Kategori: önsöz

Mektubun var Ruanda !

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ah Ruanda, canım Ruanda…

Selam olsun sana sabahları kuş sesleriyle uyandığım ülke. Yüksek tepelerin, kızıl toprakların, yeşil diyarların ülkesi. Birkaç gün sonra senden ayrılalı tam bir yıl olacak. Oysa hala kendimi kısa bir tatile çıkmışım da, er geç sana dönecekmişim gibi hissediyorum. Öyle de çıktım ya evden. Aklım hep sende kaldı. Bir daha dönmeyeceğimi bilseydim hiç öpmez miydim yeşil ağaçlarından, içmez miydim tropik yağmurlarından, çekmez miydim içime o sisli dağlarının kokusunu…

Hatırlar mısın ilk geldiğim zamanları. Koca koca yeşil ağaçlarını ve gök yarılırcasına yağan yağmurlarını gördüğümde içimde zapt edemediğim o küçük çocuğun nasıl mutluluktan deli olduğunu. Yağmuru seven biri için tam bir cennet ortamıydı. Sonra sen de biraz abarttın ama kabul et. Evmizin pencerelerinden, arka kapının altından içerilere kadar girdi yağmurların bazı zamanlar. Birkaç kere açık unuttuğum pencereden girip yatağımızı bile ıslattılar ama ben yine de hep sevdim senin o gürültülü yağmurlarını. Başlamadan yarım saat önce elektriğin kesilmesini sevdim. Sokakların ıssızlaşmasını, kuşların saklanışını, moto taksicilerin zincir gibi saçakların altına dizilişini;  suyun, toprakla buluştuğu anda bir oh çeker gibi inlemesini sevdim. Kendi ellerimle diktiğim sebzelerimi acımadan kırmasını da sevdim. Toprağı yalayıp yutmasını da. Yağmur sonrası bahçede biten mantarları ve çimlerimizin üzerine düşmüş tropik çiçekleri sevdim. Kuvvetli rüzgarın  dışarıda unutulmuş ne varsa sağa sola dağıtmasını sevdim. Domates fidelerinin arasında bulduğum çorapların hikayesidir bu yağmurlar, fırtınalar. Ve yağmurlar sonrası evin her penceresine çıkıp çocuklar gibi heyecanla gökkuşağı kovalamayı nasıl da sevdim bir bilsen…

Yağmurun da güzeldi, fırtınan da, güneşin de… Asil bir yanı var senin doğanın. Bunu laf olsun diye söylemiyorum Ruandam. Şu kısacık ömrümüzde farklı kıtalardan birkaç ülke görmüşlüğümüz var. Hiçbirinde güneşli bir güne uyanıp, öğle olmadan fırtına yaşayıp, akşama da sakin sakin, tüm o çatıları uçururcasına esip gürlememiş gibi usul usul güneşi batıran doğana hiçbir yerde rastlamadım. Evet dört mevsimin yok ama bir günde yaşamak mümkün birkaç mevsimi birden…

Seninle yaşadığım her şey bir rüya gibi geliyor şimdilerde. Hani bazı özel rüyalar vardır. Tekrar tekrar görürsün ve asla unutmazsın. İşte öyle belleğimde taze her şey. Daha dün pazardan torba torba sebzelerle gelmiş gibi eşim. Hepsini oğluma tanıtıyorum tek tek. Dünyanın en güzel muzunu yiyiyor minik Rüzgar, en güzel sebzelerini tadıyor. Yeşil limonlarının,  mis kokulu berrak çayının tadı damağımda hala. Bir paket kaldı yanımda. Kıyamıyorum içmeye. Tarihi eser gibi, dokunulmaz duruyor çekmecemde. Üzerinde goril resmi olan taze kahvelerinin müthiş kokusu yayıldı şimdi odama. Kokuların anısı başkadır. Bambaşkadır.

