Taçlı Turna İle Bir Garip Söyleşi

SONY DSC

Bahçede sevimli bir haraketlilik seziliyordu. Çiçeklerin yaprakları uçuşuyor, dallarına konan küçük renkli kuşlar telaş içinde polenleri didikliyordu. Onları ne zaman böyle aceleci görsem aklıma hep arılardan gizli iş çevirdikleri geliyor. Çiçek taçları arıların mabedi ne de olsa. Üstelik bu sevimli yaratıklar arılar gibi narin çalışmıyorlar. Paldır küldür o daldan o dala uçmalar, cik cik bağrışmalar, yaprakları yere düşürmeler, paldır küldür uçup tekrar konmalar tam bir kaos ortamı yaratıyor. Arıların o estetik çalışmaları, ustaca ve nazik hareketleri bunların yaygarasının yanında bir tören edasında.

Bahçeye açılan sürgülü kapıyı çekip dışarıya bir göz atıyorum. Kafasını yukarı kaldırmış bir kertenkele kuyruğunu sürüyerek kaçıyor önümden. Her bahçeye çıkışımda bu aileden birini rahatsız ettiğimi biliyorum. Ama onlarla aramızdaki soğuk savaşı da itiraf etmem gerek. Bu açıkgöz arkadaşlar muz ağacından yapılmış küçük kanepemizi mesken edinmişler. İçerisine kendilerine göre bir düzen kurup yerleşmişler. Ne zaman bahçede bir fincan kahve içelim, şurada mis gibi havada kahvaltı yapalım desek bu sırtı çizgili, gri küçük canavarlar hemen fil desenli minderin üzerinde küçük bir gösteri yapıp varlıklarını hatırlatma telaşı sergiliyorlar. İlk günlerdeki tedirginliğimiz yerini sakinliğe bırakalı çok oldu. Onlarla aynı ortamı paylaşmayı çabuk öğrendik. Bu da küçük savaşımızın başlangıcı oldu. Ne onlar terk ediyor kanepeyi ne de biz kanepede keyif yapmaktan vazgeçiyoruz. Onları her görüşümde ortaokulda fen dersi için bir tanesini yakalayıp kavanoza koyan arkadaşım geliyor. Aslında arkadaşımın yüzü çoktan silindi belleğimde ama o zavallı küçüğün yakalanırken geride bıraktığı kuyruğu hiç gitmiyor gözümün önünden. O yüzden burada doğal ortamlarında insanların talanına rağmen yaşamaya çalışmalarına saygı duyuyorum elimden geldiğince.

Bahçenin durumu iyi görünüyor, bulutların durumuna bakıp sulama yapma zamanımı ölçmeye çalışıyorum. Yağmurlu sezonun avantajı her gün sulama yapmak zorunda olmamak. Sonra yola çıkıyoruz. Rotamız ülkenin doğusunda başkente bir saatlik mesafede, uzay fotoğraflarına baktığımda kertenkeleye benzettiğim Muhazi Gölü. Başkentte mor bulutlar toplanırken bahçemi emin ellere bırakmanın rahatlığındayım. Ancak birkaç kilometre ilerleyince hava açıyor. Bölge bölge bulutların ruh durunu farklı. Yağsak mı yağmasak mı nazındalar. Ben de bencil bir şekilde Kigali’de yağsın, göl kenarında yağmasın istiyorum J

Kısa bir süre sonra ‘’Merhaba’’ isimli göl kenarındaki tesise ulaşıyoruz. Kocaman  Jambo ( swahili dilinde merhaba demek ) yazıyor girişte. Vakit henüz erken. Bizden başka kimse gelmemiş. İçeriye giriyoruz. Güneş Muhazi’nin üzerine yayılmış, suda dans etmekte. Bana Jambo içerikli kaçamak bakışlar atan ise bir taçlı turna. Meraklı gözlerle içeriye giren günün ilk mzungularını (yerlilerin dilinde beyaz adam) süzüyor. Buraya ilk gelişimiz değil, o yüzden kendisine aşinayız. Ama bu aşinalık az sonra ilginç bir sohbetin başlangıcı olacak. Taçlı turna bugün pek formunda. Gözleri parlak, tüyleri canlı ve temiz. Kafasını üzerindeki sarı tacı ışıldıyor. Gözleri fotoğraf makinemde.

‘’Bugün fotoğraf makinenle gelmen iyi olmuş. Kendimi çekime hazır hissediyorum. Uykumu aldım, keyfim yerinde ‘’ diyor.

‘’Biraz şaşırıyorum, ben böyle bir söz verdiğimi hatırlamıyorum.’’ diyorum.

Sağ ayağını bir adım atacakmış gibi öne doğru zarifçe uzatıyor, geri çekip tüylerinin arasına saklıyor.

