2018’de Okuduğum Kitaplar Üzerine Notlar

Nefis bir kitap adında yoğunlaşıyorum bu yılı düşündükçe; Hızlandıkça Azalıyorum. Kjersti Skomsvold’un bu kitabı ve bahsetmeden edemeyeceğim müthiş kapak tasarımı sık sık hayatımın içinde, gizli bir pencereden beni izleyen endişeli bir anne gibi duruyor. Hızlanmak, her şeye yetişmek, daha çok kitap okumak, daha çok film izlemek, oğluma daha çok vakit ayırmak, süper anne olmak, harika yemekler pişirmek istiyorum. Ama yetemiyorum, yetişemiyorum. Ve kitabın kapağındaki gibi kocaman bir süzgeç var ruhumun etrafında. Bende kalanlarla hayata devam ediyorum ama tutamadıklarım uçup gidiyor başka ruhlar arıyor sanki kendine. İşte bir kitap kapağından kendine kişisel analiz  yapma örneği 🙂 Bu kitabı bir önceki yıl okumuştum. Bu yıl okuyabildiklerimi sonraki yıllara böyle içtenlikle taşıyabilecek miyim emin değilim. O nedenle kısa bir kendime not gibi okuduklarım, sevdiklerim, sevmediklerim  yazısı yazmak istedim. (Bu yıl istediğim kadar kitap okuyamadım. Yetişemedim 🙂 )  Sadece kitaplar ve hatta kitap kapakları olacak bu yazıda. Blog yazılarını biraz zaman kapsülüne benzetiyorum. Yıllar sonra okuduğum zaman hayret ediyorum yazdıklarıma. O yüzden epey de keyifli aslında.

Bu yıl okumaya  Koreli yazar Han Kang’ın 2016 Man Booker ödülünü almış, yerlere  göklere sığdırılamayan Vejetaryen kitabı ile başladım. Benim için epey hayal kırıklığı yaratan kitap bir çok edebi makam ve okuyucular tarafından çok iyi olarak nitelendirildi. Gördüğü rüyaların ardından vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hikayesini anlatıyor kitap. Ama hakkını vereyim kitap kapağı muhteşem ve kesinlikle içerikle uyumlu.

Collage_Fotor

Madem Man Booker ile başladık yine aynı ödülün 2005 yılı sahibi olan diğer bir kitapla devam edeyim. İrlandalı yazar John Banville’in Deniz isimli kitabı, sanat tarihçisi olan bir adamın eşinin ölümünün ardından çocukluğunun geçtiği kasabaya gidişi ve orada geçirdiği sessiz günlerde geçmiş günlerini hatırlaması üzerine son derece durgun ve ağır ilerleyen bir konuyla ilerliyor. Man Booker ödüllü kitaplarla aram pek iyi değil diye düşünürken aklıma Julian Barnes geldi. Bir son Duygusu isimli sevdiğim kitabıyla ödüllü yazar/ kitaplara önyargımı sıfırlamama yardımcı oldu.

Bu yıl okuduğum ve neredeyse her yazdığı satıra hayran olduğum Wilhelm Genazino maalesef bu ay hayata veda ettti. Müthiş bir gözlem ustası olduğunu düşünüyorum Wilhelm Genazino’nun. Onun kitaplarını okuduktan sonra çevremde gelişen olaylara ve yanımdan geçen insanlara eskisi gibi bakmıyor, onun satırlarının aydınlattığı gizli bir pencereden bakıyorum sanki. Yazdığı nefis kitaplardan dilimize kazandırlan sadece üç kitabı var. Umarım diğer kitapları da türkçeye çevrilir ve okuma şansımız olur. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, O Gün İçin Bir Şemsiye ve Aşk Aptallığı; üçünün de ortak özelliği ince uzun paralel çizgilerde ilerleyen, şiir gibi bir anlatının seline kapılıp gitmenize neden olan bir kitaplar olması. Üç kitap için de yazdığım notları  blogdan okuyabilirsiniz.

Collage_Fotor kopyası

 

0000000355199-1

Genazino’dan sonra yatay bir geçiş yapıp Philip Roth’un Sokaktaki Adam kitabından bahsetmek istiyorum. Son durakla başlayan, yol boyu hayatını gözden geçiren bir adamın öz eleştirisi üzerine bir kurgusu var kitabın. Genazino’nun son kitabındaki ölüm ve yaşlılık korkusu bu kitapta baş konu. Bir nevi bitmiş bir hayatı masaya yatırıp üzerinde otopsi yapmış Philip Roth. Ve bunu yaparken de çok güçlü bir dil kullanmış. Şimdiye kadar okuduğum ilk kitabı ama kesinlikle uzun uzun cümleleri ve güçlü kelimeleriyle beni kendine bağladı.

 

 

0000000690250-1

Şimdi biraz uzak doğu topraklarına götüreyim sizi. Çinli yazar Yu Hua, kitabı Yaşamak ile Çin’in tarihinde yaşanan siyasal ve toplumsal değişimleri kahramanımız Fugui’nin yaşam deneyimi ve gözlemleriyle hikayeleştirmiş. İnanılması güç acılarla dolu bir ömür sürmüş Fugui. Hiç tanımadığı bir yabancıya anlattığı hikayesi yüksek bir tempoda devam ediyor. Son derece sürükleyici bir kitap.