Sakin başlardı günlerimiz. Bahçeye kahvaltıyı taşırken kapıyı her açtığımda bir kertenkele kaçar giderdi acele acele. Renkli mini mini kuşlar çiçeklerimin misafiri olurlardı. İzlemeye doyamazdık onları. Yan komşuyla aramızda kalan su deposu gibi bir şeyin içinde bir bukalemun yaşardı. Ara sıra onun güneşlenme saatine denk gelirdi kahvaltılarımız. Rahatsız olurdu çok baktığımızda  sanki. Bazen döner giderdi bazen de kalırdı. Ne güzel böceklerin vardı Ruandam.  En canlı renkli, allı morlu fosforlu kabuklu minik yaratıkları ilk defa sende gördüm sevdim. Bir çekirgenin kendi ektiğim gelinciğe misafir oluşunu izledim günlerce. Kare kare fotoğraflarken anladım bir bacağının kopmuş olduğunu. Ondanmış dedim gelinciğe ısrarlı tutunuşu…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemyeşil yağmur ormanlarına brokoli ormanları derdim de, bu dediğime kendimce sevinirdim. Öyle güzel yeşili ben ömrümde görmedim Ruandam. Büyülü sisli ormanlarını, bambu ağaçlarını, çeşit çeşit maymunlarını, kuşlarını, uçsuz bucaksız dağlarını, müthiş çay tarlalarını gören bu gözler seni nasıl unutsun…

Sen de bizi öyle sevdin ki Ruandam halkından belledin. Suyunu ekmeğini verdin. Bunun için sana minnettarız. Aramızda ara sıra anlaşmazlıklar da oldu tabii. Coğrafyanın her ögesine saygımız var. Bir tek sıtma konusunda kortuk ve biraz kırıldık. Sen de biliyorsun ya,  öldürmüyor. Eh biraz çektiriyor. Otuz derece sıcakta nöbetten titrediğimiz günler de oldu Ruandam. Olsun varsın. Biz seni öyle de sevdik…

Vedalaşmadan ayrılmamız iyi oldu belki de Ruandam. Bir parçam sende kaldı biliyorsun. Geride bıraktığım tüm anılar bir zaman kapsülünün içinde bekliyorlar. Her köşe bucağını gezdik de bir gümüş sırtlı gorillerine konuk olamadık ya, belki bu aramızda küçük bir  oyundur. Kızıl topraklara tekrar dönmemiz için bir sebep.  Rüzgarımız büyüsün. İlk adımlarını attığı bu güzel topraklara tekrar gelecek bizimle.

Sen benim sevdiğim her şeymişsin. Biz gelene kadar tüm güzelliklerinle tüm sana ait doğanla ve o güzelim sıcak gülüşlü çocuklarınla sağlıcakla kal Ruandam…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Reklamlar

Doppler- Erlend Loe

imageOrta sınıf bir kentlinin varoluşunu sorgulaması üzerine bir roman Doppler. Aniden insanın kafasına dank eden gerçekler vardır. Bir çoğumuz bununla erken yüzleşirken diğerlerimiz Doppler gibi koca bir hayatı yaşadıktan sonra karşılaşır. Elbette onun gibi uç hikayeler yaşayanlar da var ya da kararlar alıp uygulamayı ütopya gibi görenler de. Bir sabah uyandığında tamamen farklı bir hayat yaşamak istediğini fark edip, geleceğini o yönde şekillendirmek isteyenlerin hikayelerini çok duymuşuzdur.

Kahramanımızın dönüşüm süreci ise birdenbire başlıyor. Uzun uzun düşünme sonrası alınan kararlar yok. Bir gün ormanda bisikletten düşüyor ve her şey o anda gelişiyor. Sanki beynindeki reset tuşuna basılmış gibi. Orman onunla konuşuyor, sessizlik büyüsüne kapılıyor ve kafasının içindeki kirlilikleri silmeye başlıyor.

Esprili, akıcı ve sürükleyici bir dille okuyorum Doppler’in öyküsünü. Her şeyi geride bırakıp ormana gidip çadır kuruyor. Çoğunuzun aklından böyle bir deneyim geçirmeyi hayal ettiğini biliyorum. Ama açlıkla nasıl baş edeceksiniz? Bir geyiğin kafasına bıçak saplayabilecek kadar cesur musunuz ? Ya da komşularınızın evine girip gizli gizli çikolata çalabilir misiniz? Bize akıl dışı ve imkansız görünen her şeyi olabildiğince doğal yaşıyor Doppler. Kendince haklı yanları var ve bunları onu suçlu görenlere açıklayabilecek kadar da akıllı. Hatta onları etkileyecek kadar da inandırıcı. Hayatı başarı ile dolu ve en sonunda bu başarının onu ele geçirdiğini düşünüyor. Sanki başarılı olmak için yaşamış. Başkaları için başarmış, ve tüm bunların zaman kaybı olduğunu fark ediyor aniden.

