Yazar: konserve ruhlar

Cihan

Birsen Tezer’i evde ilk dinlediğim zamanlarda aşkım’ nasıl piskopat şarkılar dinliyorsun öyle’ demişti..Dinlediğim şarkı aşk bu değil ..Albümün ismi Cihan.O zamanlar yeni keşfetmişim bu güzel sesi, neredeyse her gün dinliyorum.Zamanla özgür bu duruma alıştı sanırım..Baktım ben dinlerken yorum yapmıyor artık..Ben de tadını çıkarıyorum…

Bir akşam genelde izin günlerimizde yaptığımız gibi Beyoğlu’na gittik yine..(o zamanlar daha mı gençtik,ruhumuz mu daha gençti bilmiyorum ama  taksim sokaklarından zevk alıyorduk,içip,içip yorulmuyorduk..bu da ayrı bir başlığın konusu olur daha sonra..)neyse,işte yine o günlerden birinde yemeğimizi yedik,ne yapsak nereye gitsek diye düşünmeye yeltenmiştim ki aşkım bana Birsen’in Altnokta diye bir barda çıkacağını oraya gideceğimizi söyledi….

Nasıl mutlu oldum anlatamam..Bana dünyaları verse bundan daha güzel bir hediye olamazdı diye düşündüm.Araştırmış,plan yapmış askım.Düşünmesi bile çok hoş.Evde dinleye dinleye o da sevmiş Birsen’i..Zaten bir kere dinlemek demek onu sonsuza kadar dinleyebilirsiniz demek..O gece harika zaman geçirdik.Birsen bardaki herkesi büyüledi..Hepimiz şarkılarında ona eşlik ettik…Herkes öyle güzel bir kıvama geldi ki yan masadakilerle falan karşılıklı Birsen’in şarkılarını söylerken bulduk kendimizi.Hafızamdan hiç silinmeyen bir kareyse,Birsen’nin kanun çalarken rakı içmesi.Allah’ım o nasıl bir asalet..Bir iki yudum alıyor rakısından sonra çalıyor kanunu..Bir insana rakı içmek de, kanun çalmak da ancak bu kadar yakışabilir bence…Ah o gün fotoğraf makinem yanımda olsaydı da o güzelim halini ölümsüzleştirseydim..(Bir de o güne dair ne benim ne de Özgür’ün unutamadığı anlardan biri ,Birsen’in ve kanunun beni büyülemesi sonucu içimde bir kanun çalma isteği uyanması,İstiklal’de kanun çalmak istiyorum!!! nağmeleriyle dolaşmam..Tabii içtiğim kaç kadeh şarabın da etkisi yok değil:)))

hoşgeldin le tanışmamız da yine İstiklal’de oldu..Her zaman yaptığımız gibi bir iki kitapçıya uğramadan geçemedik tabii.Herkes bilir ,İstiklal’de kitapçılarda(herkese inat kitapçı diyorum.Kitap da dahil birçok şey satmalarına rağmen ) her zaman güzel müzikler çalar..O gün de mağazada bu şarkı çalıyor..Tabii hemen tanıdım onu..Aaa Birsen yeni albüm mü yapmış,hiç duymadım modundayım..Sonra görevliye sorduk..O da hüsnü Arkan’ın solo albümü olduğunu Birsen’le düet yaptıklarını söyledi..O gün de Tav Bar’a gidecektik.Ezginin Günlüğü Cuma günleri orada çıkıyor..Harika bir akşam olucak..Hüsnü Arkan yeni şarkılarını da söyler diye düşünüp heyecanla gidip rezervasyonsuz gittiğimiz için bara ve tuvalete yakın boş masaya oturduk..Hüsnü hariç ekibin diğer üyeleri ordalar..Eylem her zamanki gibi oturmuş bir köşede rakısını içiyor.(bu arada rakı içmesini sevdiğim ikinci kadındır kendisi…)Neyse saat 11 falan oldu yavaş yavaş sahneye çıkmaya başladılar..Ama Hüsnü Arkan yoktu..Meğer gruptan ayrılmış,kendi solo albümünü yapmış..Onun yerine Murat Kurt girmiş ekibe…Hiçbirinden haberimiz yok diye ayıpladık kendimizi..Sonra konser başladı..Hüsnü Arkan olmadığından mıdır,benim o geceyle ilgili beklentimin tavanlarda olmasından mıdır bilinmez pek havaya giremedim o gün…Bu arada yan masamızda çok şirin bir çift vardı..Ellili yaşlarında görünen çift bütün gece cips ve fıstık yediler..Uzun beyaz saçlı ve sakallı beyefendi kovboy tarzı bir şapka takmıştı..Arada hatunu tuvalete gidince şapkayı hafif indirip kısa şekerlemeler yaptı..Gözümüzden kaçmadı tabii bu durum..Hatta kendi kendimize bak ileride biz de böyle olucaz,uykumuz gelicek mekanlarda diye kendimizle dalga gaçtik..Ama sanırım çok da uzak bir tarihe denk gelmeyecek bu durumlar :)))