 

 

 

Bu yıl elbette öykülere de ağırlık verdim. Aslında öykü kitapları okumak önceliğim oluyor. Ama bu yazıyı yazarken bu yıl fazla öykü kitabı  okumadığımı fark ettim. Aslında kitaplaşmamış epey öykü okudum ama  onları tek tek yazmam mümkün değil. Okuduklarımın çoğu çeviri eserler oldu tesadüfen. İrlanda Edebiyatı’nın güçlü öykücülerinden Claire Keagan ‘ın Mavi Tarlalardan Yürü kitabıyla İrlanda’nın soğuk ve rüzgarlı doğasında gezintiler yaptım. Ve kesinlikle Keegan’ın öykülerini çok sevdim. Biraz sinematografik bir anlatımı var yazarın. Doğanın öykülerdeki yeri bu anlatıma güç katıyor. Rüzgarın sesi satırlar arasında duyuluyor. Alois Hotching’in  Belki Bu Defa, Belki Şimdi kitabı maalesef yazım yanlışları ve anlaşılmaz çevirisi ile benim için listemin son sıralarına girdi. Tekinsiz atmosferi ve tuhaf  karakteriyle ilgi çekici ama insanı kolayca yakalamıyor kitap. Grace Paley’in İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden kitabı benim için bu yıl okuduğum en iyi öykü kitabı olarak hak ettiği yerde. Öyküler sıradışı ve eğlenceli. Anlatım dili mizah içeriyor ve zekice kurgulanmış öyküler var. Yazarın kendi hayatı ve politik duruşu da yer buluyor öykülerde. Üç kitap da Yüz Kitap yayınlarına ait. Artık sevdiğim yeni bir yayınevi var 🙂

Collage_Fotor 3

Türk Edebiyat’ından bu yıl sadece Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Seçilmiş Öyküleri’ni ve Eyüp Tosun’un ilk kitabı olan Kör Islık’ını okudum. Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun bir kaç kitabından derlenen 14 öykü birleştirilmiş bu kitapta. Güçlü bir kalemden güçlü öyküler. Eyüp Tosun’un Kör Islık’ığında  zaman zaman lezzetli ve yerinde benzetmeler (benim gibi benzetme avcısı biri için bulunmaz nimet) öyküleri derinleştirdi. Bazen de bulunduğu yere büyük geldi. Samimi ve sade dili ile karakterleri okuyucuya iyi açmış Eyüp Tosun.

Collage_Fotor 6.jpg

Sıra geldi Yedi Yıl’a. Yazarı Peter Stam İsviçre’nin son yıllarda en çok konuşulan yazarıymış ve kitabı ülkemizde  yılın en iyi 50 kitabından biri seçildi. ( söz konusu liste gerçekten de enterasan kitaplarla dolu. Hala görmeyenler için tartışmalı listeyi şuraya ekledim en iyi 50 kitap )  Ve buna gerçekten inanamıyorum. Son derece vasat bir kitaptı bence Yedi Yıl. Dili, kurgusu, karakterleri hiç bir yenilik vadetmeyen bir kitap. Kapağı zaten içeriği anlatıyor. Benim bu kitabı okumak için seçmem paylaşımlarını severek takip ettiğim Nermin Mollaoğlu vesilesiyle oldu. Ama maalesef beğenmedim.

Collage_Fotor7

Yedi Yıl gibi diğer bir hayal kırıklığı yaratan roman Bjorn Rasmussen’in Ten Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Bir Kılıftır kitabı. Kimin, ne zaman ne anlattığı belli olmayan sayıklamalarla dolu bir hikaye. Cinsel kimliği ve varlığı ile ilgili sorunları olan bir karakter var ve saplantılı bir aşkın içinde kıvranıyor. Anlatım rahatsız edici demiş birçok okuyucu. Rahatsız edici değil, anlamsız, duygusuz ve gereksiz derecede komik buldum ben. Kitapla ilgili beklentim ne yazık ki çok farklıydı. Okumasam da olurdu dediğim kitaplardan biri.

Şimdi size üç kadının üç romanından bahsedeceğim. İlki Özlem Narin Yılmaz’ın Kapıyı İçeriden Kilitledim kitabı. 1950’ler ve 2000’li yıllar arasında geçen karşılıksız  bir aşkı anlatıyor roman. Aslında oldukça iyi bir roman ama benim için kitapta hiçbir yenilik ve sürpriz yoktu. Diğeri Tuğba Doğan’ın Musa’nın Uykusu kitabı. Yazarın ilk romanı olmasına rağmen oldukça olgun bir dili var. Yatalak kardeşine bakan Zeliha’nın iç sesleri bilinç akışı yöntemiyle anlatılıyor. Kullandığı dil ve anlatmak istediği mesele beni etkiledi. Yeni kitaplarını da mutlaka okumak isterim. Son bahsedeceğim roman Zeynep Kaçar’ın Kabuk’u. Asırlardır akan acı nehirlerinde akıntıya kendini bırakmış kadınların romanı Kabuk. Titizlikle düşünülmüş bir kurgu ve sade anlatım romanı akıcı kılıyor. Aile ağacını kafamda oturtmak epey zor oldu ama sonunda başarınca daha keyif aldım kitaptan.

