Örümcek Kapanı- Cemil Kavukçu

orumcek-kapani20130905221317Öykü sevmek, öykü okuru olmak kolay bir iş değil aslında. Çoğu insan bilmez ama edebiyat dünyasında kocaman bir öykü okyanusu var. Var tabii ya ne sandınız? Bakmasını bilenler görebilir o deryayı. Okumasını sevenler yüzebilir içinde. Gün gelir de balıklarını bile sunar o canım okyanus. Ama sadece öykü severlere. Kimi zaman da o deniz içinden atar seni. Ne kadar okusan da anlayamazsın, bir öykü kendini anlatmak istemez ise zorlamayacaksın.

Zor iş dedim. Çünkü öyle güzel öyküler var ki okuduktan sora bir süre kendine gelemiyor insan. Öykünün dünyasından çıkamıyor. Bir karakter oluyor kimi zaman, yazarı oluyor ya da anlamadan. Bir de okyanusta boğulma ya da kaybolma riski var ki, tadından yenmez. Tüm kayboluşların en güzeline dönüşüveriyor bu deneyim. Cemil Kavukçu bu okyanustaki en büyük geminin kaptanı benim güzümde. Can Yayınları’ndan çıkan Örümcek Kapanı işte bu deneyimli kaptanın seyir defteri.  Tayfalarına da geminin yolcularına da seslenen, öykü okyanusundaki planktonlara kadar ulaşan bir sesleniş.

Şimdi bu seslenişten bir takım notlarla şu öykü meselesinin derinlerine inelim, detaylara çapa atalım:

İlk meselemiz ‘yaşam tutanakçısı’ etiketinden sıyrılmak;  ‘Yazdıklarınız kelimesi kelimesine gerçekmiş gibi algılanıyorsa ( aslında yazarın istediği de budur, ama bir kurmaca olduğunun göz ardı edilmemesi koşuluyla ), yazılanların sizin düş gücünüzde yeniden biçimlenip artık ‘kurgunun gerçeği’ne dönüştüğü algılanmıyorsa o zaman siz bir ‘ yaşam tutanakçısı’ konumuna sokuluyorsunuz.  Yaşamın gerçeğiyle çakışmayan noktaların hesabı soruluyor. Geçek kişilerden yola çıkılarak yazılan öykülerin doğurduğu tehlikelerin farkında olmalıdır yazar.

Yazmak bir iç sıkıntısının kelimelerle dışa vurulmasıdır; ‘Yazınsal türlerde yazmak, bir huzursuzluğun, iç çatışmanın sonucu olduğundan, bu türden yazmanın özünde sıkıntı vardır.’

Öykü; kendini yazdırmak istediğinde sana gelir; ‘… Öykü kedi gibiydi, sen onu okşamak istediğin zaman değil de, o kendini sevdirmek istediği zaman yanına geliyordu. ‘

O gelip seni bulmadıkça, açıklanması güç tuhaf dünyasına çekmedikçe, başını döndürmedikçe hiçbir görüntüden, sesten, yüzden öykü çıkmıyordu. Bir tür aşktı bu. Sen onu değil, o seni seçiyordu. ‘

Hiçbir öykü uzunluğu kısalığı ile değerlendirilmemeli; ‘Çünkü öykünün uzunluğunu, kısalığını belirleyen sayfa sayısı değil; dili ve temposudur. Öykü kısaldıkça nasıl daha zorlaşırsa uzadıkça da yazarın metin üzerindeki hakimiyetini tehdit eden rizikolar çıkar ortaya.’

Öykünün evrimi ; ‘Yazar ortaya çıkardığı yapıtıyla şu üç evreyi yaşar:

İlki döllenme ve hamilelik dönemidir. Döllenme en baş döndürücü olanı, en haz verenidir. Bilinmeyen bir coğrafyayı keşfetmek için çıkılacak yolculuğun hazırlıklarıdır…  Aynı zamanda bir sarhoşluk durumudur bu. Bütün duyargalarıyla dışa açık yaratıcı dünyanıza bir sözcük, bir tümce ya da görüntüyle , sesle, kokuyla, çağrışımla kuyruklu bir sperm giriverir. İşte o anda bir öyküye , romana ya da şiire gebe kalırsınız. (…) Hamilelik süresi birkaç saat olabileceği gibi yıllarca da sürebilir. Kendi başına buyruk bir zaman vardır artık. An, sürece yayılır. Süreç, anı teslim alır. Bu gebelik döneminde doğmadan ölenler, hiç doğmayacak olanlar yok mudur? Vardır ve onlar, büyük yapıtların hazırlayıcısıdır. Ceninlerle dolu mezarlığın genişliği ile yazarın büyüklüğü doğru orantılıdır.

