Etiket: kigali

Başkent Kigali’den bildiriyorum

Bin tepeli ülke Ruanda’nın başkenti olan Kigali, yaklaşık bir milyon nüfusa sahip. Ülkenin en büyük ve hızlı gelişmekte olan şehri olarak, coğrafi konumuyla ülkenin merkezinde yer alıyor. Tropikal bir iklime sahip olan ülkede hava sıcaklığı genellikle gündüz 25-30 , akşamları ise 15 derece civarında. Bir gün içinde hem güneşin hem de yağmurun tadını çıkarmak mümkün. Şubat ve Nisan ayları ile, Kasım ve Ocak arasında yağmurlu sezon yaşandığı söylense de tecrübelerimize göre bu durum değişiklik gösterebiliyor. Yağmurlu sezonu geride bıraktığımızı düşünürken aslında bitmediğine de şahit olabiliyoruz.

IMG_2562

IF

Temiz ve yeşil bir şehir olan Kigali’de yolların kenarları geniş su kanallarına ayrılmış durumda. Şiddetli  yağmur  yağmasına rağmen su baskınları yaşanmıyor. Şehirde iki büyük iş merkezi var. Nakumatt isimli (Kenya asıllı bir marka) büyük bir alışveriş mağazasında istediğiniz birçok şeyi bulmak mümkün. Ülkede üretim olmadığı için birçok şey dışardan geliyor ve bu nedenle biraz pahalı. Alternatif olarak kocaman bir Çin marketi de var. ’’Afrika’nın ortasındayım, burada hiçbir şey yok ‘’ gibi ağlamalara izin vermeyecek kadar çeşitlilik söz konusu. Üstelik yerel pazarlarda taze sebze ve meyveler bulunuyor. Bizim damak tadımıza uygun sebzeler de yer alıyor. Akşamları hoşça vakit geçirip güzel yemek yenilebilecek güzel mekanlar var . Yakın zamanda açılan iki türk restoranımız bile var.

IMG_2671IMG_1424Kimironko Market

IF

Şehirde güvenlikle ilgili herhangi bir sıkıntı yok. Gece sokaklarda bekleyen bizdeki jandarmalara benzeyen silahlı görevliler var. Onlar için her aile aylık bir miktar para ödüyor. Aynı şekilde haftada bir alınan çöpümüz için de aylık para ödüyoruz. Suyun ucuz olduğunu söyleyebilirim ama elektrik için durum farklı. Kontörlü sistemle çalışan sayaçlar var ve markete gidip istediğiniz kadar kontör alıp yükleyebiliyorsunuz. Kulağa tuhaf geliyor değil mi? Elektriğin bitip bitmediğini arada kontrol etmek gerekiyor. Önemli miktarda pahalı olduğunu da söyleyebilirim.

IF

Şehir içi ulaşımda moto taxi isimli motorlar ve matatu isimli minübüsler var. Taksiler ise beyaz renkte. Taksilere pazarlık yaparak binmek  gerek.  Çünkü taksimetreleri  yok ve fiyat konusunda  sabit olmadıkları için binmeden anlaşmakta fayda var.

febd791c3c764296ddcb46c295d4c6d9

IF

Her ayın son cumartesi günü tüm ülkede umuganda ismini verdikleri  temizlik günü. Sabah  7 ile öğlen 12 arasında işyerleri bile kapanıyor ve insanlar temizlik yapıyor. Şehir gayet temiz. Su kanallarını ve yolları temizleyen görevliler var. Ana yollar asfalt, ancak ara sokaklar toprak ve engebeli yollardan oluşuyor.

Yol kenarlarında inekler ve keçiler görmek mümkün. Buraya özgü çok ilginç ağaçlar ve çiçekler çevreye renk ve güzellik katıyorlar. Şehir içinde bile yırtıcı kuşları süzülürken görebilirsiniz. Ayrıca sabahları cıvıl cıvıl kuş seslerine uyanmak  ve hatta camdan baktığınızda kırmızı minicik bir kuşu yağmurdan kalan suda yıkanırken görme şansı var. Sokaklarda başıboş dolaşan kedi ve köpek görmek çok zor.

IF

Sanat, spor ve eğlence aktivitelerine de katılmak isteyenler için güzel mekanlar var. Hatta yakında sinema açılacağına dair dedikodular bile duyuldu. Bunların yanı sıra hafta sonları güzel vakit geçirmek için civar göllerden birine gidebilir ya da benim çok sevdiğim , kenarları ağaçlarla çevrili Nyarutarama caddesinde yürüyüş yapabilirsiniz. Hava güneşli oldu zamanlarda civardaki havuzlarda keyif yapmak da mümkün.

