Ayfer Tunç-Murat Gülsoy Diyaloglar : Doğunun Batısı Batının Doğusu

tn_IMG_3193Geçtiğimiz ay güzel bir edebiyat etkinliğine katılma şansı yakaladım. Aslında bir nevi şansımı zorladım, epey uzunca bir yolculuk sonrasında Aynalı Geçit’teki söyleşi salonunda ön sıralarda yerimi aldım. Ayfer hanım ve Murat bey her zamanki gibi erkenden yerlerini almışlardı. Salonda yine meraklı ve ilgili bir kitle, her yaştan dinleyici vardı. Söyleşi esnasında konuşmacıları rahatsız etmemek için sadece bir fotoğraf çektim. O da Murat Gülsoy’un kendi bloğunda da eklediği fotoğrafla aynı kare olmuş. İçinde hem Oğuz Atay, hem de Murat Gülsoy ve Ayfer Tunç var. Bu ki güzel insan, böyle güzel etkinler düşünüp, hazırlayıp bize ulaştırıyorlar ve ben Afrika’dan gelip katılma şansı buluyorum ya, daha ne isteyeyim hayattan…

Söyleşinin amacı; belirli konu ve temaları edebiyat üzerinden tartışmak. Konumuz;  Doğunun batısı batının doğusu. Doğu batı üzerine yazılmış, çizilmiş, söylenmiş sanat eserleri üzerinden söyleşi başlıyor.

İlk  değinilen alıntı,  söyleşi boyunca adını sıkça duyduğum  Milan Kundera’nın ‘’Perde’’ isimli eserinden; ‘’ Küçük ulusları büyüklerden ayıran nüfuslarının sayısı değil; daha derin bir şey: Varoluşları onlar için kuşkuya yer bırakmayan bir kesinlik değil, her zaman bir sorun, bir tartışma konusu, bir risk; tarihe onları aşan, onları kaale almayan, hatta onları fark etmeyen güce karşı savunma halindeler. ‘’

Milan Kundera, Onulmaz Eşitsizlik başlığı altında değindiği bu açıklamada, küçük ulusların talihsizliğinden bahseder. Örnek olarak şunu sunar : ” (…) Kafka sadece Almanca yazıyordu ve kendini, hiç kuşku götürmez bir biçimde, bir Alman yazarı olarak görüyordu. Bununla birlikte,  bir an için onun kitaplarını Çekce yazdığını düşünelim. Bugün Kafka’yı kim tanırdı?’’

(Perde- Milan Kundera)

İkinci alıntı Çocuk Kalbi’nin yazarı Edmondo Des Amicis ‘den:

(Pera hakkındaki yazısından) ‘’Burası Avrupa kolonisinin West End’i sayılabilir. Zarafet ve keyif her yere hâkimdir ( …)Burada, Rum, İtalyan, Fransız züppeleri, tüccar asilzadeleri, muhtelif yabancı delegasyon memurlarını, yabancı bahriye subaylarını, elçilik maiyetlerini ve her milletten kuşkulu simaları görmek mümkündür. Türk erkekleri, kuaförlerin vitrinlerindeki balmumu mankenlere hayranlıkla bakmakta ve kadınlar şapkacı dükkanlarının önünde ağzı açık duraklamaktadırlar. Avrupalılar burada başka yerlere nazaran daha yüksek sesle gülüşüp, sokak ortasında şakalaşırlar. Bu arada Türkler, sanki yabancı bir memleketteymiş gibi, başlarını İstanbul tarafındaki kadar dik tutamamaktadırlar.’’

1830’lu yıllarda modernleşme döneminde Galata, imparatorluğun çağdaş ve Batılılaşma hayatının merkezi olmuş,  İstanbul iki farklı bölüme ayrılmıştı. Batının etkileriyle bezenmiş kent İtalyan yazarın gözünden bu şekilde aktarılmış.

Diğer bir alıntı Peyami Safa’dan;

’Maddenin fethine çıkan garp, tabiatla kavgasında teferruata daldı; tahlil neşterinden başka elinde silâhı yoktu; dikkati ancak varlığın mikroskop adesesine isabet eden parçası üstünde kaldı; külü göremedi ve vahdetten uzaklaştı. Şark terkiplere sadık kaldı ve yaratılış manzumesinden başka hiçbir noktaya alâkasını dağıtmadı. Biri, garp, gözlerini toprağa ve maddeye sapladı; öteki, şark, bakışlarını yıldızlardan ayırmadı. Avrupalı, gemisinin makine dairesinde tabiatı ram etmeğe çalışan bir çarkçı ustası ise, Asyalı, kaptan köprüsünde, feza ile yıldızlar, sular ve rüzgârlarla konuşan tabiatın büyük cevherlerini istintak eden hayalperver bir süvaridir. Genişlikleri ve nâmütenahiliği içine almağa, cihetleri tanımağa çalışır. Vahdetleri kavrayan her fantezi kabiliyeti yalnız onda vardır.’’

Peyami Safa doğu-batı üzerine yaptığı sentezlerde Batı’yı eleştirmiş , Doğu’yu ön plana çıkararak eserlerinde işlemiştir.

