Bayram Şekeri Niyetine Origami

mibo_yolkfolkEvin sessiz melodisini zıırr’layan bir ses boğuyor. Mutfaktan, oturduğum yerden kara çelik kapıyı görebiliyorum. Kapının ardından telaşlı küçük ayak sesleri geliyor. İçeride birinin var olduğunu çaktırmamak için ayak uçlarımda ilerleyerek kapıya doğru gidiyorum. (kapıcı, yönetici, anketörler, satıcılar gibi şahıslara karşı aldığım rutin bir önlem ) Burnumu birkaç santim yukarıya kaydırıp, sağ gözümü biraz ortalarsam tam olacak. Hah, işte oldu. Delikten bakınca üç çocuk görüyorum; saçlar taranmış, temiz ve yeni ciciler giyilmiş, ayakkabılar bile şu küçücük delikten gözüme girmek istercesine parlaklar. Sabahın köründe üç çocuğun kapımda ne işleri var diye düşünüyorum. Birinci ihtimal; alt kattaki, annesi banyo yaptırırken küçüüük kurbağa küçüüük kurbağa, kuyruğuuuun nerede şarkısını söyleyen kıza geldiler, ama yanlış kata çıktılar. Apartman boşluğu korosunda en iddialı isim bu kızımız. Annesi arada Denizzzzzz diye ünlediğinden adının bu olduğunu düşünüyorum. (Deniz’le aynı zamanda duşa girdiğim zamanlar benim için tam bir kabus. Çünkü ister istemez bu melodi gün boyu aklıma takılıyor, hastalıklı bir tekerleme gibi beynimin içinde dönüp duruyor.)

İkinci ihtimal; Karşı dairedeki öğretmen hanıma gelmiş olabilirler. Belki de bugün öğretmenler günüdür. Yok değildir. O aya daha çok var. O zaman bir şey soracaklardır, ya da kadıncağız hastadır ziyaretine gelmişlerdir. Kaç günlerdir de pek karşılaşmadık. Olabilir mi bak, olur mu olur, insanlık hali. Şu çocuklar gidince bir çalayım kapısını da sorayım bakalım.

Üçüncü ihtimal; Çocukluğumda zili çalıp kaçar, evde oturan kişiyi ( çoğunlukla içimizden birinin annesi ya da ablası kurban seçilirdi) deli ederdik. Şimdi çok katlı apartman çocuklarının bundan daha parlak fikirleri var. En gıcık olduğum, akşam üzerleri işten gelirken, hadi bir gayret eve kadar tut, az kaldı diye kendi kendime telkin etme halinde asansöre bindiğimde, bütün katlara basılmış olduğunu görmek, ya da veledin birinin üşenmeden her kata geçip düğmeye basmış olduğunu fark etmek. Tutmak ve tutamamak arasındaki ince çizginin üzerine bir de bünyenin sinir dozajı baskı yapınca tam bir deli kadına dönüştüğümü itiraf etmeliyim. Şu kapının ardındaki çocuklarda da böyle bir niyet mi var acaba? Zile basıp kaçmak eğlencesini çağımıza farklı şekillerde uyarlamış olabilirler mi?

Ben ihtimaller atölyesinde çeşit çeşit senaryolar yazıp oynatırken, telefonum çaldı. Arayan annemdi. Öğlen oldu, aramanı bekledim. Bugün bari erken arar insan, bayramımızı kutlar demesin mi! İşte şimdi senaryolarımın hepsi annemim daha sabahın 10’unu öğlen yaparak günümün yarısını hiç etmesiyle ve üzerine de beni bir güzel kalaylamasıyla yerle bir oldular. Dün geç saate kadar proje için çalıştım, hem daha öğlen olmadı zaten arayacaktım gibi dilimin ucunda dans eden bahanelerimle kalayın üzerine cila yaptım. Kalaylı, cilalı telefon görüşmemiz bir bakırcının sabrına şayan memnuniyetle sonlanınca, bugünün bayram olması gerçeğiyle baş başa kaldım. Bayram olduğuna göre işe gitmem de gerekmeyecekti. Ailem başka bir şehirde olduğu için, akrabalarla oturulan bir nevi kurtlar sofrası edalı bayram yemeği, kolonyalı elleri öpme seremonisi, aman da nasıl büyümüş, şu kadarcık bir şeydinli sohbetler, büyükannelerin alıcı gözle tepeden tırnağa röntgenini çekmek suretiyle kısmet(ler) fısıltılarını yüksek sesle tekrarlamaları gibi pek sevdiğim klasiklerden  mahrum kalacağım. ( aman ne büyük eksiklik ) Çelik kapıya tekrar yönelip, delikten etrafı kolaçan ettim, çocuklar gitmişlerdi.

