Damızlık Kızın Öyküsü- Margaret Atwood

220px-damc4b1zlc4b1k_kc4b1zc4b1n_c3b6ykc3bcsc3bc.jpg

Çok kısa zaman önce bir televizyon dizisi olarak da izlediğimiz Damızlık Kızın Öyküsü , erkek egemen bir toplum distopyasını anlatıyor.

Gillead, toksik ve radyasyon nedeniyle doğurganlığın durduğu ve nüfusun azaldığı bir toplumdur. Otoriter bir yönetici sınıf her şeyi tekeli altına almış ve baskıcı ve yasaklayıcı bir yönetim uygulamaktadır. Hala doğurgan olan kadınlar zorla alıkoyularak rejimin elitleri için damızlık olarak kullanılmaktadır. Böylece soyları devam edecek, yönetimleri sonsuza kadar sürecektir.

Okuduğumuz metin damızlık kızlardan Offred’in tuttuğu kayıtlardan oluşmaktadır. Dününü ve bugününü kıyaslayan, içinde olduğu saçma ve hastalıklı düzenden nefretini aktardığı, tüm detayları ile Gillead toplumunu anlattığı bir metindir.

Margaret Atwood 1984 yılında, sarı defterlere yazdığı romanını alman marka bir daktilo ile temize çekerken Batı Berlin’de hala Berlin Duvarı’nın olduğu yerde yaşamaktadır. Romanının oluşumunda büyük katkıları olan bir tarihin içinde yer almış; korkular, ihtiyat, takip ediliyor hissi, Berlin Duvarı, insanların direkt konuşamayıp dolaylı yollardan bir şey anlatmaya çalışmaları gibi durumları tecrübe etmesi romanını etkilemiştir.

Dizi yayınlandıktan sonra New York Times’a yazdığı bir yazıda romanının oluşumunu ve onu nelerin etkilediğini anlatmış. Eser hakkında küçük ama etkileyici detayları keşfedeceğiniz yazıda benim en çok ilgimi çeken Damızlık Kızların kıyafetini tasarlarken neleri düşündüğü kısmı. Kırmızı rengi seçme nedeni doğurganlığı simgelemesi ve de bu rengin dikkat çekici oluşu nedeniyle kaçma durumlarında kolayca görülebilecek olması. Yüzü saklayan başlıklar Viktorya döneminin ortalarındaki kostümlerden ve dönem rahibelerinin kıyafetlerinden geliyor ama asıl ilham kaynağı çocukluğunda onu çok korkutan 1940’ların Old Dutch Cleanser reklam afişleri.

signs_n-s_082-580x730

Roman tarihte yaşanan bir çok olaydan etkilenmiş. Nazilerin Lebensborn projesi, Kölelik, Amerikan poligamisinin tarihi, toplu idamlar, dini tarikatlar, ikinci dünya savaşı ve katliamlar.

Kitabı yazmaya başladığında adını ana karakterin de adı olan Offred olarak belirlemiş ama daha sonra Handmaid’s Tale olarak değiştirmiş. Bu ismi düşünürken Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikayeleri’nden esinlenmiş.*

Kitabın dili çok sade. Karaktere yüklenen soğukkanlılık yazı dilinde de var. Anlatılması güç bazı olaylar öyle sadelikle aktarılmış ki Gillead halkı için kanıksanmış  rutinler okuyucuyu da o ruh haline sürüklüyor. Benim okuduğum kitap Afa Yayınları’na ait. Sevinç Kabakçıoğlu ve Özcan Kabakçıoğlu ‘nun yaptığı çeviri çok iyi.

Kitap birçok dile çevrilmiş, filmleri, oyunları, opera ve balesi hatta çizgi romanı bile yapılmış. Son olarak da MGM/ Hulu dizisini yaptı. Kitaba başlamadan diziye başlamak gibi bir hata yaptım. Aslında henüz bunun olumsuz bir etkisi olup olmadığına karar veremedim. Kitabın kurduğu distopik çevre dizide güzel yansıtılmış. Hikaye de çoğunlukla paralel gidiyor. Sadece bir kaç farklı detay var eksik ve fazla olan. Belki ikinci sezona saklamışlardır bazı şeyleri. Başrol oyuncusu Mad Men’den de sevdiğim Elizabeth Moss yani azimli hırslı Peggy Olson. Oyuculuğu çok iyi. Kitabı okuyanlar, mimikler konusunda ne kadar iyi olduğunu anlayacaklar.

The-Handmaid_s-Tale-SBS

Margaret Atwood da dizinin ilk bölümünde çok kısa bir an, Offred’e tokat attığı bir sahnede yer alıyor. Bundan yazdığı yazıda bahsetmeseydi asla farkına varamazdım. Çünkü net görünmüyor.

handmaid-s-tale-slap

Biz kitabı Kurmaca Biyografiler yazarı Tuğba ile paralel okuma kararı almıştık. Ama ben buna çok uyamadım. Kişisel bazı sebepler okuma hızımı düşürdü ve Tuğba benden önce bitirip kitapla ilgili düşüncelerini yazdı. Merak edip okumak isteyenler için linki buraya koyuyorum.

Son olarak 40’dan fazla dile çevrilen bu etkileyici roman için tasarlanan kapaklardan en sevdiğim Gürcistan baskısı oldu. Kapağa bakmak bile Damızlık Kızların ne hissettiğini anlamamızı sağlıyor.