Collage_Fotor9

Kuzey Avrupa edebiyatından  bu yıl payıma düşen iki kitap oldu. İlki  Kjersti Annesdatter Skomsvold’un  33 isimli kitabı. Hızlandıkça Azalıyorum ile gönlüme taht kuran yazar maalesef bu kitabında aynı etkiyi vermedi bana. Sorunlu öğrencilerden oluşan bir okulda matematik öğretmenliği yapıyor karakterimiz. Gerçekler ve kahramanın hayal gücü arasında bir çizgi yok ve geçişleri anlamak çok güç. Saplanıp kaldığı düşünceler hikaye içinde orada burda dağınık verilmiş. Anlamakta zorlandım. Diğer kitap, Doppler karakteri ile sevdiğimiz unutulmaz kitabın devam kitabı olarak okunan Bildiğimiz Dünyanın Sonu. Erlend Loe bu kitapla da epey mizah içeren bir anlatım yakalamış. Bu kez Doppler yuvaya dönüyor ve olaylar gelişiyor. Şurada kitaba dair notlarım var. Arada henüz türkçeye çevrilmeyen Volvo Trucks isimli bir kitap daha var. Bu kitapta Doppler ‘ın ormanda geçirdiği zamanlar da varmış ama yan karakter olarak yer alıyormuş Doppler. O yüzden ayrı bir kitap gibi okunabilir. Yayınlanırsa tabii 🙂

Collage_Fotor1

 

0001706035001-1

İspanyol edebiyatından tadımlık bir kitap vardı bu yıl listemde. Enrique Vila -Matas’ın Montano Hastalığı. Benim için yorucu bir okuma oldu. Sürekli araştırmam gereken kitaplar ve yazarlarla dolu sayfaları görmezden gelemediğim için çok ara vererek okudum. Belli bir süre sonra hangisi kurguya ait, hangisi kurgunun içinde kurgu ( günlük ) kafam karıştı ve keyifsiz ilerlememe neden oldu. Bu kitabı okurken başka kitap okuyamadım. Beni okuma eyleminden uzaklaştırdı. Belki de çok yanlış bir zamanda okudum hepsi bu. Ama sayesinde Seda Ersavcı gibi harika bir çevirmen tanıdım. Çevirdiği diğer kitapların peşindeyim.

Artık okuduğum son kitaplara geliyoruz. Farkındayım uzun ve detaylı bir yazı oldu 🙂 Yalnız sizce de Jaguar Yayınevi  enfes kitap kapakları seçmiyor mu?

0000000634681-1

Diğer bahsedeceğim kitap Hadula ; yazıldığı dönem düşünülünce gerçekten etkileyici bir kitap. Dili ve kurgusu da epey sade. Ancak Hadula’nın dağlarda kaçtığı bölümlerde biraz sıkıldım. Çok fazla tekrar söz konusu gibi geldi bana. 1900’lü yılların Yunanistan’ına bakış farklı bir deneyim oldu benim için.

 

 

 

0000000584942-1Ben Lerner ‘in Atocha’dan Ayrılış kitabı kazandığı bursla İspanya’ya İspanyol İç Savaşı ve şiir hakkında araştırmalar yapmak için giden bir Amerikalı öğrencinin kendi kişisel çalışması ve gözlemlerini anlatıyor. Kitap anlatmaya çalıştığı yazar-şair olma/olamama durumunu başarıyla yansıtıyor. Başka bir ülkede akıcı konuşmadığın bir dilde var olabilme kaygısı o kadar iyi anlatılmış ki, çoğunlukla kendimden izler buldum. Kahramanımız Adam’in anlatmaya zorlandığı hisleri, o karışık ruh durumu, alkol ve uyuşturucunun etkisi ve sanat yapma çabasıyla ilişkisi çok iyi anlatılmış. Edebi sahtekarlığın sınırlarında gezinen iç seslerle bezenmiş bir kitap.

 

BirKadininPenceresinden-1024

 

Bir kadının Penceresinden Şair Oktay Rifat’ın yazdığı ilk romanmış. Üç çocuk annesi Filiz’in sorunlu evliliğinin neden olduğu bunalımları, ruhsal durumunu ve yaşadığı çevrenin etkilerini çok güzel anlatıyor. Filiz, Devrimci Selim ve Filiz’in eşi Bedri ana karakterler olarak okunurken aslında romanda İstanbul Boğazı da ayrı bir karekter olarak yer alıyor. Filiz’in duygu durumuna göre boğaz sık sık karşımıza çıkıyor. Oktay Rifat’ın şiirin kıyısında gezinerek yazdığı bu roman oldukça etkileyici ve değerli. Anlatımdaki güzellik sık sık karşımıza çıkmayacak türde.

 

0000000064706-1

Fransız Edebiyatından okuduğum Patrick Modiano’nun En Uzağından Unutuşun kitabı geçmişe uzanan sade bir bir yolculuk metni. Özgür ruhlu gençlerin dönemin koşulları altında var olmaya çabalamaları sade ve özgün bir dille anlatılmış. Yıllar sonra detaylara çok da anlam yüklenmeden  aktarılan anılardan oluşuyor.

