Etiket: rwanda

Nyungwe Yağmur Ormanları Milli Parkı

SONY DSC

Ruanda’da gidilecek yerlerden en merak ettiğimiz ve ismi itibariyle pek gizemli ve büyüleyici görünen Yağmur ormanı yolculuğumuzu, geçtiğimiz bir hafta sonunda nihayet gerçekleştirdik. Milli park hakkında kısa bir bilgi ve yol hakkındaki küçük detaylardan sonra eklediğim fotoğraflarla doğanın güzelliğine bizzat şahit olabilirsiniz.

Nyungwe Yağmur Ormanı, Ruanda’nın güneybatısında, Burundi sınırında yer alıyor. Orta Afrika’nın en geniş korunmuş ormanı olarak anılıyor. 13 farklı çeşit primata, yaklaşık 280 çeşit kuşa, 1068 bitki çeşidine ve memeli hayvanlara ev sahipliği yapıyor. Afrika’nın kuş gözlem konusunda en iyi bölgesi. Başkent Kigali’den  arabayla yaklaşık olarak 5 buçuk saatte ulaşmak mümkün. Toplamda 225 km’lik bir yolculuk. Yol Afrika şartlarına göre iyi ama oldukça kavisli olduğu için biraz yorucu. Yol boyu izlediğimiz harika Ruanda manzarasına artık alışmış olmama rağmen, her seferinde hayran kalmayı başarıyorum. Yeşile olan tutkumuz sayesinde yolun uzunluğu ve zorluğu hiç etkilemiyor bizi. Yaklaşık 3 saatlik yolculuk sonunda Ruanda’nın ikinci büyük şehri Butare’den geçip, Nyamagabe ‘den batı yönüne dönerek bizi Nyungwe Milli Parkı girişine götürecek yola girdik. Ruanda’daki en büyük sorunlardan biri olarak gördüğümüz, otoyolda bilgilendirme tabelalarının olmaması, halktan birine ne sorarsanız sorun  ‘hee,’  (ki bu evet anlamına geliyor) diye cevap vermeleri insanı büyük strese sokuyor. Çünkü döneceğiniz yanlış bir yol, yolculuğunuzu iki saate kadar uzatabilir ve zaman zaman benzin istasyonlarında benzin kalmaması gibi etkenler de bir araya gelirse, National Geographic’te yayınlanan ‘Kabusa Dönen Yolculuklar’ da bulabilirsiniz kendinizi.  Buradan sonra yağmur ormanının içinde yol boyu hiçbir şeyin olmadığı 2 saatlik bir mesafe bekliyordu bizi. Düşününce biraz ürkütücü geliyor. Orta Afrika’nın en büyük ormanlarından birinde, telefonun çekmediği, kimsenin olmadığı bir yolda iki saat yolculuk yapacak olmak hem heyecan verici hem de biraz stres yaratan bir duygu. Tecrübeyle test edildi. Ama ne zamanki o kocaman ağaçlı yola girdik ve yangın çıkmış izlenimi veren ağaçların üzerine düşmüş sis kümelerini gördük, işte o zaman stres kuş oldu uçtu.

IF

Yol boyu sevimli maymunlar gördük. Yolun kenarında yiyecek bir şeyler arıyorlar, eğleniyor gibi görünüyorlardı. Arabanın camını açıp içeriye oksijen dolmasına izin verdik. Bir ara durup ormanın sesini dinledik. İlginç kuş sesleri ve orman halkının fısıldaşmaları harika bir tonla kulaklarımıza doldu.

SONY DSC

İki saatin sonunda ziyaretçi noktasına vardık ve ormanın içinde yapılan turların saatleri ve süreleri hakkında bilgi aldık. Daha sonra geceyi geçireceğimiz otel için yaklaşık yirmi dakikalık daha yolculuk yaptık. Öğle saatlerinde giriş yapıp, yemeğimizi de yedikten sonra yürüyüş turumuz için ziyaretçi merkezine geri gittik. Kayıt yaptırmamızdan kısa bir süre sonra şiddetli yağmur yağmaya başladı. Yağmur ormanının yağmuru da bir acayip oluyormuş onu gördük. Önce her yerde sis bulutları vardı, sonra mor mor bulutlar tepeleri sardı. Tepe dediğime bakmayın, her yer ağaç. Rehberimiz bu havada turun zor olacağını anlatınca bir sonraki güne erteleyerek otelimize doğru yola çıktık.