Hüsnü Arkan’la Birsen Tezer birlikte tanıtım konserleri yaptılar..Ama hiçbirine gidemedim..Umarım yakın zaman da yine bir araya gelirler de biz de gideriz…

Reklamlar

Bir kitabın ön sayfasında ezilerek ölen karınca

Karınca S, o sabah mutlu uyanmıştı..Çok güzel bir rüya görmüştü.Kocaman bir çilek reçeli kavanozu içinde yüzüyordu.Çileğin o güzelim kokusundan sarhoş olmuştu.Kocaman kavanozun içinde tek başınaydı.Hepsi onundu.Diğerleriyle paylaşmak zorunda değildi.Hayatında hiç yemediği kadar çilek vardı burada. Kokusunu öyle güçlü çekti ki içine,hafızasına hiç çıkmamak üzere kazındı bu koku.Uyandığında bile hala o kokuyu duyabiliyordu..Aslında koku gerçekti.Annesi kahvaltıyı hazırlamıştı ve evet çilek parçaları vardı sofrada..

-Günaydın S,sonunda uyanabildin.Bak baban ne bulmuş kahvaltı için.Şu deniz kenarındaki, otelin bahçesine gitti sabah.Çöplerin yanında bulmuş bunları,bazı yerleri kötüymüş o yüzden atmış olmalılar.Ama baban hala iyi olan kısımlarını toplamış.Şu insanları hiç anlamıyorum herşeyi çöpe atıyorlar..Neyse iyi ki atıyorlar, yoksa biz ne yapardık..Bir pazar kahvaltısında mis gibi çilek..Bir karınca için daha güzel ne olabilir ki…

S,kadife çiçeğinin  yapraklarından yapılmış yatağında doğruldu.Gördüğü o güzelim rüyanın üzerine kahvaltıda çilek olması ne güzel bir tesadüftü..Mutlu bir şekilde yaptı kahvaltısını.Sonra her pazar günü yaptıkları gibi bugün de günün ilk yarısını ailece oturup sohbet ederek geçirdiler.Ama öğle sonrası çalışma zamanıydı.Herkes belirlenen bölgelere giderek kış için yiyecek topluyordu.Sadece S ve ailesi değil bütün koloni aynı amaç için çalışıyordu.Her aile gün sonunda topladıkları yiyecekleri yemek kutusu adını verdikleri depoya getiriyor,önce görevli karıncaya kaydını yaptırıp raflara yerleştiriyordu.Her yiyecek grubu için ayrı bir bölüm vardı.Böylece ihtiyaç anında kolayca ulaşabiliyorlardı.

S,annesini ve babasını öptükten sonra yola çıktı.Annesi arkasından seslendi

-S!!! Sahilden uzak dur..Bugünlerde çok kalabalık…

-Tamam anne,her gün aynı şeyi söylüyorsun..Sahilde işim yok..