IMG_2746

IMG_2748

IF

Ülkede üç dil konuşuluyor; Kinyarwanda, Fransızca ve İngilizce. İletişim konusunda fazla sorun yaşanmıyor.

Bu güzel şehir hakkında şimdilik anlatacaklarım bu kadar. İlginç bir Afrika şehri olarak tecrübe edilmesi gereken bir yer. Birçok Afrika ülkesinden farklı olduğunu söyleniyor. Şimdilik henüz Tanzanya’yı gördük ve Daresselam ile Kigali arasında bile karşılaştırma yapacak kadar fark hissettik diyebilirim. Belki de burası ‘’evimiz’’ olduğu içindir…

bb4a7119cb4c7dff580ca8f463fa3a7e

Reklamlar

Muhazi Gölü- Ruanda

Bin Tepeli Ülke ünvanını fazlasıyla hak eden Ruanda, beş yanardağ, yirmi üç göl ve çeşitli sayıda nehire ev sahipliği yapıyor. Demokratik Kongo Cumhuriyeti sınırında olan Kivu, 480 metre derinliğinde ve 2700 kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Kivu büyük olması ve etrafındaki tesis sayesinde Ruandalılar ve turistler için hoşça vakit geçirilebilecek, plajı da olan bir sayfiye yeri. Bugünkü yazımda bahsedeceğim diğer bir güzel göl ise Muhazi Gölü. Başkent Kigali’den 1 buçuk saat süren, güzel manzaralı bir yol ile ulaşmak mümkün. Ruanda yönetimi Kuzey, Güney, Batı, Doğu ve Kigali olmak üzere 5 eyalete ayrılıyor. Muhazi Gölü Kuzey ve Kigali Eyalatlerinin sınırında yer alıyor. Uzaydan görüntüsü 6-7 kollu ve uzun kuyruklu bir kertenkeleye benzeyen Muhazi gölü yaklaşık 60 km uzunluğunda. Göl çevresinde ufak tesisler var.

İki hafta önce bir pazar günü, geç saatte aldığımız bir kararla göl kenarına gitmek için yola çıktık. Akşam 6 gibi burada hava karardığı için sadece birkaç saatlik vaktimiz vardı. Haftalardır gitmeyi düşünüp bir  türlü harakete geçmemiştik. Son dakika kararları insan hayatında ilginç tecrübelere sebep oluyor. İnternetten ve kulaktan dolma edindiğimiz yüzeysel bilgilerle yola çıktık. Hava çok güzeldi ve yol boyunca harika manzaranın tadını çıkardık.

SONY DSC

SONY DSC

Aslında rotamız gölün diğer tarafında olduğunu düşündüğümüz Jambo Beach’ti. Ama yol üzerinde Muhazi Water Sports tabelasını görünce şansımızı denemek istedik. Ayrıca asıl hedeflediğimiz noktaya varmak için daha fazla yol gitmemiz gerekecekti ve bu da zamanımızı kısıtlayacaktı. ( Dediğim gibi çok plansız ve ani bir yolculuk oldu. ) Su sporları yazısı bizi cezbetmişti aslında. Ama elbette ne tarz bir aktivite ile karşılaşacağımız hakkında en ufak bir tahminimiz bile yoktu. Tabelayı görüp toprak yola sapınca yaklaşık 10 km kadar engebeli bir dağ yolunu tırmandık.

SONY DSC

Yol üzerinde küçük yerleşim yerleri vardı çocuklar ve oranın sakinleri yüzlerinde merak ve tebessümle bize el sallıyorlardı.

IFRuanda’da keçiler önemli besin kaynağı. Başkent Kigali’de bile yol kenarlarında, boyunlarından ya da ayaklarından bağlanmış, otlayan keçi aileleri görmek mümkün. Köy yolunda da yine farklı keçi ailelerine rastladık.

SONY DSCBölge sakinleri pazar rutinlerini yaşıyordu. Kadınlar çamaşırlarını yıkayıp asmışlar, çocuklar sarı su bidonlarıyla evlerine su taşıyorlar ve erkekler de bisiklet tamir ediyor ya da toprak işleriyle uğraşıyorlardı.