Yalnızlık onun için bir amaca dönüşüyor. Ne kadar yalnız olursa kendine o kadar yaklaşıyor. Ama her şey onun istediği gibi gelişmiyor. Bir kere acayip bir bağımlılığı var. O olmadan yaşayamaz. Ormana sığınmasıyla ters düşen bir bağımlılık. Birkaç yerde gözümüze takılan tezatlıklar aldığı kararla yaptıkları arasında uyumsuz görünüyor. Ama bu Doppler bizden daha iyi bilir deyip pek kurcalamıyorsunuz. İnsanlardan ne kadar uzağa giderse gitsin bir şekilde onlarla iletişim kurmak zorunda kalıyor. Çünkü bu insanın doğasında var. Ama iletişim şeklini ve kalitesini belirlemek bizim elimizde. Onun da göz ardı edemediği noktalar oluyor ve hikayesi bunlarla dallanıp budaklanıyor. İki çocuk babası olması da işlerini hiç kolaylaştırmıyor.

Kuzey ülkelerinin insanlarının daha sorunsuz, rahat bir hayat yaşadıklarını düşünürüz hep. En azından ekonomik olarak daha gelişmiş ülkeler ve sosyal anlamda halkları daha şanslı. Hep zannederiz ki orada herkes mutlu, ölümcül hastalıklar yok, kimsenin evine hırsız girmez. Bunlar gibi kötü şeyler onların başına gelmez. Doppler bizim bilmediğimiz yönlerini anlatıyor Norveç’in. Ülkesi hakkında epey içini dökmüş.

Her şeyi bir çırpıda silip atsaydı ve ormanda aksi, tüm dünyaya kendini kapatmış, yabani bir insana dönüşseydi ve biz onun iç konuşmalarını okusaydık bu kadar keyifli bir roman olmazdı. Yaşadığı çelişkileri, inadını, inançlarını böyle doğal anlatması hikayeyi zenginleştirmiş. Zaten oldukça akıcı bir dil var. Karakterlerin zenginliği ile de kurgu daha da şenleniyor. Birkaç karakter ise sanki başlı başına birer hikayeye konu olacak kadar ilginç. Son yok kitapta. Bir devam gelecek hissi yaratmış. Ama bizim çokça kullandığımız ‘inşallah’ ile bitirmiş. Yani ne olacağı belirsiz. Belki de böylesi daha iyi. Bizim bildiğimiz bir Doppler var ve o şimdi Gregus ile ormanın derinliklerinde bir yerlerde…

Boynumda Bir Dize İnci – Reyhan Yıldırım

 

IMG_1988İlk öykü ile birlikte kitabın adındaki incilerin boğazımda tek tek sıralanacağını, geçit vermez bir düğüme dönüşeceğini anlamıştım.

Bir hiç uğruna sonsuzluğa itilen hayatlar ile başlıyor kitap. Hiç uğruna akan kanlar ile yıkanıyor satırlar. Unutan insana, unutan topluma bir sesleniş Boynumda Bir Dize İnci.

Sonrasında baş rolde kadınların olduğu öyküler ile devam ediyoruz. Kadınlığa yüklenen ağır bedeller, bu bedellerin altında onu taşımaya zorlanan narin bedenlerin hikayelerini dinliyoruz. İç seslerini, umutsuzluklarını, düşlerini paylaşıyorlar bizimle.

Öykülerdeki melankolik atmosferi çok sevdim. Reyhan hanım bana katılır mı bilemem ama ben Selim İleri’yi andım onun satırlarını okurken. Belki de hüznü anlatışlarındaki o güzellikten dolayı böyle bir anımsama yaşadım. Doğanın, çevrenin detaylı ve yoğun anlatımı büyüleyici. Hemen hemen bütün öykülerde mekanın içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Poyraz saçlarınızı savuruyor, dolunay gecenizi aydınlatıyor, uzun mavi kapılardan geçip, usul usul ferlenen mumlarının ışığında eşyalardan yayılan çam kokusunu çekiyorsunuz içinize.

En sevdiğim, en çok etkilendiğim öykü Özne-siz. Asu(de) ‘nim buğulu dünyasından çıkmak istemedim. Üstelik bu öykü yeni bir şair kattı hayatıma; Umarsız Penolepe’nin yazarı Yannis Ritsos ile tanıştım.

