Kategori: kitap

Havaalanı Balıkları – Angelika Overath

image1

Dünyanın farklı yerlerinden gelen balıklar, yapay bir akvaryumda; kimsenin bilmediği zorlu çalışmalardan sonra oluşturulmuş, doğala en yakın hale getirilmiş ama yine de yapay olan sularda yüzüyorlar. Akvarist Tobias bu akvaryumun oluşturulmasında kurulum aşamasından beri görevlidir ve görünen o ki bu akvaryum biraz da onun hayatıdır. Balıklarla olan iletişimi duygusal boyutlara ulaşmış. Öyle ki elinden beslenmeyi seven türler var. Ancak havalimanı transit bölgesindeki bu görkemli akvaryumun ne denli itinayla kurulduğu, içindeki suyun balıkların yaşayabileceği hassaslıktaki dengeye gelebilmesi için haftalarca uğraşıldığı gibi önemli ama hayati bilgilerin kimsenin umurunda olmaması epey canını sıkıyor. Gelip anlamsız sorular sormaları, balıkların fotoğraflarını çekmeleri, camları el izleriyle doldurmaları durumlarında ne kadar sinir olsa da bir şey yapamıyor. Ne de olsa orada görevli ve onların her sorusuna cevap vermek zorunda. Tobias deniz atı besliyor, yeni doğanları büyütüyor. Denizatları ile ilgili epey bilgili.

Elis bir dergi fotoğrafçısı ve mesleği nedeniyle dünyada epey ülke dolaşmış. Pilot sevgilisinden ayrılalı henüz fazla olmamış, ama hüzünlü ve kararsız bir duygu durumunda hala. Hem işi gereği, hem de biraz kişiliği nedeniyle insanları gözlemlemeyi seviyor. Bu bir refleks gibi onda. Elis’in gözünden havalimanı transit bölgesini, yolcuları ve binanın içi de dahil olmak üzere her ayrıntıyı izlemek güzel.

Ve sigara tiryakisi. Önemli biyokimya kürsülerinden birinin başkanı. Bilimadamı. Havalimanında sigara içme odasında geçmişini ve bir mesajla biten evliliğini sorguluyor. Her şey yolunda gidiyor gibi görünen, dışarıdan herkesin imrendiği çift durumundayken nasıl oldu da bitti evlilikleri. Sigara odasının gri dumanı altında sorgulanan hayat içilen viskinin de eşliğinde iyice bulanıklaşıyor…

Havalimanları içinde soluduğunuz hava başta olmak üzere son derece yapay ortamlar. Işıklar, koltuklar, hatta yiyecek içecekler bile orada başka renkte ve tatta. Orada kalış süresi boyunca insan daha gergin daha sabırsız oluyor. Uzun bir yolculuk öncesi ya da uzun bir yolculuktan sonraki transit molada insan nasıl rahat ve huzurlu olabilir ki zaten. Kitaptaki akvaryum yapaylığıyla havalimanına benziyor. Tobias uç bir kişilik olmasına rağmen biraz orada çalışanları da temsil ediyor. Ve sorunlu yolcular, yorgun ve kendi içlerinde çatışan üstelik bu haldeyken bir yerlere yetişme kaygıları olan insanlar var. Yazar, evlilik sorunu olan bilimadamını, hayatını sorgulayan Elis’i ve zamanının çoğunu akvaryumun başında yani sürekli havalimanında geçiren Tobias’ı seçmiş, hikayelerini anlatmak için. Her bölüm bir karektere ait. Onların gözünden anlatılmış.

Tobias kitaptaki ana karakter gibi. Hikaye onunla derinleşiyor. Onu diğer karakterleden daha fazla anlatmış yazar. Ve yaptığı işe, akvaryum hakkındaki detaylara daha çok yer vermiş. Balıklar hakkında epey bilgi öğreniyoruz Tobias ile. Anemonlar ve mercanlar hakkında ve hatta denizatları hakkında çok güzel detaylarla okuyucu epey bilgilendirilmiş. Tobias’ın akvaryum dışında bir ilgi alanı daha var. İnsanları izlemekle kalmıyor, uyuyamayanlar için biriktiriyor. Uyuyamayanların yorgunluklarını biriktirip sınıflandırıyor. Huzurlu yorgunlar, hüzünlü yorgunlar, beraber olmanın verdiği güvenle yorgun çiftler. Yalnız seyahat eden yorgunlar kendilerini uykuya ve yorgunluğa bırakamıyorlar, erteliyorlar uykularını. Tobias için yolcuları gözlemlemek sıradan bir alışkanlık haline gelmiş. Elis’le belki de ikisinin de henüz haberdar olmadığı ortak noktalarından biri bu. İzlemek.