SONY DSC

SONY DSC

SONY DSC

SONY DSC

Yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuktan sonra nihayet gölün mavisini seçti gözlerimiz. Araçtan inip fotoğraf çekmeye başladım. Bu arada göle doğru uzanan toprak yoldan yukarıya doğru kalabalık bir grup gelmeye başladı. İlk başta spor yapan Ruandalı gençler olduğunu düşündük. Çünkü daha önce de karayolunda böyle grup halinde koşan gençler görmüştük. O nedenle çok önemsemedik. Ben fotoğraf çekmeye devam ederken eşim ve arkadaşım bir terslik olduğunu hissetmişler ve araca geri dönmemi istediler. Bu arada kalabalık grup yaklaştıkça ne kadar sinirli olduklarını ve bize doğru el kol haraketleir yaparak ilerlediklerini fark ettim. Sanırım fotoğraf çekmemize sinirlenmişlerdi. Aslında gölün fotoğrafını çekiyordum ama bir ara onlara da doğrultmuştum kemeramı. Ama sinirli yaklaştıklarını görünce hemen geri çekmiştim. Araçta oturarak yaklaşmalarını bekledik. Kalabalık etrafımızı sardı. İçlerinden biri ingilizce kullanarak eşimle konuştu. Neden fotoğraf çekiyorsunuz falan gibi sorular sordular. Bu arada çok üzgünüm ama ilk defa bu ülkede korktuğumu hissettim. Çünkü burada herkes güler yüzlü ve sempatik. İlk defa bu kadar sinirli insanlar gördüm. Gözlerine bakmak yeterliydi o an. Abartmıyorum kesinlikle. Bence kalabalık bir genç grubu olmalarından kaynaklanan ve birbirlerini gaza getiren bir durum söz konusuydu. Sonuç olarak ne onlara zarar vermiş ne de yanlış bir şey yapmıştık. Sonuçta olay, bizim de sakin davranmamız, arkadaşımızın  bir kaç kelime kinyarwanda biliyor olması ve güleryüz etkisi sayesinde tatlıya bağlandı. Derin bir nefes aldık. Çaktırmıyorduk ama üçümüz de korkmuştuk. Ben fotoğraf konusunda onları haklı buluyorum ama bu kadar büyütmeleri anlamsız geldi yine de. Belki de ‘ şu mzunguları bi korkutalım’ demiş , sonra da gülmüşlerdir bize 🙂

SONY DSC

Sonuç olarak göle doğru yola devam ettik. Manzara her şeye değerdi. Göl kenarında küçük evler vardı. Bir tanesi çok hoşuma gitti. Bahçedeki şu kırmızı çiçekli ağaçtan Kigali’de de çok var. Ama adını bilmiyorum maalesef.

SONY DSC

Ve nihayet Muhazi Gölü’nden kareler… Burası sadece bizim gittiğimiz bölüm. Aslında göl daha önce de bahsettiğim gibi 60 km uzunluğunda.

SONY DSC

SONY DSC

SONY DSC

Yukarıdaki fotoğraf, tabelasını görüp gittiğimiz Muhazi Su Sporları adındaki mekanın bahçesine ait. Tesiste bizden başka kimse yoktu. Ve su sporu da yoktu 🙂 İstersek yukarıdaki fotoğraftaki kanoya binip gölde küçük bir gezinti yapabileceğimizi söylediler. Bu arada gölde yüzmek da yasakmış. Balık türlerine zarar vermemek için böyle bir önlem alıyorlarmış. ”On metre ötede çocuklar yüzüyor” deyince ”onlar yerli ama ”dediler. Sonra işletmedeki yetkili eğer yüzmeyi biliyorsak izin alabileceğini söyledi ve iki dakika sonra gelip yüzebilirsiniz dedi. Eşim aslında yüzmek istiyordu ama zaten saat epey geç olmuştu ve aslına bakarsanız bilmediğiniz bir ülkede göle girmek de biraz cesaret işi. Riskli geliyor bana , bilmiyorum. Belki de ben çok ön yargılı davranıyorum bu konuda. Sonuç olarak kimse yüzmedi ama güzel manzaraya karşı, çimlerin üzerine konulan masamızda oturup birşeyler içerken gölün karşısında otlayan keçileri ve arada keyifle bağıran ineğin sesini dinledik. Tesiste yanlış hatılamıyorsam 5 oda mevcut ve 25.000 ruanda frangına bir gece kalınabiliyor. Sessiz sakin ve göl kenarında oldukça huzurlu bir yer.

SONY DSC

Ve dönüş yolunda güzel bir gün batımı bizi uğurladı.