Ve aynı öyküden sevdiğim birkaç unutulmaz  satır :

‘’Geleneksel bir korkumuz var, anımsayalım: bazen tanrılar cezalandırırlar mutluluğu. Coşkulu  çıkışlar ve coşkulu inişler, yazgısıdır insanın. Aşk var! Aşk yok! Belki… Of, of… Aşk dediğin ne ki? ‘’

‘’Feribot, neredeyse boş. Tanrılar henüz yazılmış öyküleriyle dertop edip gönderiyorlar hayranlarını karşı kıyıya; ufak-tefek bir sarışın; bir ergen sızısı; bir kurgunun üç yüzlü kahramanı ki içlerinden biri korunmaksızın sevişmiş Apollon’un burnuyla. Üstelik nereyse eminim; verilen ne ilk, ne de son kurbanlar olacak bunlar. İnsanlık tarihi boyunca dolup taşan bütün şu sunaklar… Kara kara düşündüğüm şey şuydu; ‘ben ‘ diyeceğim biri var mı şu hayatta? ‘’

‘’Ve dostlar… ben asıl, bir öğleden sonra ve hala umutluyken, gözlerinde can çekişen kış güneşini seviyorum. Mesela kargalardan hoşlanmam. Ama bir sabah, bir karganın kara kanadına takılan güneş ışığı takılmıştı gözüme, ”İşte yaşam!’’ demiştim. Şimdi nerde olursam olayım karda kargalar için bahçeye ekmek ufalıyorum. Gerisi, hikaye! ‘’

 

İnsanlık halleri ile devam ediyor öyküler ; Küçük kaçamaklar, şehirden kaçışlar, iç dünyalarda gezintiler. Kimi zaman delirmenin eşiğindeki o ince çizgide yürüyor kahramanlar. Ve her satırda inci gibi bir dil, usta bir anlatım dikkat çekiyor.

2016’nın melankolik güzeli Boynumda Bir Dize İnci’nin  o narin kapağındaki Tim Burton kahramanlarını anımsatan mavili güzele selamlar. Ve de elbette Reyhan Yıldırım’a teşekkürler.

 

Bir Nedene Sunuldum

semih1Daha önce Yalçın Tosun’a an’ların sihirbazı benzetmesini yakıştırmıştım. Bu kitabıyla da, insan hayatının o kimsenin farkında olmadığı şeffaf ve bir o kadar mahrem anlarının, kısacık bir zaman diliminde asılı kalmış, boğazda düğümlenmiş hallerini duygulara bölerek anlatıyor. Duyguları parça parça yapıyor, her öyküde hepsine uygun birer ruh seçiyor. Utanç, pişmanlık, sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, keder, arzu hepsi narin kahramanlarının  kısacık hayat dilimlerinde baş rol oyunuyor.

Öyküleri gazete makalesi gibi okuyup geçmeyiniz. Öyküdeki mekana misafir olunuz, kahramanın ikram ettiği duyguyu üzerinize yakışacak mı diye denemekten korkmayınız. An’a bırakınız kendinizi. Ancak o zaman anlayabilirsiniz öykünün sırrını.

Türk edebiyatında farklı bir yeri var Yalçın Tosun öykülerinin. Bir ruhun penceresinden içeriye bir kaçamak bakış atmışsınız, sahibine her an yakalanacakmışsınız tedirginliği yaratıyor okuyucuda. Damakta bıraktığı kekremsi tad, hafızada uzun zaman varlığını koruyor. Bir sonraki kitaba kadar o duygu içinizde bir yerlerde yaramaz bir çocuk gibi koşup oynuyor.

Film ve Dizilerde Edebiyata Rastlayınca

 

10628457_1478591499060819_1650313878918604260_nDaha önce İçinde Okumak- Yazmak Geçen Filmler dosyası ile edebiyata yakın duran, izlerken okumak hevesimizi arttıran filmlerden bahsetmiştim. Bu kez izlediğimiz film ve dizilerde karakterlerin okuduklarına odaklanalım istedim. Yönetmenin ya da senaristin ince düşünülmüş fikirlerle yerleştirdikleri kitaplar mı bunlar? İzlediğimiz sahne, içindeki karakter, okuduğu kitap ile ilgili mi? Ya da çok derin anlamlar yüklenmeden daha hafif amaçlara mı hizmet ediyor bu durum? İnternette biraz araştırma yapınca benim gibi düşünenlere rastladım. Ame ne yazık ki hiç biri türkçe tartışmalar değil. Örneğin yukarıdaki fotoğrafta Sawyer 3. sezonun bir bölümünde Ayn Rand- Hayatın Kaynağı’nı okuyor. Bu konu üzerine bir forumda ilginç tartışmalar okudum. Kitaptaki karekterlerle dizideki karakterleri kıyaslamaları farklı yorumlar içeriyor. Merak edenler için link burada. 

