Kaş’ta Bir Roman Kahramanı- Tante Rosa

SONY DSCYasemin kokulu bir Akdeniz akşamı, dalgaların sesinde o çok sevdiği şarkıyı duyuyor Esra. Tori Amos’un insanın ruhuna işleyen tılsımlı sesinden; Famous Blue Raincoat, o Mayıs gecesinin fon müziği… İskelenin ahşabı denizin tuzunda demlenmiş, Esra’nın parmak uçlarını gıdıklıyor denizin ruhu. Karşısında dolunay, tüm görkemiyle yayılmış lacivert saten gibi asil denizin üzerine, hareleri kentin etek uçları gibi uçuşmakta. Kaş, denizine nazlanıyor, gece usul usul uyanıyor Esra’nın içinde. Ah’lanıyor İzmir’li güzel, ömür hanıma içleniyor; şu an’da kalsam, gidişler olmasa artık Akdeniz’in bu ıslak, bu lacivert, bu yasemin kokulu koynundan… Ve o gece Akdeniz, bir ilham dalgası savuruyor Esra’nın ruhuna. Bir gecede aydınlanıyor zihni. Sabahı zor ediyor. Hep hayalini kurduğu gelecek sabaha karşı şekilleniyor, o 19 mayıs gecesi, yeni bir başlangıç oluyor hayatında… Tante Rosa isimli şirin kafenin açılış öyküsü işte böyle güzel bir Mayıs gecesinin çocuğudur…

Esra her çok okuyan gibi, okumaya doymayan, kilolarca ağırlığına rağmen bavul bavul kitap taşımaktan bıkmayan, araştıran, eleştiren, yazan, kitap paylaşmayı seven biri. Hayatının romanları sinsi sinsi hayal tohumları ekmiş rüyalarına da, o hiç farkına varmamış. Bir gün okuduğu kitaplardaki karakterleri hayalini kurduğu kafenin masasında buluvermiş! Dövüş Kulübünden Marla Singer, Korkma İnsancık Korkma’dan Tiya Eleni, Sherlock Holmes, İnce Memed son olarak da  Oğullar ve Rencide Ruhlar’ın minik ama karizmatik kahramanı Alper Kamu. Kafenin ismi Tante Rosa, Sevgi Soysal’ın o güçlü kadın karakteri Tante Rosa’dan geliyor. ‘Tante Rosa; bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır.’ Öyledir de. Kitabı okuyanlar bilir. Tante Rosa bilmeyişlerinin peşinden gider, kendine yolculuk yapar. Farklı bir karakterdir. Kadınların akıllarının bir köşesinden göz kırpan yaramaz bir çocuktur. Sevgi sözcüğünün kadınlara oynadığı oyunun kahramanıdır. Esra’nın içinde de bir Tante Rosa gizli. Güçlü, azimli, sevgi ve umut dolu bir ruhu var. Düşlerinin peşinden gitmiyor, aksine düşlerinin efendisi oluyor. İzmir kadının güçlü ve kendine güvenen bir örneği o. Annesi Hatice Teyze ve onu destekleyip yardımlarını esirgemeyen kız arkadaşlarının da işbirliğiyle bu güzel kafe hayalden gerçeğe dönüşüyor. Kadın gücüyle temelleri atılan bir mekan Tante Rosa. O yüzden içeriye girer girmez o gücün esiri oluveriyorsunuz. Renkler, çiçekler, tezgahın üzerindeki cicili bicili malzemeler, menünün gizemi ve görkemi ve elbette o kırmızı raftaki kitaplar! Hepsi buram buram kadın kokuyor.