Kaldığımız otel tek kelimeyle mükemmeldi. Burada uzun uzun anlatıp kimsenin canını sıkmak istemem ama, Afrika’nın ortasında, ormanın içinde bir otel ne kadar mükemmel olabilir ki kaygısında olanlar şurayı tıklayarak aydınlanabilirler : Nyungwe Forest Lodge Yağmur ormanına bakan bir oda, dışarıya çıktığınızda gözünüzün alabildiğince yeşil çay tarlaları ve harika yemekler, oteli anlatmak için yeteli birkaç kelime… Bu arada ormandaki ağaçları dev brokolilere benzeten bir ben miyim merak ediyorum ? 🙂

IF

Ertesi gün nihayet ormanda yürüyüşümüzü gerçekleştirdik. Yürüyüş parkuru ormanın içine doğru ilerlerken değişik ağaçlar ve bitkiler gördük. Yokuş aşağı, ormanın derinine doğru indik. Parkurun içinde iki tane asma köprü bizi ormanın diğer bölümüne taşıdı. Gruptaki Amerikalı arkadaşlardan bazıları biraz çekinerek geçtiler köprüyü. Güvenli görünüyordu ama ayaklarınızın altındaki yeşil okyanus biraz baş döndürücü olabiliyor. Sonrası tırmanış. Bu kısımda zorlandığımı itiraf etmeliyim. Sigara içen birilerinin halini düşünemiyorum. Doğa insanı yoruyor evet 🙂

IF

IF

Sanırım dünyanın en büyük solucanını burada gördük.

IF

IF

IF

Kafamızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda bu muhteşem kara dantelle karşılaştık. Yapraklar göğü nakış gibi doldurmuşlardı.

IF

Parkuru sağ salim tamamladıktan sonra Kigali için dönüş yolumuz epey uzun olduğundan bir şeyler atıştırmak için ziyaretçi merkezinin bahçesinde oturduk. O sırada şu aşağıdaki sevimli arkadaş bana poz vermek için geldi ve önümüzde durdu. Selam çakıp tesisin mutfağının bahçesine gitti. Sanırım oradan bir şeyler aşırmaya alışmış:)

IF

Ruanda’da yapılacak en güzel aktivite sanırım yağmur ormanını ziyaret etmekti. Buralara yolu düşenlere mutlaka öneririm.

Reklamlar

Bir doğa müzesi: Gisenyi

map_of_rwandaaÜlkenin üç farklı bölümüne üç ayrı günde yaptığımız gezilerden ilki olan, Gisenyi’de bir gece çadır macerası ile başlayan  kısa Ruanda turumuza hoş geldiniz …

Gisenyi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırında, Goma ile komşu olan bir şehir. Hem Goma hem de Gisenyi Kivu Gölü’nün kıyısında yer alıyor. Gölün bir çekim merkezi olması nedeniyle oteller yapılmış ve üç tane de kumlu plajı var. Goma’nın ve Gisenyi’nin yer aldığı gölün kuzeydoğu bölümü, halen aktif bir yanardağ olan Nyiragongo (Virunga Milli parkında yer alan Virunga sıradağlarından en aktif olanı )  dağının patlaması sonucu,  lavlar yüzünden düzlük bir alan haline gelmiş. 1977 ve 2002 yıllarındaki patlamalarda Goma şehrinin büyük bir kısmı yok olurken, önceden yapılan uyarılar sayesinde Gisenyi ve Kivu Gölü çevresindeki 400.000 kişi kaçmayı başarabilmiş. Bu patlama modern tarihteki en yıkıcı ve lavların yayıldığı patlama  olarak biliniyor. Patlama sonrasında Kivu Gölü’ndeki metan ve karbondioksit birikimin açığa çıkarak daha büyük bir patlamaya sebep olacağından korkulmuş ama beklenen bu olay gerçekleşmemiş.

Gisenyi’ye başkent Kigali’den yaklaşık üç buçuk saat süren bir yolculukla ulaşmak mümkün. Dağların eteklerinde kıvrımlı yollar eşliğinde süren bu güzel yolculuk boyunca sık sık fotoğraf çekmek için mola verdiğimizden bizim yolculuğumuz biraz daha uzun sürdü. Sürekli dönerek yapılan bir yolculuk olduğundan arada mide bulantılarımıza iyi gelmesi için temiz hava molası da verdik. Zaten araçtan iner inmez mis gibi dağ kokusu yüzümüze çarpınca kendimizi iyi hissetmememiz mümkün değildi. Kigali’de de hava çok temiz. Ama bir kez doğaya karışıp dağların havasını almak bambaşka bir deneyim.