Bu düşünceler geçici bir rahatlama etkisi yaydı içime. Uzun zamandır evimde şöyle oturup kafa dinlemeye vaktim olmamıştı. Hep katılacak bir toplantım, gidilecek bir yemek ya da birilerinin  kutlanacak doğum günü falan olur, bir türlü kendimle baş başa kalamam. Bayram belki de özlediğim o huzurlu günü sunar bana. Evde yiyecek bir şey olmadığı için sitedeki markete gidip bir şeyler almak üzere dışarı çıktım. Asansöre bindiğimde, iki kat sonra kapı açıldı ve içeriye az önce benim kapımda olan ve  delikten süzerken senaryolar kurduğum çocuklar girdiler. Bana iyi bayramlar deyip, arkalarını döndüler ve kendi aralarında apartman sakinlerini çekiştiren bir sohbete  başladılar; Bir alt katımdaki Deniz’in annesi ne suratsızmış, en adi şekerleri o vermiş. Kaseden seçmelerine bile izin vermemiş. Tek tek uzatmış çocuklara. Öğretmen hanımla, onun karşısında kim varsa kapıyı açmamış, zaten apartmanda yaşayan çocuklardan biri, bekarlardan iş çıkmaz, onlar şeker meker vermez, para zaten imkansız demişmiş (çocuklar arasında bile itibarım yok). Öğretmen hanım zaten bayram hafta sonuyla birleşince memlekete gitmiş. (hasta değilmiş, öğrenmiş oldum). Yönetici de hayallerini boşa çıkartmış, bu bayram o güzel çikolatalardan değil de, mahalleye yeni açılan toptancı kılıklı marketten aldığı, ünlü bir şeker firmasının alenen taklidi olan şekerlerden vermiş çocuklara. Artık kalite ne halledeymiş, evde oturup yayınlanan eski çizgi filmleri bile izlemek daha iyiymiş… Ömrümün en uzun asansör yoluculuğunu yapıyorum ve  bir duvarı açılsa da içine girsem, kaybolsam diye düşünüyorum. Ya bir katta durursak ve beni tanıyan biri biner de kimliğim deşifre olursa, çocuklar o kendisinden iş çıkmayan bekarın ben olduğunu anlarlarsa nasıl bakarım yüzlerine diye düşünüyorum, sinsi sinsi terliyor vücudum. Neyse ki korktuğum başıma gelmeden dışarı çıkabiliyorum.