Sonra doğum gelir. Bir dönem içinde taşıdığı, onunla yatıp kalktığı, yer yer tıkandığı, acı çektiği yapıt, yazarından çıkmıştır artık. Bu nedenle de cinsiyeti ne olursa olsun her yazar dişildir.

Ardından da ‘başkalaşma’ ve ‘yabancılaşma’ gelir: Horozlar nasıl ki öterek güneşi doğurduğunu, köpekler nasıl ki sabah yürüyüşlerinde, sahiplerini gezdirdiğini sanıyorsa, yazarlar da sözcüklere hükmettiğini düşünür; hatta bununla bir biçimde övünürler. Oysa onları kışkırtıp yönlendiren, baskı altına alıp, hem vezir hem de rezil edenin sözcükler olduğunun pek azı farkındadır.

Son evre yazarın egosunu okşayacağı gibi düş kırıklığına da uğratabilir. Ürün, yazarın evinden kapısının önüne çıkmıştır artık. Bu aşamadan sonra söz konusu olan kitabın tanıtılması ve pazarlanmasıdır.’

Öykü örümceği : ‘Hemingway , ‘Eğer  bir yazar gözlemlemekten vazgeçerse işi bitmiş demektir.’ der. (…) Hemingway öyküyü arayan, kovalayan değil, sabırla bekleyen biri. Bazen öyküyü biliyordur, bazen de yazarken oluşur öyküsü ve ortaya ne çıkacağını bilemez. Ben buna ‘öykü örümceği’ diyorum. Yazar, yaşamın kuytusuna büyükçe bir ağ örüp beklemeye başlıyor. Sonra bir iz, öyküye dönüşebilecek bir tümce ya da gizemli bir sözcük gelip o ağa takılıveriyor. O zaman da öykü örümceği sindiği köşeden fırlıyor ve o çekirdeğin ipliksi salgısıyla bir koza örüyor. ‘

Cemil Kavukçu’nun Örümcek Kapanı kitabı öykü sevdalıları için bir başucu kitabı niteliğinde. Yazarın paylaştığı kendinden öyküler ve okuyup etkilendiği diğer yazarlardan örnekler öykü dünyasına ışık tutuyor. Kaptan Cemil Kavukçu, gemisinde deneyimli yazarların eserlerini överken, etkilendiği  genç yazarlara da değinecek kadar mütevazi ve düşünceli. Dünya edebiyatından öyküler ve yazarları üzerine yaptığı yorumlar meraklandırıcı. Kitabı okurken aldığım notlar sayfalarca okumaya ve araştırmaya sebep olacak nitelikte. En başta söylemiştim sizlere. Bu öykü işi sandığınız gibi kolay bir mesele değil. Okyanusa bir kez bakmanız, içinde bir ömür boyu yaşamanıza sebep. ..

İtalik yazılmış tüm alıntılar Örümcek Kapanı, Cemil Kavukçu (Can Yayınları ,1 Eylül 2013 ) ‘den yapılmıştır

Ayşegül Çelik- Kağıt Gemiler

’Ey okur, masallar bizim gibi fakir fukaraya mı kalmış? Gerçek bizim nemize yetmiyor? ‘

phpThumb_generated_thumbnail Uzun zamandır öykü günlükleri’ne yoğunlaştığım için okuduğum kitaplar hakkında yazmıyordum. Oysa çok güzel kitaplar okudum. Sadece anlatacak vaktim olmadı. Algodon’un tavsiyesiyle okuduğum Ayşegül Çelik’ten Kağıt Gemiler ise beni anlatmaya zorladı. Uzun zamandır ( Oğuz Atay- Korkuyu Beklerken’deki müthiş öyküler hariç) böyle güzel öyküler okumamıştım. Birbiriyle ilgili karakterlerin dünyalarını masalsı bir büyüyle anlatıyor, Ayşegül Çelik. Anlatmış ama sanki bir resmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Çöllerde, gizli ormanlarda, beyaz kelebekli dağlarda gezinirken, hayalinizdeki atmosfer, kelimelerle canlanıyor sanki…