IFIFIF

Türkiye’den gelen iki arkadaşım Beyza ve Banu için hazırladığımız bu üç günlük turun ilk adımı Gisenyi’de göl manzaralı bir çadır otelde konaklamakla başladı. Kanadalı bir bayanın Gisenyi’nin doğasına hayran kalarak açtığı bu küçük çadır otel hakkında daha önce bir blogda okumuş ve kızlar gelince gidilebilecek bir yer olarak düşünmüştüm. Kendi sitesindeki fotoğraflardan daha güzel bir mekan olduğunu söylemeliyim. Kivu Gölü’ne bakan dağın eteğine, yeşillikler içine kurulmuş bir mekan. Bahçesinde daha önce hiç görmediğim harika çiçekler ve renkleriyle çiçekleri kıskandıran kuşların olduğu cennet gibi bir yer burası. Akşam üzeri vardığımızda ayrı bir güzellik bizi bekliyordu. Güneşin batış seremonisini gölün üzerindeki bulutlarda izlemek ayrıcalığına eriştik.

SONY DSC

Güleryüzlü personelin servis ettiği akşam yemeğimizi sessizliğin içinde yerken, bir yandan da Beyza’nın ”Hayat bize güzel” sözünün anlamını düşünüyordum kafamda. O an hepimiz de doğanın bize sunduğu huzurla baş başaydık. Yemekten sonra ise bahçede yakılan ateşin etrafında oturup gecenin tadını çıkardık.

SONY DSC

Geceyi geçirdiğimiz çadırlarımız da oldukça renkliydi. Güneşin doğuşunu yakalayabilmek için sabah 6:20 civarında uyandım. Ahşap sandalyede oturup gün doğumunu izledim. Bir kaç poz yakalamaya çalıştım. Beyza da bir süre bana eşlik etti ama gün doğar doğmaz uykuya kaldığı yerden devam etti 🙂

SONY DSC

IMG_2969

IMG_2971

IMG_2979Renkli çadırlarımızın görünümü aşağıdaki fotoğraflarda mevcut.. Sehpa, eşyaları koymak için raf, boynuzlardan yapılmış elbise askılığı bile düşünülmüş. Çadırlarımızın penceresi bile vardı. Bir odadan tek eksiği içinde duş ve tuvalet olmamasıydı. Ama onun için de ortak kullanıma açık banyo ve tuvaletler vardı.

gisenyi

IMG_2975

Çadırdan çıktığımızda masmavi bir göl manzarası ve cıvıl cıvıl kuş sesleri bizi bekliyordu…

SONY DSC

IF

IFKızların uyanmasını beklerken bahçedeki çiçeklerin fotoğraflarını çektim. Bu arada kırmızı kuşlar da çimlerin üzerinde sabah kahvaltılarını yapıyorlardı. Daha kapsamlı bir makinem olmadığı için malesef onları görüntüleyemedim. Sağlıklı, bol meyveli kahvaltımızın ardından yola çıktık. Tüm o uzun ve dolambaçlı yola rağmen burada geçirdiğimiz zamanın güzelliği ve doğanın muhteşemliği her şeye değerdi.

Çadır otelemizin  ismi Inzu Lodge. İsteyenler sitesine göz atabilir. Şu an için dört adet safari çadırları var. İsteyenler kendi çadırlarını getirip konaklayabilir, tesisin hizmetlerinden yararlanabilir. Haftasonu şehirden uzaklaşmak ve doğa ile iç içe olmak için harika bir mekan. Tesisin bahçesindeki çiçeklerden görüntülerle gezimizin birinci bölümünü sonlandırıyorum:

IMG_2973

nil gisenyi

Muhazi Gölü- Ruanda

Bin Tepeli Ülke ünvanını fazlasıyla hak eden Ruanda, beş yanardağ, yirmi üç göl ve çeşitli sayıda nehire ev sahipliği yapıyor. Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırında olan Kivu, 480 metre derinliğinde ve 2700 kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Kivu büyük olması ve etrafındaki tesis sayesinde Ruandalılar ve turistler için hoşça vakit geçirilebilecek, plajı da olan bir sayfiye yeri. Bugünkü yazımda bahsedeceğim diğer bir güzel göl ise Muhazi Gölü. Başkent Kigali’den 1 buçuk saat süren, güzel manzaralı bir yol ile ulaşmak mümkün. Ruanda yönetimi Kuzey, Güney, Batı, Doğu ve Kigali olmak üzere 5 eyalete ayrılıyor. Muhazi Gölü Kuzey ve Kigali Eyalatlerinin sınırında yer alıyor. Uzaydan görüntüsü 6-7 kollu ve uzun kuyruklu bir kertenkeleye benzeyen Muhazi gölü yaklaşık 60 km uzunluğunda. Göl çevresinde ufak tesisler var.