Söz Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelince;

’Meselâ kendimizi hâlis bulmuyoruz, kendi hayatımızı yaşamıyoruz, kendi ağzımızla konuşmuyoruz vehmine kapılıyoruz. Buna, en ufak bir muvaffakiyetsizliğin, umumî hayattaki herhangi bir aksayışın karşısında ilk yenilik nesillerinin duyduğu, duymuş olması lâzım gelen o nefse karşı,  yahut çok yüksek bir varlığa karşı işlenmiş gizli ve zalim cürüm duygusunu da ilâve etmelidir. Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz, derdim.’’

Yazının bütünü için: (Cumhuriyet, 2 Mart 1951  (Yaşadığım Gibi, Dergah yay.İst. ) (http://www.maviyesildergisi.com/index_dosyalar/Page6612.htm )

Ayfer Tunç, Ahmet Hamdi Tanpınar için;’’

Onu bir romancı, medeniyet kuramcısı olarak görüyorum. Şehre değer verip, şehir anlatıcılığı yapmış.’’ dedi. Sevdiğim bir yazarın, hayranı olduğum diğer bir yazarı sevmesi benim için çok ayrı bir duygu.

‘’Ahmet Hamdi Tanpınar, batıyı kendi kendine öğrenmiş bir adam. Nazım Hikmet ve Tanpınar aynı tarihte yaşadıkları halde ülke tarihinde isimleri aynı cümle içinde geçmezler. Nazım Hikmet batının unsurlarına kafa yormazken, Ahmet Hamdi Tanpınar bu süreci çok iyi gözlemlemiştir.

‘’ Türk aydınında da aynı kompleksin gözlendiğinden bahsedildi. Yalçın Küçük’ün ‘’ Türk aydını tercüme odasında doğdu.’’ Sözü beni araştırmaya yöneltti. Sözün geçtiği metni internette bulmak zor olmadı.  ( Bilim ve Edebiyat kitabından )

Türkiye’de çağdaş aydın Tanzimat ile birlikte doğdu. Tanzimat’ta aydın, Tercüme Odası’nda doğdu. Türkiye aydınının morfolojisi çizilirken bu nokta üzerinde ne kadar durulursa durulsun abartma sayılmaz. Çağdaş aydının Tercüme Odası’nda doğmuş olmasının etkileri bugün de devam ediyor. Olay çok kısa olarak şöyle: Hep devlet ve toprak yutmuş Osmanlı’dan ilk önce Yunan bağımsız bir devlet olarak ayrılıyor. XIX. yüzyılın üçüncü on yılında. Bu, birçok bakımdan önemli. Belki “resmi ideoloji” içinde Yunan’a gizlenemeyen bir kızgınlığın sürekli olarak saklı tutulmasında bunun rolü var. Ancak Yunan’ın Osmanlı’dan ayrılıp bir bağımsız devlet kurması, çağdaş aydının doğumunda çok daha ayrı bir öneme sahip. Çünkü o günlere kadar, Bab-ı Âli’de tercüme işlerini hep Rumlar üstleniyor. Osmanlı insanı, dil bilmeyi de pek sevmiyor.

Doğrusu bunu biraz düzeltmek gerekiyor. Şu şekilde: Çağdaş zaman öncesi Osmanlı aydını dil biliyor. Ancak on bir veya on iki, en fazla XIII. yüzyılda kalmış. Bu yüzyıllarda dünyada “bilim dili” öncelikle Arapça. Araplar, bilim ve felsefede ileri olduğu için.  Bir benzetme gerekli: Türkiye ve dünyanın bir çok ülkesi, bugün Lenin’i, Fransızca veya Almanca’dan okuyor. Avrupa da Rönesans’a kadar Antik Yunan felsefesini Arapça’dan okuyor. Daha da ileri giderek söylemek gerek: Bugün Batı, Doğu’yu ve bu arada Araplar veya Türkler gibi Doğu halklarını küçümsüyorlar ve Yunan uygarlığını göklere çıkarıyorlar ama, yüzyıllar önce bir Yunan felsefesi, bir Yunan sanatı olduğunu Arapça’dan öğrendiler. Çünkü Avrupa için de bilim dili Arapça idi. ‘’

Her ne kadar bu düşünce doğru olsa da, bugün Türk aydının geçmişe kıyasla daha yenilikçi ve araştırmacı olduğunu düşünüyorum.

Söyleşide paylaşılan diğer alıntılarla, not alabildiklerim kadarıyla devam ediyorum;

Oğuz Atay’dan;

‘’ Ben Batı’nın ne gibi bir özü olduğunu çok iyi hissettiğimi sanıyorum ve bu yüzden de Batı’nın bizi hiçbir zaman anlayamayacağını hissediyorum. Onların mantığı ile bizi kavramak mümkün mü? Biz de onların mantığını kullandıkça kendimizi bütün derinliğiyle anlayamayacağız. İnsanımıza geri kalmış ya da az gelişmiş değil, fakir düşmüş, yani gücünü kaybetmiş bir varlık olarak bakmak düşünülebilir. Yani ilkel bir topluluk değil, servetini kaybetmiş soylu bir topluluk denilebilir. Bu arada sakallı bir gencimiz tv’de İspanyolca melodiler söylüyor, bir İngiliz yapar mı bunu? İlginç bir konu…”

(Günlük, Oğuz Atay)

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan;

O dönemdeki aydınlarda halktan tiksinme, halkı küçümseme var:

‘’ Bunun sebebi Türk aydını gene sensin! Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinme hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, burayla hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?’’