İçine kapanık bir kişilikle, dünyayı dolaşmış bir fotoğrafçının kendi düşüncelerinden kaçarak başladıkları enteresan diyaloglarla sürüyor hikaye. Aralarındaki bu kalitesi belirsiz iletişim nereye götürecek onları ilgiyle okuyoruz. Ve sigara tiryakisi bilim adamı beyefendi, kendi kendini sorgulamada ne kadar derinlere gidecek ilerleyen sayfalar bize ne gösterecek merakıyla okumaya devam ediyoruz.

Havalanı Balıkları ilginç bir kitap. Bir anda hikayeye dahil oluyorsunuz, sonra birden akvaryumun derinliklerinde kayboluyor, yolcular üzerinde uçuyor, sonra karakterlerin dünyasında sendelerken buluyorsunuz kendinizi. Diyalogların zayıf olduğu bir roman. İçedönük karakterler bunu gerektiriyor elbette ve de az diyalogla neler anlatılabileceğine iyi bir örnek. Yine de bana bir şeyler eksik gibi geldi bu romanda. Okuyup bitirdiğimde önüme birden bir kapı çıkmış gibi hissettim. Düz yolda giderken aniden yol bitti.  Belki de onların hikayesi bir yerlerde hala devam ediyordur. Ve yazarın istediği tam da budur. Okurun kafasında sor işaretleri bırakmak.

Reklamlar

Moby Dick – Herman Merville

Çünkü tıpkı o korkunç okyanusun yeşil toprağı çerçevelediği gibi, insan oğlunun ruhunda da huzur ve sevinçle dolu bir Tahiti adası vardır; ve yarı yarıya gizemli kalan bir yaşam olanca korkunçluğuyla bu adayı çepeçevre sarar. Tanrı seni korusun! Bu adadan uzaklaşma sakın, bir daha geri dönemezsin.” 
 Bir deniz destanı Moby Dick. Umutsuz bir savaşın içinde debelenen sıkıntılı bir ruhun romanı. Her şey Kaptan Ahab’ın hayatını adadığı intikam duygusunun izinde ilerliyor. Kendi içinde büyüttüğü müthiş kin ruhunun sınırlarını aşıyor onu insanlıktan çıkarıyor. Deliliğin sınırlarında geziniyor ve bu hal ona tarif edilemez bir güç sağlıyor.

Olayları anlatan Ishmael parasız kaldığı bir dönem denize açılmaya karar verir. Uygun gemiyi bulmak üzere yola çıkar. Bu süreçte izbe bir handa vahşi bir zıpkıncı ile bir odayı paylaşmak zorunda kalır. Adamın adı Queequeg’dir. İlk tanıştıklarında onu korkutan bu iri yarı adamla daha sonra iyi arkadaş olurlar. Ishmael’in ağzından anlatılan roman daha ilk bölümlerde sürükleyici ve esprili bir dille yola devam edeceğimizi müjdeler. Okuyucuyu meraklandıran, ilgisini tetikte tutan bir anlatımla bölümler ilerler. Queequeg ve Ishmael Pequod adlı gemide iş bulurlar. Roman,geminin kaptanı Ahab’ın izinde olduğu beyaz balina Moby Dick’i arama sürecini ve bu süreçte yaşadıkları maceraları anlatır.

Önce gemideki kaptanları ve tayfaları tanıtır bize Ishmael. Sonra gemideki günlük hayat, karşılaştıkları diğer gemiler hakkında bilgiler, okyanus boyunca ilerledikleri bölgeler hakkında bolca bilgi verir. Bunları anlatırken mitoloji ve edebiyat bilgisinden de yararlanır. Anlatıcı epey zengin bir dile sahip. Bu sayede ortaya çok keyifli bir roman çıkmış.