25605983

Margaret Atwood’un New York Times’daki yazısı: Sanat Atak

*Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikayeleri: Londra dolaylarından Canterbury’deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi’ne doğru hac yolculuğuna çıkanların, yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşur.

Reklamlar

Metropia-Tarık Saleh

Yakın bir gelecekte, petrol kaynakları tükenmiş, tüm  Avrupa büyük bir yeraltı tünel sistemiyle birbirine bağlanmıştır. Baş kahramanımız Roger, mutsuz, birbirinin aynı günleri yaşamaktan sıkılmış, bir şirketin çağrı merkezi bölümünde çalışmaktadır. Yaşadığı dönemde bisiklete binmek bile yasaktır ama işe gizli bir şekilde bisikletiyle gidip gelmektedir. Bir sabah yine işe gitmek üzere evden çıktığında bisikletinin parçalanmış olduğunu görür ve istemese de bu metro sistemini kullanmak zorunda kalır. Sisteme girdiği zaman kafasının içinde başka biri konuşuyormuş gibi sesler gelmeye başlar ve o sesin nereden geldiğini bulmaya çalışır. Metroda, her sabah duş alırken kullandığı şampuanın reklamlarında olan kızı görür (Nina) ve kendini onun peşinden gitmemek için ikna edemez. Nina ile beraber yaptığı kısa yolculuk sonucu kendisini büyük bir komplonun içinde bulur: İnsanların düşüncelerini kontol eden büyük bir şirket vardır. Ürettikleri mavi renkli şampuanla, insaların saç tellerini anten olarak kullanarak düşüncelerini takip edip, iç sesle onların davranışlarını kontrol etmektedirler. Böylece akıllarından geçen her şeye yönelik birer ürün tavsiye ederek tüketime yönlendirirler. Her bireyi evlerindeki televizyonları aracılığıyla izleyen bir görevli vardır. Roger tüm bunları öğrendikten sonra Nina ile beraber bu sistemi çökeltmek için savaşır.

Desktop3

Film yönetmen Tarık Saleh’in  ilk filmi. Farklı bir animasyon tekniği ile çekilmiş. Karakterlerin kafalarının ve gözlerinin büyük oluşu en çok hoşuma giden detaydı. Gri bir atmosfer, yüksek apartmanlarda kutu gibi dairelere sıkışmış yaşamlar. Konu itibariyle George Orwell ‘ın 1984’ünü okuyan ya da filmini izleyenleriniz varsa, benzer olduğunu söyeleyebilirim. Buradaki ‘büyük birader’ kavramı ise bir şirket. Sonuç olarak distopik bir film. Ancak yönetmen bu konuda bize katılmıyor. Kendisiyle yapılan bir röportajda filmini distopik olarak görmediğini söylüyor: ‘Bana göre toplumun şu anki durumunu betimleyem bir film yapmak istedim. İnsanlar Metropia’nın gelecek hakkında bir distopya olduğunu söylüyorlar. Hayır, gelecek hakkında değil. Şimdiki zaman hakkında. Ben şu anda Avrupa’yı öyle görüyorum.’

Aklıma hemen İstanbul’daki metrobüs karmaşası geliyor. Ve otobüs sistemi. Biliyorsunuz, herkesin kullanmak zorunda olduğu bir kart var. Filmdeki şampuan yerine bu kartı ele alalım. ‘Şirket’ ya da ‘devlet’ bu kart üzerinden gönderdiği manyetik dalgalarla insanların düşüncelerini kontrol ediyor. Ya da işi daha ileri götürelim. Yolcuların büyük çoğunluğu ayakta olduklarından, düşmemek için metrobüste bir yerlere tutunuyorlar. Vücutlarının metal parçasıyla temas eden her bir noktasından, hücrelerine oradan da kan dolaşımı aracılığıyla beyinlerine ulaşan bir sistem düşünün. Bu sistem sadece dokunma eylemi ile çalışıyor ve metrobüs hattında geçerli 🙂 Neyse düşündükçe başka fikirler de geliyor aklıma. Ne de olsa düşüncenin sonu yok. Senaryolarımı daha fazla ortaya dökmemeyim en iyisi. Geçenlerde bir arkadaşımın söylediği ve beni hem güldürüp hem düşündüren bir söz geldi aklıma şimdi : ‘Metrobüste orman kanunları geçerli.’ Şimdi orman kanunlarının geçerli olduğu bir toplu taşıma aracında nerede kalmış düşünce izleme falan…İnsanların tek derdi bir an önce evlerine gitmek. Öyle oturmuşsun, başını cama yaslamışsın, seni konrtol eden iç ses, tam zamanı şimdi gireyim kafasına diye düşünmüş…Nerde… Şahsen ben metrobüsteyken o iç sesin bana satabileceği hiçbir şey olamaz !

Distopik ve distopya demişken kısaca değinmekte fayda var : Distopya ; karamsar bir gelecek hikayesi üzerinden sistem ve toplum eleştirisi üzerine kurulmuş  bir bakış açısıdır. Bu fikir üzerine yazılmış edebiyat eserleri ve yapılmış filmlerin birkaçını izlemişsinizdir. En iyi örneklerden ikisi sanırım George Orwell’ın 1984’ü ve çok yakın zamanda hayatını kaybeden Ray Bradbury’ nin Fahrenheit 451  ‘i. Bu tarzdaki kitaplar ve filmler hakkında çok iyi bir dosya yayınlamış olan kediler ve kitaplar blogunu okuyarak bilgi sahibi olabilirsiniz.