Orhan Pamuk’dan;

‘’Artık İstanbul’a ansiklopedi bitince döneriz Fatma, çünkü bu ansiklopediyle yapacağım inanılmaz işin yanında, İstanbul’daki ahmakların siyaset dedikleri o günlük, küçük saçmalıklar bir hiç kalır, çok daha derin ve büyük bir iş benim burada yaptığım, yüzyıllar sonra bile etkisini sürdürecek inanılmaz bir görev; bu işi yarıda bırakmaya artık hakkım yok Fatma… Ölümü düşünüyorum, o halde Batı’lıyım! Doğu’dan çıkıp gelmiş ilk Batı’lıyım ben, Batı olmuş ilk Doğu! Anladın mı Fatma?”

( Sessiz Ev, Orhan Pamuk )

Yine Tanpınar;

Doğunun psikolojik merakı yok diyerek;

’Müslüman Şark, psikolojik tecessüsü [merakı] pek az tanımıştır. Bazı umumî fikirlerin dışında insan ve insan ruhu onu pek az meşgul etmiştir. Kendisini metodik şekilde derinleştirmeye çalışanlar bulunsa bile, bu bir kültür için umumi bir terbiye mahiyetini alacak şekle girmemiştir. Introspection; (içebakış) bu içe doğru çevrilmiş araştırıcı göz, günah çıkartma kürsülerinin dibinde gelişmiştir. ‘’

( Edebiyat Üzerine Makaleler)

Berna Moran; ‘’Bizde roman, Batıdaki gibi feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde doğmamıştır. Burjuva sınıfının yani bireyciliğin ortaya çıktığı bir sürecin anlatışı değildir. Batılılaşma hareketinin taklit bir ürünü olarak doğmuştur’’ der.

Goethe’nin Vasiyeti: ‘’Ulusal edebiyat bugün pek bir şey ifade etmiyor, dünya edebiyatı ( die Weltliteratur ) çağına giriyoruz ve bu evrimi hızlandırmak hepimizin görevi. ‘’ Deyim yerindeyse, bu Goethe’nin vasiyeti. Saptırılmış bir vasiyet daha. Çünkü hangi ders kitabını, hangi antolojiyi açarsanız açın, dünya edebiyatı daima ulusal edebiyatların yanında bir ek gibi sunulmuştur. Edebiyatların tarihi gibi. Edebiyatların, yani çoğul! ‘’

(Milan Kundera, Perde )

Oğuz Atay’dan :

‘’ Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.’’

(Tutunamayanlar, Oğuz Atay )

Milan Kundera’dan;

’Büyük uluslar, kendi edebiyatları onlara başka yerlerde yazılanlarla ilgilenmelerine gerek kalmayacak kadar zengin göründüğünden, Goethe’nin dünya edebiyatı fikrine karşı direnirler. Kazimierz Brandys Carnets (Defterler), Paris 1985-1987 başlıklı notlarında bunu anlatır : ‘’Fransız öğrencinin dünya kültürünü tanımda Polonyalı bir öğrenciye göre çok eksikleri vardır ama bunda sakınca görmez, çünkü kendi kültürü, dünya evriminin az ya da bütün yönlerini, bütün olanaklarını ve evrelerini içinde barındırmaktadır. ‘’

(Perde, Milan Kundera )

Söyleşide değinilen ve hafızamın bir kenarına not ettiğim noktalar:

* Yazarlar kutsal insan değiller. Onları zaaflarıyla da değerlendirmeliyiz. Bu konunun ardı sıra  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kumar tutkusu ve kadınlarla olan ilişkisi geldi. ‘’Yaz Yağmuru’’ isimli öyküsünden bahsedildi.

* Bugün dünyanın ortak ürettiği yeni bir dünya düzeni var. Artık doğu- batı kültürü yok. Kitle kültürü var. Buna direnecek tek güç sanattır. Sanat beynimize girer ve düşündürür.

* Murat Gülsoy’a göre; ‘’ Doğu ruhsa batı akıldır.’’

* ‘‘Fuarlar kapitalizmin hac yerleridir.’’ Cümlesi söyleşi esnasında dünya edebiyatı hakkında konuşulurken geçti. Sözü kimin söylediğini araştırdım. Yirminci yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Walter Benjamin’e ait. Ona göre:  ‘’aura”sız ürüne olan talep, insanın yapay olarak büyülenmiş ortama çekilmesiyle yaratılmaktadır. Mal ve onu çevreleyen eğlence atmosferi baş tacı edilerek bir tür “fetişleşme”den söz edilmektedir. Bu anlamda, dünya fuarları mal denen fetişin hac yerleridir. Fuarlarda sergileme yoluyla insanların bilinçaltı dürtüleri harekete geçirilmektedir.’’

*Çeviri sorunu üzerine; Biz doğuya batıdan bakıyoruz. Komşularımızın romanlarını bile batı dillerinden çeviriyoruz.

* Milan Kundera’nın Perde isimli deneme kitabı ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazılarının bulunduğu  Edebiyat Üzerine Makaleler her edebiyat severin okuması gereken kitaplar. Perde isimli deneme kitabından daha sonra alıntılar paylaşacağım.

