyin olmadığını, neyin olamayacağını hatırlamak için, yeniden başlamaya gücü olmak için, seçim yapmak için, seçim yapabilecek açıklığa kavuşabilmek için. Hayır demek için, evet demek için, başkaldırmak için, yakıp yıkmak için, barış için soyunulur, soyunulur. Tante Rosa daha bir kez olsun bunlar için soyunmadı, bunlar için soyunulabildiğini düşünmedi, görmedi, bilmedi. Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır. ‘

 

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti – Sevgi Soysal

41850-Yenisehir-de-Bir-Ogle-VaktiRomanın zaman akışı günümüz Ankara’sında unutulmuş bir semt olan Yenişehir’de geçmektedir. Bir apartmanın bahçesinde, ömrünü tamamlamış olan çürük kavak ağacı yıkılmak üzeredir. Bu devrilme olayının yarattığı hareketlilik dalgasının etkisinde kalan semt sakinleri romanın kahramanlarını oluşturur. Siyasal sebeplerle cezaevinde olan Sevgi Soysal, bu romanı yazarken sanki daha önceden çektiği bir fotoğraf karesinde odaklandığı bir çevreyi anlatıyor gibi. Fotoğrafta devrilmekte olan bir kavak var ve yazar tüm kahramanlarını, o ağacın etrafında olayı izleyen, oradan geçen, o apartmanda yaşayan, hatta bir ayakkabı boyacısı olan çingeneyi de kapsayacak şekilde, hepsine birer  öykü yükleyerek anlatıyor.

Balonsuz, gazozsuz, dondurmasız Pazar günlerinden, her mevsim aynı reçel kaynatılan evlere , mahalle arkadaşlarının sevgisini satın almak için anne cüzdanından para çalan çocuktan, sevgisizlik duvarının karanlığında ışık arayanlara, çocukluğunun fakir günlerinden çalışarak kurtulma planı yapanlardan, paskalya yumurtası boyayarak zenginlik merdivenlerini tırmananlara, işçi sınıfı ve burjuvalar arasındaki dostluğa dair insan hikayeleri yer alıyor romanda. Karakterler birbirinin hayatından teğet geçerlerken, iç dünyalarında olup bitenleri okuyoruz. Romanın başlarında yer alan karakterler  sonradan çemberin dışında kalıyorlar ve Olcay- Ali- Doğan üçlüsünün yaşamından kesitlere yoğunlaşarak devam ediyoruz.

Kitapta yoksul sınıftan olan Ali’nin hayata bakış açısı, yaşam tarzı ve düşünceleri, zengin çocuğu olan Doğan ve Olcay üzerinde etki yapar. İki kardeş de yaşadıkları sevgisiz ve yapay ortamdan mutlu değildirler ve hayatlarını değiştirecek bir şeyler yapmak istemektedirler. Zamanla Ali’nin dostluğuna tutunarak farklı bir yöne doğru eğilirler. Ancak içinde yaşadıkları toplum ve aile unsurları bu değişiklikleri zorlaştırır. Romanda Ali’nin konuşmaları güçlü yer tutuyor. Olcay’la ikisinin birbirlerine karşı olan ilgilerini açıkladıkları gün Ali, kendisinden apayrı bir hayatı olan Olcay’a şunları söyler:

’İşte ben, bu alışkanlıklarından biri olmak istemem. Senin düzenle olan bağlarından biri. Sabahki diş fırçan, ya da kolunun altına sürdüğün deodorant, ya da yumurtalı şampuan olmak istemem. Bunların günlük mutluluğunda, rahatlığında belki sadece ufak bir payları var. İşte ben bu gündelik mutluluğun daha büyük bir payı olmak istemem. Yani daha rahat olman, korkmaman için örneğin, destek olamam sana. Düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra zaten karanlıktan korkmayan biri olursun. O zaman yine beni seversen, bu sevgi kabulümdür. Tamam mı? ‘’  İşte bu satırlar gerçek sevginin tarifidir. Sevdiğimiz insan gündelik mutluluğumuzun bir payı olmaktan öteye geçtiğinde gerçeğe dönüşür.

Ali’nin dışında mutlu bir çingene olan boyacı Necmi’nin, kendi sınıfının dışındaki insanlarla ilgili gözlemleri de düşündürücü. Alıcı kuşla akbabanın hikayesini anlatarak kendi yaşam felsefesini özetler:

’Alıcı kuş akbabaya sormuş, ‘Kaç yıl yaşarsın sen?’ diye. Akbaba demiş ki ‘ Çok yaşarım.’ ‘Peki ne yersin?’ demiş alıcı kuş. ‘Boh yirim, ölü yirim, leş yirim, kohmuş et yirim.’  demiş akbaba. Alıcı kuş, ‘ Eyi eyi, yaşa, sen çok yaşa, e mi!’ demiş. ‘Ben az yaşarım ama bıldırcın yirim, keklik yirim, tavşan yirim.’ İşte alıcı kuş olacan hayatta. Karşındakinin ciğerine dikecen gözünü. Paran varsa onu koyacan karşılığında, paran yoksa canını koyacan. Ama gözün hasmının ciğerinde olacak.’’

Romanda kültür yozlaşması, dönemim siyasal etkileri, sınıf farklıklarının yarattığı uçurumlar, aile içi ilişkiler, kuşak çatışmaları, bireyler arası iletişim sorunu, ahlak kavramı, sadakat, hırs, iyi niyet, sabit fikirlilik ve ön yargı, sade bir dilin anlatabileceği en güzel örneklerle aktarılıyor. Kişiler üzerinde kurgulanan hikayeler bütünü olarak da görebileceğimiz türden bir roman. Okurken bana sürekli yakın zamanda keyifle okuduğum Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi isimli romanını hatırlattı. Kurgusunu benzettim. Kavak ağacı etrafındaki insanların hikayeleri geçmiş ve günümüz arasında ilginç bir köprü oluşturuyor.

Sevgi Soysal Bütün Eserleri serisini  İletişim Yayınlarından bulabilirsiniz. Bir sonraki okumak istediğim kitapları,  kadın – erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği Yürümek ve teyzesi Rosel’in kişiliğinden yola çıkarak yazdığı Tante Rosa.