SONY DSC

‘Bin Tepeli Şehir’ den yansımalar…

Burada,Kigali’de pırıl pırıl parlayan güneşin altında başlayan günümüz aniden bulutlanıyor,güneş daha gökyüzünden eteğini çekmeden bulutlar göğün yarısını sahiplenmişcesine güneşe inat yağmaya başlıyorlar.Güneş tedirdin,gitmekle kalmak arasında,öylece gökyüzünde,karşı dağların tepesinde nazlı nazlı sallanıyor.Hiç acelesi yok.Oysa bulutlar öyle dolular ki…Bir yandan yağmur yağmaya çalışırken diğer yandan güneş direniyor… … Okumaya devam et ‘Bin Tepeli Şehir’ den yansımalar…

Kimironko Halk Pazarı

İstanbul’dayken sebzelerimizi sitenin yakınlarında bulunan marketlerden alırdık. Halk pazarına gitmek için hiç zamanımız olmazdı. Zincir marketlerin sattıkları uzun süre beklemiş, uzaklardan geldiği için çok da taze görünmeyen, evde buz dolabında bir gün geçirmeye dahi dayanamayan sebze ve meyveleri almak zorunda kalıyorduk. Fiyatlar konusunda da sağolsun bu zincir marketler , halk pazarlarının neredeyse iki katı diyebileceğimiz rakamlarla , İstanbul’luların parasını fazla fazla almayı çok iyi biliyorlardı. Çocukluğumu geçirdiğim Selçuk (İzmir) ‘de öyle güzel bir pazar kurulur ki, taze taze rengarenk sebzelere bakmaya doyamazsınız. Mevsimine göre meyveler, sebzeler, egeye özgü otlar, dağlardan toplanmış farklı cinslerde mantarlar… Herşey bulmak mümkün bu güzelim pazarda. Cumartesi günleri kurulan bu büyük pazar, civar köylerden insanların geldiği, tura çıkmış turist gruplarının uğradığı, yöre halkının ve gençlerinin sosyal bir aktvite olarak gördüğü renkli bir pazardır. İstanbul’dayken Selçuk’un bu güzelim halk pazarını çok özler, İzmir’e annemleri ziyarete gittiğim her zaman pazara da biraz zaman ayrırdım. Şimdilerde Afrika’nın bu şirin ülkesinde halk pazarına ne zaman gitsem, Selçuk pazarını daha fazla özlüyorum.

Kigali’de Kimironko  gibi üstü kapalı mekanlarda yer alan , her bölgede farklı şekilde isimlendirilmiş, haftanın her günü açık halk pazarları var. Bizim evimize en yakın olanı Kimironko’da. Pazara geldiğinizde daha arabanızı park etmeden sarı gömlekli, pazarda çalışan, aldığınız eşyaları taşımak için yarışan çocuklar karşılıyor sizi. Her ne kadar kimseyi istemediğinizi defalarca söyleseniz de onlar bunu hiç duymuyor ve birisi mutlaka peşinize takılıyor. Gölge gibi adım adım sizi izliyor. ‘Give me job,give me job’ diyerek sürekli size baskı yapıyorlar. Sonra bir de bakmışsınız pazar çantanızı almış, aldığınız her şeyi içine tıkıştırıyor. Artık onlara laf anlatmaktansa kendi haline bırakmayı tercih ediyorsunuz. Pazarda her şey bölüm bölüm yer alıyor. Kuru bakliyatlar, sebzeler, meyveler, kıyafet satan yerler sıra sıra karşınıza çıkıyor. İlk girişte malesef balık bölümü var. Kurutulmuş birkaç çeşit balık satıyorlar. O kadar baskın ve kötü bir kokusu var ki nefes almadan geçmeye çalışıyorum. Son gittiğimizde hava çok sıcaktı ve koku sanki iki katına çıkmıştı. Bir o kadar da sinek var tabii. Girişteki bu hoş karşılaşmayı atlattıktan sonra sebze bölümüne geçiyorsunuz. Elinizde bir de pazar çantası varsa (Ruanda’da naylon poşet kullanımı yasak) herkes bir şey satmak için uğraşıyor. Kolunuzdan tutup  ‘madam madam’  ya da  ‘sister sister’  diyerek biber, fesleğen, kişniş uzatanlar, sizi kendi sergisine çağıranlar, bir yandan sıcak ve koku… Ayrıca tezgahların arası çok dar ve biraz kalabalık olunca geçemiyorsunuz. Eşime hep ‘boss’ diye sesleniyorlar. Para kimdiyese ona yaklaşma durumları, malum 🙂 İlk zamanlar taze sebze ve meyveleri görünce heyecanlanmış, böyle bir pazar olduğu için sevinmiştim. Ama her hafta aynı koşuşturmayı yaşamak ve insanların üzerinize üzerinize gelmesi boğucu olmaya başladı. Bir de şöyle bir durum var. Ürünlerin üzerinde fiyat yazmıyor. Kafalarına göre bir şey söylüyorlar. İki kabak beğendim (bazı şeyler burada taneyle satılıyor) önce 1000 rwf dedi, sonra 500 ‘e indi. Asla onların söylediği fiyatı vermemek lazım. Mzungu görünce  (burada yabancılara mzungu deniyor)  fiyatlar coşuyor 🙂