 

 

 

0000000679811-1Ve sona,  bu yıl beni en çok etkileyen kitabı Anna Seghers’ın Transit kitabını bıraktım. İkinci Dünya Savaşı zamanında Almanlardan kaçmaya çalışırken yerinden yurdundan olan insanların romanı Transit. Yazar biraz da kendi serüveninden yola çıkarak okunması iç acıtan, savaşın zorluklarını ve sebep olduklarını müthiş bir şekilde ortaya koyan bir eser yazmış. Romanın ana karakteri kendini hiçbir yere ait hissetmeyen bir adam. Böyle bir adamın yaşamının içinde olan biten değişiklikler ve çevresinde etkileşim kurduğu insanlar romanın temelini oluşturuyor. Marsilya şehri kapana kısılmış karakterlere şefkatli bir anne gibi ev sahipliği yapıyor. Kafelerde birbirine sokulan insanlar çaresizliklerini bir an olsun unutuyorlar.  Christian Petzold ‘un bu muhteşem romandan uyarlanan aynı isimli filmi kitapla paralel bir konuya sahip. Kitap ve film üzerine kısa yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.

 

Reklamlar

Orada Bir Yerde- Engin Türkgeldi

IMG_76662017 yılının okuduğum son kitabı oldu Orada Bir Yerde. Zaman ve mekan kavramlarını vurgulamadan nasıl sağlam bir öykü evreni kurulura iyi örnekti öyküler. Orta çağda geçiyormuş izlenimi verse de aslında zaman belirsiz. Karakterler ise isimsiz olmalarına rağmen oldukça gerçekçi. Bunda öykülerin çoğunun birinci tekil şahıstan yazılmış olmasının da etkisi var bence.

Erkekleri Kuzey Savaşı’na gitmiş hiçbir yerin ortasında bir kasabada başlar hikayeler. Anlatıcı kasabadaki sakat erkeklerden biridir. Olanları güzel sade bir dille özetler ve gelen habercinin getirdiği kötü haberle kendi lehine güzel bir sonla bitirir öyküyü. Sonra bir köle pazarına düşer yolumuz. Satın alınan köle başına gelenleri soğukkanlılıkla anlatır. Öykülerdeki bu dili, bana göre tam da aradığım kelime buydu; soğukkanlı dili çok sevdim. Satırlardaki acı oldukça gerçekçi ama anlatım soğukkanlı. Okurken duygu size geçiyor, kullanılan dilin güçlü mahareti sizi izleyici koltuğunuzda rahatsız ediyor. Aslında söylemek istediğim öyküyü okumaktan çok izliyor hissine kapılmanız.

Köle pazarında yaşananlardan sonra ıssızlığın ortasında küçük bir çiftliğe doğru yol alıyoruz. Kendi halinde yaşayıp giden kahramanımızın hayatı bir gün bir ziyaretçinin gelmesiyle nasıl değişiyor izliyoruz. Süregelen Kuzey savaşı tüm öyküler boyunca anılıyor. Kimi öykülerde savaş devam ediyor kimisinde bitmiş ve insanların hayatını nasıl etkilemiş görüyoruz.

Öykülerin içinde bir sonraki öyküye gönderme yapan küçük ipuçları var. Kitabı ara vermeden okursanız bu ipuçlarını yakalamanız daha kolay olur. İnsan olmanın, insanın kendi içinde yaşadığı ikilemin ve tutarsızlığın, bencilliğin, merakın ve açgözlülüğün anlatıldığı hikayeler yer alıyor kitapta.

Farklı bir cenaze yemeği pişirilen tuhaf köy, dişleri için köle toplayan efendi, en iyi anlarını ölümsüzleştirmek isteyen eş, Endülüs Köpeğinin çağrısını uygulamak zorunda hisseden adam, cüceler sarayına gitmek isteyen cüce ve daha birkaç enteresan karakterin öyküleri ile bezenmiş bu kitabı keyifle okudum.

Yüzen Fazlalıklar- Fadime Uslu

IMG_6701

Yüzen fazlalıklar son zamanlarda okuduğum nadir iyi öykü kitaplarından. Yazım dili, karakter seçimleri ve her bir öyküdeki olay kurgusuyla farklı ve ilgi çekici. Öykülerin içinde doğa ve müzik ritimli bir ilişki içinde.

Kitaptaki dört öykü Leyla, Belgin ve Mari ekseninde dönüyor. Tüm kitap bu karakterlerle devam edecekmiş gibi bir hisse kapıldım. Onların melankolik dünyasında dolaşmaktan da gayet memnundum. Özellikle, hasta olduğunu bildiğimiz Leyla’nın geçmişi üzerine rüyalar görmesi, sonrasında düşüncelere dalması ve her seferinde felsefi derinliklerde bir sözünün olması kardeşi Belgin’i şaşırttığı kadar okuyucuyu da şaşırtıyor. Hiç beklenmedik bir anda ‘İnsanın duyduğu azap ve bağışlama, verilen ödül ya da ceza değil, onlar zaten insanın içinde.’ diyor. Sonra da ekliyor; ”Biliyor musun Belgincim, şimdi öyle bir yerdeyim ki acılarımı ıslıkla çalabilirim.’’ Leyla neden bu kadar acı yaşamış, nasıl onlarla yaşamayı öğrenmiş, bunlar öykülerin konusu değil. Leyla hakkında biraz bilgiyi Kırlangıç Senfonisi adlı öyküde okuyoruz sadece. Yaşanmamış hüzünlü bir aşk hikayesidir bu ve hastalığının ilerlemesiyle geçmişin gri katmanlarından çıkıp yeniden canlanmış gibi bir yer bulmuştur Leyla’nın belleğinde.