İki hafta önce bir pazar günü, geç saatte aldığımız bir kararla göl kenarına gitmek için yola çıktık. Akşam 6 gibi burada hava karardığı için sadece birkaç saatlik vaktimiz vardı. Haftalardır gitmeyi düşünüp bir  türlü harakete geçmemiştik. Son dakika kararları insan hayatında ilginç tecrübelere sebep oluyor. İnternetten ve kulaktan dolma edindiğimiz yüzeysel bilgilerle yola çıktık. Hava çok güzeldi ve yol boyunca harika manzaranın tadını çıkardık.

SONY DSC

SONY DSC

Aslında rotamız gölün diğer tarafında olduğunu düşündüğümüz Jambo Beach’ti. Ama yol üzerinde Muhazi Water Sports tabelasını görünce şansımızı denemek istedik. Ayrıca asıl hedeflediğimiz noktaya varmak için daha fazla yol gitmemiz gerekecekti ve bu da zamanımızı kısıtlayacaktı. ( Dediğim gibi çok plansız ve ani bir yolculuk oldu. ) Su sporları yazısı bizi cezbetmişti aslında. Ama elbette ne tarz bir aktivite ile karşılaşacağımız hakkında en ufak bir tahminimiz bile yoktu. Tabelayı görüp toprak yola sapınca yaklaşık 10 km kadar engebeli bir dağ yolunu tırmandık.

SONY DSC

Yol üzerinde küçük yerleşim yerleri vardı çocuklar ve oranın sakinleri yüzlerinde merak ve tebessümle bize el sallıyorlardı.

IFRuanda’da keçiler önemli besin kaynağı. Başkent Kigali’de bile yol kenarlarında, boyunlarından ya da ayaklarından bağlanmış, otlayan keçi aileleri görmek mümkün. Köy yolunda da yine farklı keçi ailelerine rastladık.

SONY DSCBölge sakinleri pazar rutinlerini yaşıyordu. Kadınlar çamaşırlarını yıkayıp asmışlar, çocuklar sarı su bidonlarıyla evlerine su taşıyorlar ve erkekler de bisiklet tamir ediyor ya da toprak işleriyle uğraşıyorlardı.

SONY DSC

SONY DSC

SONY DSC

SONY DSC

Yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuktan sonra nihayet gölün mavisini seçti gözlerimiz. Araçtan inip fotoğraf çekmeye başladım. Bu arada göle doğru uzanan toprak yoldan yukarıya doğru kalabalık bir grup gelmeye başladı. İlk başta spor yapan Ruandalı gençler olduğunu düşündük. Çünkü daha önce de karayolunda böyle grup halinde koşan gençler görmüştük. O nedenle çok önemsemedik. Ben fotoğraf çekmeye devam ederken eşim ve arkadaşım bir terslik olduğunu hissetmişler ve araca geri dönmemi istediler. Bu arada kalabalık grup yaklaştıkça ne kadar sinirli olduklarını ve bize doğru el kol haraketleir yaparak ilerlediklerini fark ettim. Sanırım fotoğraf çekmemize sinirlenmişlerdi. Aslında gölün fotoğrafını çekiyordum ama bir ara onlara da doğrultmuştum kemeramı. Ama sinirli yaklaştıklarını görünce hemen geri çekmiştim. Araçta oturarak yaklaşmalarını bekledik. Kalabalık etrafımızı sardı. İçlerinden biri ingilizce kullanarak eşimle konuştu. Neden fotoğraf çekiyorsunuz falan gibi sorular sordular. Bu arada çok üzgünüm ama ilk defa bu ülkede korktuğumu hissettim. Çünkü burada herkes güler yüzlü ve sempatik. İlk defa bu kadar sinirli insanlar gördüm. Gözlerine bakmak yeterliydi o an. Abartmıyorum kesinlikle. Bence kalabalık bir genç grubu olmalarından kaynaklanan ve birbirlerini gaza getiren bir durum söz konusuydu. Sonuç olarak ne onlara zarar vermiş ne de yanlış bir şey yapmıştık. Sonuçta olay, bizim de sakin davranmamız, arkadaşımızın  bir kaç kelime kinyarwanda biliyor olması ve güleryüz etkisi sayesinde tatlıya bağlandı. Derin bir nefes aldık. Çaktırmıyorduk ama üçümüz de korkmuştuk. Ben fotoğraf konusunda onları haklı buluyorum ama bu kadar büyütmeleri anlamsız geldi yine de. Belki de ‘ şu mzunguları bi korkutalım’ demiş , sonra da gülmüşlerdir bize 🙂

SONY DSC

Sonuç olarak göle doğru yola devam ettik. Manzara her şeye değerdi. Göl kenarında küçük evler vardı. Bir tanesi çok hoşuma gitti. Bahçedeki şu kırmızı çiçekli ağaçtan Kigali’de de çok var. Ama adını bilmiyorum maalesef.