Ama gerçekten güzel ve  taze sebzeler var. Renkli bir pazar. Muz en ucuz meyvelerden. Büyük yeşil olanlarla yemek yapıyorlar. Bir kez kızarmışını denedim, patatesi andırıyordu. Restoranlarda aldığınız yemeğin yanına (genelde et yemeklerinin) alternatif olarak muz da isteyebiliyorsunuz. Yolda giderken sarı ve yeşil muzları kafalarının üzerindeki sepetlerde ya da bisikletleriyle taşıyan insanlar göze çarpıyor. Halkın çoğunluğu için önemli bir gıda maddesi. Şehir dışına biraz çıkınca muz ağaçlarının sayısı artıyor. Neredeyse her kulübenin önünde var.

Fotoğraf çekmek istediğinizde , aslında ülke genelinde diyebilirim çok hoş karşılanmıyor. Çoğunluk izin vermiyor. Bir iki kaçak fotoğrafım var o kadar.

Pazarda sebzelerin yanı sıra kıyafet de var. Ama çoğunluğu kullanılmış giysilerden oluşuyor. Bir de terziler var. İsterseniz söylediklerine göre 20 dk da istediğiniz kumaştan afrika tarzı gömlek dikiyorlarmış. Ama ben 20 dk kısmına pek güvenmiyorum. Zira burada zaman kavramı bize göre biraz farklı. Herkes o kadar yavaş hareket ediyor ki bazen kendimi yavaşlatılmış bir film izliyor sanıyorum. Bu durum sinirleri zorlamıyor değil.

Pazarda ilginç ve komik manzaralarla karşılaşmak mümkün. Tezgahın kenarında uyuyanlar, kabakların üzerine koyduğu radyodan İngiliz futbol takımının maçını takip edenler, sarımsak soyanlar, sırtında bebekle gezenler… Dün bir sepet dolusu pancarın yanında , boyu sadece sepet kadar olan bir çocuk gördüm. Tam fotoğraflık bir kareydi. Çocuk ve sepet aynı boyda, gülerek bakıyor. Keşke görünmez bir fotoğraf makinem olsa diyorum böyle zamanlarda.

Youtube’da pazarla ilgili bir video buldum. Onu izleyerek küçük bir gezintiye çıkabilirsiniz:

Soykırım Müzesi

Utanç Müzesi desek daha yerinde olur.800.000 kişiyi nasıl öldürdük müzesi..Biz yaptık ama dünyada başka yapanlar da var müzesi..

Soykırım hakkında yazmak istemiyorum.Çoğunuz öyle ya da böyle bu korkunç olay hakkında bir şeyler duymuş ya da okumuş olabilirsiniz.En azından Hotel Rwanda’yı ya da Sometimes İn April,Shake  Hands with the  Devil gibi filmleri izlemişsinizdir.Ne izlerseniz izleyin hiçbiri ölen insanların raflarda sergilenen kemiklerini gördüğünüz an kadar vurmuyor sizi..

1994 yılında yaşanan tarihin en büyük katliamının 10.yıldönümde Nisan 2004’te açılmış bu müze.Başkent Kigali’de yer alıyor.Müzeye giriş ücretsiz olmakla beraber isterseniz bağış yapabiliyorsunuz.İki kattan oluşuyor.Birinci katta soykırımdan önceki Ruanda hakkında bilgiler var.Bu bölümü geçtikten sonra kanlı ceset fotoğraflarıyla yüzleşiyorsunuz aniden.Ölü vücutların kocaman fotoğraflarını koymuşlar.Fransızca ve ingilizce altyazı izleme seçeneği olan videolar var.Soykırımdan sağ kalan insanlar neler yaşadıklarını anlatıyorlar.Bir bölümde ise şuanda hapiste olan,öldüren taraftan biri, kimleri nasıl öldürdüğünü anlatıyor.Tüm bunları izlerken boğazınıza kocaman bir düğüm yerleşip oturuyor.Bir bölümde kimlerin insanları nasıl kurtardığı anlatılıyordu.Bir adam birçok tutsinin üzerine muz yaprakları koyup,üzerini toprakla kapatıp,toprağa da patates ekmiş.Böylece orada saklanan birilerinin olduğunu kimse anlamamış…

  Teorik anlatım duvarını geçtikten sonra ölenlerin yakınları tarafından koyulmuş yüzlerce fotoğrafın asıldığı bir odaya geliyorsunuz.Yine odanın bir duvarı soykırımla ilgili bir videoya ayrılmış.