Ishmael’in anlattığı hikaye boyunca balinalar hakkında çok detaylı bilgiler içeren bölümler, okumayı biraz ağırlaştırıyor. Müthiş bir gözlem ve araştırma sonucu yazılmış olan bu bilgiler sayesinde özellikle ispermeçet balinaları hakkında epey gerçek öğreniyoruz. O zamanın petrolü olarak görülen balina yağının izinde ne kıyımlar yapılmış, inanması gerçekten güç. Bazı bölümlerde aktarılan tüm o detaylar insanı gerçekten üzüyor. Hiçbir şeyden habersiz bebeğinin kordonu daha hala bağlı olan balinalar, zıpkınlanma anında davranışları, köpek balıklarının akan balina kanları içindeki çıldırışları… Bu sahneler okuması epey güç sahnelerdi.

Uçsuz bucaksız denizin ortasında mavinin tüm tonlarının anlatıldığı bölümlerde, doğanın gücü ve eşşsiz güzelliği insanı büyülüyor. Rüzgarın esişi, dalgaların dansı, gecenin görkemi ve kudreti en güzel kelimelerle anlatılmış. Bazı bölümler insanda gerçekten büyük bir etki bırakıyor;

” Yukarılarda, küçük, beneksiz kuşların, kar gibi beyaz kanatları savruluyordu; gökyüzünün tatlı, kadınca düşünceleriydi bunlar. Ama aşağılarda, dipsiz mavi derinliklerde, güçlü ejderhalar, dev kılıç balıkları, köpek balıkları sağa sola saldırıyorlardı. Erkek denizin azgın, bulanık, kanlı düşünceleriydi onlar.” 

” Ama çok geçmeden öyle tatlı, öyle güzel havalara geldik ki, dünyanın cıvıl cıvıl sevinci, kaptan Ahab’ın içindeki kara bulutları yavaş yavaş dağıtır gibi oldu. Al yanaklı iki genç kızı andıran Nisan ve Mayıs ayları, asık yüzlü kış bahçelerine oynaya oynaya nasıl girerse, en çıplak, en sert, en çok yıldırım yemiş eski meşe ağacı, bu sevinçli konukları birkaç yeşil tomurcukla olsun nasıl karşılarsa; Ahab da sonunda, bahar kızlarının güler yüzlü büyülerine biraz kapılır gibi oldu. Birkaç kez bakışlarında soluk çiçekler açtı. Ahab’dan başka her insanda, gülümsemeye varacak çiçeklerdi bunlar.” 

Moby Dick yıllarca değeri anlaşılmadan bir köşede kalmış kitaplardan. Yazarı kitabının etkilerini göremeden hayata gözlerini yummuş. Onca araştırma yapmış ve gemilerde çalıştığı dönemlerdeki tüm o gözlemlerini büyük bir emek harcayarak yazmış. Kitabının ilgi görmemesi hayal kırıklığı olmuş kendisi için. Moby Dick’i okuyanlar ( ya da okuyabilenler) için ise müthiş bir roman. İçindeki karakterlerin ve olayların simgesel derinliklerine bakarak okursak ayrı bir roman, insan- doğa ilişkisi üzerinden yorumlarsak ayrı güzellikte bir roman. Balinalar hakkında aşırı detaylı bilgi içeren bölümleri okumayı başarabilirseniz sonrasında çok keyifle ilerleyen bir okuma olacak.

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar – Luis Sepulveda

IMG_0774

Latin Amerika topraklarında bulunduğum sürece her ay bir Latin Amerikalı yazarın kitabın okumaya karar verdim. Son yıllarda Latin Amerika edebiyatının son kuşak yazarlarından Alejandro Zambra’nın dilimizde yayımlanan kitaplarını okumuş etkilenmiştim. Buraya gelirken yanımda getirdiğim Türkiye’de basılan son kitabı Belgelerim’i deyim yerindeyse okumaya kıyamıyorum. Hemen bitirip bellek denilen kör kuyunun diplerine yollamak istemiyorum. Ama geçenlerde okuduğum Aşk Romanları Okuyan İhtiyar kitabı ile Luis Sepulveda beni tekrar Latin Amerika edebiyatına yönlendirdi.

Şili’de doğan yazar uzun yıllar siyasi nedenlerle ülkesinin dışında yaşamış ve Avrupa, Afrika ve diğer Güney Amerika ülkelerini dolaşmış. Gazeteci ve yazar olan Sepulveda UNESCO ‘nun bazı bölümlerinde görev yapmış ve son olarak Green Peace ‘nin aktif bir üyesi olarak çalışıyor. Türkçede yayımlanan birkaç kitabı şunlar: Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü, Dünyanın Sonundaki Dünya, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Boğa Güreşçisinin Adı, Duygusal Bir Katilin Günlüğü ve Patagonya Ekspresi.