SONY DSC

Ve nihayet Muhazi Gölü’nden kareler… Burası sadece bizim gittiğimiz bölüm. Aslında göl daha önce de bahsettiğim gibi 60 km uzunluğunda.

SONY DSC

SONY DSC

SONY DSC

Yukarıdaki fotoğraf, tabelasını görüp gittiğimiz Muhazi Su Sporları adındaki mekanın bahçesine ait. Tesiste bizden başka kimse yoktu. Ve su sporu da yoktu 🙂 İstersek yukarıdaki fotoğraftaki kanoya binip gölde küçük bir gezinti yapabileceğimizi söylediler. Bu arada gölde yüzmek da yasakmış. Balık türlerine zarar vermemek için böyle bir önlem alıyorlarmış. ”On metre ötede çocuklar yüzüyor” deyince ”onlar yerli ama ”dediler. Sonra işletmedeki yetkili eğer yüzmeyi biliyorsak izin alabileceğini söyledi ve iki dakika sonra gelip yüzebilirsiniz dedi. Eşim aslında yüzmek istiyordu ama zaten saat epey geç olmuştu ve aslına bakarsanız bilmediğiniz bir ülkede göle girmek de biraz cesaret işi. Riskli geliyor bana , bilmiyorum. Belki de ben çok ön yargılı davranıyorum bu konuda. Sonuç olarak kimse yüzmedi ama güzel manzaraya karşı, çimlerin üzerine konulan masamızda oturup birşeyler içerken gölün karşısında otlayan keçileri ve arada keyifle bağıran ineğin sesini dinledik. Tesiste yanlış hatılamıyorsam 5 oda mevcut ve 25.000 ruanda frangına bir gece kalınabiliyor. Sessiz sakin ve göl kenarında oldukça huzurlu bir yer.

SONY DSC

Ve dönüş yolunda güzel bir gün batımı bizi uğurladı.

SONY DSC

Kimironko Halk Pazarı

İstanbul’dayken sebzelerimizi sitenin yakınlarında bulunan marketlerden alırdık. Halk pazarına gitmek için hiç zamanımız olmazdı. Zincir marketlerin sattıkları uzun süre beklemiş, uzaklardan geldiği için çok da taze görünmeyen, evde buz dolabında bir gün geçirmeye dahi dayanamayan sebze ve meyveleri almak zorunda kalıyorduk. Fiyatlar konusunda da sağolsun bu zincir marketler , halk pazarlarının neredeyse iki katı diyebileceğimiz rakamlarla , İstanbul’luların parasını fazla fazla almayı çok iyi biliyorlardı. Çocukluğumu geçirdiğim Selçuk (İzmir) ‘de öyle güzel bir pazar kurulur ki, taze taze rengarenk sebzelere bakmaya doyamazsınız. Mevsimine göre meyveler, sebzeler, egeye özgü otlar, dağlardan toplanmış farklı cinslerde mantarlar… Herşey bulmak mümkün bu güzelim pazarda. Cumartesi günleri kurulan bu büyük pazar, civar köylerden insanların geldiği, tura çıkmış turist gruplarının uğradığı, yöre halkının ve gençlerinin sosyal bir aktvite olarak gördüğü renkli bir pazardır. İstanbul’dayken Selçuk’un bu güzelim halk pazarını çok özler, İzmir’e annemleri ziyarete gittiğim her zaman pazara da biraz zaman ayrırdım. Şimdilerde Afrika’nın bu şirin ülkesinde halk pazarına ne zaman gitsem, Selçuk pazarını daha fazla özlüyorum.