‘’ Geçen sefer tam şu kapıdan çıkarken bana bakıp, ‘’bir dahaki sefere makinemle geleceğim, bu telefon zımbırtısıyla hiç iyi kareler yakalayamadım’’ demiştin. Uzun zamandır seni bekliyorum ben de’’

Gerçekten de son gelişimizde onun hiç güzel pozunu yakalayamamış, ilk tanışmanın verdiği tedirginle pek yanına yaklaşamamıştım. Elimdeki telefonun kamerası sıradan fotoğraf için yeterliydi ama söz konusu alımlı bir kuş olunca pek işe yaramamıştı. O günkü hayal kırıklığımı hatırladım ve,

‘’Evet, haklısın. Tam da böyle söylemiştim. Demek beni bekliyordun. O zaman bugün yapalım çekimi. Işık şu an çok iyi. Bulutlar yer değiştirmeden başlayalım öyleyse. Yalnız bu fotoğrafları küçük bir yazı eşliğinde yayınlamak istiyorum. İnsanlar senin hakkında birçok şeyi merak ediyor ve seni daha yakından tanımak istiyorlar. Sakıncası yoksa küçük bir söyleşi yapalım. Ne dersin?’’

Bana mı öyle geldi bilmem ama biraz tüyleri kabarıyor, ince uzun boynu daha bir dikleşiyor;

‘’ Bunu önceden planlasak daha iyi olurdu ama madem o kadar yoldan geldin yapalım öyleyse.’’

Çantamı bir masaya bırakıp geliyorum. Gölün kenarına doğru birlikte yürüyor, çekim yapacağımız yeri seçmeye çalışıyoruz. Hemen bana uygun yeri gösteriyor. Burası olsun diyor. Ben de kabul ediyorum. İlk pozu aldıktan sonra kafamda yıllardır biriktirdiğim soruları gelişigüzel bir sıraya sokmaya çalışıyorum ve başlıyorum:

‘’ İsmini kafanın üzerindeki sarı taçtan aldığını okudum. Su kenarlarında yaşamaktan hoşlanıyormuşsun. Asya ve Afrika’da farklı türlerin varmış ve şu güzel gri tüylerin bu bölgeye has olan türde bulunuyormuş. Peki seni Uganda’nın bayrağında ve milli havayollarının logosunda görmemiz nasıl oldu? Kendi halinde göl kenarında yaşayan bir kuşken nasıl böyle ünlü oldun?’’

‘’ Anlaşılan beni google’lamışsın. Güzel bilgiler edinmişsin. Ama eksik elbette. Biz turnalar; sevecen, arkadaş canlısı, barış sever, nazik kuşlar olarak biliniriz. Bu saydığım özellikler Uganda insanın özüdür. Afrika’nın sempatik toplumlarındandır. O nedenle sadece ulusal bayraklarında değil, ordularının üniformalarında ve milli havayollarının logolarında da bizi kullandılar. Bayrak üç renkten oluşuyor. Siyah, sarı ve kırmızı. Siyah, Afrika’nın milletini, sarı ekvatorda yer almaktan mutluluk duyan ülkedeki bereketli güneşi ve kırmızı geri kalan bütün Afrika ile kardeşliği simgeler. Bana dikkatli bakarsan bu üç rengi de bedenimde taşıdığımı göreceksin.’’

Bu bilgiler beni şaşırtıyor. Bir kuşa yüklenmiş bunca erdem izlerinden etkileniyorum.

‘’ Peki’’ , diyorum, ‘’ Kongo, Kenya, Uganda ve Güney Afrika’da akrabaların daha fazlaymış. Sen neden Ruanda’dasın? Seni buraya hangi rüzgar attı? ( Bu klişe deyimi ilk kez yerinde kullanmış olmama şaşırıyorum.)

‘’ Anlaşılan wikipedia sözlüğü yeterli açıklama yapmamış. Siz insanların hazır bilgiye olan düşkünlüğü  beni çileden çıkarıyor. Google’dan üç beş cümle okuyup profesör gibi ahkam kesiyorsunuz. Şu masalarda Afrika hakkında tarihi geçmiş bilgileri yayan kimleri gördü bu gözler. Afrika değişmekte olan bir kıta.  Sömürgeler, soykırımlar, savaşlar geride kaldı. Diyeceksin daha komşu ülkede devam ediyor. Ama her şey düzelecek. İyileşecek. Neyse konumuzdan saptık. Benim rüzgarla işim yok. Biz taçlı turnalar göç etmeyiz. Bu güzel ve sıcak ülke Ruanda’da bizim yerleşim yerlerimizden biri. Sayıca burada daha az olduğumuzdan sizin internet denen bilgi çukurunda adı geçmemiş buranın.’’

Bu kuşun hazır cevapları ve ukala tavırları hoşuma gitmeye başlıyor. Bu arada portre fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Bakışlarını donduruyor, sağa sola anlamlı dönüşler yapıyor, bildiğiniz pozdan poza geçiyor, şaşırıyorum. Sanki uzun yıllardır fotomodel kendisi.