Latin Amerika edebiyatı denilince aklıma hemen büyülü gerçekçilik akımı gelir. Sepulveda’nın bu akımla ilgisi olup olmadığını anlamak için tek kitabını okumak yeterli değil elbette. Kuşkusuz kitapta yer alan olay ve kişiler oldukça gerçekçi. Nehir kıyısında El İdilio adlı bölgede yaşayan ihtiyar Antonia Jose Bolivar Proano ‘nun birkaç gününü anlatan roman onun Amazon’nun bu bölgesine neden ve nasıl geldiğini ve bu süreç içerisinde nasıl yaşadığını akıcı bir dille aktarıyor. Hayatımda okuduğum en sürükleyici romanlardan biri oldu bu kitap. Kısa ama dolu, anlatımı güçlü, insanı zaman zaman geren, zaman zaman gülümseten bir hikayesi var.

Yerleşimcilerin yaptığı yıkımların doğaya etkisi, yerlilerin hayatları, Amazon ormanlarındaki canlı yaşam, ihtiyarın o güzelim sade yaşamı romanının ana unsurları. Doğanın ve insanların nasıl zalimce sömürüldüğünü okurken bir yandan da okuma tutkusunun bir insanı nasıl hayata bağladığına şahit oluyoruz. Ama ihtiyarın bir tarzı var. Sadece aşk romanları okumayı seviyor. Ve bunu keşfetme süreci de çok güzel.

Ormanın içinde iz sürerlerken, yapraklardan çıkan sesi, yağmurun şiddetini, ormanın kokusunu, kuşların cıvıltısını, içlerindeki tedirginliği ve korkuyu hissettiren cümlelerle örülmüş bir roman.

VEDA YEMEĞİ – MICHEL TOURNIER

IMG_0755 Michel Tournier ile tanışmam sevgili Radyo Z ile oldu. Çok dolu, sıcacık, okurken uzaklardaki bir dostla sohbet ediyormuşum hissini veren bir blog. Her okuduğumda yeni bir film, bir şarkı, yeni bir yazar öğreniyorum ondan. Zevkle okuduğum bloglardan. Bugünlerde böylesine zarif bir blog ile karşılaşmak oldukça zorlaştı. Ben de hazine bulmuş gibi her sayfasını keyifle okuyorum. Paylaştığı o güzel şarkıları dinliyorum. Şu an mesela bu satırları yazarken Caronni kardeşleri dinliyorum; La Melodie des Choses. Mis…

İşte ilk orada tanıştım Michel Tournier ile. Benim ulaşabildiğim kitap Veda Yemeği oldu. Suskun Aşıklar içindeki en iyi hikayelerden. Entellektüel bir kadın ile bir balıkçının aşkını anlatıyor. Her ikisinden de önce kendilerini dinliyoruz ve sonra birbirleri hakkında düşündüklerini. Bazı bölümler var ki karakterlerin düşüncelerine hayran kalmamak elde değil:
” Ayrılmak üzere olan çiftler için edebiyat harika ilaçtır” der kadın. Bir balıkçı olan kocası da aynı şeyi düşünüyor ve onaylıyor muydu acaba? Kadın: ”Gerçekte bizde eksik olan, birlikte oturacağımız, sözcüklerden yapılmış bir evdi.” Adam ise ilişkilerini yine balıkçılık bilgisiyle harmanlayarak anlatıyordu: ” Gündelik yaşamın balçığına gömülmüş iki sazan balığını andırıyorduk. Bundan böyle dağdan kopup gelen sel sularında yan yana oynaşan iki alabalık gibi olacağız. ”

Öykülerinde mitleri gerçekçi mekanlarda yeniden uyarlamış. Çok çok ilginç ve farklı sonları olan bu hikayeler alışılmışın dışında kurgularıyla güzel bir okuma zevki sunuyor. Müziğin ve Dansın Efsanesi ve Parfümlerin Efsanesi bu kurgulara iki güzel örnek.