Yemek kutusunun yanından geçerken arkadaşı R’yi gördü.Birkaç karınca dostuyla beraber ölü bir çekirgeyi sürüklüyorlardı.R başını sallayarak selam verdi arkadaşına.Yoluna devam etti.Koloninin sınırlarından çıktı.Bugün batıya doğru yürümeyi düşündü.Ayak uçlarında hafifçe yükseldi ve havayı kokladı.her zamanki gibi koku belirleyecekti yolunu.Şimdiye kadar hiç duymadığı ama çok çekici bir koku geldi bir an burnuna.Ama hemen kayboldu izini bulacak kadar alamadı kokuyu.Rüzgar yine işini bozmuştu.Neyse daha yeni yola çıktığı için çok durmadı üzerinde.Devam etti batıya doğru.Bir kaç karyol ilerlemişti ki(karyol karınca uzunluk birimi 1karyol=10 cm) aynı koku yine geldi.Bu kez daha yoğun.Tanımlayamadığı birkaç çeşit koku içeriyordu.Yoğun bir nişasta,biber ve iyot tanıdık geliyordu ama diğerlerini daha önce hiç duymamıştı.Koku onu çekiyordu sanki.Adımlarını hızlandırdı.Rüzgarın alıp götürmesinden korkuyordu.Ama aksine her adımında daha da yoğun  alıyordu kokuyu..Birden sahile yaklaştığını hissetti.Zira iyot kokusu yoğunlaşmıştı..Annesinin sözleri geldi aklına.Sahil çok tehlikeliydi.Aklı başında olan hiçbir karınca oraya gitmezdi..Koloninin asla cesaret edemeyeceği bir yerdi burası.Bir keresinde karınca P’ nin oraya gittiğini duymuşlardı ve bir daha asla geri dönmemişti.Bunlar aklına gelince durakladı bir süre..Ama o koku…Büyüleyici bir boyuta ulaşmıştı.Ne olduğunu çok merak ediyordu.Kokusu bu kadar çekiyorsa,tadı kim bilir nasıldı…Hem koloniye kimsenin bilmediği güzellikte ve farklı bir şey götürürse herkese ne kadar cesur ve yetenekli olduğunu kanıtlayabilirdi.Bütün koloni hala karınca H’in getirdiği şu yumuşak meyveli şeyleri konuşmuyor muydu..Üstelik öyle çok da lezzetli bir şey değildiler ama farklıydılar sonuçta.Yemek kutusundaki en güzel rafı ona ayırmışlardı.Sırf farklı bir lezzet diye.Bir an kendine yapabilirim dedi.Ne olursa olsun o güzel kokulu şeyi alacak ve koloniye götürecekti.Herkes onun hakkında konuşacak,ailesi onunla gurur duyacaktı…Kararını verdi ve sahile doğru ilerledi…

Dev şezlongların arasında kokuya doğru ilerliyordu.Hava çok sıcaktı.Taşların üzerinde yürürken ayaklarının acıdığını hissetti.Sıcaktan yanıyordu taşlar.Hiçbir şey amacına ulaşmasını engelleyemezdi.Kokuya konsantre oldu ve yola devam etti.Islak insan ayakları çıkıyordu bazen önüne.ezilmemek için çevik olması gerekiyordu.Her yerden gelebilecek bir darbeye karşı hazırlıklı olmalıydı.Dikkatle ilerledi.Koku kocaman beyaz bir tepenin üzerinden geliyordu.Buraya tırmanmadan ulaşamazdı.iyice yaklaştı.Burnuna acayip bir koku geliyordu.Sanırım şu beyaz tepenin kokusuydu bu.Hoşlanmadı hiç.Tırmanmaya başlamadan önce beyaz maddeyi ısırdı .Ama o kadar sertti ki dişleri acıdı.Dikkatli bir şekilde tırmanmaya başladı.Yer yer su damlalarının yarattığı göllere rastlıyordu.Bu durumda onların etrafından dolaşmak zorundaydı.Islanırsa her şey sona ererdi.Aslında tırmandığı tepe insanların üzerine eşyalarını koydukları plastik bir sehpaydı.Tehlikenin içine gittiğinin farkında değildi.Beyaz bir sehpada bir karıncanın varlığı hemen hissedilirdi..