Sonraki hikayelerde farklı karakterler çıkıyor karşımıza. Hepsi kadın yine. Adı geçen bir kaç erkek karakter var ama onları sadece adları ve geçmişteki rolleri ile tanıyoruz. Kadınların hakim olduğu hikayelerden oluşuyor diyebiliriz bence kitap için.

En sevdiğim hikaye ‘Özgür Kedi Kokusu’ . Yeni tanışmış iki yabancının diyalogları enteresandı. Önyargı nedeniyle kafamızda neler kurguladığımızın farkında mıyız acaba? Bir insanı dış görünüşüyle yargılamak en sık yaptığımız şeylerden değil mi? Bu öykü biraz bunun üzerine değinmiş. Sıcak bir anlatımla, küçük detaylarla hikayeyi güzelleştirmiş.

Fadime Uslu öyküleriyle size Buika dinletirken aniden japonya’ya götürebiliyor. Kırlangıç senfonileri, alabalıklı haiku’lar, poyrazın zeytin ağaçları ile dansı, güzel bir sohbetin ortasından sessizce uçarak geçen baykuş gibi doğanın küçük mimikleri ile bezenmiş öyküleri.

Son öykü Japon yazar Yasunari Kawabata üzerine kurgulanmış. Bir söyleşisinde okuduğuma göre Fadime Uslu’nun etkilendiği yazarlardan biriymiş Kawabata. Yazarın ölmeden önceki son gününe odaklanmış bir öykü. Çok da iyi anlatmış son anlarını.

‘Yüzen Fazlalıklar ’ isminin nereden geldiğini anlayabilmeniz için kitabı okumanız gerekli. Bir de kapaktaki o güzelim kırlangıcın hikayelerde nerelerde uçtuğuna dikkat edin derim. Eğer şanslıysanız onların müziğini duyabilirsiniz.

 

 

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar – Luis Sepulveda

IMG_0774

Latin Amerika topraklarında bulunduğum sürece her ay bir Latin Amerikalı yazarın kitabın okumaya karar verdim. Son yıllarda Latin Amerika edebiyatının son kuşak yazarlarından Alejandro Zambra’nın dilimizde yayımlanan kitaplarını okumuş etkilenmiştim. Buraya gelirken yanımda getirdiğim Türkiye’de basılan son kitabı Belgelerim’i deyim yerindeyse okumaya kıyamıyorum. Hemen bitirip bellek denilen kör kuyunun diplerine yollamak istemiyorum. Ama geçenlerde okuduğum Aşk Romanları Okuyan İhtiyar kitabı ile Luis Sepulveda beni tekrar Latin Amerika edebiyatına yönlendirdi.

Şili’de doğan yazar uzun yıllar siyasi nedenlerle ülkesinin dışında yaşamış ve Avrupa, Afrika ve diğer Güney Amerika ülkelerini dolaşmış. Gazeteci ve yazar olan Sepulveda UNESCO ‘nun bazı bölümlerinde görev yapmış ve son olarak Green Peace ‘nin aktif bir üyesi olarak çalışıyor. Türkçede yayımlanan birkaç kitabı şunlar: Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü, Dünyanın Sonundaki Dünya, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Boğa Güreşçisinin Adı, Duygusal Bir Katilin Günlüğü ve Patagonya Ekspresi.

Latin Amerika edebiyatı denilince aklıma hemen büyülü gerçekçilik akımı gelir. Sepulveda’nın bu akımla ilgisi olup olmadığını anlamak için tek kitabını okumak yeterli değil elbette. Kuşkusuz kitapta yer alan olay ve kişiler oldukça gerçekçi. Nehir kıyısında El İdilio adlı bölgede yaşayan ihtiyar Antonia Jose Bolivar Proano ‘nun birkaç gününü anlatan roman onun Amazon’nun bu bölgesine neden ve nasıl geldiğini ve bu süreç içerisinde nasıl yaşadığını akıcı bir dille aktarıyor. Hayatımda okuduğum en sürükleyici romanlardan biri oldu bu kitap. Kısa ama dolu, anlatımı güçlü, insanı zaman zaman geren, zaman zaman gülümseten bir hikayesi var.

Yerleşimcilerin yaptığı yıkımların doğaya etkisi, yerlilerin hayatları, Amazon ormanlarındaki canlı yaşam, ihtiyarın o güzelim sade yaşamı romanının ana unsurları. Doğanın ve insanların nasıl zalimce sömürüldüğünü okurken bir yandan da okuma tutkusunun bir insanı nasıl hayata bağladığına şahit oluyoruz. Ama ihtiyarın bir tarzı var. Sadece aşk romanları okumayı seviyor. Ve bunu keşfetme süreci de çok güzel.

