Etiket: doğan kitap

Mükellefiyet- Metin Köse

phpThumb_generated_thumbnail

Zorunlu olarak dayanılmaz şartlar altında çalıştırılmış Zonguldaklı köylülerimizin çektiği acıları anlatan, tarihimizin karanlık sayfalarına ışık tutan bir kitap yazmış Metin Köse. Mükellefiyeti ilk duyduğumda ne olduğunu bilmiyordum. Ne geçmiş anılarını anlatacak bir dedem ya da ninem vardı, ne de onca yıl okuduğumuz tarih derslerinden hatırlıyordum. Aslında kitapla karşılaşmam birkaç yıl önce Radikal Kitap’ın tanıtım köşesinde olmuştu. Not almıştım; okumalıyım bu kitabı, hakkında hiçbir şey bilmediğim bu üzücü olayı öğrenmeliyim diye. Sonra ilginç bir tesadüfle yazarın kızı sevgili arkadaşım Hilal ile tanıştım Ruanda’da. Konu kitaplardan açılınca babasından bahsetti Hilal. Gözlerindeki ışıktan babasıyla nasıl gurur duyduğunu anlamak zor değildi. Ben de Metin Köse ismini defterime not ettiğimden hemen hatırladım Mükellefiyet kitabının yazarını. Sonra babası hakkında değerli bilgiler paylaştı benimle Hilal. Kitabı yazarken ne kadar çok araştırma yaptığından, arşivleri nasıl okuduğundan bahsetti. Bir de babasının Mesnevi’yi seslendirdiğini anlattı. Hazreti Mevlana’nın güzelim şiirlerini onu sesinden dinlemek mümkün. İtiraf etmeliyim ki kendisinin çok etkileyici bir ses tonu var. ( Mesnevi’yi Metin Köse’nin sesinden dinlemek için SEMAZEN.NET adresini ziyaret edebilirsiniz. )

Kitabın ilk sayfalarında bizi, işçilerin köylerinden çıkıp saatlerce maden ocaklarına yürüyüşlerini  gösteren kuşbakışı bir harita karşılıyor. Bölgeyi tanımayan benim gibi okuyucular için hikayeyi gözümüzde canlandırmayı kolaylaştırıyor bu harita. Ve sonra insanın tüylerini diken diken yapan, kitap içerisinde de yer yer duyduğumuz o cümle geliyor:

Her kim ki çalışamaz duruma gele

Eşeğe bindirilip köyüne gönderile.

Satırlarda yol aldıkça yukarıdaki cümledeki emrin bire bir uygulandığını görüyoruz. Kaza geçirenler, madenden kurtulmak için kendine zarar vermeyi göze alanlar, çökme ya da zehirlenme sonucu hayatını kaybedenler, bir çuvalın içinde buluyor kendini ve eşeğe bindirilip köylerine gidererek nihai huzura kavuşuyorlar.

Roman, baş karakterlerimizden Ahmet’in mükellefiyetin başlamasından tam dört yıl sonra jandarmadan kaçış sahnesi ile açılıyor. Sondan başa giden bir akış var anlatımda. Kaçış sahnesinin heyecanını, bölgenin doğasının muhteşem manzarasıyla birleştiriyor yazar. Metin Köse’nin memleketine olan sevgisini bu büyülü satırlardan anlamak mümkün. Ahmet jandarmadan kaçadursun biz okuyucu da mükellefiyetin başlangıcına doğru yol alalım:

1867 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndayız. Dış borçlar artmış, ekonomik çöküş başlamış, enerji açığı had safhaya varmıştır. Kömür ihtiyacını karşılamak için bir kanun çıkartılır ve Zonguldak civarındaki köylerde yaşayan 13-50 yaş arasındaki her erkeğe ‘’iş mükellefiyeti’’ yani belli sürelerle madende çalışma zorunluluğu getirilir.’’

Görevli çavuş köye gelir ve emirleri anlatır. Bundan sonrası köy muhtarının önderliğinde köylülerin bilgilendirilmesi ve gruplandırılmaları ile devam eder. Ahmet ve babası Şakir Ağa köyden gidecek ilk gruptadır. Köylüler iki gruba ayrılır ve 12 günde bir dönüşümlü olarak madende çalışmaya giderler. Henüz 13 yaşında bir anne kuzusu olan Ahmet mükellefiyet yüzünden hayatının en kötü yıllarını yaşayacak ve sevdiği insanların birer birer eşeğe yüklenip köye gönderilmesine şahit olacaktır.

Romanın verdiği tarihi detaylar dönem hakkında fazlasıyla bilgilendirici. Kitabın sonundaki ‘’Ereğli Kömür Maden-ü Hümayunu İdaresinin Nizamnamesi’’ bölümünde 1867 yılında çıkarılan kanunu madde madde okumak mümkün. İnsan haklarına aykırı, köylünün hayatını zindan eden bu uygulama ne yazık ki Cumhuriyet döneminde de yapılmış. Üstelik daha ağır şartlar altında yaşanmış. Metin Köse bu ikinci süreci Göl Dağı İsimli kitabında dile getirmiş.

Mükellefin urganı

Terli olur yorganı

Mükelleften kurtulan

Çifte kessin kurbanı

Eşlerini çocuklarını madene gönderen annelerin dramı ise romanda bambaşka bir yere ait. Fatma analar, Hatça kadınlar hep kederlidir. Gözleri yolda, eşeğin sırtından çıkacak ceset oğullarının olmasın diye dualar ederken bir yandan da diğer analara üzülmektedirler.