Kigali’de Kimironko  gibi üstü kapalı mekanlarda yer alan , her bölgede farklı şekilde isimlendirilmiş, haftanın her günü açık halk pazarları var. Bizim evimize en yakın olanı Kimironko’da. Pazara geldiğinizde daha arabanızı park etmeden sarı gömlekli, pazarda çalışan, aldığınız eşyaları taşımak için yarışan çocuklar karşılıyor sizi. Her ne kadar kimseyi istemediğinizi defalarca söyleseniz de onlar bunu hiç duymuyor ve birisi mutlaka peşinize takılıyor. Gölge gibi adım adım sizi izliyor. ‘Give me job,give me job’ diyerek sürekli size baskı yapıyorlar. Sonra bir de bakmışsınız pazar çantanızı almış, aldığınız her şeyi içine tıkıştırıyor. Artık onlara laf anlatmaktansa kendi haline bırakmayı tercih ediyorsunuz. Pazarda her şey bölüm bölüm yer alıyor. Kuru bakliyatlar, sebzeler, meyveler, kıyafet satan yerler sıra sıra karşınıza çıkıyor. İlk girişte malesef balık bölümü var. Kurutulmuş birkaç çeşit balık satıyorlar. O kadar baskın ve kötü bir kokusu var ki nefes almadan geçmeye çalışıyorum. Son gittiğimizde hava çok sıcaktı ve koku sanki iki katına çıkmıştı. Bir o kadar da sinek var tabii. Girişteki bu hoş karşılaşmayı atlattıktan sonra sebze bölümüne geçiyorsunuz. Elinizde bir de pazar çantası varsa (Ruanda’da naylon poşet kullanımı yasak) herkes bir şey satmak için uğraşıyor. Kolunuzdan tutup  ‘madam madam’  ya da  ‘sister sister’  diyerek biber, fesleğen, kişniş uzatanlar, sizi kendi sergisine çağıranlar, bir yandan sıcak ve koku… Ayrıca tezgahların arası çok dar ve biraz kalabalık olunca geçemiyorsunuz. Eşime hep ‘boss’ diye sesleniyorlar. Para kimdiyese ona yaklaşma durumları, malum 🙂 İlk zamanlar taze sebze ve meyveleri görünce heyecanlanmış, böyle bir pazar olduğu için sevinmiştim. Ama her hafta aynı koşuşturmayı yaşamak ve insanların üzerinize üzerinize gelmesi boğucu olmaya başladı. Bir de şöyle bir durum var. Ürünlerin üzerinde fiyat yazmıyor. Kafalarına göre bir şey söylüyorlar. İki kabak beğendim (bazı şeyler burada taneyle satılıyor) önce 1000 rwf dedi, sonra 500 ‘e indi. Asla onların söylediği fiyatı vermemek lazım. Mzungu görünce  (burada yabancılara mzungu deniyor)  fiyatlar coşuyor 🙂

Ama gerçekten güzel ve  taze sebzeler var. Renkli bir pazar. Muz en ucuz meyvelerden. Büyük yeşil olanlarla yemek yapıyorlar. Bir kez kızarmışını denedim, patatesi andırıyordu. Restoranlarda aldığınız yemeğin yanına (genelde et yemeklerinin) alternatif olarak muz da isteyebiliyorsunuz. Yolda giderken sarı ve yeşil muzları kafalarının üzerindeki sepetlerde ya da bisikletleriyle taşıyan insanlar göze çarpıyor. Halkın çoğunluğu için önemli bir gıda maddesi. Şehir dışına biraz çıkınca muz ağaçlarının sayısı artıyor. Neredeyse her kulübenin önünde var.

Fotoğraf çekmek istediğinizde , aslında ülke genelinde diyebilirim çok hoş karşılanmıyor. Çoğunluk izin vermiyor. Bir iki kaçak fotoğrafım var o kadar.

Pazarda sebzelerin yanı sıra kıyafet de var. Ama çoğunluğu kullanılmış giysilerden oluşuyor. Bir de terziler var. İsterseniz söylediklerine göre 20 dk da istediğiniz kumaştan afrika tarzı gömlek dikiyorlarmış. Ama ben 20 dk kısmına pek güvenmiyorum. Zira burada zaman kavramı bize göre biraz farklı. Herkes o kadar yavaş hareket ediyor ki bazen kendimi yavaşlatılmış bir film izliyor sanıyorum. Bu durum sinirleri zorlamıyor değil.

Pazarda ilginç ve komik manzaralarla karşılaşmak mümkün. Tezgahın kenarında uyuyanlar, kabakların üzerine koyduğu radyodan İngiliz futbol takımının maçını takip edenler, sarımsak soyanlar, sırtında bebekle gezenler… Dün bir sepet dolusu pancarın yanında , boyu sadece sepet kadar olan bir çocuk gördüm. Tam fotoğraflık bir kareydi. Çocuk ve sepet aynı boyda, gülerek bakıyor. Keşke görünmez bir fotoğraf makinem olsa diyorum böyle zamanlarda.