tante rosa

Kırmızı puantiyeli masa örtüleri Hatice Teyze’nin eseri. Boyama işini yapan usta kayıplara karışınca fırçayı eline almış Esra. İş başa düşmüş. Duvarlar onun fırça darbeleriyle donanmış. Çocuk romanı yazarı, ressam, terzi, modacı, on parmağında on marifet Öznil görseller üzerinde çalışmış. Esra’yı ve onun kadınca ruhunu anlatan çok şirin bir görsele imza atmış. Kafenin menüsünde ve logoda yer alıyor bu güzel görsel. Mimar Öznur, Esra’nın kırmızı sevgisini kafenin tasarımında kullanmış ve sıcacık bir mekan olmuş Tante Rosa. Kafenin tavanındaki düşünce balonları da onun fikri. Kitaplardan güzel alıntılar var bu düşünce balonlarında. Servis olarak kullanılan kağıtlarda ise kitaplarda kahvaltı hakkında geçen güzel metinlere yer verilmiş. Menü üzerinde  arkadaşı Başak ile çalışmışlar. Edebiyat tutkunu oldukları için kitaplarla ilişkisi olsun istemişler ve bu fikir onları kitap isimlerine sonra da sevdikleri karakterlere götürmüş. Menüde geçen kitapları kafenin kitaplığında bulmak mümkün.

tante rosa1

Bir 19 mayıs gecesi, bir kadının düşünden doğan Tante Rosa bir yıl içinde yine kadın dostlarının desteğiyle hayat bulmuş. O günden beri Kaş’a gelen yerli yabancı turistlere mis gibi kahvaltılar veriyor. Anne eli değen poğaçalar, omletler, sevgiyle demlenmiş çay eşliğinde sunuluyor. Menüde dünya mutfağından kahvaltı örnekleri de var. Canınız ne isterse… Benim tercihim bol yeşillikli olanındandı elbette Tiya Eleni… Diğer roman karakterlerinin de kahvaltı içerikleri çok güzel ama.

Tante Rosa’yı keşfim ekşi sözlükte Kaş hakkında yazılanları okurken oldu. Bu güzel kafenin şirin sahibesinden ve kahvaltılarının güzelliğinden bahsetmişler orada. Kafenin isminin bir kitaptan ve karakterinden olması hemen ilgimi çekmişti. Kaş’a gittiğimde buraya kesinlikle gitmeliyiz diye aklımın bir köşesine yazmıştım. Öyle de yaptım. Oraya gittik. Bir kahvaltı sonrası eşim dalış kursuna gidince ben orada kafenin kırmızı kitaplığından aldığım Turgut Uyar’ın bir şiir kitabıyla Kaş’ın mavi kadifesine bakarken buldum kendimi. Sonra Esra birer türk kahvesi yaptı geldi yanıma. Her yudumda birbirimiz tanıdık. Sohbetimiz o kadar güzel bir boyuta geldi ki, hayatımda ilk kez tanıştığım bu güzel insanla sanki eski bir dostumu bulmuş gibi hasret giderdim. Biz iki İzmir’li, bir Akdeniz kentinde buluvermiştik birbirimizi. Kitaplar, yazarlar, filmler, şarkılar, şiirler arasında bir yolculuğa çıkıverdik birden. Yazma serüvenlerimizi paylaştık. Aklımızdan geçenler, planladıklarımız, anılarımız tavandaki düşünce balonlarına karıştı. Sonra kitaplıktan bir kitap hediye etti bana Esra. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü. Kafeye gelip de kitaplara ilgi duyanları daha bir seviyor sanki Esra. Okuması yarım kalanlara kitabı veriyormuş. Kimisi kitabı alıp yerine kendi elindeki kitabı bırakıyormuş. Böylece kitaplıkta bir devir daim söz konusu oluyormuş. Güzel bir fikir bu. Siz de eğer gider de bir kitaba göz koyarsanız, lütfen yanınızda getirdiğiniz bir tanesini de bırakınız ki kitaplık boş kalmasın, herkes okusun. (Ben de öyle yaptım elbette 🙂  ) Kaş’ta fazla kitabevi olmadığından Esra her İzmir seyahatinde bavul bavul kitap taşıyor. Onu da düşünmek lazım tabi ki.