Bir diziyi izlerken ya da filmi seyrederken karakterlerin ne yaptıkları, ne giydikleri, davranışları, konuşmaları, meslekleri hikaye ile ilgili. Peki ya okudukları kitaplar? İzlerken sadece bakıyor muyuz, ayrıntılara anlam yükleyerek izlediğimizin bize ne verdiğini düşünüyor muyuz? Tartışıyor muyuz sonrasında?

Bu yazı biraz da kafamızı karıştırsın, bir daha izlerken farklı düşünelim, görmeye anlamaya çalışalım. Belki ortaya ilginç tartışmalar çıkar, ne dersiniz?

Aşağıdaki listenin oluşabilmesi için izledikleri filmlerden kareleri paylaşan arkadaşlara teşekkürler 🙂

Desktop12Don Draper bulunduğu yere kendi çabalarıyla gelmiş bir karakter. Mesleğinde merdivenleri hızla tırmanırken arada sırada düşüşlerine de tanık olduk ama hiçbir zaman takım elbiseli  halinden ve jöleli saçlarından ödün vermedi. Dizide en çok kitap okurken gördüğüm karekter olması nedeniyle bu yazıda ilk sıralarda yer almayı hak etti. Sawyer’in giriş karakteri olması sırf okuduğu kitaptan dolayı tarafımca torpilli olmasından. Yoksa Don daha çok puanı olan karakter 🙂 Don’un okuduğu kitaplar; Leon Uris- Exodus , Philip Roth- Portnoy’un Feryadı, Frank O’Hara- Meditations In An Emergency, Dante – İlahi Komedya İnferno ve Charlotte Perkins Gilman – The Yellow Wallpaeper. Bu arada patronlardan Bert Cooper da sıkı bir Ayn Rand hayranıydı.

Chris Wilton, bir Woody Allen filmi olan Match Point’te The Cambridge Companion to Dostoevsky okuyor:

tumblr_lnfq45qhQm1qkv74mo1_500Sevimli film Little Miss Sunshine’da, konuşma orucu tutan Dwayne Nietzsche‘den Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü okuyor:

dwayneWanda Adında Bir Balık’da Otto karakteri de  Nietzsche okuyor:

tumblr_n0oj5tzZ4j1tre84mo1_400Moonrise Kingdom’da Suzy Bishop  Shelly and the Secret Universe’i okuyor: (Kitap gerçekten var mı yoksa film için mi tasarlanmış o bilgiye ulaşamadım.)

mk-11Tesadüf filminde Sarah Thomas ( Kate Beckinsale) Kolera Günlerinde Aşk’ı okurken görünüyor :

Marquez-5001Colorado dağlarında bir otele kış ayında göz kulak olmakla görevli Jack Torrance ailesiyle beraber burada korkunç bir cinnetin ortasında kalır. Anne Wendy Torrance oğluyla kahvaltı yaparken J.D Salinger ‘dan Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuyor:

Shining_011PyxurzConspiracy Theory’de Jerry ( Mel Gibson) da saplantılı bir şekilde hep bu  kitabı okuyor; Çavdar Tarlasında Çocuklar

bb4a6-juliaandmel

 Rectify dizisinde Amantha,  Nassim Nicholas Taleb‘in Black Swan –The Impact of the Highly Improbable adlı kitabını okuyor. Türkçeye Siyah Kuğu- Olasılıksız Görünenin  Etkisi olarak çevrilmiş.

tumblr_n8lk2jOpjB1rm9irpo1_500

 

 

 

 

 

 

 

 

Karakterlerin bol bol kitap okudukları film My Afternoons With Margueritte ‘da, sevimli teyzemiz Margueritte okuma bilmeyen Germain’e Albert Camus’un Veba kitabını okuyor.