Konu edebiyat olunca çok zevkli ve verimli bir ortam oluştu. Ayrılan süre el verdiğince doğu-batı meselesi üzerine konuşuldu. İki yazarın da kendine ait görüşleri bizleri aydınlattı. Bu söyleşi hakkında notlarımı yazmak bile beni bir sürü konuyu araştırmaya yöneltti. Böylece merak ve araştırma sayesinde yeni bilgilere ulaştım. Elimden geldiğinde notlarımı düzene sokarak aktarmaya çalıştım. Eksikler elbette var. Etkinliğe katılmış olanlardan tamamlamalarını beklerim. Bu arada internette söyleşi üzerine notlara erişemedim. Sanırım henüz eklenmemiş. Bir sonraki konu ‘’Kadın-Erkek Meseleleri’’. Bir değişiklik olmazsa 30 Eylül’de gerçekleşecekmiş. İlgilenenlere duyurulur…

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi-Ayfer Tunç

Sırtını Karadeniz’e dönmüş binanın,insanlarda anlamsız bir küslük duygusunu anımsattığını vurgulayarak başlayan roman,iki yüzü aşkın karakterleriyle sarmal hikayeler bütününden oluşuyor.Ayfer Tunç sade ve akıcı dili,zekice kurgulanmış olaylar örgüsü ve zaman zaman komik,acı yüklü,trajik sonlarla bir sonraki hikayenin başlangıcına davet çıkırıyor.19yy ‘dan günümüz Türkiye’sine köprüler kuran romanda,bir anadolu kentinde başlayıp,karakterlerinin izinde,istanbul’dan Avrupa’ya ,kimi zaman Kanada ve Amerika’ya kadar uzanan  hikayeler yer alıyor.

 

Her insan bir hikaye,her hikaye bir tarih.Bir ucundan yönetime,bir ucundan geleneklere,ama her yönüyle Türklüğe dokunuyor.Delilikle normallik arasındaki ince çizginin nasıl kolay aşılabileceğini,aslında normal olduğunu düşündüğümüz benliğimizin ,bu ince çizginin etrafında her an diğer tarafa geçmeye hazır olduğunu gösteriyor.

İlginç karekterlerin yanı sıra,hastane de, acami mimarın tasarımından kaynaklanan eksik yanlarıyla engelli bir karakter gibi vücut buluyor romanda.Hep bir yanı eksik.Sırtını Karadeniz’e vermiş,içerisi labirent gibi.Romandaki karakterler de böyle.İçlerinde labirentler var.Çözmeyi başaramadıkları,çıkış kapısını bulamadıkları hayatlar yaşıyorlar.

Ayfer Tunç eline beyaz bir keten bezi almış,renk renk ipliklerle kanaviçe dokumuş,ortaya harika bir portre çıkmış:TÜRKİYE…

 

Bir Bulut Bir Umut

Az sonra okuyacağınız küçük öyküyü, hayranı olduğum Ayfer Tunç’un kendi çektiği bir fotoğrafından esinlenerek yazdım.O fotoğraf ilk gördüğüm anda beynime kazındı.O hüzünlü lokanta,içimizden birilerinin öykülerini anlatıyordu sanki.İçinde bir dolu öykü hapsolmuştu..Birini çıkarmak istedim oradan..Ayfer Hanım’a fotoğraflarıyla anlattığı öyküleri ve bu ufacık hikayeyi onun karesine itafen yazmama izin verdiği  için teşekkür ederim…

































Kadın hüzünlü bir sabaha uyanmıştı.Biliyordu.Herşey bugün bitecekti.Bütün gece boyunca sabah olmasın diye dua etmişti.Ancak sıkıca kapattığı perdelerden güneş ışıkları sinsice içeriye süzülüyordu.Kolunu yavaşça kaldırdı.Işığın parmaklarının arasında usulca geçmesine,duvara gölgeler çizmesine  izin verdi.Saate bakmak gelmiyordu içinden.Bugün istemiyordu bunu.Adamın buluşmak için verdiği zamanın gelmesini hiç istemiyordu.Biliyordu çünkü.Bugün sondu.Çünkü, ‘akşam görüşelim,önemli bir şey konuşmalıyız’ demişti adam.

Olabildiği kadar oyalandı yatakta.Perdeleri açmadı.Bundan sonra onları açmanın,dışarıdaki hayatın içereye dolmasının ne anlamı vardı ki.Apartmandan aşağıya ekmek almak için inerken birinci katta,her zaman pencerede oturan yaşlı teyze aynı ses tonuyla mı ‘günaydın’ diyecekti sanki..Fırından yeni çıkmış,sıcacık ekmekler eskisi gibi güzel kokacak mıydı?Mutfakta cam kenarında duran masa,önceki sabahlarda olduğu gibi iştahını açacak mıydı ..Orada oturup,zoraki kahvaltısını yaparken,karşı kaldırımdan geçen,sabah telaşı içinde olan insanlar yine sevimli gelecek miydi gözüne?
Hepsinin cevabını biliyordu.Bütün yarınları ağır bir yük olmuştu birden omuzlarında.