Youtube’da pazarla ilgili bir video buldum. Onu izleyerek küçük bir gezintiye çıkabilirsiniz:

Akagera Milli Parkı

Akagera Milli parkı Ruanda’nın kuzey doğusunda Tanzanya sınırında yer alıyor.İsmini doğuya doğru akan Akagera nehrinden almış.İç savaş öncesi yaklaşık 2500km² iken,savaş sonrası dönen mültecilere bu alandan yer verildiği için büyüklüğü 900km² ‘ye kadar düşürülmüş.Parkın kuzey ve güneyde olmak üzere iki kapısı var.Bir kapıdan girdiğinizde diğerinden çıkıyorsunuz ve bu iki kapı arasındaki toplam mesafe 100km civarında.Park çeşitli vahşi hayvana ve 500 farklı çeşit kuşa ev sahipliği yapıyor.

Geçen pazar günü Akagera Milli Parkı’na gittik.Bu geziyi uzun zamandır planlıyorduk ama bir türlü bu planı uygulayamamıştık.Yola sabah 5:30 da çıktık.Oraya erken saatlerde varmanın daha iyi olacağını düşünüyorduk.Edindiğimiz bilgilere göre yolculuğun 2,5 saat civarında süreceğini umuyorduk.Mesafe 110 km.Son 28 km ‘ye kadar yol asfalttı.Ve yol boyu inanılmaz güzel bir manzara vardı.Küçük köylerden,muz bahçelerinden geçerek ilerliyorsunuz.Buralarda durup fotoğraf çekemediğim için nasıl üzgünüm anlatamam.Ama bir dahaki sefere daha planlı,detaylı bir yolculuk sırasında aklımda kalan kareleri çekeceğim…Yol boyu dikkatimizi en çok çeken,saat sabahın 6’sı olmasına rağmen (ve de Pazar) insanların sokaklarda olmasıydı.Şehirden uzaklaşırken yollarda bir çok Ruandalının sabah koşusu yaptığını gördük..Köylere yaklaşınca yine insanlar sokaklardaydı ama bu kez ya kapılarının önlerine süpürüyorlar ,ya da bisikletlerle muz taşıyorlardı.Minik çocuklar bile uyanmış,yalınayak kırmızı toprağın üzerinde sabahın ilk ışıklarını karşılıyorlardı..Kadınların zaten toprak olan kapılarının önlerini süpürmesi de anlam veremediğimiz bir şeydi..Zaten Ruanda’da ilginç bir gelenek var.Her ayın son cumartesi günü,sabahtan herkes kapısının önünü süpürmek zorunda.Bu bir kural gibi bir şey..

Son 28 km’yi toprak yolda,yolun izin verdiği ölçüde ilerleyerek parkın girişine vardık.Daha önceden sorduğumuz kişilerin söylediğine  ve internette okuduğumuz bilgilere göre burada araç kiralayabileceğimizi sanıyorduk.Sabah çok erken çıktığımız için kahvaltı yapmaya bile fırsatımız olmamıştı.Girişte aracı,rehberle beraber kiralayacağımızı ve orada birşeyler atıştırabileceğimiz bir yer olduğunu sanıyorduk.Tabii rehber dışında bunların hiç biri yoktu.Yiyecek olarak da sadece bisküvi ve aşırı şekerli elma suyu vardı.Su bile yoktu yani!!Aracımız zaten 4×4 olduğu için parkta kullanılabilir olduğunu söylediler.Rehberimiz Janvier ve bisküvilerimizle beraber yola çıktık.Yola çıkmadan rehberimiz pencereleri kapatmamızı,sineklerin ısırabileceğini söyledi.Önce anlam veremedik.Ne olacak bir sinekten falan diye düşündük..Ama bunlar gerçekten de garip sineklerdi.Yolda giderken aracın camlarına yapışıp,zaman zaman bizimle seyahat ettiler.

Arazi biraz engebeli olduğu için araç 4×4 de olsa sarsılarak ilerliyorduk.Bisküvilere ve elma suyuna zerre kadar aldırmayan midelerimiz arada alarm verse de Afrika’nın ortasında koskocaman vahşi bir parkın ortasında bunları düşünmek boş deyip yola odaklandık.Hepimiz gözlerimizi dört açmış sağda solda bir hayvan görsek küçük çocuklar gibi ‘aa şurda maymun var,mor renkli kuşu gördünüz mü ‘ gibi sevinç nidaları atarak ilerledik.Hayvanlara yol boyu çok sık rastlanmıyor.Çünkü yol kenarına inmeyi tercih etmiyorlarmış.Zaten hareket halinde oldukları için onlara rastlamak biraz şans işiymiş.Herkesin görmek istediği bir hayvan vardı.Biri timsah,biri fil,diğeri de aslan falan görmek istiyordu.Benim böyle bir isteğim yoktu.Ne çıkarsa bahtmıza diye düşünüyordum..