SONY DSC

Tante Rosa’da otururken mavinin ve yeşilin büyüsüne kapılmamak elde değil. Bir de Esra’nın seçtiği güzel müzik ortamı iyice huzura boyuyor. Etraftaki limon ağaçlarına baktıkça iştahım kabardı. Bir ara çayıma bir dilim limon istedim Esra’dan. Aklımdan da ah diyordum şu ağaçtakilerden koparıp verse. Esra nazikçe ağaca yöneldi ve Akdeniz’in koynundan bir yeşil limonu alıverdi. Tam hayalimdeki gibi… Az sonra leziz limonlu çayımı içerken ne kadar da mutluydum anlatamam…

Şimdi Esra büyük ihtimalle sonbaharı karşılıyordur Tante Rosa’da. Akşam olup da el ayak çekilince en köşedeki masaya oturmuştur, önünde bir kitap ve mutlaka defteri vardır. Şarabını yudumlarken notlar alıyordur hayata dair. Belki de bir şiir okuyordur çok sevdiği Lale Müldür’den… Kim bilir ?

karışık

Antalya’da Bir Uzak Doğu Sürprizi- Rieko Sakamoto

IFRieko Sakamoto, 8 yıldır Türkiye’de yaşayan ve güzel dilimiz Türkçemizi hakkını vererek konuşan bir Japon. Çok sempatik ve samimi bir kişiliği olan   Rieko ile Antalya’da yeni açtığı Uzak Doğu Mutfağı restoranı sayesinde tanıştık. İlginç hayat öyküsünü duyunca kısa bir röportaj yapmak istedim. Kendisiyle ilgili beni en çok etkileyen Türkçeyi bu kadar güzel konuşması ve dünyada bir çok ülkeyi gezip görmüş, buralarda öğrendiklerini yemeklerine yansıtıyor oluşu.

Rieko Türkiye’ye 10 yıl önce tatil amaçlı gelmiş ve çok sevmiş. Daha sonra birkaç kez daha gidip gelmiş ve yerleşmeye karar vermiş. Tömer’de Türkçe kurslarına başlayarak dilimizi öğrenmiş. Kendi ülkesinde çalıştığı gazetede ( sanin.chuoshinhou ) Türk yemek kültürünü anlatan yazılar yazmış. Komşularından öğrendiği türk yemeklerini tanıtmış.

IF

Rieko yemek yapmayı çok seviyor. Tatil amaçlı gittiği her ülkeden yemek kültürlerine dair bilgiler edinmiş. Vietnam’da bir ay eğitim almış. Gezip gördüğü ülkeler arasında; Çin, Kore, Tayland, Endenozya, Singapur, Malezya, Filipinler, Fransa, İngiltere, İsviçre, İspanya, İtalya , Portekiz, Amerika, Avustralya, Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Avusturya yer alıyor. Bu kadar gezip görmüş birinin tecrübelerinden harika yemekler çıkacağı ortada.

Kendi vatanı Japonya’da gastronomi üzerine yüksek lisans yapan Rieko, evde de yemek pişirmeyi çok severmiş. Türk yemeklerinden en çok kuru fasulyeyi sevdiğini söyledi.

tn_DSC05734Mutfaklarındaki malzemeler yurtdışından geliyor. Örneğin somon balığını Norveç’ten getirtiyorlar.tn_IMG_3237

Rieko’ya sushi kelimesinin anlamını sordum. Suhsi onların dilinde sirkeli pilav anlamına geliyormuş.

Rieko’nun geleceğe dair planları arasında Uzak Doğu mutfağı üzerine ders vermek var. Umarım çok yakın zamanda bu isteğini geçekleştirir. Antalya’da olup da böyle bir fikri olanlar için harika bir fırsat.

Antalya’da kaliteli bir mekanda Uzak doğu yemekleri keşfetmek isteyenler Güzeloba’da yer alan bu sevimli restorana davetliler. Rieko hanım ve yardımcısı Cihan Bey sizlere tüm misafirperverlikleriyle harika tatlar sunmaya hazırlar. Yemeklerinizi yedikten sonra güzel bir çin çayı ya da aromalı yeşil çaylar deneyebilirsiniz. Şimdiden afiyet olsun.

uzak doğu

Adres : Güzeloba mah. Havaalını Caddesi Ülker Apt. No: 18 Muratpaşa/ Antalya ( 1e1 Marketin yanı, Shell karşısı )

