Anneme Dair

Bütün bir yazı köydeki kiraz ağacının altında şiir okuyarak geçirdim. Okumak ilacım, belleğimin savaşlarına direnebilmem için elimdeki tek çaremdi.  Romanlarımı yanımda getirmemiştim bilerek. İçlerindeki kahramanların olağan veyahut olağandışı yaşamları bana mutlaka annemi hatırlatacaktı biliyordum. Oysa şiirlerde ona rastlamak zordu. Düz bir kadındı annem. Duygudan yoksun değildi ama romantikleşmeye, duygusallaşmaya uzak, her zaman ciddi, işi gücü hiç bitmeyen, yorgunluktan bir kez olsun şikayet etmeyen biriydi. Belki de bu güçlü yapısıydı aramızdaki aşılamaz mesafeyi var eden. Belki de bu yüzden bir tek şiir okurken aklıma düşmüyordu. Yokluğunun yarattığı hüzünden kaçmak için köyde almıştım soluğu. Tam üç ay oldu onu sonsuzluğa gömeli. Üç ay boyunca okuyarak kaçtım hayattan. İçinde hep annem olan, ama bundan sonra onsuz ne yapacağımı bilemediğim hayattan.

Yaz bitince şehre geri döndüm. Duvarları zımparalanmış gibi pul pul dökülen apartmanın demir kapısını açınca yüzüme o tanıdık rutubet rüzgârı çarpıverdi. İşte o an artık bu apartmanda kalamayacağımı anladım. Kapının 30 yıllık gıcırtısında, merdivenlerin nemli trabzanlarında, Cuma’dan Cuma’ya iki kova suyla koca apartmanın merdivenlerini baştan savma yıkayan Hatice Teyze’nin nasırlı ellerinde, alt komşunun uğur böcekli kapı önü paspasında, kapıcının sarsak yürüyüşünde annemi duyuyordum: ‘Şu kapıyı otuz yıldır yağlamadılar, gıcırtısı yedi mahalleye sûr üflüyor her gün. ‘ ‘kapının önüne cicili paspas koymakla adam olunmuyor, bak ay başı geçeli kaç gün oldu hala aidatı ödememişler .’ ‘ Hatice’nin de suyu ısındı. İki çocuğuna acımasam keseceğim ayağını buradan ama işte yufka yürek bahşetmiş Yüce Rabbim bir kere’… Sonra apartmanın otomatiği bir an sönüyor, annemin ayağı tökezliyor. ‘’Bir bizim katta çalışmaz gâvurun icadı’’ diye son sinir füzesini de apartman boşluğuna fırlatıp dudak ucundan döktüğü besmelelerle içeriye giriyor…

 Kapının kırık mermer eşiğine annem kızacak diye basmadan içeriye giriyorum. Ayakkabılarımı kapı önünde çıkarmayı unuttuğum için aniden bir korku saplanıyor içime, sanki annem mutfaktan kafasını uzatıp söylenecekmiş gibi aceleyle elime alıp ayakkabı dolabına koyuyorum. Mutfaktan tıkırtılar ve yemek kokuları gelmiyor. Buz gibi içerisi. Annem ölünce daire de ölmüş sanki. Duvarlar solmuş, perdeler kararmış. Bir ruhu vardı önceden evin. O da çekip gitmiş onunla beraber.

Oturma odasına girince her gördüğümde söylendiğim benim ve kardeşimin mezuniyet fotoğrafları bu kez canımı sıkmıyor. Çünkü onlara baktıkça kendi toyluk zamanlarımı değil o fotoğraflardaki annemi görüyorum. Mezuniyet sabahı evde  beraber yaptığımız kahvaltıyı. Annemin ayva reçelini gururla takdimini… Onun gururunu, sevgisini, hatta her gün nemli bezle tozlarını alışını. Boyu yetmiyor, ayak uçlarında yükseliyor, işte o ayağından hiç çıkarmadığı mor terlikler bile gözümün önünde. Terlikleri çok eskidiği için ona yenilerini almıştım ama bir kez benim yanımda giymiş sonra da misafir terliği olma lütfunu bahşetmişti onlara. Değişiklikleri sevmezdi hiç. Gidip ayakkabı dolabından o eski terlikleri giyiyorum. Annem oluyorum hayatımda ilk defa. Bir kere onun gibi bakınca etrafa hemen gözüme sehpanın tozu takılıyor. Üç aydır kapalı olan evi bir günde eski haline getirebilecekmişim gibi temizliğe başlıyorum. Salonda işim bitince yatak odasına geçiyorum. Sonra aniden annem hayattayken bu odaya hiç girmediğimi fark ediyorum. Hep yapılacak işlerim, okunacak kitaplarım, görülecek dostlarım vardı da hiç annemle oturup sohbet edecek, gece gelip yanında yatacak, bir öpücük kondurup yanağına iyi geceler dileyecek vaktim olmamıştı. Boğazıma dayanan yumruyu bir çırpıda yutuyorum. Kızıyorum kendime. Pişmanlık hayatın neresinde? Pişmanlık insanın sırtında, kapının önündeki her gün basarak geçtiğinde paspasta, belki yeni aldığın bir çift terlikte. Çok pişman olmamalı insan yaptıklarından. Yapacaklarından olmalı erkenden ki, daha az biriksin hüzünler çantamızda. Şimdi annem yok ama onun ruhuyla dolu bu daire var örneğin. Ona sahip çıkmak, gelecek pişmanlıklarımı şimdiden yok etmeye başlıyor. Anılar evet, onlar en iyi dostudur insanın.

Yatak odasında beni bekleyen bir şey varmış yıllardır. Yatak odasında beni bekleyen, annem, çalışkan annem, güçlü annem, düz kadın dediğim öyle sandığım annem… Akşamları biz odamıza çekilirken, dizlerinde örgüsüyle koltuktan bize iyi geceler dileyen annem… Defterler dolusu bir hayat biriktirmiş oysa. Ahşap elbise dolabında bulduğum kutularca defteri gördüğüm anda, üç aydan beri içimde tuttuğum nehirler baharda coşan karlar gibi usul usul akıyorlar. Annemim yüzlerce gecesini düşlerle donatan eski pirinç kaplama yatağında sabaha kadar okuyorum. Apartmana girerken beni iten anılar şimdi birer ok olmuşlar içime saplanıyorlar…

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s