Yolda birçok kırılmış,hatta yerinden sökülmüş ağaçlar gördük.Rehber bunları fillerin yaptığını söyledi.Bu arada yolda yer yer büyük öbekler halinde  hayvan pisliğine rastlıyorduk.Rehbere yeni bunlar galiba yakınlarda olabililer mi diye sorduğumuzda ,rehber dışkıların tarihi hakkında atıp tutuyordu.İki gün olmuş,bir hafta olmuş falan gibi..Biz de aramızda dalga geçiyorduk,olur mu canım daha dumanı üzerinde 🙂 Biz böyle şakalaşırken karşımıza birden bir fil ailesi çıktı.Aracı durdurduk.Yol kenarında ağaçlardan bir şeyler yiyerek ilerliyorlardı.Yavaş yavaş bize yaklaşmalarını bekledik.Aramızda sadece birkaç metre vardı.Rehber araçta kalmamızı söyledi.Bu arada sevgili eşim durur mu ,makineyi benden kaptığı gibi fotoğraflarını çekmeye başladı.Rehber gidelim derken , fotoğraf çekmek için biraz daha kalmak istiyordu.Sonra yanda  fotoğrafını göreceğiniz büyük fil bize doğru gelmeye başladı.Mecburen aracı çalıştırıp uzaklaştık.Hiçbirimiz onları kızdırmak istemeyiz tabiki.Ne de olsa onların evindeyiz.Kendi doğal ortamlarında onları sinirlendirip saldırmalarını kim ister ki ?

Fillerden sonra yolumuza devam ettik.Bu kez bir gölün yanına gittik.İçinde suaygırları vardı.Suyun içinde oldukları için kendilerinin sadece başlarını görebiliyorduk.Arada kafalarını sudan çıkartıp dışarıya su püskürtüyorlardı.Güzel bir fotoğraf çekebilmek için gölün karşısına geçip,o sıcakta suaygırının keyfi gelip sudan çıkar belki diye bekledim.Bu arada etrafımızdan da başka hayvanların sesleri geliyordu.Birden sol tarafımdan acayip bir ses geldi.Eyvah dedim , başka bir su aygırı çıkmış yanıma gelmiş.Dönüp bir de baktım ki arkadaş yanımda duruyor,açlıktan midesi guruldamış meğer 🙂 Aklıma geldikçe o sahneye gülüyorum.Açlık bizi zorlamıştı.Yolda ilerken gördüğümüz ceylanları,geyikleri şişte çevirme olarak hayal etmeye başyanlar oldu.Hatta bazıları yanına rakı sofrası bile kurdu 🙂

Parkta,babunlar,geyikler,zebralar,zürafalar,değişik kuş çeşitleri ,ceylanlar ve timsah (gölde bot turu yapmadığımız için göremedik) görmek mümkün.safarimizi tamamladıktan sonra rehberimizle beraber kuzey kapısından çıktık.Yine küçük köylerin içinden geçerek dönüş yolculuğumuza başladık.Birçok insan hayvancılıkla uğraşıyor,ya da yine bisikletleriyle yeşil muzlarda taşıyordu.Küçük bir yerleşim yerinden geçerken çocuklar arabaya doğru koşarak birşey bağırıyorlardı.rehberimize ne söylediklerini sorduk.Pet şişe istiyorlarmış.Sanırım okula giderken su koymak için dedi.Arabada ne kadar boş şişe varsa hepsini çocuklara verdik.Nasıl sevindiler anlatamam..Boş plastik şişelerle mutlu olan çocuklar…Bir de bizim dünyamızı düşündüm.Anneye ayrı, babaya ayrı naz yapan,her isteği yapılan çocukları…

Hiçbirimizde doğadaki hayvanları daha net görüntüleyebilecek lens yoktu.Sony’imin izin verdiği ölçüde yakaladığım(ız) karelerden küçük bir sunumla yazımı noktalıyorum.Değişik bir deneyimdi bizim için.Hele ki en son sevgili babamla küçük bir çocukken gittiğimiz hayvanat bahçelerine göre,oldukça farklıydı..Ama inanın hayvanlarla ilk tanıştığınız anı unutmuyorsunuz.Ben hala İzmir’de babamla gittiğimiz hayvanat bahçesini hatırlıyorum…