Hikayeler ilgi uyandırıcı, sürükleyici. Toplam 20 hikaye var kitapta. Bazılarından diğerleri kadar tad alamadım ama yazarın diline olan hayranlığım sanırım kurgu ve hikayenin önüne geçti. Bazı yazarlar, kelimeleri öyle güzel kullanıyorlar ki, zekalarına imrenmemek mümkün değil. Onlardan şimdi hemen ilk aklıma gelen Hasan Ali Toptaş’tır örneğin. Okurken büyülendiğim yazarlardan… Michel Tournier de büyülü kalemi olanlardan. Ülkemizde çok tanınan bir yazar olduğunu düşünmüyorum. Hakkında çok fazla bilgi bulamadım.

Kitapta en sevdiklerimden diğerleri Ekmeğin Efsanesi, Havai Fişekler Ya da Anma Töreni, Pierrot Ya da Gecenin Gizemleri oldu. Özellikle Pierrot Ya da Gecenin Gizemleri hikayesindeki masalsı anlatım harikaydı.

Tournier okumalarına başlamak için doğru kitap bu muydu bilmiyorum, ama bende diğer kitaplarını okumak için müthiş bir istek uyandırdı. Bundan sonra okuyacaklarım Gilles ile Jeanne ve Cuma Ya da Pasifik Tarafı olacak. Teşekkürler Radyo Z…

 

Hızlandıkça Azalıyorum – Kjersti Skomsvold

 

image” Bir Paskalya sabahı kendimi dindar hissetmiştim, ama haberlerde kafatasları dolu bir dolap görünce bu duygum geçti. “

Çok yakın zamanda Bay Blanc’ı ( Roman Graf, Ayrıntı Yayınları) okumuş, A Man Called Ove’u izlemiştim. Üzerine de Hızlandıkça Azalıyorum’u okumak, müthiş bir kuzey Avrupa atmosferi kurguladı beynimde. Kahramanın yalnızlığını, yaşlılığını, düşünce ve eylemlerini, hatta eylemsizliğini anlamak yazarın kullandığı o sade ve akıcı dil ile oldukça mümkün zaten. Üstelik bu kadar sıkıcı ve ilgi çekmeyen ağır bir konu üzerine roman kurgulayarak büyük bir risk almış. İlk roman olmasına rağmen çok da güzel üstesinden gelmiş. Ara sıra nerden çıktığı belli olmayan bir iki karakterle ilgili olay dışında çok gereksiz ayrıntılar yok. Üzerinde çokça düşünülecek saptamaları var karakterin. Yer yer kafa çalıştırmaya iten, geriye dönüp ipuçlarını tekrar okumaya yönelten anlatımını çok sevdim.

Mathea, yalnız, yaşlı, toplumun dışına itilmiş ama bu daha çok kendi kararıymış gibi hisseden bir kadın. Kendi deyimiyle biraz görünmez biri. Dışarı zorunlu olmadıkça çıkmıyor, iletişime kapalı, kendi dünyasında mutlu. Eşiyle nasıl tanıştığı, yaşadıkları hayat ve ikisinin de kişilikleri üzerine detayları onun belleğinden kesitler olarak okuyoruz. Ara sıra mizahı anlatımı onu daha iyi tanımamızı sağlıyor.

Günümüz ölüm ilanlarındaki bütün o yorgun bedenler ve becerikli ellerden daha uzun yaşadım, aynı zamanda içlerinde en az şey yapanı olmalıyım, neredeyse kapıdan dışarı bile çıkmadım, acaba o yüzden mi günüme doyamıyorum? “

Hiçbir şey yapmadığı halde gününe doyamayan bir kahraman Mathea. Ölüm korkusu ile ne yapacağını bilemiyor. Bunun için çözümler bulmaya çalışıyor. Zaman kapsülü yapıyor, ölüm yollarını düşünüyor, kendi kendine telefon açarak ne kadar meşgul olduğunu yine kendisine ispatlamaya çalışıyor.

Biraz kapalı bir anlatımı var romanın. Düşündükçe yeni şeyler keşfettiren, biraz gerilim ve merak uyandıran tarafı ile bence asıl konunun önüne geçerek romanı daha dinamik okumaya yöneltiyor. Merakla ve düşünerek, etkin bir şekilde okuma zevki veriyor.

Biraz komik biraz karamsar karakterin bu küçük ağıtını çok severek okudum . Kapak tasarımı son zamanlarda en beğendiklerimden oldu. İlk defa bu güzel kapağı kim yapmış diye araştırdım. Karşıma David Drummond çıktı. Şuradan diğer güzel çalışmalarına bakabilirsiniz. Deniz Canefe’nin çevirisi çok temiz, pürüzsüz rahatsız etmeyen güzellikte. Yazar Kjersti Skomsvold ‘un Jaguar’dan çıkan diğer kitabı 33 ‘ü de okuma listeme ekledim.