11İç savaşın eşiğindeki Bougainville Adası’ndaki yerli öğrencilere öğretmenlik yapan Bay Watts, çocuklara Dickens’ın ‘Büyük Umutlar’ını okuyor:

Mr-Pip-2.0-569x380

Killing Season’da Robert De Niro For Whom The Bell Tolls, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u okuyor. De Niro’yu kitabı okurken gösteren bir görsel bulamadım ama elinde kitaplı tek fotoğrafı olan bununla yetinelim:

deniropostersmallervOnur Ünlü’nün tartışmalara konu olan  Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde Duvarların arkasını gören ilginç karakter Cemal, eşini onu aldattığını düşündüğü için döver. Sonra özür dilemek için ona Shakespeare’in “Sonet”lerini alır ve okur;

0000441253-610x2506894320-21970Only Lovers Left Alive’da Eve, Detroit’e yolculuk ederken bavuluna kitaplar koyar. Bunların içinde Don Kişot ve Elif Şafak’ın Aşk’ı da vardır. Eve’in kütüphanesinden kitaplar:

only-lovers-left-alive02book5Bavulundaki ve kitaplığındaki kitapları anlatan ayrıntılı bir yazı okumak isteyenleri şuraya alalım.

Uzun soluklu tv dizisi Ezel’de zaman zaman kitapların bahsi geçti. Ezel’in kardeşi Mert, Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okurken göründü bir bölümde. Diğer bölümlerde adı geçen kitapları bir blogcu arkadaşımız listelemiş. Merak edenler buradan okuyabilirler.

The Avengers’daki Loki karakterinin kitaplığında da ilginç kitaplar var. Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde, The Prison Notebooks, ve de The Allegory of the Cave.

tumblr_inline_mt0vgrQS8d1qz4rgpVe son olarak Bernhard Schlink’in aynı adlı kitabından filme uyarlanan The Reader filminde Michael’in Hannah’a okuduğu kitaplar; The Odyssey, Çehov’dan The Lady with the Dog, Friedrich Schiller’dan Intrigue and Love, Gotthold Lessing’den  Emilia Galotti.

Desktop13

 

 

 

Maviyse Güzeldi – Betül Yeniçeri

maviyse4 Sahaf Kitap nette takip ettiğim kültür sanat ve edebiyat haberleri yayımlayan bir blog. Arada sırada yazarı Betül Yeniçeri ile twitter üzeirnden paylaşımlarımız olmuştu. Öykü Günlükleri    ‘ni takip ediyor ve bize geri dönüşlerde bulunup fikrini söylüyordu. Bloglar arası bu iletişim ile aramızda bir dostluk başladı. Sahaf Kitap sayfalarında bir gün Yaşama isimli bir öyküyle  karşılaştığımda çok şaşırdım. Yazdığını bilmiyordum. Aslında hakkında bilmediğim daha çok şey vardı. Yıllardır biriktirdiği şiirleri vardı. Ve bir gün onları yayımlamaya karar verdi. Bir şiir kitabına en çok yakışacak isimlerden biriyle çıktı karşımıza : ” Maviyse Güzeldi ”

Maviyse Güzeldi, içinde hüzün, özlem, içsel hesaplaşma, umudu arayış ve an’dan kaçış üzerine ruh akışlarından oluşuyor. Kitabın kapağında mavi bir odada banyo yapan yalnız bir kadın var. Sanki şiirlere bir sesleniş bu resim. Kadın kendini değil, ruhunu yıkıyor. Şiirler de  ruhumuzu arıtan büyülü dizelerden oluşmaz mı?

Betül Yeniçeri’nin blog yazılarının yanı sıra çeşitli dergilerde de yayımlanmış eserleri var. Basılı yayının dışında internet ortamında da bazı şiirlerini okumak mümkün. Antoloji.com adresinden son eklediği şiirlerini okuyabilirsiniz. Özellikle en son eklenenlerden ”İzin Verirsen Eğer ” ve ”Çilemiz” şiirleri benim en beğendiklerimden.

Yazarın izniyle kitaptan en sevdiklerimden biri olan ”Adres” şiirini burada paylaşıyorum:

Adres

Adresim var hiç olmazsa

Şöyle iki kelime yan yana geldi

Göz dolduracak, ağızlar dolacak

 

Belli belirsiz bir mırıltı

İyiyim diyorum

Takvim yapraklarına geçebilirim

Oradan saatlere

Ve bir yılı tüketirim

Yıllar birikir

Unuturum saymayı

Bir uçurumdan düşerim

Eylem tamamlanmaz

Sonzsuzlarca düşmek, takvim, saat

Şimdi…

Betül Yeniçeri

 

Betül Yeniçeri, Maviyse Güzeldi – Kurgu Kültür Merkezi Yayınları

 

 

 

 

Zamanın Farkında- Şule Gürbüz

ZAMANKambur’la başladığım Şule Gürbüz serüveni İletişim Yayınlarından çıkan Zamanın Farkında kitabı ile devam ediyor. Kitapta beş farklı öykü yer alıyor. Beş öyküdeki karakterlerin hepsi de ‘’ kendi kendine konuşan, ömrünün bütün didinmesini kendiyle yapan, bu nedenle de bir türlü galip gelemeyen’’ kişiler. Bir içe bakma kitabı Zamanın Farkında..