Ormanın içinde iz sürerlerken, yapraklardan çıkan sesi, yağmurun şiddetini, ormanın kokusunu, kuşların cıvıltısını, içlerindeki tedirginliği ve korkuyu hissettiren cümlelerle örülmüş bir roman.

Örümcek Kapanı- Cemil Kavukçu

orumcek-kapani20130905221317Öykü sevmek, öykü okuru olmak kolay bir iş değil aslında. Çoğu insan bilmez ama edebiyat dünyasında kocaman bir öykü okyanusu var. Var tabii ya ne sandınız? Bakmasını bilenler görebilir o deryayı. Okumasını sevenler yüzebilir içinde. Gün gelir de balıklarını bile sunar o canım okyanus. Ama sadece öykü severlere. Kimi zaman da o deniz içinden atar seni. Ne kadar okusan da anlayamazsın, bir öykü kendini anlatmak istemez ise zorlamayacaksın.

Zor iş dedim. Çünkü öyle güzel öyküler var ki okuduktan sora bir süre kendine gelemiyor insan. Öykünün dünyasından çıkamıyor. Bir karakter oluyor kimi zaman, yazarı oluyor ya da anlamadan. Bir de okyanusta boğulma ya da kaybolma riski var ki, tadından yenmez. Tüm kayboluşların en güzeline dönüşüveriyor bu deneyim. Cemil Kavukçu bu okyanustaki en büyük geminin kaptanı benim güzümde. Can Yayınları’ndan çıkan Örümcek Kapanı işte bu deneyimli kaptanın seyir defteri.  Tayfalarına da geminin yolcularına da seslenen, öykü okyanusundaki planktonlara kadar ulaşan bir sesleniş.

Şimdi bu seslenişten bir takım notlarla şu öykü meselesinin derinlerine inelim, detaylara çapa atalım:

İlk meselemiz ‘yaşam tutanakçısı’ etiketinden sıyrılmak;  ‘Yazdıklarınız kelimesi kelimesine gerçekmiş gibi algılanıyorsa ( aslında yazarın istediği de budur, ama bir kurmaca olduğunun göz ardı edilmemesi koşuluyla ), yazılanların sizin düş gücünüzde yeniden biçimlenip artık ‘kurgunun gerçeği’ne dönüştüğü algılanmıyorsa o zaman siz bir ‘ yaşam tutanakçısı’ konumuna sokuluyorsunuz.  Yaşamın gerçeğiyle çakışmayan noktaların hesabı soruluyor. Geçek kişilerden yola çıkılarak yazılan öykülerin doğurduğu tehlikelerin farkında olmalıdır yazar.

Yazmak bir iç sıkıntısının kelimelerle dışa vurulmasıdır; ‘Yazınsal türlerde yazmak, bir huzursuzluğun, iç çatışmanın sonucu olduğundan, bu türden yazmanın özünde sıkıntı vardır.’

Öykü; kendini yazdırmak istediğinde sana gelir; ‘… Öykü kedi gibiydi, sen onu okşamak istediğin zaman değil de, o kendini sevdirmek istediği zaman yanına geliyordu. ‘

O gelip seni bulmadıkça, açıklanması güç tuhaf dünyasına çekmedikçe, başını döndürmedikçe hiçbir görüntüden, sesten, yüzden öykü çıkmıyordu. Bir tür aşktı bu. Sen onu değil, o seni seçiyordu. ‘

Hiçbir öykü uzunluğu kısalığı ile değerlendirilmemeli; ‘Çünkü öykünün uzunluğunu, kısalığını belirleyen sayfa sayısı değil; dili ve temposudur. Öykü kısaldıkça nasıl daha zorlaşırsa uzadıkça da yazarın metin üzerindeki hakimiyetini tehdit eden rizikolar çıkar ortaya.’

Öykünün evrimi ; ‘Yazar ortaya çıkardığı yapıtıyla şu üç evreyi yaşar:

İlki döllenme ve hamilelik dönemidir. Döllenme en baş döndürücü olanı, en haz verenidir. Bilinmeyen bir coğrafyayı keşfetmek için çıkılacak yolculuğun hazırlıklarıdır…  Aynı zamanda bir sarhoşluk durumudur bu. Bütün duyargalarıyla dışa açık yaratıcı dünyanıza bir sözcük, bir tümce ya da görüntüyle , sesle, kokuyla, çağrışımla kuyruklu bir sperm giriverir. İşte o anda bir öyküye , romana ya da şiire gebe kalırsınız. (…) Hamilelik süresi birkaç saat olabileceği gibi yıllarca da sürebilir. Kendi başına buyruk bir zaman vardır artık. An, sürece yayılır. Süreç, anı teslim alır. Bu gebelik döneminde doğmadan ölenler, hiç doğmayacak olanlar yok mudur? Vardır ve onlar, büyük yapıtların hazırlayıcısıdır. Ceninlerle dolu mezarlığın genişliği ile yazarın büyüklüğü doğru orantılıdır.