Metin Köse’nin yerel halkın yaşamını ve konuşma dillerini tüm doğallığıyla kullanması ne büyük bir araştırma yaptığının kanıtıdır. Okuma süresince o güzelim şiveye öyle kaptırdım ki kendimi, romanın konuşma bölümlerinin dışındaki yerleri de öyle okumak istedim.

Yazarın güzel doğa betimlemelerinden Karadeniz’e ait olan bir tanesini çok beğendim ve paylaşmak istedim:

’Güneş, denizin üzerinden batmak üzereydi. Sahilden bakınca koskoca bir ateş topu sanki suyu yakıyor, alevler hareket eden suyla insana göz kırpıyor gibiydi. Karadeniz dalgaları bir koy bulduklarında, daha önce aşamadıkları kayalıkların intikamını alırcasına sahilden iç kısımlara ilerliyor, geriye çekilirken de yeterince hırsını alamadığından olsa gerek önüne gelen her şeyi içine alıp denize sürüklüyordu. Buna direnen taşların sesleri, martı çığlıklarına karışıyordu…’’

İşte böyle güzel bir doğanın içinde insanın insana yaptığı zulüm ve korkak insan yaratma projesi ile köylüler sindirilmiş, ezilmiş, insafsızca çalıştırılmış ve ne karınları doğru dürüst doyurulmuş ne de güvenlikleri sağlanmış. Kitapta bir bölüm işçilerin psikolojik durumunu çok güzel anlatıyor:

‘’Her şeyden korkuyorlardı. Çavuş, Jandarma, ocak çavuşları; Dimitri, Hristo, Simon, Panayot, mevki sorumlusu Nikola, ocaktaki göçük, ezilip tozlaşan kömür, kırılan direk, ölen katır… Hepsi korkulacak şeylerdi. Korkulması gereken şeylerdi. Yaratılışta Tanrı’nın vermediği korku, sopa zoruyla beyinlerine yükleniyordu. Beyinleri, korkudan başka kavramları tanımıyordu. Hayatı korku yönetiyordu. Korkuyu yaratanlar günlük dozu arttırıp yineledikleri pekiştirmelerle, sönmesini istemedikleri ateşe sürekli odun atar gibiydiler. Korkuyu yaratanların bakışları korkunçtu. Konuşmaları korkunçtu. Davranışları korkunçtu. Her şeyden evvel varlıkları korkunçtu. Sürekli uyguladıkları cezalara eklenen öldürücü çalışma koşulları Balzac’ın ‘’Ağır beden işçiliği, düşüncenin arıtıcı etkisini yok eder’’ fikrini doğruluyordu. ‘’

Sayın Metin Köse’nin bu bilgilendirici ve karanlığa ışık tutan çalışmasıyla Zonguldaklılar gurur duyuyordur ama ben de okumuş olmaktan, tarihimiz hakkında bilgilenmekten dolayı büyük bir huzur duyduğumu söylemek isterim. Kendisine imzalı kitaplarını bana gönderdiği için teşekkür eder ve sevgili arkadaşım Hilal’e sevgi ve selamlarımı iletirim.

Reklamlar

Doyma Noktası- Sema Kaygusuz

doyma-noktasi-sema-kaygusuzKaraduygun’dan sonra Sema Kaygusuz’a ait okuduğum ikinci kitap Doyma Noktası. 9 Öykü yer alıyor kitapta. Her biri bir diğerinden farklı, ama hepsinde de ortak bir gerilim, sıkıntı söz konusu. İçimizi deşen, düşündüren, geren, bizi alt eden duygular saçıyor öyküler.

İlk öykü Sandık Lekesi, talihsiz çocukların hikayesinden öte bir anlam taşıyor. Çocukluğa dair anıların, bilinçaltımızda dans etmesi, yerli yersiz ortaya çıkıp hayatımıza konuvermesi… Ve ince ince batan betimlemeler;

Dışarıdan bakınca, soluklarından cama vuran buğuyla yüzleri bulanıklaşmış iki kız çocuğu, asla yan yana gelemeyecek iki güzel sözcük gibi kendi anlamını arayan devrik bir cümle yaratmıştı. ”

Ve öykü boyunca ortalıkta dolaşan o kara köpek gibi, kimseyle göz göze gelmeden okunup biten bir hikaye sandık lekesi.

Sonrasındaki öyküler de çok güzel. Ama bahsetmeden geçemeyeceğim bir tanesi ise Sülün. Avcı ve Sülün’ün bir tanıdık öyküsü. Yazar, Sülün’ün soğuk mermer tezgahtaki çırpınışlarını  ve o delici bakışlarını beni rahatsız edecek, neredeyse gözümü kapatma refleksimi  ele geçirecek kadar iyi anlatmış. Sülün’ün tek tek yolunan mavili eflatunlu tüyleri boğazımı tıkadı okurken.

Çöpçüler ve Çatlak Yerlerin Kuyusu isimli öyküler de çok iyi. Tüm kitabı saran tedirginlik ve izleyici olma hali metinleri ağırlaştırıyor. Bir çırpıda okunup, köpük etkisi yaratacak deneyimden çok uzak, içe dokunan, yerleşen bir görüntü kalıyor geride.

Dokuz bölümlük bir dizi izlemiş gibiyim. Sahneler aklımdan çıkmayacak. Her karakter içimizden biri gibi salınıyor sokaklarda.