İlk öykümüz bir yezidi kızı olan Afsun’dan. Afsun annesinden kalan ‘’yazma’’ mirasıyla büyüyor. ‘’Tıpkı onun gibi yazmak istiyorum. Çünkü bizim insanlarımız geçmişlerini bilmez. Soracak olursanız, hep başka insanların, başka zamanların hikayelerini anlatırlar. Okuyup yazmak ilmi bizim gibi sıradan insanlara açık edilmediğinden, yaşadıklarımız göğe savrulan harflerden ibarettir. Daha fısıldandıkları anda kelebek kanadı gibi dağılıp kaybolurlar. Oysa yazı insanı zamana bağlar.’’ İlk öyküsünü on üç yaşındayken köyden götürülen ablası Sitare’yi anlatarak yazıyor. Sitare, öyküde, Farsçadaki anlamıyla, Yıldız olarak çıkıyor karşımıza. Yıldız’ın seccadeye işlediği tavus kuşlarının, yezidi dininde kutsal olduğunu öğrenince daha ilginç geliyor bana hikayeler. Diğer  öykülerdeki beyaz kelebekler, tavus kuşu, Afsun’un yüzündeki dövmeler, güneşe dönük edilen dualar, karısının artık geri dönmeyeceğini anlayınca ‘’ sen benim şeyhim ve pirimsin’’ diyerek onu boşayan baba, güneşin kutsallığı, hepsi birer anlam kazanıyorlar.

‘’Kelimeler Masalı’’ isimli öykü yezidi dini, insanın ve evrenin yaradılışı üzerine güzel bir giriş yapıyor. Burada lisan tamircisini izleyen kadın Afsun’un annesi olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadığı büyülü olayı ‘’kağıtlara dikiyor’’ ve ormana saklanıyor kelimeler. Ta ki o kağıtlar başka bir kadının elinde yeniden hayat bulana, Ayşegül Çelik’in bu harika öykü kitabı yaratılana kadar…

Aşiretler ve gelenekleri, çöl insanının hayatı, kadınların toplum içindeki değeri, din ve inanç konusundaki farklı fikirleri olanların birbirlerine karşı tutumları gibi konuları öyle zarif bir çizgide öykülemiş ki yazar, masalın içinden geçerken, gerçek dünya patikasında yol aldığımızı fark etmemiz içimizi acıtıyor.

Kitapta birbirinden güzel on öykü yer alıyor. Favorilerim, Toprağın Öyküsü ve Kelimeler Masalı. Öyküler arasındaki o şiirsel bağ, Cemil Kavukçu’nun Başkasının Rüyaları’nı hatırlattı bana. Yazarın diğer kitapları Şehper; Dehlizdeki Kuş, Korku ve Arkadaşı’nı da okumak isterim. Farklı öykülere açık herkese tavsiye edebileceğim bir kitap Kağıt  Gemiler. Ayşegül Çelik’in bu öykü kitabıyla 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü almış.

Bu arada Sitare’yi araştırırken Dilaver Cebeci’nin şu harika şiirine rast geldim:

….

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare

Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde

Kirpiklerin yüreğime batıyor

Telaşlı bir kalabalığın ortasında

Ayaküstü konuşuyoruz

Nedimin nigehban nergisleri gibi

Üstümüzde bütün nazarlar

Çok utanıyorum Sitare

Dün oturup hesap ettim

Sen doğduğun zaman

Ben bir askeri mektepte talebeymişim

Sen bilmezsin Sitare

Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih

Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu

Her akşam dokuzda yat borusu çalardı

Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı

Bir derin uykuya atardım kendimi

Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı

Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Başkasının Rüyaları- Cemil Kavukçu

phpThumb_generated_thumbnail”Denizler rüyasına girerdi. Rüyasında bir koyda, çakıl taşlarının üstünde oturan, kısa pantolonlu bir çocuk görürdü. O çocuğun kendisi olduğunu bilirdi ama , yüzünü hiç görmezdi. Göremezdi, çünkü o anda rüya gördüğünü de bilirdi.”