Bu odanın hemen yanında  ölen kişilerin cam kutulara koyularak sergilenmiş kafatasları var.Hemen onun bitişiğindeki oda da ise kurbanların üzerinden çıkarılan kıyafetler yer alıyor.Bu odaları gezerken gördükleriniz mantığınızla ters düşüyor.İnsanın insana bunu nasıl yaptığına akıl erdiremiyorsunuz.

Müzenin üst katında ilk girişte dünyada yapılan soykırımları  ülke ülke anlatan bilgilendirme duvarı var.Bu bölümden sonra sadece çocuklara ayrılmış diğer bir odaya geçiyorsunuz.Yaşları 2 ile 12 arasında soykırımda hayatını kaybetmiş çocukları anlatan bir yer burası.Her çocuğun fotoğrafının altında adı,en sevdiği yemek,en sevdiği oyuncak ve ne ile öldürüldüğü yazıyor.Bir milletin kendi geleceğini nasıl katlettiğinin öyküsü…

Bahçe ise kocaman bir mezarlık.Şimdilerde güllerle ve diğer çiçeklerle donattıkları bölümlerin altında yüzlerce Ruandalı yatıyor.Mezarlara beyaz ve mor kurdelerle süslenmiş çiçekler bırakılmış.Bu renkleri daha sonra gittiğimiz kliselerde de gördük ve anlamını sorduk.Mor matemi,beyaz ise umudu ifade ediyormuş..
Müzeden sonraki diğer durağımız şehrin yaklaşık 30km dışında olan nyamata ve ntarama’da yer alan ,katliama ev sahipliği yapmış kiliseler.İlk uğradığımız kilisenin ismi Ntarama Kilisesi.Bu kilisede yaklaşık beş bin  kişi ölmüş.Ölenlerin vücut parçaları ve kıyafetleri olduğu gibi kilisenin içinde.

İçeride tavandan aşağıya doğru asılmış yüzlerce kıyafet var.Kapının girişinde ise içinde kemikler olan raflar var.İçeriye girip böyle bir manzarayla karşılaşmak tüyler ürpertici.

Kiliselerden çıkışta ziyaretçi defterine adınız yazıp,ilgili bölüme bir yorumunuzu yapabilirsiniz.Ama insan gördüklerinden sonra hiçbir şey düşünemiyor.Çoğumuz yakınlarımızı kaybetmiş ve mezarlıklara ziyarete gitmişizdir.Ama bu çok farklı deneyim.Toprağın altında olması gerekenleri görmek… anlatılamaz.Buradan çıkıp yakınlarda yer alan bir başka kiliseyi  ziyarete gittik.Nyamata’da yer alan bu kilise diğerinden daha büyüktü.Kapıdaki görevlilerin anlattığına göre burada yaklaşık on bin kişi ölmüş ve gömülmüş.İçeride yüzlerce kıyafet var yine.Dışarıda ise mezarlar.Yerin biraz altına inen kapılar yapılmış,merdivenlerle ağaşıya iniyorsunuz.Sağ tarafta yine raflara dizilmiş kemikler ve kafatasları,sol tarafta ise üzerinde kime ait olduğu yazılmış tabutlar var.

Kilisede görevli kişiler size burada olanları anlatırken,  hutuluların tutsileri öldürüken hangi silahları kullandıklarını da gösteriyor.

Kilisenin bahçesinde bir anıt mezar var.Tonia Locatelli  adında italyan  bir rahibeye ait.İç savaş sırasında insanların ölmesini engellemek için çalışmalarda bulunmuş.Uluslarası bir radyo kanalında konuşma yapıp yardım istemiş.Bir hutulu tarafından öldürülmüş.

Dışarıya çıktığımızda yakındaki bir kiliseden koro sesi geliyordu.Bir düğün töreni olduğunu söylediler Biz de bir bakalım dedik.Bu kadar kemik görüp acı şeyler dinledikten sonra belki biraz hoş şeyler görürüz diye düşündük.Kapıda genç bir Ruandalı karşıladı bizi.Kendini tanıttı,bize orada olanlar hakkında bilgi verdi.Kısa bir konuşma yaptık onunla.Söylediği şu cümleyi hiç unutmuyorum:’Orada olanları gördünüz.Şimdi biz yeniden sağlıklı bir toplum oluşturmak için çalışıyoruz’Bunu söyleyen çocuk belki daha on beş yaşlarındaydı.Bu ülkdeki herkes aradan yıllar geçmesine rağmen soykırımın izlerini taşıyor…Umarım bir daha böyle bir acı olay hiçbir zaman yaşanmaz..