Tırmandıkça terliyordu.Ara sıra zemin kayganlaştıkça kaydı.Ama çok geçmeden geri tırmandı.zirveye vardığında çok yorulmuştu.Koku şimdi iyice hissediliyordu.Baş döndürücü bir şeydi bu.Çok şanslıyım diye düşündü.Dün gece gördüğü o güzelim rüya belki de buna işaretti.Hiçbir karıncanın olmadığı bir yerde harika bir yiyecek bulmuştu!!Biraz dinlenip güç topladı.Sonra etrafını inceledi.Şimdi çok da küçük sayılmayan bir tepe vardı önünde.Aynı boyda birçok katmandan oluşuyordu.En üst katman biraz daha yukarıdaydı.Aradaki boşluktan geçerim diye düşündü.Hızla tırmanmaya başladı.en üst katmana gelmişti.Artık zafere çok az kaldığını düşünüyordu.Zemin tuhaf kokuyordu.Üzerinde karmaşık şekiller vardı.Tam da bu sırada kokunun geldiği kaynağı gördü.Hafif sarımsı üzeri pütürlü dev bir halkaydı bu.Burun delikleri açıldı kokuyu içine çekti..Kolonideki diğer karıncaların onu alkışladığını görür gibi oldu.Tam da bu sırada arasında bulunduğu katman üzerine doğru gelmeye başladı.Kaçacak zaman bulamadı.Çünkü o sarı halkaya bakıyordu..Kapağın üzerine geldiğini hissetmedi.Orada sıkışarak can verdi.

Uğruna öldüğü koku patates cipsiydi.Gerçekten güzel kokuyordu.Hayatını kaybettiği yer bir kitaptı.Ön sayfayla kapak arasındaydı ezildiği sırada.Adrasan’da plajda yatan Özgür kitabını çantaya koymak üzere kaldırmak istemişti.O sırada orada bir karıncanın hayatının son saniyelerini yaşadığını bilmiyordu.tatilin son günüydü.Kitabı istanbul’a gelene kadar hiç açmadı.Jules Verne’nin İskoçya Seyahati isimli bu kitabı eşine çok yakın bir arkadaşı,bu yazarı sevdiğini bildiği için hediye vermişti.İstanbul’a gelince eşi bavulları boşaltırken kitabı gördü.Alıp kitaplığa yerleştirdi.Aradan uzunca bir zaman geçmişti ki arkadaşının ön kapağa yazdığı notu bir daha okumak istedi.İşte o an S’in cesediyle karşılaştı.Onun taa Adrasan’dan buraya kadar gelmesine şaşırdı kaldı.Ve aklından işte bu hikaye geçti…

AYNA-Andrey Tarkovski

Tarkovski’nin film hakkındaki açıklaması;

“film, canımdan çok sevdiğim ve çok iyi tanıdığım insanların hayatlarını yeniden canlandırmak amacını taşıyordu. kendisi için değerli olan insanların hakkını ödeyemeyeceğini, kendisine gösterilen sevgiyi, verilen onca şeyi hiçbir zaman gereğince karşılayamayacağını düşünen bir insanın çektiği acıları anlatmak istiyordum. bu insan, onları yeterince sevmediğine inanıyor ve bu, onun için gerçekten acı veren, katlanılması zor bir düşünce… ayna’da benden değil, bana yakın olan insanlara karşı duygularımdan, onlarla olan ilişkilerimden, hiç tükenmeyecek anlayışımdan, ama aynı zamanda da onlara karşı işlediğim ve hiçbir zaman düzeltemeyeceğimi düşündüğüm günahlarımdan ve başarısızlığımdan söz etmek istemiştim..’

Filmden bazı kareler..

İzlerken hep birer fotoğraf karesi gibiydi sahneler..Öyle ki uzun uzun izleyelim diye ekranda saniyelerce kalıyor görüntüler.Yukarıdaki sigara içen kadın mesela tablo gibi..Film boyunca bazı yerlerde sanki slayt gösterisi izliyormuş hissine kapılmamak elde değil.

Şiirler ve müzik eşliğinde anlatılan bir anılar bütünü..Hepimizin aklına bazen çocukluğumuzdan kalan birşeyler gelmez mi zaman zaman..İşte film boyunca bizi bu eski anılara götürüyor yönetmen..