Sonra doğum gelir. Bir dönem içinde taşıdığı, onunla yatıp kalktığı, yer yer tıkandığı, acı çektiği yapıt, yazarından çıkmıştır artık. Bu nedenle de cinsiyeti ne olursa olsun her yazar dişildir.

Ardından da ‘başkalaşma’ ve ‘yabancılaşma’ gelir: Horozlar nasıl ki öterek güneşi doğurduğunu, köpekler nasıl ki sabah yürüyüşlerinde, sahiplerini gezdirdiğini sanıyorsa, yazarlar da sözcüklere hükmettiğini düşünür; hatta bununla bir biçimde övünürler. Oysa onları kışkırtıp yönlendiren, baskı altına alıp, hem vezir hem de rezil edenin sözcükler olduğunun pek azı farkındadır.

Son evre yazarın egosunu okşayacağı gibi düş kırıklığına da uğratabilir. Ürün, yazarın evinden kapısının önüne çıkmıştır artık. Bu aşamadan sonra söz konusu olan kitabın tanıtılması ve pazarlanmasıdır.’

Öykü örümceği : ‘Hemingway , ‘Eğer  bir yazar gözlemlemekten vazgeçerse işi bitmiş demektir.’ der. (…) Hemingway öyküyü arayan, kovalayan değil, sabırla bekleyen biri. Bazen öyküyü biliyordur, bazen de yazarken oluşur öyküsü ve ortaya ne çıkacağını bilemez. Ben buna ‘öykü örümceği’ diyorum. Yazar, yaşamın kuytusuna büyükçe bir ağ örüp beklemeye başlıyor. Sonra bir iz, öyküye dönüşebilecek bir tümce ya da gizemli bir sözcük gelip o ağa takılıveriyor. O zaman da öykü örümceği sindiği köşeden fırlıyor ve o çekirdeğin ipliksi salgısıyla bir koza örüyor. ‘

Cemil Kavukçu’nun Örümcek Kapanı kitabı öykü sevdalıları için bir başucu kitabı niteliğinde. Yazarın paylaştığı kendinden öyküler ve okuyup etkilendiği diğer yazarlardan örnekler öykü dünyasına ışık tutuyor. Kaptan Cemil Kavukçu, gemisinde deneyimli yazarların eserlerini överken, etkilendiği  genç yazarlara da değinecek kadar mütevazi ve düşünceli. Dünya edebiyatından öyküler ve yazarları üzerine yaptığı yorumlar meraklandırıcı. Kitabı okurken aldığım notlar sayfalarca okumaya ve araştırmaya sebep olacak nitelikte. En başta söylemiştim sizlere. Bu öykü işi sandığınız gibi kolay bir mesele değil. Okyanusa bir kez bakmanız, içinde bir ömür boyu yaşamanıza sebep. ..

İtalik yazılmış tüm alıntılar Örümcek Kapanı, Cemil Kavukçu (Can Yayınları ,1 Eylül 2013 ) ‘den yapılmıştır

Ayşegül Çelik- Kağıt Gemiler

’Ey okur, masallar bizim gibi fakir fukaraya mı kalmış? Gerçek bizim nemize yetmiyor? ‘

phpThumb_generated_thumbnail Uzun zamandır öykü günlükleri’ne yoğunlaştığım için okuduğum kitaplar hakkında yazmıyordum. Oysa çok güzel kitaplar okudum. Sadece anlatacak vaktim olmadı. Algodon’un tavsiyesiyle okuduğum Ayşegül Çelik’ten Kağıt Gemiler ise beni anlatmaya zorladı. Uzun zamandır ( Oğuz Atay- Korkuyu Beklerken’deki müthiş öyküler hariç) böyle güzel öyküler okumamıştım. Birbiriyle ilgili karakterlerin dünyalarını masalsı bir büyüyle anlatıyor, Ayşegül Çelik. Anlatmış ama sanki bir resmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Çöllerde, gizli ormanlarda, beyaz kelebekli dağlarda gezinirken, hayalinizdeki atmosfer, kelimelerle canlanıyor sanki…

İlk öykümüz bir yezidi kızı olan Afsun’dan. Afsun annesinden kalan ‘’yazma’’ mirasıyla büyüyor. ‘’Tıpkı onun gibi yazmak istiyorum. Çünkü bizim insanlarımız geçmişlerini bilmez. Soracak olursanız, hep başka insanların, başka zamanların hikayelerini anlatırlar. Okuyup yazmak ilmi bizim gibi sıradan insanlara açık edilmediğinden, yaşadıklarımız göğe savrulan harflerden ibarettir. Daha fısıldandıkları anda kelebek kanadı gibi dağılıp kaybolurlar. Oysa yazı insanı zamana bağlar.’’ İlk öyküsünü on üç yaşındayken köyden götürülen ablası Sitare’yi anlatarak yazıyor. Sitare, öyküde, Farsçadaki anlamıyla, Yıldız olarak çıkıyor karşımıza. Yıldız’ın seccadeye işlediği tavus kuşlarının, yezidi dininde kutsal olduğunu öğrenince daha ilginç geliyor bana hikayeler. Diğer  öykülerdeki beyaz kelebekler, tavus kuşu, Afsun’un yüzündeki dövmeler, güneşe dönük edilen dualar, karısının artık geri dönmeyeceğini anlayınca ‘’ sen benim şeyhim ve pirimsin’’ diyerek onu boşayan baba, güneşin kutsallığı, hepsi birer anlam kazanıyorlar.