Müzik hocası;

‘’ Hiçbir zaman, hiçbir an kendimi unutup, nasıl göründüğümü yok saymadığımı, geri çekilip çekilip kendime bakmaktan, gördüğümü beğenmeyip ona hayalimdeki şekli veremeye çalışmaktan önümdekini hep ıskaladığımı görüyorum şimdi. ‘’Peki şimdi görüyor musun?’’ diye sormayın, onun da var en az bir on beş senesi. İnsanın ömrü herhalde bu yüzden uzun, bir halt ettiğinden değil, ne halt olduğunu on-on beş senede bir anlamasından.’’ der. Sürekli kendiyle savaş halindedir. Kendisinin deyimiyle yeniyetmelik zamanlarında başlayan bir şeyler çalma hevesinin peşinden gider. Müzik onun için bir tutkuya dönüşürken, öğrenme yolundaki adımları saçma bularak dışlayacak, dışarıya ‘’normal’’ insanı oynarken, kendi ruhunun derinliklerinde iç hesaplarıyla yaşlanıp gidecektir. Öykü, müzik hocasının hayatını gözden geçirmesi, ‘’ ne halt’’ olduğunu anlama çabası üzerine kuruludur. Kitabın bir içe bakma kitabı olduğundan söz etmiştim. Müzik hocasına paralel bir düşünme sürecine girmemek elde değil. Bir anda kendimi büyük bir hesaplaşmanın ortasında buluyorum okurken. Bu bakımdan tehlikeli bir öykü. Huzursuzluk yaratıyor insanda.

Öyküde, karakterimizin Vafir Bey ile yaptığı bir konuşma var. İçinde bulunduğu dünyada yaşadıklarını sorgularken, öldükten sonraki sürece bile kafa yormayı ihmal etmiyor:

-Vafir ağabey Allah’ın rahmeti sonsuz ya, öbür tarafa gidiyoruz ki; Allah Rahman sıfatıyla şirke sapan hariç herkesi affetmiş, kimi istersen orda, buradan üç, beş eksik ya var ya yok. Bilmediklerimizden eski kuşakların da ilavesi ile ortalık Darünnedve’ye dönmüş. Ölsek de kurtulsak da diyemiyoruz. Eee ne olsa cennet halkı, istedikleri her şeyden sebil, bunlar da yine istemezler mi pop müzik, neskafe falan, aklıma geliyor, bu rahmetin sınırını bir iyi öğrensek ağabey, Vafir ağabey, Şeyh-İ Ekber ne der?

-Umdurup umdurup aşağıya yuvarlar, merak etme.

-Ediyorum Vafir Ağabey ,ediyorum, dahası titriyorum. Orada da tenha köşe mi arayacağız? Cennet halkı fazla neşeli, kendinden emin, cehennemlikleri kötüleyip, ibadeti, itaati ile mi övünüyor olacak, kaç puanla girdiğini mi söyleyip duracak, nelerle aldanacaktı da şeytana külahı ters giydiriverdi bunları mı anlatacak, vakit de bol, ölüm, kaza bela da yok. Bunlar da cennetteki yeni cehennemlikler mi? Titriyorum elbette Vafir abi, titreyişten nasıl titrediğimi bile anlatamıyorum. ‘’

İnce bir mizah anlayışını bir lokma tadarken, bir yandan da insanı düşündüren bir diyalog.

Sadece Müzik Hocası öyküsü bile saatlerce üzerinde konuşulacak, alıntılar üzerinde durulacak bir metin. Şule Gürbüz’ün insanı kışkırtan, düşünmeye sevk eden, sorgulatan, yargılatan bir tarafı var. İnternette yer alan röportajlarını okurken, insan olma hali ve ‘’ne halt’’ olduğumuzu anlama kaygıları arka fonda sinsice yayılıp, insanı tedirgin ediyor.