Not:Bu fotoğrafları yayınladığım için üzgünüm.Ama gerçeklerin bilinmesi,ibret alınması önemli.Aynı ülkede yaşayan,birbirine komşu olan bu insanların dramı tüm dünyaya örnek olmalı..

Akagera Milli Parkı

Akagera Milli parkı Ruanda’nın kuzey doğusunda Tanzanya sınırında yer alıyor.İsmini doğuya doğru akan Akagera nehrinden almış.İç savaş öncesi yaklaşık 2500km² iken,savaş sonrası dönen mültecilere bu alandan yer verildiği için büyüklüğü 900km² ‘ye kadar düşürülmüş.Parkın kuzey ve güneyde olmak üzere iki kapısı var.Bir kapıdan girdiğinizde diğerinden çıkıyorsunuz ve bu iki kapı arasındaki toplam mesafe 100km civarında.Park çeşitli vahşi hayvana ve 500 farklı çeşit kuşa ev sahipliği yapıyor.

Geçen pazar günü Akagera Milli Parkı’na gittik.Bu geziyi uzun zamandır planlıyorduk ama bir türlü bu planı uygulayamamıştık.Yola sabah 5:30 da çıktık.Oraya erken saatlerde varmanın daha iyi olacağını düşünüyorduk.Edindiğimiz bilgilere göre yolculuğun 2,5 saat civarında süreceğini umuyorduk.Mesafe 110 km.Son 28 km ‘ye kadar yol asfalttı.Ve yol boyu inanılmaz güzel bir manzara vardı.Küçük köylerden,muz bahçelerinden geçerek ilerliyorsunuz.Buralarda durup fotoğraf çekemediğim için nasıl üzgünüm anlatamam.Ama bir dahaki sefere daha planlı,detaylı bir yolculuk sırasında aklımda kalan kareleri çekeceğim…Yol boyu dikkatimizi en çok çeken,saat sabahın 6’sı olmasına rağmen (ve de Pazar) insanların sokaklarda olmasıydı.Şehirden uzaklaşırken yollarda bir çok Ruandalının sabah koşusu yaptığını gördük..Köylere yaklaşınca yine insanlar sokaklardaydı ama bu kez ya kapılarının önlerine süpürüyorlar ,ya da bisikletlerle muz taşıyorlardı.Minik çocuklar bile uyanmış,yalınayak kırmızı toprağın üzerinde sabahın ilk ışıklarını karşılıyorlardı..Kadınların zaten toprak olan kapılarının önlerini süpürmesi de anlam veremediğimiz bir şeydi..Zaten Ruanda’da ilginç bir gelenek var.Her ayın son cumartesi günü,sabahtan herkes kapısının önünü süpürmek zorunda.Bu bir kural gibi bir şey..

Son 28 km’yi toprak yolda,yolun izin verdiği ölçüde ilerleyerek parkın girişine vardık.Daha önceden sorduğumuz kişilerin söylediğine  ve internette okuduğumuz bilgilere göre burada araç kiralayabileceğimizi sanıyorduk.Sabah çok erken çıktığımız için kahvaltı yapmaya bile fırsatımız olmamıştı.Girişte aracı,rehberle beraber kiralayacağımızı ve orada birşeyler atıştırabileceğimiz bir yer olduğunu sanıyorduk.Tabii rehber dışında bunların hiç biri yoktu.Yiyecek olarak da sadece bisküvi ve aşırı şekerli elma suyu vardı.Su bile yoktu yani!!Aracımız zaten 4×4 olduğu için parkta kullanılabilir olduğunu söylediler.Rehberimiz Janvier ve bisküvilerimizle beraber yola çıktık.Yola çıkmadan rehberimiz pencereleri kapatmamızı,sineklerin ısırabileceğini söyledi.Önce anlam veremedik.Ne olacak bir sinekten falan diye düşündük..Ama bunlar gerçekten de garip sineklerdi.Yolda giderken aracın camlarına yapışıp,zaman zaman bizimle seyahat ettiler.

Arazi biraz engebeli olduğu için araç 4×4 de olsa sarsılarak ilerliyorduk.Bisküvilere ve elma suyuna zerre kadar aldırmayan midelerimiz arada alarm verse de Afrika’nın ortasında koskocaman vahşi bir parkın ortasında bunları düşünmek boş deyip yola odaklandık.Hepimiz gözlerimizi dört açmış sağda solda bir hayvan görsek küçük çocuklar gibi ‘aa şurda maymun var,mor renkli kuşu gördünüz mü ‘ gibi sevinç nidaları atarak ilerledik.Hayvanlara yol boyu çok sık rastlanmıyor.Çünkü yol kenarına inmeyi tercih etmiyorlarmış.Zaten hareket halinde oldukları için onlara rastlamak biraz şans işiymiş.Herkesin görmek istediği bir hayvan vardı.Biri timsah,biri fil,diğeri de aslan falan görmek istiyordu.Benim böyle bir isteğim yoktu.Ne çıkarsa bahtmıza diye düşünüyordum..