Markete doğru ilerlerken aklıma kendi çocukluğumdaki bayramlar geliyor. Her kapı bir heyecandı bizim için de. Ne çabuk unutmuştum o günleri. Büyümüş, pinti, çocukları düşünmeyen bir yetişkine dönüşmüştüm. Oysa biz de yapmaz mıydık bu sohbetleri. En iyi şekerin kimde olduğu, kaç numaralı dairenin bozukluk verdiği, hangisinin işlemeli mendil dağıttığı istihbaratları dolaşmaz mıydı ortalıkta? Aniden bu bayram çocuklar için bir şeyler yapmalıyım diye düşünüyorum. Ama artık bayram sabahı olduğu için şeker almak, ya da bozuk para bulmak zor. Farklı, kalıcı bir şey yapmalıyım. Bunca yıllık pintilik ve ilgisizlik cezamı katlarıyla ödemeliyim. Kendimi yargıladığım vicdan mahkemesinde müebbet çocuk sevindirme cezası alıyorum. Marketten acele alışverişimi yapıp eve geliyorum hemen. Cezamı ödemek için detaylı bir şekilde düşünmeliyim. Eve girince çalışma odamda sağı solu kurcalıyorum. Her zamanki gibi çekmecelerden medet umuyorum. İnsanın ortalığı toplama bahanesiyle bir köşelere sokuşturduğu objeler, takılar, anahtarlıklar falan aniden karşısına çıkınca gömü bulmuş gibi hisseder ya hani, işte odur çekmelerden medet ummanın altında yatan. Evin kara deliklerinden en derini olarak nitelendirdiğim çekmecelerimden bir sonuç alamıyorum. Evde bunun gibi iki kara deliğim daha var. ( Kara delikler bir evde ortalığa bıraktığınız eşyaları yutan, onları geçici bir karanlığa gömen devasa deliklere benim taktığım isim) Diğerleri buzdolabının üzeri ve evin girişinde yer alan portmantonun raf kısmı. Üç kara delikten de yaratıcı bir şeyler çıkmıyor. Kitaplığıma yöneliyorum. Gözlerim kitap isimleri üzerinde hızla gezinirken bir anda onu buluyorum! Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu. Babamın bana ilkokuldayken hediye ettiği kitaplardan biri. Hiroşima’ya atılan atom bombasının ardından lösemi olan küçük bir kızın yaşama tutunma çabasını anlatıyor bu kitap. Japon geleneğine göre kâğıttan bin tane “turna kuşu” yapan kişinin her dileği gerçekleşirmiş. Sadako da yaşama tutunmak için kağıttan turna kuşları yapıyordu. Gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor bu kitap. Bu kitabı okuyunca ben de kağıttan turnalar yapmayı öğrenmek istemiştim. Bir hafa sonu üniversitede hoca olan babam beni okuldaki çocukların kurduğu origami kulübüne götürmüştü. Orada kağıtlarla harika şeyler yaptıklarını görmüştüm. Renkli kağıtlarla çeşit çeşit hayvanlar yapıyorlardı. Duvarlardan sarkan iplerin ucuna tutturulmuş hayvanlar tüm odayı doldurmuştu. Çocuklar beni de aralarına alıp kağıttan mucizeler diyarında misafir etmişlerdi. Sonra origami benim için bir tutku oldu. Elime geçen her kağıttan bir şeyler yaratmaya başlamıştım. Bakkaldan alınan fiş, annemin reçeteleri, mutfaktaki peçeteler… Elime geçen her şey bir hayvana dönüşür olmuştu. Odamda koca bir dolap kağıttan hayvanlarla doluydu.

Kitabı görüp de ve eski origami çılgınlığım aklıma gelince hala bir şeyler yapabiliyor muyum diye bir iki deneme yaptım. Üniversiteye başladığım yıldan beri pek dokunmamıştım kağıtlarıma. Neyse ki birkaç deneme sonrasında eskisi kadar iyi olmasam da bir iki figür çıkarabildim. Kapıya gelen çocuklara bayram hediyesi olarak ne vereceğimi buldum. Onlara kendi yaptığım renkli hayvanlar vereceğim.  Çekmecelerden, eski dergilerin renkli sayfalarını kestim. Dün geceki proje için daha önceden aldığım renkli kartonları, birkaç keçeli boya kalemini ve gerekli diğer malzemelerin hepsini salona büyük masanın üzerine taşıdım. İlk olarak bir kedi, Sadako’nu turna kuşundan ve bir civciv yaptım. Sonra kendime bir kahve yapıp kapının çalmasını bekledim. İlk olarak kapıya yalnız bir çocuk geldi. Rutin bayram ziyaretine çıkmış, umutsuz ve yapması gereken sıkıcı bir görevi üstlenmiş gibi bakıyordu. Kapının deliğinden görünen çocuğun bu mutsuz siması hediyesini alınca ne olacak diye düşündüm. Kapıyı açtım, iyi bayramlar abla, dedi. Sana da dedim. Sonra dönüp ona küçük civcivi uzattım. Ne yapacağını şaşırdı. Daha önce hiç böyle bir bayram hediyesi almamış olmanın yabancılık hissiyle elinde tuttuğu civcive bakakaldı. Abla bunu sen mi yaptın? Ne kadar güzel olmuş, dedi. Kağıttan hayvanlar yapılabileceğini bilmiyordum. Çok teşekkür ederim. Sonra da merdivenlerde seke seke gitti. Küçük çocuğun mutluluğu ve şaşkınlığı bana pozitif bir enerji olarak geri döndü.