Neden böyle bir hisse kapılmıştı?Yanılıyorumdur belki diye düşündü.Kendine umut vermek istedi.Ama sonra bu küçücük umut parçasını kendi düşünceleriyle  paramparça etti.Çok değil daha bir ay önce herşey yolundaydı.Haftaiçi iş çıkışlarında buluşuyorlar,yemek yiyiyorlar,o çok sevdikleri caddede yürüyüş yapıp,sohbet ediyorlardı.Akşam çok geç olmadan ayrılıyorlar,haftasonu için nerede nasıl buluşacaklarını kararlaştırıyorlardı.Aslında yer ve zamana hep adam karar veriyor,o da her zaman adamın seçtiği yerleri ve zamanı uygun görüyordu.Düşünmek aklına bile gelmiyordu.Onu görecekti ya önemli olan buydu.Yer,zaman,uzaklık ,yakınlık hiç fark etmmiyordu onun için..Bu kavramlar,adamı tanıdığından ve ona aşık olduğunu anladığından beri önem kaybetmişti..İki yıldır birlikteydiler.Çalıştığı şirketin düzenlediği bir yemekte tanışmışlardı.Bir arkadaşının kuzeniydi adam.Daha ilk karşılaşmada onun özel olduğunu hissetmişti.Tanıştırıldılar ve bütün gece sohbet ettiler.Birbirlerini tanıdıkça onun özel olduğunu düşünmekte yanılmadığını anlamıştı.İşte o geceki yemekten bugüne kadar çok şey paylaştılar.Birbirlerini sevdiler…

Adam son günlerde çok dalgın görünüyordu.Kafası hep bir şeylerle meşguldü.Ona gün boyu neler yaptığını anlatıyor,sorular soruyor ama adam kısa cevaplar verip, yorgun olduğunu, eve gidip dinlenmek istediğini söylüyordu.Artık her buluşmaları tatsız geçmeye başlamıştı.Son bir haftadır sadece bir kez görüşmüşler,onda da adamın isteği üzerine sinemaya gitmişler,hiç konuşmamışlar ve adam film boyunca neredeyse beş dakikada bir telefonuna bakmış,sürekli bir yerlere mesajlar göndermişti..Kime ne yazdığını göremiyordu kadın.Sormak da istemiyordu.Meraklı,herşeye karışan,hesap soran,boğucu tiplerden değildi ki o.Önemli bir şey olsa bana söyler herhalde diye düşünmekteydi…

Bu akşam iş çıkışında buluşacaklardı.İsteksizce yataktan kalktı.İlk kez kahvaltı yapmadan,birinci kattaki teyzeye selam vermeden evden çıkıp işe gitti. Gün boyu akşam buluştuklarında ne konuşacaklarını düşündü.Kendini hazırlamaya çalıştı.Ama insan istemediği bir duruma nasıl hazırlanırdı ki?Onu seviyordu.Ayrılmak istemiyordu.Sorun her ne ise çözebileceklerine,beraber konuşarak üstesinden geleceklerine inanıyordu.Akşam çıkış saati yaklaştığında telefonuna bir mesaj geldi.Adam yine randevularını iptal ediyordu.Annesinin hastalandığını onunla kalması gerektiğini yazmıştı.

Bu duruma hiç anlam veremeyen kadın her zamanki gibi ofisin karşısındaki duraktan otobüse binmedi.Ağır ağır adımlarla kaldırımda yürümeye başladı.İçini bir hüzün kaplamıştı.Oysa güzel bir gün geçirmişti.Kendi tasarladığı bir proje müşteri tarafından  beğenilmiş,anlaşma detaylarının konuşulacağı toplantı günü bile belirlenmişti.Aylardır üzerinde çalıştığı bu projenin seçilmesi bile keyfini yerine getirememişti.Çünkü iki haftadır dördüncü kez adam randevuyu iptal etmiş,her seferinde  bir mazeret sunmuştu.Attığı her adımda sorunun ne olduğunu düşünüyordu.Bir dahaki görüşmelerinde onunla konuşacak,neler olduğunu soracaktı.Herhalde işiyle ilgili bir sorun vardır diye düşünmekteydi.Çünkü adamın yaptığı işle ilgili her zaman sıkıntıları vardı.Bunları anlatmaktan çok hoşlanmazdı ama bir keresinde ‘keşke ben de senin gibi sevdiğim bir işi yapıyor olsaydım ‘demişti.Evet aynen böyle demişti.O zaman sorun bu olmalıydı.Başka ne olabilirdi ki..’Biliyorum beni seviyor,işle ilgili sorunlarını bana hiç anlatmaz, beni bu konuda sıkmak istemez çünkü ‘diye düşünmekteydi..Farkında değildi ama bir saate yakın bir süredir yürümekteydi.Sonra birden o lokantayı gördü.Daha önce önünden geçerken beğenmişler,ilginç bir yer olduğunu düşünmüşlerdi.Ne zaman önünden geçseler adam buranın çok eski bir yer olduğunu söyler,çocukken bile önünden geçerken camdan içeriye baktığında aynı masa ve sandalyeleri gördüğüne yemin ederdi.Birgün buraya mutlaka gelmeliyiz derdi.Ama öyle bir günün hiç olmayacağını nereden bilecekti..