Gerçek, rüya, öykü üçgeninde iyi düşünülmüş bir kurgu var karşımızda. Öykülerden oluşuyor aslında kitap. Ama bitirdiğimde bir roman okumuş gibi hissediyorum. Öyküler de, içindeki karakterler de, karakterlerin gördüğü rüyalar da birbiriyle bağlantılı. Küçük bir çocuğun öğle uykusunda gördüğü düşle başlayan öyküler, bir yazarın hayal gücüyle başka boyutlara ulaşıyor. Karakterler öyküler arasında yolculuk yapıyor. Her yolculuktan ayrı bir keyif alıyorum. Öykülerin çoğunda bir kara  karga var. Kimi zaman bir kayanın üzerinden korkutacak kadar kötü bakıyor, kimi zaman da taş bir heykel oluyor. Bir karakterin iç sesine dönüşüyor, onunla konuşuyor, ya da bir meyhanenin tabelasında görünüyor, dükkanın sahibine bürünüyor. Bir öyküde ‘uyku’ oluyor karga. Uçup gidiyor. Geri dönene kadar kahramanımızın gözüne uyku girmiyor.

Anlatım sürükleyici, öyle ki kısa sürede sanki bir roman okuyormuşum gibi olayların sonunu merak ederek hemen okudum. Sonunda ise güzel bir sürpriz bekliyordu beni. Cemil Kavukçu’yu ilk kez okuyorum ve tarzını çok beğendim. Karakterlerin rüyalarını ve düşüncelerini anlatışı, öykü ve rüya geçişlerindeki o ince çizgi öylesine hassas ve narin ki… Diğer öykülerini de yakın zamanda okumayı planlıyorum.

”Gülümsemeleri yapay ve zorlama olmamasına karşın doğal da değil. Başkalarının gülüşüymüş gibi, çok önceden gülünmüş de yüzlerinde unutulmuş gibi; biraz acemi,yapıştırılmış gibi.”

 

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi-Ayfer Tunç

Sırtını Karadeniz’e dönmüş binanın,insanlarda anlamsız bir küslük duygusunu anımsattığını vurgulayarak başlayan roman,iki yüzü aşkın karakterleriyle sarmal hikayeler bütününden oluşuyor.Ayfer Tunç sade ve akıcı dili,zekice kurgulanmış olaylar örgüsü ve zaman zaman komik,acı yüklü,trajik sonlarla bir sonraki hikayenin başlangıcına davet çıkırıyor.19yy ‘dan günümüz Türkiye’sine köprüler kuran romanda,bir anadolu kentinde başlayıp,karakterlerinin izinde,istanbul’dan Avrupa’ya ,kimi zaman Kanada ve Amerika’ya kadar uzanan  hikayeler yer alıyor.

 

Her insan bir hikaye,her hikaye bir tarih.Bir ucundan yönetime,bir ucundan geleneklere,ama her yönüyle Türklüğe dokunuyor.Delilikle normallik arasındaki ince çizginin nasıl kolay aşılabileceğini,aslında normal olduğunu düşündüğümüz benliğimizin ,bu ince çizginin etrafında her an diğer tarafa geçmeye hazır olduğunu gösteriyor.

İlginç karekterlerin yanı sıra,hastane de, acami mimarın tasarımından kaynaklanan eksik yanlarıyla engelli bir karakter gibi vücut buluyor romanda.Hep bir yanı eksik.Sırtını Karadeniz’e vermiş,içerisi labirent gibi.Romandaki karakterler de böyle.İçlerinde labirentler var.Çözmeyi başaramadıkları,çıkış kapısını bulamadıkları hayatlar yaşıyorlar.

Ayfer Tunç eline beyaz bir keten bezi almış,renk renk ipliklerle kanaviçe dokumuş,ortaya harika bir portre çıkmış:TÜRKİYE…