Etiket: ihsan oktay anar

Yedinci Gün ‘den Kafama Taktıklarım

Yedinci Gün’ü okurken araştırma zorunluluğu hissetiğim bazı bölümlerden bahsedeceğim bu yazımda.Bir de hoşuma giden tiplemelerin kıyısında dolanacağım..Bugün itibariyle bana ulaşamadığım kaynakları gönderme inceliğinde bulunan bir dostum sayesinde kitapla ilgili birkaç yorum okudum.İnternetten de yaptığım okumalarla desteklediğim bu araştırma neticesinde bazı okurların ya da eleştirmenlerin yazdıkları arasında  hoşlanmadıklarımın da olduğunu söylemek zorundayım.Bir yazarın hayranı olarak onun eserlerini okumak ve hayalinde canlandırdığın resimlerle birleştirmek çok farklı bir şey.Ama siz eğer incelemek ve açık aramak maksadıyla başladıysanız işe ,işte o zaman farklı bir şey yapıyorsunuz demektir.Bu da sizin bir yazarın eserini okumaya başlarken bir okur sıfatından çok öte,kitabı  bir iş,bir görev olarak benimsediğinizi  ve bir amaç  doğrultusunda okumaya başladığınızı gösterir.Hal böyle olunca sıradan bir okur ile farklı düşüncelerin çıkması kaçınılmazdır.

Dürüst olmam gerekirse Puslu Kıtalar Atlası’ndaki kurguyu daha çok beğenmiştim.Belki de yazarla ilk tanışmam olduğundandır.Çok farklı bir tarza ve öyküye doğru yolculuğa çıkmıştım..Şaşkınlık ve hayranlık aynı doğrultuda yol almıştı.Yedinci Gün’ de ise  sanki karakterler arasında kayboldum biraz.Her ne kadar bütün karakterler kendine has birer farklılık ve güzellik taşısalar da onları takipte zorlandğımı itiraf etmeliyim..Ama hepsinden de ayrı ayrı keyif aldım..

*Kitabın başlarında barbar Moğol,çıkık elmacık kemikli,düzenbaz İhsan Sait ile ilk tanıştığımızda kendisi çadır tiyatrosunda hokus pokus işleri yapıyordu.Bir çocuğu dolaba koydu ve yok etti.Ama aksilik bu ya çocuk bir daha ortaya çıkmadı.İhsan Sait’i hapishaneye attılar.Orada Culyana Efendi’nin verdiği iş ilanını bir gazetede görüp alacak, para babası olmanın hayallerini kuracaktı..Bu arada hokus pokusla kaybolan oğlan ise Şark Ekspresi’nin lüks vagonlarından birinde bulunup,soranlara La jakond adlı resmi görmeye gittiğini söyler.Daha önce La Jakond’u duymamış olmak benim eksikliğim.Ama neticede kendisini nam-ı değer Mona Lisa olarak zaten tanıyormuşum. Tablodaki kadının kim olduğu ile ilgili çeşitili varsayımlar var. Bir tanesi ise tüccar bir adamın karısı olan Lisa del Giocondo olduğu yönünde.(yeni evlerinin ve ikinci oğulların doğumu şerefine yaptırmışlar tabloyu)Buna göre ise soy ismi Giocondo, La Joconde ile aynı anlama geliyor. The jocund one’ yani güleryüzlü demenin fransızca versiyonu..

*İlginç ve espirili bulduğum bir olaysa,domuz pastırmasını şaraba meze yapan Paşaoğlu’nun Aman Baba ile oynadığı kumarda yenilmesi ve kararlaştırdıkları üzere Müslüman olmasıdır.Bir oyunda kaybetmesi sonucu Müslüman olmuş,sonrasında  bir haydutun saldırısında Aman Baba’nın verdiği Kur’an-ı Kerim sayesinde hayatının kurtulması ile, artık zoraki bir Müslüman değil,kalben inanan bir kula dönüşmüştür.Ondaki bu değişiklik,ilmi çalışmalarını Allah ile iletişim kurmak amaçlı kullanma fikrine itecek ve kurduğu tesisattan bir ses çıkmayınca ,bunu kalbinin yeteri kadar temiz,imanının yeteri kadar güçlü olmadığına yoracaktı.O yüzden de asıl muninleri bulup teker  teker  kendi mekanına getirecek  ve kafalarına geçirdiği aletle 30.000 volt vererek ,vahiy gelmesini beklerken hepsini kömüre dönüştürecekti..