Kaldırımda durmuş, lokantanın camında kendi yansımasına bakıyordu.Krem rengi tonlarında birşeyler giymişti o gün.Sade bir pantalon,uçuk tonlarda bir gömlek ve bütünü bozmayacak bir renkte ayakkabı ve çanta ile tamamlamıştı kıyafetini.Camdaki yansımada gözlerine odaklandı.Kendi gözleri miydi bu gördükleri..Mutsuz,solgun bir suratta,ölü gibi bakan iki kara delik..Günlerdir iyi uyuyamıyordu.Aklı hep ondaydı.Kendi kendine sorular soruyor,herşey biterse ne yaparım diye düşünüyor,sonra durumu abarttığını,ortada bir şey yokken saçmaladığını düşünüyordu.Tüm bunlar ruhunu yormuştu oysa.Birinci kattaki her sabah ‘günaydın’ diyen teyzeninin uyarısına kulak asmıyordu günlerdir;’Kızım solgun görünüyorsun,hasta mısın’ diye soruyordu teyzecik..Aldırmıyordu..İyiyim ben ..Bir şey yok.Herşey yolunda deyip günlerine devam ediyordu.

Aynadaki yansımasına kızdı:Ne yapıyordu böyle.Herşey yolunda.Annesi rahatsızlanmış işte.Ne yani kadını bırakıp bana mı gelseydi.Olacak şey mi senin düşündüğün?Akşam eve gidince arar,annesi nasıl olmuş diye sorarsın.Kendi kendine senaryolar yazıp oynama!Şu suratının haline bak..Toparla kendini…Camdaki yansımada bir hareketlilik oldu aniden.Karşı kaldırımdan geçen bir adamla kadının görüntüsü,lokantanın camına,tam da kendi yansımasının içine doldu.Tanıdık bir ses tonu neşeli bir şeyler anlatıyordu kadına.İkisinin de kolları birbirlerinin beline dolanmıştı..Adam komik birşey söylemiş olmalı ki kadın bir kahkaha atıp kocaman bir öpücük kondurdu adamın yanağına..Adam da öpücüğe kadını dudaklarından öperek karşılık verdi.İşte o anda, şu eski lokantanın camındaki yansımasına,adamla kadının öpüşmeleri doldu.Ve sevdiği adamın gözleri camdaki yansımada eridi gitti..Kayboldu..Ne yapacağını şaşırdı önce.Arkasına bile dönüp bakamadı.Adamla kadın gülüşerek uzaklaştılar karşı kaldırımda..Birden bacakları ağırlaştı,bulunduğu yere gömülüyormuş gibi hissetti kendini.Ellerini yansımasına dayadı.Öylece kalakaldı.İçeriden biri  çıktı:’iyi misiniz hanımefendi,suratınız bembeyaz,gelin biraz dinlenin’ deyip koluna girdi.

Kadının koluna giren adam onu yavaşça içeriye götürüp bomboş lokontadaki bir masaya oturttu.Biraz su almak için mutfağa gideceğini söyleyerek uzaklaştı.Kadın sayıklıyordu..Ağzından anlaşılmayan sesler çıkıyor,kafasını sağa sola oynatarak ‘olamaz’ gibi bir şeyler mırıldanıyordu.Bu olanların hiçbirine anlam verememişti.Kimdi o yanındaki kız.Sevgilisi miydi?Madem artık beni sevmiyor neden gelip konuşmadı benimle?Bu cümleleri tekrar ediyor,boşluğa bakıp sorular soruyordu.Elinde bir bardak suyla gelen adam onun kendi kendine konuştuğunu görünce şaşırdı,bir müddet ayakta onu izledi,ne kadar acı çekiyor,ne olmuş olabilir diye düşündü.Üzüldüğünü hissetti bu genç kadın için.Oysa onu hayatında ilk kez görüyordu.İnsan hiç tanımadığı birisi için üzülür müydü?Neden bu kadar ilgilenmişti genç kadınla.Aklından geçen soruların anlamsızlığına güldü.Karşısında üzgün,sayıklayan bir kadın vardı.Onun durumunda kim olsa üzülür,böyle hisseder yardım etmeye çalışırdı.Elindeki su dolu bardağı kadına uzattı’Biraz için lütfen iyi gelir ‘dedi.Kadın onun yüzüne bile bakmadan suyu alıp içti.Hepsini bir seferde bitirdi.Sanki uzun zamandır hiç su içmemiş gibi son damlasına kadar içmişti suyu.Adam’ bir tane daha ister misiniz?’ diye sordu.Kadın cevap vermedi.Bir süre daha karşıdaki boşluğa bakmaya devam etti.Kendine geldiğinde önündeki boşluğun bir lokantının köşesi olduğunu algıladı.Tam önünde iki masa vardı.Tahta dikdörtgen masaların üzeri beyaz bir örtü ile örtülmüş,onların üzerine de papatyaların ortasındaki sarı polenleri andıran bir renkte,çapraz şekilde serilmiş bir başka örtü daha vardı.Üçüncü masaya oturmuştu kadın..Duvarın dibinde olanda sadece iki baharat,onun bir önündeki masanın üzerinde ise, açık bir gazete,gazetinin üzerinde bir gözlük,içi yarıya kadar dolu bir bira şişesi,bir kül tabağı ve bir sigara paketi ile onun üzerinde duran çakmak vardı.Sahibi bir şey almak için kalkmış da henüz dönmemiş izlenimi veriyordu.Masaların arkasında kahve tonlarında  ahşap bir pano yer alıyordu.Kare şeklindeki panonun üzerinde ata binmiş çeşitli insan resimleri vardı.Bu büyük panonun hemen üzerinde karşıdan ne için verildiği anlaşılmayan, birbirinden farkı boyutlarda beş tane kupa vardı.Masalar pencere kenarındaydı.Enine çizgili  perdelerden içeriye gün ışığı süzülüyordu.Huzur verici bir havası vardı buranın.Ama tam da yemek saatinde neden bu kadar boştu.Ahşap sandalyenin kokusunu içine çekti..Sırtını arkaya dayadı.Etrafa göz gezdirdi.Kendisinden başka kimse yoktu.Ne yapıyorum ben burada diye düşünürken elinde bir bardak suyla bir adam geldi.’Buyrun bir bardak daha için’dedi adam.Kadın büyük bir şaşkınlıkla ‘özür dilerim…ben buraya nasıl geldim..caddedeydim..’dedi.Adam onu lokantanın camında gördüğünü,birden fenalaştığını,kendisinin de içeriye alıp bir bardak su verdiğini anlattı.Bunların hiçbirini hatırlamıyordu..Sadece…Evet sadece onun gözlerini,ve yanındaki kadını öpüşünü hatırladı.Ve bunlar gözünde tekrar canlanınca birden ağlamaya başladı.Öyle şiddetli ağlıyordu ki adam ne yapacağını şaşırdı.Bir süre onu izledi.Rahatsız etmek istemiyordu ama ağlamasını durdurmak için ne yapabilirim diye düşünmekteydi.Sonra aklına bir hafta önce bir müşterinin verdiği,küçük beyaz tavşancık geldi.Lokantanın arka bahçesine giderek Bulut adını verdiği minik tüy yumağını getirdi.Doğruca kadının ağladığı masanın üzerine bıraktı.Tavşan öylece ağlayan kadına bakıyordu.Sarı örtünün üzerinde o bembeyaz tüyleriyle o kadar sevimli gözüküyordu ki..Kadın birden ağlamayı kesti.Bulut’u sevmeye başladı.’Çok sevimli ,ismi ne’diye sordu.Adam’Bulut’ dedi..