Doppler- Erlend Loe

imageOrta sınıf bir kentlinin varoluşunu sorgulaması üzerine bir roman Doppler. Aniden insanın kafasına dank eden gerçekler vardır. Bir çoğumuz bununla erken yüzleşirken diğerlerimiz Doppler gibi koca bir hayatı yaşadıktan sonra karşılaşır. Elbette onun gibi uç hikayeler yaşayanlar da var ya da kararlar alıp uygulamayı ütopya gibi görenler de. Bir sabah uyandığında tamamen farklı bir hayat yaşamak istediğini fark edip, geleceğini o yönde şekillendirmek isteyenlerin hikayelerini çok duymuşuzdur.

Kahramanımızın dönüşüm süreci ise birdenbire başlıyor. Uzun uzun düşünme sonrası alınan kararlar yok. Bir gün ormanda bisikletten düşüyor ve her şey o anda gelişiyor. Sanki beynindeki reset tuşuna basılmış gibi. Orman onunla konuşuyor, sessizlik büyüsüne kapılıyor ve kafasının içindeki kirlilikleri silmeye başlıyor.

Esprili, akıcı ve sürükleyici bir dille okuyorum Doppler’in öyküsünü. Her şeyi geride bırakıp ormana gidip çadır kuruyor. Çoğunuzun aklından böyle bir deneyim geçirmeyi hayal ettiğini biliyorum. Ama açlıkla nasıl baş edeceksiniz? Bir geyiğin kafasına bıçak saplayabilecek kadar cesur musunuz ? Ya da komşularınızın evine girip gizli gizli çikolata çalabilir misiniz? Bize akıl dışı ve imkansız görünen her şeyi olabildiğince doğal yaşıyor Doppler. Kendince haklı yanları var ve bunları onu suçlu görenlere açıklayabilecek kadar da akıllı. Hatta onları etkileyecek kadar da inandırıcı. Hayatı başarı ile dolu ve en sonunda bu başarının onu ele geçirdiğini düşünüyor. Sanki başarılı olmak için yaşamış. Başkaları için başarmış, ve tüm bunların zaman kaybı olduğunu fark ediyor aniden.

Yalnızlık onun için bir amaca dönüşüyor. Ne kadar yalnız olursa kendine o kadar yaklaşıyor. Ama her şey onun istediği gibi gelişmiyor. Bir kere acayip bir bağımlılığı var. O olmadan yaşayamaz. Ormana sığınmasıyla ters düşen bir bağımlılık. Birkaç yerde gözümüze takılan tezatlıklar aldığı kararla yaptıkları arasında uyumsuz görünüyor. Ama bu Doppler bizden daha iyi bilir deyip pek kurcalamıyorsunuz. İnsanlardan ne kadar uzağa giderse gitsin bir şekilde onlarla iletişim kurmak zorunda kalıyor. Çünkü bu insanın doğasında var. Ama iletişim şeklini ve kalitesini belirlemek bizim elimizde. Onun da göz ardı edemediği noktalar oluyor ve hikayesi bunlarla dallanıp budaklanıyor. İki çocuk babası olması da işlerini hiç kolaylaştırmıyor.

Kuzey ülkelerinin insanlarının daha sorunsuz, rahat bir hayat yaşadıklarını düşünürüz hep. En azından ekonomik olarak daha gelişmiş ülkeler ve sosyal anlamda halkları daha şanslı. Hep zannederiz ki orada herkes mutlu, ölümcül hastalıklar yok, kimsenin evine hırsız girmez. Bunlar gibi kötü şeyler onların başına gelmez. Doppler bizim bilmediğimiz yönlerini anlatıyor Norveç’in. Ülkesi hakkında epey içini dökmüş.