Tel: 0242 349 00 96 

Bir Tuhaf Yolculuk

Uzun bir uçak yolculuğundan sonra kendimizi İstanbul-Eskişehir otobüs yolculuğunda bulduk.Uykusuz geçen bir gecenin ardından,yorgun,gerektiği kadar sinirli ve kafamız bulanık bir halde mis kokulu Esenler’in güvenli kollarından ayrılarak yola çıktık.Otobüsün soğuk camında kendime konfor yaratmaya çalışan kafam bir türlü istediği kıvamda yerleşemediğinden,ön koltuğun arkasına yerleştirilmiş olan ekrandan bir şeyler izlemeyi denedim.Kim bilir kaç yüz kişinin kulağına üfleyen kulaklıklardan ölesiye nefret ettiğimden kendi telefonumun steril kulaklığına yapıştım yine.Ancak sevgili otobüs firmasının en son teknolji olarak anons ettiği sistemlerinde sadece birkaç yerel kanal vardı ve çoğu zaman yoğun bir cızırtı ile görüntü kayboluyordu.O kadar yorgundum ki uyuyamıyordum.Yorgunluk katsayım arttıkça çevredeki seslere duyarlılığım doruklara ulaşmaya başladı.Zaten aksinin olması imkansızdı.Memleketimden insan manzaraları her zamanki formunda,otobüsle beraber tam gaz ilerliyordu:

Yan koltuk:Daha İstanbul sınırlarından bile çıkmamıştık ki yan koltuktaki adam otobüsün yolcu aldığı ikinci durakta aşağıya inip,içinde bir ekmek ve kocaman domates olan bir torbayla geri geldi.Sesini sonuna kadar açtığından kulaklıktan dışarıya fırlayan sesler eşliğinde, ekmeğiyle beraber kocaman domatesini yemeğe başladı.

Arka koltuk:Anne-kız.Yüksek doz konuşmalarından anlaşılıyor ki, kız evlilik hazırlıkları yapıyor ve İstanbul’da yaşayacakları  evi ,annesiyle beraber düzenlemeye gelmişler,işleri bitmiş,şu an arka koltuğumuzda geri dönüş yolculuğundalar.Yol boyu ara ara kızın cep telefonu çalıyor ve arkadaşlarına gelişmeleri aktarıyor.Telefon görüşmelerinden biri davetiyeleri hazırlayan firmadan.Firma hazır olduklarını söylemiş olacak ki kız teslim almaya geleceğini söylüyor.Eee tabi otobüsteki herkesin duyması lazım.Malum büyük bir olay bu;evlilik.

Ön koltuk:Yalnız seyahat etmekten oldukça sıkıldığını anladığımız arkadaş cep telefonundan seçtği numaraları teker teker aramaya başlıyor:’Abi nerdeyim biliyor musun?Eskişehir’e gidiyorum ya..yoldayım…’Aynı muhabbeti sıkılmadan birkaç kişiye yapıyor.İstemeden de olsa geçen haftaki Edirne seyahatinin yüzeysel detaylarını işitiyoruz.Yaptığı görüşmeler sonucu bir arkadaşını,kendisini otogardan alması konusunda ikna ediyor.Tebrikler…

Bu arada otobüsün arka koltuklarından  öne doğru korkunç bir ayak kokusu yayılıyor.Birisi ayaklarını rahatlatmak istiyor sanırım.

Yan koltuk (domates ekmek yiyen adam):Karnı doyunca hafiften keyifleniyor,ekranda izlediği dizinin saçma detaylarını artık eşi mi,nişanlısı mı ya da her neyiyse bizi ilgilendirmeyen ‘aşkısı’na anlatmak üzere telefona sarılıyor.Dizide olan biteni gayet rahat,tabi ki kimsenin rahatsız olabileceğini düşünmeden anlatmaya başlıyor.Bu da yetmezmiş gibi arada sırada balgamla karışık genzini temizleme egzersizleri yapıyor.Kulaklığından dışarıya süzülen vıcık vıcık medya akıntıları kulaklarımda jilet etkisi yaratıyor.Bir kuyunun dibinde, karanlıkta sessiz sedasız oturuyor olmayı hayal ediyorum!