‘’Peki burada bu tesiste bu kadar insanın içinde yaşamak seni boğmuyor mu? Rahatsızlık duymuyor musun? Tek başına olmak yalnızlık üzmüyor mu seni? ’’

‘’ Ben burada doğdum. Annem de ölene kadar burada yaşamış. Burası gölün kenarında, gördüğün gibi ağaçlar ve çalılıklar ve besinli otlar var. Yiyecek sorunum yok. Güvenli de bir yer. Ama amcaoğlu varken daha muyluydum tabii. Birlikte koşup eğleniyorduk. Bazen senin gibi mzunguların peşinden koşup onları korkutuyorduk. Ahi eski günler… Sonra bizim kafenin sahibi mali yönden çok sıkıştı. Benim amcaoğlunu başkentteki bir otele satmak zorunda kaldı. O gittiğinden beri yalnızım ama çok da şikayetçi değilim. Gelen giden eksik olmuyor, boş kalmıyor burası. Geçenlerde masalarda konuşurlarken onun hakkında bir şey duydum. Onun durumu epey kötü. Şehrin göbeğinde, bir otelin bahçesinde yaşamak kolay değil. Oranın örf adetlerini de bilmiyordu garibim. Susayınca gitmiş havuzun suyundan içmiş. Bir ay hasta yatmış. Çok üzüldüm. Keşke buraya geri gönderseler. Burası doğanın içi. Bizim evimiz. ‘’

‘’Benim ülkemde de sayıları çok azalmış, yazları göçe gelen akrabaların var. Adı Telli Turna. Senin gibi parlak renklere sahip değiller ama çok asil gri tüyleri var. Ve gözlerinin kenarında pamuk gibi beyaz tüyleri. Adlarına şarkılar türküler yazılmıştır bu asil kuşların. Senin için yazılmış herhangi bir şarkı ya da şiir var mı? Bizimle paylaşmak ister misin?’’

‘’Elbette var. Ama tanrı vergisi zarifliğimle görsel sanatlara daha çok hitap ediyorum. Uçak firması logosu olmam, ülke bayrağında yer almam ve ressamların en çok çizdiği kuş olmam buna örnek. Afrika’nın neresine gidersen git, tinga tingalarda ( Afrika’ya özgü bir resim sanatı) porte çalışmalarda bana sıkça rastlarsın. ‘’

‘’Anlıyorum. Bence de yeryüzündeki en asil iki kuş türünden birisin. Diğeri de flamingolar bence. Onlar da çok zarifler. İncecik ve kibarlar. ‘’

‘’ Flamingolar mı? Sence de zarif olamayacak kadar sıska değiller mi? Pembe et yığınına benziyorlar. ‘’

Kıskançlığı yüzünden okunuyor. Asalet ve kibir aynı bedende şık durmuyor.

‘’Son sorum beslenmen ile ilgili. Son gelişimde masalarda oturan misafirlerin tabağından patates kızartması aldığını gördüm. Açıkçası bir kuşun kızartma yemesi tuhaf geldi bana. ‘’

‘’Biz hepçil kuşlarız. Yani hem et hem ot yiyen. Ama ben vejeteryanım. O yüzden bulduğum her sebzeyi yemeye çalışıyorum. Siz insanların en iyi başardığı şeylerden biri de patates kızartması. Doğanın bir mucizesi bence patates. Her türlü tüketmek mümkün. Arada bir iki patates kızartması yiyerek kaçamak yapıyorum, evet. Ama genel olarak sağlığıma ve vücuduma özen gösteriyorum. Dikkat edersen vücudumda hiç yağ yok ve kaslarım çok sağlam. ‘’

Sorularımdan sıkıldığını dikkatini yeni gelenlere yöneltmesinden anlıyorum.

‘’Pekala, ‘’diyorum. ‘’Güzel bir şöyleşi oldu. Hakkında bilmediğimiz ne çok şey varmış. Teşekkür ederim sabırlı ve nazik olduğun için. Son olarak insanlara söylemek , göndermek istediğin bir mesaj var mı?’’

‘’Rica ederim. Benim için bir zevkti. Yalnız internete koyacaksan, sol profilimi kullanmanı rica ediyorum. Oradan daha karizmatik göründüğümü söylerler. Siz insanlara bir mesajım var evet. Dün facebook’ta ( burada masalarda konuşulan her şeyi dinlerim) bir kaplumbağanın bacağına parke taşı bağlanmış bir şekilde ölü olarak bulunduğunu anlatan bir haber varmış. Duyar duymaz gri tüylerim diken diken oldu. Böyle bir caniliği niçin yapmış olduklarını anlayamadım. Sorumlusunun bulunmasını ve uygun şekilde cezalandırılmasını dilerim. Hayvanlara karşı nazik olma ve koruma duygularının insanın içinde, vicdanında olduğunu biliyorum. Keşke herkes bu duygularla doğsa ve hiç kaybetmeden yaşasa. Dünya hepimize yetecek kadar büyük. Bir de şehirdeki otelde yaşayan amcaoğluna selam göndermek isterim. Geçmiş olsun der, gözlerinden öperim. ‘’

Taçlı turna arkasını dönüp uzaklaşıyor. Onun hakkında öğrendiklerim gözlerimi yaşartıyor. Yüzümde bir gülümse var. Bu akıllı kuş hakkında öğrendiklerim ve ondan öğrendiğim insanlık dersi beni allak bullak ediyor. Eve döner dönmez bu söyleşiyi ve fotoğrafları bir an önce yayınlamaya karar veriyorum.

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s