Bir süre daha Bulut’u sevmeye devam etti.Onun tüylerine dokundukça hissettiği acının hafiflediğini düşündü.Minik tavşanın tüyleri arasında huzur aradı.Yanaklarından süzülen gözyaşları yavaş yavaş kurudu.Yanağında ince uzun bir çizgi olarak iz bıraktılar…’Genç adama verdiği rahatsızlıktan dolayı üzgün olduğunu söyledi.Adam’ lütfen bunu hiç düşünmeyin,sizi kim ya da ne, bu kadar üzdüyse,bu sizin için çok fazla’ dedi..’Uzak durun onlardan ,bir tavşan alın.Benim gibi’ diyerek gülümsedi.Birden bütün olanları ona anlatmaya başladı.Anlattıkça rahatladı,son cümlesini de söylediğinde bir daha asla bu konu üzerine düşünmeyeceğine ve konuşmayacağına yemin etti.Ruhunun derinlerinde bir yerlere gömdü olanları.Sonra ellerini tavşanın üzerinden çekti ve adama döndü.İlk defa baktı ona.Karşısında duran bu yabancı adam ne kadar nazikti.Koyu renk saçları alnının üzerine düşmüştü.Koyu mavi bir kot pantalonun üzerine düz lacivert bir tişört giymişti.Bu sade giyim çok yakışmıştı ona.Bütün anlattıklarını sessizce dinleyen adam’Umut  ben ‘ diyerek elini uzattı kadına.’Ben de Yeşim’ dedi kadın,’ tanıştığıma çok memnun oldum…’

O gün, yetmişlerden kalma o küçük lokantada yeni bir öykü başladı.Kaldırımdan geçen insanlar,o küçük lokantanın içinde bir kadının hayata yeniden başlamasının yaydığı ışığı,gözlük camlarında pırıltılı bir yansıma olarak gördüler…Ve kadınla adamın içinde filizlenen umut taneciği,lokantanın sarı örtülü masalarına çiçek açtı,çizgili perdelerin dalgalarında gemi olup geleceklerine  doğru uzun bir yola çıktı..

(Işık demetim Yeşim’mime sevgilerimle..)

Sözünü Sakınmadan-Ayfer Tunç (21 Şubat 2012,İstanbul Modern)

Ayfer Tunç’un kitaplarıyla ilgili ilk yazıyı Radikal Kitap ekinde okumuştum.O zamana kadar hakkında bir şey duymamış olmam benim eksikliğim..Aziz Bey Hadisesi isimli kitabı yeni çıkmıştı ve radikal kitapta kısa bir tanıtım yazısı vardı bununla ilgili..Her zamanki gibi defterime not almıştım.İleride bir gün alırım diye.Sonra kediler ve kitaplar isimli takip ettiğim bir blogta Yeşil peri gecesi ile ilgili bir yazı okudum..Aklımın bir köşesine yazdım Ayfer Tunç’u..Aziz Bey hadisesi ile basladım onu  tanımaya.Her öyküde hüzünlü hayatlar vardı,kahramanlar teker teker öldü..Nedense beni bağladı bu ölümler..