Bu bayram kapım hiç olmadığı kadar çaldı. Civcivi alan çocuk apartmanın önünde güzelce bir sorguya çekilmiş. Daire numaram çocuklar arasındaki etkin reklamcı ruhuyla yayılmış. Bütün gün çok çalışıp onlarca hayvan yaptım. Kediler, su aygırları, kuşlar, atlar… Aklıma gelen ve el becerimin yettiği tüm hayvanları çalıştım. Apartmanın merdivenlerinde, o minnacık ellerde gezen hayvancıkları ve yüzlerindeki heyecanla karışık mutluluğu görmek çok güzeldi. Alt katımda yaşayan, banyoda küçük kurbağa şarkısını söyleyen Deniz de geldi bugün. Ona elbette bir kurbağa yaptım. Hem de şarkıyı birlikte söyledik.

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Bir Çocuğun Neşesindedir Bayram

Bir çocuğun neşesindedir bayram.Büyüklerin dayattığı yapay bir mutluluk kavramından ötedir,yastığının altında uyursun onunla bütün bir gece…

Sabah okula gideceğim ,yine mutsuzum.Havanın aydınlanması demek okula gitme zamanı geldi demek.Nefret ediyorum sabahlardan.Gün ışımaya başladığı anda koşuşturmalar başlıyor.Birazdan annem gelecek.Haydi kahvaltıya,diyecek her zamanki gibi abartarak öğlen oldu kalkın artık diye bağıracak.Geç kaldınız okula diye seslenecek.Sıcak yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönerken daha da çok gömülesim geliyor yastığa ve yorgana.Yatağın içinde gizli bir bölme olsa,sabah olunca açılsa ve ben annem yakalamadan girsem o kuytuya.Gün boyu orada sessizce tek başıma yatsam,arada bir şeyler okusam,uyusam,uyansam akşama kadar takılsam .Ben bunları düşünürken annem geliyor,haydi çocuklar bugün bayram.Babanız gelecek birazdan namazdan.Kalkın diyor.Bayram sabahı olduğunu hatırlıyorum bir anda.Yaşasın diyorum okul yok bugün.Ama yine de erken kalkmak zorundayım.Hayalini kurduğum o gizli bölmeyi düşünüyorum.Ama bugün bayram.Gizli bölmelerinde bile rahat bırakmazlar insanı.

İstemeyerek kalkıyorum yataktan.Babamı üzmek istemiyorum çünkü.Her zaman bütün aileyi bir arada görmek ister babam.Akşam yemeklerinde,Pazar sabahı kahvaltılarında,bayramlarda…Herkesi bir arada görmek mutlu eder onu.Bayram sabahları da ayrı bir neşeli olur.O namazdan geldikten sonra bayramlaşırız.Annemin, babamın elleri öpülür.Artık kocaman olduğumuz için çocukluğumuzdaki gibi harçlık beklemeyiz.Zaten büyüyünce masraflarımız da arttığı için harçlıklar bayramlarda değil,düzenli olarak alındığından, ayrı bir beklentinin içine girmeyiz biz de.Bayramlardaki en büyük harçlık,okulun tatil olmasıdır artık.Güzel bir kahvaltı hazırlarız annemle beraber.Ekmekler bir gün önceden alınmıştır.Bayramda çalışmaz fırınlar.Mahalle bakkalı uyarır herkesi.Bayramda ekmek çıkmayacak der.Önceden stoklanır ekmekler.Annem börek yapar bayram sabahı için.Kıymalı patatesli,ya da ıspanaklı peynirli.Mis gibi demlenmiş çayımızla beraber güzel bir kahvaltı yaparız ailecek…Sonra ziyaretler başlar.Komşularla türk kahveleri içilir,artık bilmem kaçıncı kez istemiyorum desen de tatlılar gelir.Kolonyalar tutulur.Hangi eve girseniz aynı koku gelir burnunuza.Aşırı şerbetli tatlı,türk kahvesi ve kolonya kokusu.Muhabbetler bile aynıdır.İyi bayramlar dilekleri havada uçuşur,dudaklar değdirilmeden çene ve alnın karşındaki kişinin eliyle buluşmasından ibaret bayramlaşma teknikleri sergilenir.Kimse gerçek anlamda el öpmez.Yanaklar birbirine değdirilir,böylece öpüşülmüş olunur.Öptüğün kişinin kokusunu duyarsın sadece.O da büyük ihtimalle sabah hazırlanırken sürdüğü parfümüyle,gittiği evde kendisine tutulan kolonyanın karışımından oluşan boğucu bir kokudur.