Yolda birçok kırılmış,hatta yerinden sökülmüş ağaçlar gördük.Rehber bunları fillerin yaptığını söyledi.Bu arada yolda yer yer büyük öbekler halinde  hayvan pisliğine rastlıyorduk.Rehbere yeni bunlar galiba yakınlarda olabililer mi diye sorduğumuzda ,rehber dışkıların tarihi hakkında atıp tutuyordu.İki gün olmuş,bir hafta olmuş falan gibi..Biz de aramızda dalga geçiyorduk,olur mu canım daha dumanı üzerinde 🙂 Biz böyle şakalaşırken karşımıza birden bir fil ailesi çıktı.Aracı durdurduk.Yol kenarında ağaçlardan bir şeyler yiyerek ilerliyorlardı.Yavaş yavaş bize yaklaşmalarını bekledik.Aramızda sadece birkaç metre vardı.Rehber araçta kalmamızı söyledi.Bu arada sevgili eşim durur mu ,makineyi benden kaptığı gibi fotoğraflarını çekmeye başladı.Rehber gidelim derken , fotoğraf çekmek için biraz daha kalmak istiyordu.Sonra yanda  fotoğrafını göreceğiniz büyük fil bize doğru gelmeye başladı.Mecburen aracı çalıştırıp uzaklaştık.Hiçbirimiz onları kızdırmak istemeyiz tabiki.Ne de olsa onların evindeyiz.Kendi doğal ortamlarında onları sinirlendirip saldırmalarını kim ister ki ?

Fillerden sonra yolumuza devam ettik.Bu kez bir gölün yanına gittik.İçinde suaygırları vardı.Suyun içinde oldukları için kendilerinin sadece başlarını görebiliyorduk.Arada kafalarını sudan çıkartıp dışarıya su püskürtüyorlardı.Güzel bir fotoğraf çekebilmek için gölün karşısına geçip,o sıcakta suaygırının keyfi gelip sudan çıkar belki diye bekledim.Bu arada etrafımızdan da başka hayvanların sesleri geliyordu.Birden sol tarafımdan acayip bir ses geldi.Eyvah dedim , başka bir su aygırı çıkmış yanıma gelmiş.Dönüp bir de baktım ki arkadaş yanımda duruyor,açlıktan midesi guruldamış meğer 🙂 Aklıma geldikçe o sahneye gülüyorum.Açlık bizi zorlamıştı.Yolda ilerken gördüğümüz ceylanları,geyikleri şişte çevirme olarak hayal etmeye başyanlar oldu.Hatta bazıları yanına rakı sofrası bile kurdu 🙂

Parkta,babunlar,geyikler,zebralar,zürafalar,değişik kuş çeşitleri ,ceylanlar ve timsah (gölde bot turu yapmadığımız için göremedik) görmek mümkün.safarimizi tamamladıktan sonra rehberimizle beraber kuzey kapısından çıktık.Yine küçük köylerin içinden geçerek dönüş yolculuğumuza başladık.Birçok insan hayvancılıkla uğraşıyor,ya da yine bisikletleriyle yeşil muzlarda taşıyordu.Küçük bir yerleşim yerinden geçerken çocuklar arabaya doğru koşarak birşey bağırıyorlardı.rehberimize ne söylediklerini sorduk.Pet şişe istiyorlarmış.Sanırım okula giderken su koymak için dedi.Arabada ne kadar boş şişe varsa hepsini çocuklara verdik.Nasıl sevindiler anlatamam..Boş plastik şişelerle mutlu olan çocuklar…Bir de bizim dünyamızı düşündüm.Anneye ayrı, babaya ayrı naz yapan,her isteği yapılan çocukları…

Hiçbirimizde doğadaki hayvanları daha net görüntüleyebilecek lens yoktu.Sony’imin izin verdiği ölçüde yakaladığım(ız) karelerden küçük bir sunumla yazımı noktalıyorum.Değişik bir deneyimdi bizim için.Hele ki en son sevgili babamla küçük bir çocukken gittiğimiz hayvanat bahçelerine göre,oldukça farklıydı..Ama inanın hayvanlarla ilk tanıştığınız anı unutmuyorsunuz.Ben hala İzmir’de babamla gittiğimiz hayvanat bahçesini hatırlıyorum…