‘Ya ölecektim,ya eski yaralarımdan doğacaktım yeniden.Eski yaralarımdı benim kadınlar.Yok  kadınlar.Çürümüşlüğümdü,hayatımın  bir demet ot gibi kurumasıydı kendi kendine;üzerinden çok sular akmış da aşınmış taş parçaları kadar değersizliğimdi.’,İşte  böyle başlıyordu Kadın Hikayeleri Yüzünden…Ömrümü yavaş yavaş törpüleyen servis güzargahında ilerlerken, akşamları Ayfer Tunç’un öyküleri konuk oldu yan koltuğa.Kadın Hikayeleri Yüzünden’i okurken hikayenin baş kahramanıyla birlikte hüzünlendim,onunla beraber gittim dükkana akşamları..Karısı dışarıda birileriyle birlikte olduğunu düşünürken o tüm yalnızlığıyla içiyordu orada..Alışılmışın dışında  bir karakterdi.Herkes gibi ‘ben mutlumuyum’ gibi sorular soruyordu kendi kendine,kendince cevaplar buluyordu..Sonrasında yan dükkana taşınan Turcan yüzünden bütün hayatı değişti..Sadece onun değil, büyük ama ürküten,siyah ama ağlatan gözleri olan karısının da…Bir daha hiç düzelmeyecek bir sona yaklaştılar beraber. Bir çamaşır ipinin ürkütücü işlevselliği son noktayı koydu onların kısacık öyküsüne..

‘Kemikli bir kadındı karım.Evet ,güzel değildi, ama kalbi olan bir kadındı.Ben yok sandım.’

Bu öykü kitabından etkilendiğim çok açık..Diğer kitaplarını ilk fırsatta okumayı düşünüyorum.Ama öncesinde Ayfer Tunç’u daha yakından tanımak için bir fırsat cıktı karşıma.Semiş Gümüş ve Ömer Türkeş’in konuğu olacağını duydum.Evrim’le beraber İstanbul Modern’e gittik.Çok sıcak içten biri gibi geldi bana Ayfer Tunç.Nasıl yazdığını ,neden yazdığını anlattı..Cinsellikle ilgili yaptığı bir araştırmada toplumumuzun ne kadar ikiyüzlü olduğunu görüp,yaşadığı şaşkınlığı anlattı.Bunun üzerine yazdıkları İki yüzlü Cinsellik’ isimli kitaptan bahsetti.

Ayfer Tunç’a göre hikaye, insanlığın temel ihtiyaçlarından biri.’İlk hikayemiz Adem ile Havva diyor.’Öykülerin yükte hafif,pahada ağır olduklarını düşünüyor.Şiirin kendisinde sabun etkisi yaptıgından bahsetti.Okudukça bir arınma oluyor ve yazmak istiyormuş..şiirin insan üzerindeki etkisi ancak böyle anlatılabilirdi bence..Kapak kızı kendisinin ikinici kitabı,26 yaşında yazmış.Kendisini rahatsız eden bir kitap olduğunu söylüyor,çok genç yaşında yazmış.Yayınlayan yayınevinin kapanması nedeniyle çok fazla duyulmamış ilk zamanlarda.10 yıl sonra tekrer edite etmiş ve  başka bir yayınevi tarafından basılmış.

Tuzukuruların, vicdanlarında taşıdıkları yükü artık taşıyamaz hale geldikleri durumu betimleyen ‘merhamet yorgunluğu’ üzerine yazmak istediğini söyledi.Bazı konular artık bizde merhamet yorgunluğu yaratıyor dedi.Çağımızın içinde bulunduğu durum.

Bir okurun öykülerin ölümle bittiği konusundaki gözlemlerine ‘yaşım ilerledikçe artık ölümle bitirmemeye başladım.İnsan gençken ölüm o kadar uzak bir ülke ki…Öldür gitsin ne olacak diye düşünüyorsun.Ama belli bir yaşa gelince insan,ölümün bu kadar kolay bir şey olmadığını anlıyor.Kendime yönelik en büyük eleştirilerimden biri olabilir bu.Ölüm o kadar kolay ve son bir temizlik ki..Benim buna hakkım yok aslında.’ şeklinde cevap verdi..

Bu söyleşi sayesinde onu daha yakından tanımanın ilk adımlarını attığımı düşünüyorum.Simdi Kapak Kızı’nı,Yesil Peri Gecesini,Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ni ve diğer kitaplarını başka bir gözle okuyacağımı biliyorum.Söyleşide, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi kitabının ismini kısaltanlara ya da yanlış söyleyenlere çok sinir oldum.Bunu da eklemeden edemeyeceğim.

Ayfer Tunç’un iyi bir yazar olmasının yanı sıra iyi bir gözlem gücüne sahip olduğunu da belirtmek istiyorum.Paylaşım sayfasına eklediği fotoğraflar bunun bir kanıtı..Paylaştığı her fotoğraf içinde gizli öyküler barındırıyor bence..Ayrca kendisinin de,geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Angelopoulos hayranı olması beni etkileyen diğer konu…Angelopoulos üzerine yazdığı veda yazısına  bu adresten ulaşabilirsiniz…