‘’Kelimeler Masalı’’ isimli öykü yezidi dini, insanın ve evrenin yaradılışı üzerine güzel bir giriş yapıyor. Burada lisan tamircisini izleyen kadın Afsun’un annesi olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadığı büyülü olayı ‘’kağıtlara dikiyor’’ ve ormana saklanıyor kelimeler. Ta ki o kağıtlar başka bir kadının elinde yeniden hayat bulana, Ayşegül Çelik’in bu harika öykü kitabı yaratılana kadar…

Aşiretler ve gelenekleri, çöl insanının hayatı, kadınların toplum içindeki değeri, din ve inanç konusundaki farklı fikirleri olanların birbirlerine karşı tutumları gibi konuları öyle zarif bir çizgide öykülemiş ki yazar, masalın içinden geçerken, gerçek dünya patikasında yol aldığımızı fark etmemiz içimizi acıtıyor.

Kitapta birbirinden güzel on öykü yer alıyor. Favorilerim, Toprağın Öyküsü ve Kelimeler Masalı. Öyküler arasındaki o şiirsel bağ, Cemil Kavukçu’nun Başkasının Rüyaları’nı hatırlattı bana. Yazarın diğer kitapları Şehper; Dehlizdeki Kuş, Korku ve Arkadaşı’nı da okumak isterim. Farklı öykülere açık herkese tavsiye edebileceğim bir kitap Kağıt  Gemiler. Ayşegül Çelik’in bu öykü kitabıyla 2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü almış.

Bu arada Sitare’yi araştırırken Dilaver Cebeci’nin şu harika şiirine rast geldim:

….

Nerden çıktın karşıma böyle Sitare

Efsaneler dökülüyor gülüşlerinde

Kirpiklerin yüreğime batıyor

Telaşlı bir kalabalığın ortasında

Ayaküstü konuşuyoruz

Nedimin nigehban nergisleri gibi

Üstümüzde bütün nazarlar

Çok utanıyorum Sitare

Dün oturup hesap ettim

Sen doğduğun zaman

Ben bir askeri mektepte talebeymişim

Sen bilmezsin Sitare

Burada gündüzler çekip durduğumuz bir mercan tespih

Geceler içinde uyuduğumuz birer siyah buluttu

Her akşam dokuzda yat borusu çalardı

Yat borusu baştan aşağı hüzün çalardı

Bir derin uykuya atardım kendimi

Siyah benli bir kız düşlerime kaçardı

Bende onu alır anamın düşlerine kaçardım

Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum

Gözlerin mi daha sıcak gülüyor

Yoksa dudakların mı anlayamıyorum

Başkasının Rüyaları- Cemil Kavukçu

phpThumb_generated_thumbnail”Denizler rüyasına girerdi. Rüyasında bir koyda, çakıl taşlarının üstünde oturan, kısa pantolonlu bir çocuk görürdü. O çocuğun kendisi olduğunu bilirdi ama , yüzünü hiç görmezdi. Göremezdi, çünkü o anda rüya gördüğünü de bilirdi.”

Gerçek, rüya, öykü üçgeninde iyi düşünülmüş bir kurgu var karşımızda. Öykülerden oluşuyor aslında kitap. Ama bitirdiğimde bir roman okumuş gibi hissediyorum. Öyküler de, içindeki karakterler de, karakterlerin gördüğü rüyalar da birbiriyle bağlantılı. Küçük bir çocuğun öğle uykusunda gördüğü düşle başlayan öyküler, bir yazarın hayal gücüyle başka boyutlara ulaşıyor. Karakterler öyküler arasında yolculuk yapıyor. Her yolculuktan ayrı bir keyif alıyorum. Öykülerin çoğunda bir kara  karga var. Kimi zaman bir kayanın üzerinden korkutacak kadar kötü bakıyor, kimi zaman da taş bir heykel oluyor. Bir karakterin iç sesine dönüşüyor, onunla konuşuyor, ya da bir meyhanenin tabelasında görünüyor, dükkanın sahibine bürünüyor. Bir öyküde ‘uyku’ oluyor karga. Uçup gidiyor. Geri dönene kadar kahramanımızın gözüne uyku girmiyor.

Anlatım sürükleyici, öyle ki kısa sürede sanki bir roman okuyormuşum gibi olayların sonunu merak ederek hemen okudum. Sonunda ise güzel bir sürpriz bekliyordu beni. Cemil Kavukçu’yu ilk kez okuyorum ve tarzını çok beğendim. Karakterlerin rüyalarını ve düşüncelerini anlatışı, öykü ve rüya geçişlerindeki o ince çizgi öylesine hassas ve narin ki… Diğer öykülerini de yakın zamanda okumayı planlıyorum.

”Gülümsemeleri yapay ve zorlama olmamasına karşın doğal da değil. Başkalarının gülüşüymüş gibi, çok önceden gülünmüş de yüzlerinde unutulmuş gibi; biraz acemi,yapıştırılmış gibi.”