Bir rüya izliyormus gibi aniden birbirinden kopuk görüntüler çıkıyor karşımıza.Ama aslında hepsinin birbiriyle ilişkisi var.Filmde bütün olarak bir kurgu yok.O yüzden nasıl başladığının nasıl bittiğinin bir önemi yok aslında.Herkese farklı şeyler anlatabilir…Tarkovski için de, kendisinin de dediği gibi ;hiçbir zaman düzeltemeyeceğini düşündüğü  günahlarından ve başarısızlıklarından  söz etmiş.Tüm bunlar izleyicinin görüşüne göre değişir bence.

sema moritz

Bu haftaki güzel ses Sema Moritz.Sabah keyifli bir kahvaltı sonrasında çayımı yudumlarken bir tv kanalında rastladım kendisine…Projelerinden bahsediyordu..Dünyaya Efsane Hanımlar’ı tanıtmak gibi bir misyonu var.Şuan o billur sesinden şarkılar  dinlerken bu satırları yazmak çok zor..İnsanın onunla birlikte bağıra bağıra şarkı söyleyesi geliyor…Fikrimin İnce Gülü’nü dinliyordum az önce.Evde yanlız olmamın verdiği cesaretle ben de başladım söylemeye…Nasıl keyifli bir ses ..anlatılamaz.. Yasayamadığım zamanlara ait,dinlerken içimi titreten güzellik..Dünyada  “oktavlar arasında dolaşan ‘taş plak sesli kadın’ ünvanı almış..

işte o güzel ses fikrimin ince gülü

Hakkında bilgi almak isteyenler için; http://www.semamoritz.com/

neden konserve ruhlar???

otobanlar,kırmızı ışıklar,asansörler,bankamatikler,otobüsler,anlamsız kuyruklar,çalar saatler,mesajlar,çağrılar,marketler,faturalar,naylon poşetler,çok katlı apartmanlar,mağazalar,duraklar…insanın yarattığı tüm bu kaosun içinden çığlık atan bir ruh…

….

İş çıkışı arkadaşlarla geçen güzel bir günün ardından otobüs camından etrafı seyrederken Çapa Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ne takıldı gözüm..Sonra ruh üzerine düşünmeye başladım.İnsan ruhunun hasta olduğunu nasıl anlar?Başının ağrıması,kesilen parmağının kesilmesi gibi bir şey değil ki bu..Ruhum ağrıyor diyen bir insan gördünüz mü hiç?Ya da ruhum kanıyor,ruhum kırıldı,ruhum bulanıyor,ruhumu üşütmüşüm…Duymadık hiçbirimiz..Ama aslında kırık bir koldan,bulanan bir mideden,kanayan bir yaradan daha hassass, daha önemli bence ruhumuz..

Bir makine gibi düşünelim bedenimizi.Evet birer makineyiz aslında.Günde üç öğün besliyor,uyutuyor,temizliyor,gerekli bakımları yapıyoruz(makyaj,spor,masaj..) hergün.Ama aslında bu koskoca makineyi ayakta tutan şeye ruha hiç önem vermiyoruz.Öyle olsaydı etrafımızda bu kadar manyak,boş teneke olmazdı..Gazetelerin üçünce safya klişeleri varolmazdı.

Oysa biraz ilgi ; bir tutam şiir,müzik,güzel bir edebi eser nasıl da şımartır besler bizi.Güzel bir resme ,bir fotoğrafa bakarken hayaller kurmaz mıyız..İşte konserve ruhlar güzel şeylere ihtiyaç üzerine düşünüldü..Güzellik paylaştıkça büyüsün,herkesin ruhuna geçsin yayılsın diye..

Ruhumu bir konserve kutusuna koymuş değilim elbette.Sadece onu  bu yapay ve bunaltıcı atmosferden korumak niyetim…şiirle,müzikle,dizelerle… ve keşfettiğim güzelliklerle..işte konserve yaptıklarım bunlar aslında..Bozulmamaları,sevdiklerimle paylaşmam için her zaman taze kalmaları beklentisiyle…