Her şeyi bir çırpıda silip atsaydı ve ormanda aksi, tüm dünyaya kendini kapatmış, yabani bir insana dönüşseydi ve biz onun iç konuşmalarını okusaydık bu kadar keyifli bir roman olmazdı. Yaşadığı çelişkileri, inadını, inançlarını böyle doğal anlatması hikayeyi zenginleştirmiş. Zaten oldukça akıcı bir dil var. Karakterlerin zenginliği ile de kurgu daha da şenleniyor. Birkaç karakter ise sanki başlı başına birer hikayeye konu olacak kadar ilginç. Son yok kitapta. Bir devam gelecek hissi yaratmış. Ama bizim çokça kullandığımız ‘inşallah’ ile bitirmiş. Yani ne olacağı belirsiz. Belki de böylesi daha iyi. Bizim bildiğimiz bir Doppler var ve o şimdi Gregus ile ormanın derinliklerinde bir yerlerde…

Boynumda Bir Dize İnci – Reyhan Yıldırım

 

IMG_1988İlk öykü ile birlikte kitabın adındaki incilerin boğazımda tek tek sıralanacağını, geçit vermez bir düğüme dönüşeceğini anlamıştım.

Bir hiç uğruna sonsuzluğa itilen hayatlar ile başlıyor kitap. Hiç uğruna akan kanlar ile yıkanıyor satırlar. Unutan insana, unutan topluma bir sesleniş Boynumda Bir Dize İnci.

Sonrasında baş rolde kadınların olduğu öyküler ile devam ediyoruz. Kadınlığa yüklenen ağır bedeller, bu bedellerin altında onu taşımaya zorlanan narin bedenlerin hikayelerini dinliyoruz. İç seslerini, umutsuzluklarını, düşlerini paylaşıyorlar bizimle.

Öykülerdeki melankolik atmosferi çok sevdim. Reyhan hanım bana katılır mı bilemem ama ben Selim İleri’yi andım onun satırlarını okurken. Belki de hüznü anlatışlarındaki o güzellikten dolayı böyle bir anımsama yaşadım. Doğanın, çevrenin detaylı ve yoğun anlatımı büyüleyici. Hemen hemen bütün öykülerde mekanın içine girmiş gibi hissediyorsunuz. Poyraz saçlarınızı savuruyor, dolunay gecenizi aydınlatıyor, uzun mavi kapılardan geçip, usul usul ferlenen mumlarının ışığında eşyalardan yayılan çam kokusunu çekiyorsunuz içinize.

En sevdiğim, en çok etkilendiğim öykü Özne-siz. Asu(de) ‘nim buğulu dünyasından çıkmak istemedim. Üstelik bu öykü yeni bir şair kattı hayatıma; Umarsız Penolepe’nin yazarı Yannis Ritsos ile tanıştım.

Ve aynı öyküden sevdiğim birkaç unutulmaz  satır :

‘’Geleneksel bir korkumuz var, anımsayalım: bazen tanrılar cezalandırırlar mutluluğu. Coşkulu  çıkışlar ve coşkulu inişler, yazgısıdır insanın. Aşk var! Aşk yok! Belki… Of, of… Aşk dediğin ne ki? ‘’

‘’Feribot, neredeyse boş. Tanrılar henüz yazılmış öyküleriyle dertop edip gönderiyorlar hayranlarını karşı kıyıya; ufak-tefek bir sarışın; bir ergen sızısı; bir kurgunun üç yüzlü kahramanı ki içlerinden biri korunmaksızın sevişmiş Apollon’un burnuyla. Üstelik nereyse eminim; verilen ne ilk, ne de son kurbanlar olacak bunlar. İnsanlık tarihi boyunca dolup taşan bütün şu sunaklar… Kara kara düşündüğüm şey şuydu; ‘ben ‘ diyeceğim biri var mı şu hayatta? ‘’

‘’Ve dostlar… ben asıl, bir öğleden sonra ve hala umutluyken, gözlerinde can çekişen kış güneşini seviyorum. Mesela kargalardan hoşlanmam. Ama bir sabah, bir karganın kara kanadına takılan güneş ışığı takılmıştı gözüme, ”İşte yaşam!’’ demiştim. Şimdi nerde olursam olayım karda kargalar için bahçeye ekmek ufalıyorum. Gerisi, hikaye! ‘’

 

İnsanlık halleri ile devam ediyor öyküler ; Küçük kaçamaklar, şehirden kaçışlar, iç dünyalarda gezintiler. Kimi zaman delirmenin eşiğindeki o ince çizgide yürüyor kahramanlar. Ve her satırda inci gibi bir dil, usta bir anlatım dikkat çekiyor.

2016’nın melankolik güzeli Boynumda Bir Dize İnci’nin  o narin kapağındaki Tim Burton kahramanlarını anımsatan mavili güzele selamlar. Ve de elbette Reyhan Yıldırım’a teşekkürler.