Bayramlarda size ikram edilen bir şeyi yememek ya da almamak ayıp olarak bilinir.Küçükken ayıp olarak öğrendiğiniz her şeyi annenizin babanızın gözetiminde olduğunuzdan  ve ‘ayıp’ kesinlikle yapılmaması gereken bir şey olarak beyninize kazındığı  için aksini yapmamaya çalışırsınız.İkram edilen şeyleri yer,kolonyaları sürünürsünüz. Bir bayram sepeti gibi koka koka geçiririniz o günü.Büyüklerin ellerini  gerçek anlamda öpersiniz.Hafiften çene değdirme takdiğini henüz öğrenmemişsinizdir.O yüzden dudaklarınızda hep o gün boyu sürülen altınbaş,ya da limon kokulu kolonyanın  tadı olur.

Ben bayramlarla ilgili takdikleri çok küçük yaşta öğrendim.El öpmekten de,komşulara gidip bayramlaşmaktan da pek hoşlanmazdım.Birisi öpeyim diye elini uzattığında o el gözümde büyür kocaman olur,derisi üzerindeki her nokyata odaklanır,kokusunu taa karşıdan alırdım.Büyükleri zlerken görmüştüm.Onlar hiç de bizim gibi gerçekten öpmüyorlardı insanları ve ellerini.Kısa bir süre sonra ben de büyükler gibi bayramlaşmaya başladım.Yaş ilerleyince de el öpmek yerine el sıkma olayına terfi ettim. Böylesi daha iyiydi benim için.

Bayram boyu tüm merasimler aynen uygulandı uzun bir süre.Sonra öyle bir dönem geldi ki, insanlar bayramı bayram olarak değil de tatil zamanı olarak algılamaya başladılar.Kimse uzaktaki ailesine ya da akrabalarına gidip el öpmek istemez oldu.Daha aylar varken nereye gitsek diye plan yapmaya başladılar.Seyahat acentelerinin ,gazetelerin sayfalarındaki  renk renk otel reklamlarından kendilerine uygun olanı seçtiler.Aylar öncesinden rezervasyonlar yapıldı.Bayram sabahları kuru bir telefon konuşmasıyla büyüklerin bayramları kutlanır oldu.Bir dahaki bayrama kesin geliyoruz gibi anlamsız sözler verilmeye başlandı.Televizyonda ,bayramdan önce iç karartıcı ve duygu sömürücü şeker reklamları yapılmaya başladı.Anneanneler,dedeler,torunlar kullanıldı reklamlarda.Bayramlar alışveriş ve tatil olgularına dönüştü zamanla.

Çocukluğumun bayramları mazi olma yönünde hızla ilerliyor.Şehirlerin her bir yanına mantar gibi biten alışveriş merkezleri yapılıyor.Büyükler çocukların ellerinden tutup ,beton yığını binaların suni parklarına götürüyorlar.Çiçekler.böcekler,bayramlar sahte artık.Cam bir fanusun içinde ölü bir balık gibi yaşıyor görünmeye çalışıyoruz…

Oysa bir çocuğun neşesindedir bayram.Büyüklerin dayattığı  yapay bir  mutluluk kavramından ötedir,yastığının altında uyursun onunla bütün bir gece…Sabah uyanınca parlak kırmızı ayakkabılarını giymektir bayram.El öpersin,bayram harçlığı alırsın,gider mahalle bakkalından çatapat alırsın.Taşa sürte sürte eğlenirsin.Kokusunu otuz yaşına da gelsen unutmazsın.Bir alışveriş merkezinde,ya da güneyde  bir otelde hamburger yemekten daha iyidir bayramı yaşamak…