Diğer öykülerde, Cansın, Leyla, Çakır ve Aslan Bey karakterlerinin kendi iç dünyalarındaki konuşmalarını dinliyoruz. Yazarımız, bu öykülerde kimi yazar ve eserlerine de yer vererek karakterleri aracılığıyla göndermeler yapıyor. Jack London’ın Martin Eden’ı, Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’si, Çehov, August Strindberg, Georg Trakl, Comte de Lautréamont ve Cansın isimli öyküde banyodaki kitaptan fırlayan karakter olarak Francis Bacon karşımıza çıkan yazarlar ve eserleri. Özellikle Francis Bacon’ın Denemeler’i üzerine oldukça yoğunlaştığını görüyoruz. Bacon’ın Cehennemi adlı bölümde, Bacon’ın savunmasını okuyoruz.

Okumakta en zorlandığım, sık sık ara vermek ihtiyacı hissettiğim öykü, kitaba da adını veren Zamanın Farkında. Aslan Bey, sindirilmesi zor bir karakter. Yazarın, karakterin üzerine çizdiği detaylar, ince ince işlenmiş, anlaşılması için de, yazıldığı kadar emek gerektiren noktalar. Aslan Bey’in bir salyangozun hayatını kurtarmasını umut verici bir olay olarak hatırlaması, fakat, öykünün sonlarında bir âmâ kadına ettiği yardımı kendi terazisinde tartarak cennet hesapları yapmasının saçmalığını fark etmesi vicdan muhasebesi yapmasına bir  örnek. Aslan Bey’in kendini anlamaya yönelik çırpınışlarında kendi boşluklarımızı da doldurmamız mümkün;

‘’ Hani hastalıktan kalkanın nekahet halinin yaşama tutunmak zannedilen bir hali vardır ya, o aslında yaşamın tutunacak ve tutulacak bir yeri olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani büyük dertlerin terbiyesinden geçenin sükûneti vardır, o aslında dert ne denli büyük olursa olsun sükunetten başka yapacak bir şey olmadığının anlaşıldığı haldir. Hani benim indiğim kuyuda aklımı adeta bırakışım var ya, o da aslında yanımda taşımaya değer bir şey olmadığını anlamanın ve ne taşıdığımı bilmenin seyahatidir. Kendini bir kez çıplak gözle görebilse insan, bir bakabilse, yapamadıklarına değil bu hali ile yapabildiklerine şaşar. Bir kez gerçekten görebilse olmuşu, verilmiş, olabilecek her şeyin aşinası olur artık. Aşinası olunan artık tiksinilen ve inleten değildir. Sadece kime ne kadar gösterileceğinin tedbiri alınır; aşinalık tedbirleri. Kırgın değilim. Gördüm ve önümdekinden başka bir şeyim olmadığını anladım. Önümdeki bir parça zaman, farkına varabildiğim kadar.’’

 Şule Gürbüz’ün yoğun bir anlatım tarzı var. Cümleler uzun, arada duraklar var, dinlenip düşünceyi sindirip, öyle devam etmek gerekiyor. İnsanlar hakkında cesur gözlemleri var. Müzik hocası, Aslan Bey ve Cansın’ın aile ve toplum eleştirilerindeki açık sözlülükleri, yazarın gözlemlerinin derinliğini gösteriyor. Kızı İngiltere’ye birkaç aylığına kursa gitmiş Nebahat Hanım’ın İngiliz çayı uzmanı havaları, malum okullardan mezunların evlerinde aynı kitapların olması, müzik hocalığı yapan yaşlı adamın evinde ders verişini acınası tonlarla anlatması, Leyla’nın tüm hayatını yanlış bilgilerle hazırlattığını unuttuğu astroloji haritasına bağlı kalarak geçirmesi, yaşadığımız zamanın ev sahibi insanlarına dair sıradan ama etkili örnekler.

İnsan olmak ve ne olduğunu anlamak adına yazılmış, kişilik tahlilleri içeren bir öykü kitabı Zamanın Farkında. Yazarın bir röportajında da dediği gibi;

İnsan neticede çok sınırlı bir şey. Kendisine umman dememesi lazım; dese dese, havuz diyebilir. Kiri, durgunluğu, dışardan gelen kıpırtıları kendi hareketi sayması, içine düşeni atamaması ile. Yüzebilir, birkaç kulaç atabilir ama gider kafasını vurur. İnsanın kul olmayı küçümsememesi gerek. Sonuçta, bir şeyin içerisinde çok kalamıyor, içine girdiği şey olamıyor.’’ *

 

* Başar Başaran’ın 26.11.2011 tarihli Birgün Gazatesi’ne yayınlanan röportajıdan alınmıştır.