Transit- Anna Seghers / Transit-Christian Petzold

İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlardan kaçmaya çalışırken yerinden yurdundan olan insanların romanı Transit. Yazar biraz da kendi serüveninden yola çıkarak okunması iç acıtan, savaşın zorluklarını ve sebep olduklarını müthiş bir şekilde ortaya koyan bir eser yazmış. Romanın ana karakteri kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adam. Böyle bir adamın yaşamının içinde olan biten değişiklikler ve çevresinde etkileşim kurduğu insanlar romanın temelini oluşturuyor.

Yardımlaşmaların, dertleşmelerin, bürokratik engelleri aşmaların , elçiliklerde geçirilen zamanların ortak aktarım yerleri Marsilya kafeleri. Birer buluşma noktaları olmalarının yanı sıra , yeni bir hayata geçebilmek için geldikleri yerde belirsiz beklemelere gebe insanlara aslında kucak açıyor kafeler. Kapana kısılmış ruhların yaşam mücadelesi buralarda söze aktarılıyor.

Gazete satıcısı çocuklar, Belsunce alanındaki balıkçı kadınlar, dükkanlarını açan satıcı kadınlar, ilk vardiyeye giden işçiler, yer yerinden oynasa hiç bir zaman buralardan uzaklaşmayan büyük yığının kişileriydi. Yolculuğu düşünmeği; bir ağaç, ya da bir çalı yığını gibi, akıllarına bile getirmezlerdi. Hem akıl etseler de biletleri yoktu. Savaşlar onların üzerinden geçip giderdi, yangınlar ve güçlülerin öçleri gibi. Gelmiş geçmiş bütün orduların yerinden ettiği insanların yığını ne denli kalabalık da olsa, her şeye rağmen yerinde kalmışlarla ölçülünce, pek küçüktü. Onlar yerlerinde kalmasaydı, benim durumum nice olurdu! Uğradığım bütün şehirlerde ben ne yapardım! Ben öksüze onlar baba ve analık etmişlerdi! Kardeş yoksunu bana erkek ve kız kardeş olmuşlardı.

Çok severek okudum Transit’i. Mekanlar, karakterler, kafede yanan pide ateşi bile gözümün önünde canlandı. Sık sık Louis-Ferdinand Celine’nin Gecenin Sonuna yolculuk kitabını hatırladım. Bir de yakın zamanda izlediğim Edebiyat ve Patates Turtası Derneği filmini andım bazı sahnelerde.

Fahir Önger Yayınları- Burhan Arpad çevirisini okudum. Mis gibi bir türkçe çeviriydi.

Benim hikayem, küçüklüğümde akşam karanlığında bir türlü uyumayınca anlatılan o karışık masallardan değişik, sadece tozlar, küller ve biraz da anılardan daha başka bir şey. Yeni baştan pek anlatılamaz. Fakat yine de birşeyler kalıyor geriye; yeterince yaşayan, yeterince korkutan ve böylece sınırları yüzünüze kapayan, ülkelere sokmayan birşeyler.

Christian Petzold un , Anna Seghers ‘ın aynı adlı kitabından uyarlayarak yaptığı film romanla paralel bir konu üzerinden akıyor. Ama birebir aynı değil. Sanki kitabı okumamış olsam bir çok nokta karanlıkta kalacaktı gibi hissettim. Georg ‘un Marie’yi tanıdıktan sonra uğradığı duygusal değişim filmde çok belirgin değil. Her şey aniden oluyor gibi. Ama kitap bu süreci öyle güzel anlatıyor ki, öncesinde kitabı okumuş olmak bütün duyguları daha çok hissettiriyor insana. Frantz filminden sevdiğim Paula Beer yine donuk güzelliğiyle bu filmde de imkansız aşkların kadını rolünde. Franz Rogowski filmdeki en doğal karakterdi. Georg’un yaşadığı aşkı ve tedirginliklerini iyi aktarmış.

 

Ve o soru elbete geliyor: Film mi kitap mı? Bence kesinlikle kitap. Ya sizce? 

 

Reklamlar