*İhsan Sait parayı değil,matematiği sevdiği için servet biriktiriyordu.Ve bunun için yaptıkları Yedinci Gün romanını oluşturdu..

*Satranç  ustası Rebaz sevdiğim diğer bir karakter.İyi bir oyunca ama maalesef oynarken burnunu karıştırıyor,çıkan maddeyi masanın altına siliyor,sürekli burnu akıyor ve ağzının kenarları ve üstü başı pislik içinde.Bu sebeple onunla oynayanlar sıhhi nedenlerle  eldiven takmak zorunda kalıyorlar.Rebaz her zaman şarap kazanmak için oynuyor.İhsan Sait ileriki bölümlerde onu kullanarak para kazanıyor.

*Rebaz’ın asla mat olmayan şah’ını olemp  ilahlarının ölümsüzlüğüne benzetmesi çok güzel.Olemp yunan mitolojisinde tanrıların dağı.

*Aman Baba’nın mekanına girerken  duvarda yazan ‘Non est dolor sicut dolor meus’  Katolik ayinlerinde geçen bir cümle olup ‘benimkine benzer bir acı yok’ anlamına geliyor.

*Tarih-i Kulhani’de İhsan Sait’le ilgili şu cümle geçiyordu:’…Dünyayı ölçmek isteyen alimlerin Kabe’si olan Luvr’da muhafaza  edilen o ’platin metre’nin bile fazla kıymet-i harbiyesi yoktu.’Buradaki platin metre, metrenin en son standardı olarak biliniyor. Fransız Ulusal Meclisi, 23 Haziran 1899’da yapılan ve Ulusal Arşivler’de saklanan platin metre çubuğu en son standart olarak belirtmiş.

*İhsan Sait Alman yüzbaşıyı öldürdükten sonra Bevval artık ona tahammül edemez ve ‘Artık sana gulluh etmecem.Yahında ölecem.Böyle bilesin.Çünkü sen Zulkarneyn’sin!’der.Zulkarneyn’in kim olduğu konusunda değişik görüşler var.Bir tanesi de ‘Kehf Suresindeki ayetler göz önüne alındığında “iki zaman sahibi” veya zaman yolcusu şeklinde bir tercüme de akla yakın gelmektedir’ şeklindedir.

*Bir yerde ‘kukumav kuşu gibi düşünmek’ deyimi geçiyordu.Hep kullanırız ama kukumav kuşunun neye benzediğini ben dahil çoğu insan bilmez.Kendileri baykuşgiller familyasından küçük bir baykuş türüymüş.. Elektrik direklerinde, taş ve toprak öbeklerinde, çatılarda ve çitlerde tünerken görülebilirmiş.Herhalde bu tüneme halindeyken anlamlı duruş sergilediklerinden dolayı düşünme eylemi kendileriyle özdeşleştirilmiş:)

*Fransız devriminde, halkın kralın kafasını kesmesini anlattığı bölümde , birbirlerine kraldan daha kötü davrandıklarını  anlatıyor ve halkı Leviathan’a benzetiyor.Leviathan,incilde ve birçok kaynakta bir deniz canavarı olarak geçiyor.

Aklıma takılanları araştırırken malesef  internet üzerinde ne kadar yetersiz ve verimsiz ,aynı zamanda da  güvenilir olmayan kaynaklar olduğunu gördüm.Öğrenci olduğum dönemlerde araştırmam gereken bir konu olduğunda (henüz internet bu kadar yaygın değildi) babamın biz küçükken ,ileri görüşlü bir kararla aldığı ve   biriktirdiği ansiklopedilerden yararlanırdım.Bir ödev olduğunda arkadaşlarım kütüphaneye giderken ben evimizin rahat ortamında çalışırdım.Ama eminin ki o ansiklopedilerdeki bilgiler bugün benim elimin altında olan internettekilerden daha yararlı ve doğruydu.