Arka koltuk (anne-kız):Otobüse bindiklerinden beri benim koltuğumu arkaya yatırmış olmamdan şikayetçiler.Ben de onların durmadan çalan telefonlarından ve car car konuşmalarından rahatsızım.Ancak iki taraf da şikayetlerini birbirine aktarmıyor.Anne kız kendi aralarında beni çekiştiriyorlar,bense müziğin sesini bir ton daha açarak onları duymamaya çalışıyorum.Uyumak istiyorum,yorgunluktan kemiklerim sanki vücuduma saplanıyor ama uyuyamıyorum.Otobüs uyumak için yanlış bir yer.Anne bir fedakarlık örneği göstererek tam benim arkamda oturan kızıyla yer değştiriyor.Böylece evlilik hazırlıkları yapan biricik kızı daha rahat edecek.Anne yüreği yavrusunun rahatsız yolculuk yapmasına dayanamıyor.Belki de bu birlikte son otobüs yolculukları.Bir dahaki sefere o yan koltukta ‘damat’ oturuyor olacak.Anne bunları düşünüyor olabilir.Ama kızın aklı fikri evlendikten sonra oturacakları evde.Yok efendim bazı şeyleri ucuza almış,iki tane aldığı bir şeyin ikincisine yarı fiyatını ödeyerek kar yapmış falan…Bir ara eşim de koltuğunu geriye doğru hafifçe yatırmak istiyor;arkadan tepki geliyor hemen.Bu arada saatlerdir sessiz olan fedakar anne hemen cesaret bulup bana bulaşıyor koltuğu kaldırayım diye.Oysa kolumu kıpırdatacak halim yok.Üstelik öndeki yolcu da koltuğunu yatırmış,ben arada kalmışım.Off bir uyusam şu karanlık kuyuya bir inebilsem dünyalar benim olacak.Afrika’dan Eskişehir’e ışınlanabilmek için neler vermezdim!O kadar yorgunuz ki sinirlenmeye bile gücümüz yok.

Kimsenin kimseye saygısının olmadığı ,bir nevi yürüyen bir deliler evi olan bu otobüsün içinde tıkılıp kalmışım.Yol bir an önce bitsin istiyorum.Ben zaman hesapları yaparken otobüsü trafik polisi durduruyor.Rutin bir kontrol olduğunu düşündüğümden önemsemiyorum.Ama zaman kaybı olarak kayda alıyorum.Sinirleniyorum.

Arka koltuk (anne-kız):Otobüse ilk bindiklerinde fedakar anne kızının cam kenarına geçmesini istemişti.Böylece otobüsün camından kayıp gidecek olan puslu İstanbul manzarasından fedakarlık etti.Ancak çok geçmeden benim koltuğumdan rahatsız olan kız cam kenarında olmayı da manzarıyı da umursamıyor.Annesinin yer değiştirme teklifini hemen kabul ediyor.Bu,bir çocuğun(şu an kazık kadar olması sonucu değiştirmez) annesinin fedakarlığını sömürmesi değildir de nedir?Basit bir insani olay:Bencillik!Vicdan kirliliği!Bir çoğumuzun çocukken yapmış olduğu ya da hala yapıyor olduğu gerçekler…

Trafik kontrolünden tahmin ettiğim gibi bir şey çıkmıyor.Her fırsatı değerlendirmeye bayılan sigara tiryakileri birer ikişer ağaşıya inip,hemen acele acele tüttürüp,yarısı ciğerlerine diğer yarısı üzerlerine sinen o keskin kokuyla otobüse geri biniyorlar.Hiç sigara içmeyenler için bu kapalı kutuda o keskin kokunun nasıl rahatsız edici olduğunu anlatamam.Bir de içine çektiği dumanı otobüsün içinde geri üfleyenler  var ya,hani dolmuşlarda otobüslerde de böyle tiplere rastlarsınız,işte onlara çok sinir oluyorum.

Mola yeri ,tuvalet (küçük kız ve annesi):Mola yerinde pırıl pırıl ekmek ayvalarını görünce dayanamıyorum.Birkaç tane alıyorum.Sonra lavaboya gidip bir tanesini yıkamak istiyorum.Ellerini yıkayan bir kadın var içeride.Sonra küçük kızı görüyorum.’Anne ben ellerimi yıkadım bile’diyor.Anne şaşırıyor.Küçük kız alaturka tuvaletteki küçük çeşmeyi kullanmış.Ona boyu yettiği için, çocuklar için yapıldığını düşünmüş :)Annesinin suratına yerleşen ani bir tiksinti mimiği , benim kızarmış gözlerimle ,yüzümdeki hafif  gülümsemeyle buluşuyor aynada…