Reklamlar

Yedinci Gün -İhsan Oktay Anar

Tam 5 yıl olmuştu Suskunlar’ı okuyalı.Ne zaman yeni bir kitap yazacağını beklerken tam da yakın bir zamanda, kendi ellerimle gidip raftan kapıp, eve koşa koşa gelip okumanın imkansız olduğu bir hayat dilimimde çıkmasın mı kitap!Ah ne yapsam nasıl etsem de kitabı alsam diye düşünüp duruyordum.Bu arada yayınevinin kitap dağıtım tarihini öne çekmesi,sosyal medyada,gazatelerde sürekli İhsan Oktay Anar’dan bahsedilmesi falan iyice canımı sıkmaya başlamıştı.Sevdiğim bir yazar hakkında herkesin konuşması hiç hoşuma gitmez.Popülerleşmesi,sağda solda insanların elinde okunduğunu görmek,yorumlarının yapıldığını işitmek sinirlerimi bozar.Neyse ki sevdiğim,edebi tercihlerine değer verdiğim bir iki dost var.Onlarla rahat rahat konuşmaktan zevk alırım.Benim, kitabın çıkmasını dört gözle beklediğimi bilen bir arkadaşım,sayın http://alestaedebiyat.blogspot.com/ sahibi,yazarı,editörü,yaratıcısı; güneşli bir Ankara gününde sevdiği kitapçıdan İhsan Oktay Anar’ın bu son eserini alırken, aklına artık o anda mı düştüm,yoksa öncesinde mi yerleştim bilinmez ,raftan kendine bir tane alırken diğerini de nacizane bana almış,bir de bu güzel müjdeyi şahsıma iletmişti.Hadisenin üzerinden az bir zaman geçmişti ki,kitaptaki İhsan Sait’in gelecekteki sevgilisini görmek üzere kendi yaptırdığı zepline atlayıp gitmesi gibi,bizim Yedinci Gün’de işte öyle kocaman bir uçağa konmuş,’yeni şehirler,ülkeler görerek yazarın fantastik kurgusuna,hayal gücüne’ paralel bir atmosferde taa güneşli bir Ankara semasından ,sisli,bulutlu bir Kigali gökyüzüne doğru yolculuğa çıkmıştı..Uzaklarda olmak,bir dostun ruhuna bu kadar yakın olmak demekmiş onu öğrendim bu vesileyle..Ne kadar teşekkür etsem kendisine azdır ama  yine de bir kez daha huzurlarınızda anmak istedim kendisini..

Kitap Baba,Oğul ve Hayalet olarak adlandırılmış üç bölümden oluşuyor.İhsan Sait isimli karakterin parayı değil,matematği sevdiği için servet biriktirmek istemesi sebebiyle yaşadığı olaylar silsilesini okuyoruz. .Kurgunun finali Hayalet kısmında yer alıyor.Daha önce diğer beş kitabı da okumuş iseniz dil ve anlatım sizi yormuyor.Klasik bir İhsan Oktay Anar tarzı ile buluşuyorsunuz.Yine karakterler yazarımızın kendi isminden esinlenerek seçilmiş.İhsan Sait’in her sabah kasasında zarf içinde bulduğu makina çizimlerini Kitab-ül Hiyel’deki gibi görmeyi şiddetle istesem de malesef kitap kapağındaki çizimle ve hayalimde canlandırdığım haliyle yetinmek zorunda kaldım.

Kitapta çok ilginç olaylar var.Bunun dışında eski kitaplardakilerden farklı olarak daha yakın bir İstanbul tarihine adım atmış İhsan Oktay Anar.Bu  bağlamda yakın tarihte yaşanan olayları, yarattığı karakterlere kusursuz oynatmasıyla bir nevi devlete ve millete açıkca eleştiriler göndermiş.Neticede tarihte yaşanan olaylardan ne kadar ders almışız ortada..

Hatta daha da eskilere gidip,Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasından başlayan,yağmacı Kral Sargon ,ölümsüzlüğü arayan Ramses,Aristo’dan felsefe dersleri alan İskender,senatoda Brutus tarafından bıçaklanan Sezar,Roma’daki Papa,İngiltere’yi fetheden William ve diğer krallardan ,Fransa Kralı Louis’in ‘Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler’diyen karısı Marie Antoinette ve Hindistan’a giden Kolomb’a ve sonrasına  kadar uzanan bir tarih yolculuğuna çıkarıyor okuru.Bununla da kalmayıp İhsan Sait’in gökyüzündeki yolculuğunu mitolojik karakterler eşliğinde okuyorsunuz.

Kitabın 130.sayfasında başlayan bir ‘hürriyet’ tanımı vardır ki beni kendisine hayran bırakan diğer bir anlatımdır.İhsan Oktay Anar bu son kitabında yer yer yaptığı espiriler ve göndermelerle insanı düşünmeye daha fazla zorluyor.Ayrıca espirili ve zeki bir dille yazılmış bir tarih kitabı okuyorsunuz.Kitap hakkında yazacaklarımı henüz sonlandırmıyorum.Neticede böyle derin bir romanı bu kadar üstün körü bir anlatımla geçiştirmek bir İhsan Oktay Anar okuruna yakışmaz…