Bir Yudum Yalnızlık

Kara demir parmaklıklı pencereden büyük bir cesaretle sızmaya çalışıyordu güneş. Eprimiş perdedeki deliklerden süzülerek yerdeki döşemeye kadar ulaşıyor, kimsesiz odaya canlılık dolduruyordu. Gün boyu pencerenin önünde, park edilmiş bir arabanın tekerleği boy gösterdiğinden ya da mahallede top oynayan çocukların sağa sola koşuşturan yamalı ayakkabılarının kalabalığından bir fırsat bulup da içeriye giremezdi güneş. O yüzden bu karanlık ve duvar sıvaları dökülmüş oda için pek coşkulu bir törendi ışığın süzülüşü.

Adam odaya girerken paspasın kenarına bıraktı bütün günün yorgunluğunu. Elindeki naylon poşeti tahta masanın üzerine koydu. Bir türkü mırıldanmaya başladı: ‘ Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan, aç pencereni göreyim yüzünü uyan yar. ‘  Oda, adamın gelişinin şerefine rüzgarı davet etti pencereden içeri. Delikli perde kirli eteklerini uçuşturarak bir reverans yaptı adama. Kara kedi, kuyruğunu parmaklıklara sürterek miyavladı odaya doğru. Adamın geldiğini anladı yine her zaman olduğu gibi. Kim bilir belki kokuydu onu uyaran belki de odanın nazlanan tavrı. Adam kediyi görünce masanın üzerindeki poşetten küçük bir paket çıkardı. Dilimlenmiş salamları alıp parmaklıkların arasından uzattığı elleriyle kediyi beslemeye başladı.

Dudağındaki türküden çıkan neşeli nağmeler odanın içinde uçuşuyor, saatin yelkovanına, dolaptaki fincanın kulbuna, televizyonun antenine asılı kalıyorlardı. Adam, her zaman kendisini ziyarete gelmeyen neşeye, iyi bir ev sahibi olmaya çalışıyor, onun keyfini kaçırmamak için aklına bir takım oyunlar oynuyor, güzel günleri hatırına getiriyordu. Hayallerini sergilediği zihin penceresinden bu masada daha önce yedikleri lezzetli yemeklerin kokusu yayılıyor, kalabalık çatal kaşıkların sesleri yankılanıyordu… Poşetten çıkardığı domatesleri iri iri dilimledi. Tahta dolaptan metal bir tabak aldı. Tabağın çizilmiş yüzeyine aniden yansıyan görüntüsünde kendine baktı uzun uzun. Gözlerinin altındaki derin çukurları, bıyığındaki beyazları, yanaklarından küçük kara nehirler gibi salınan çizgileri gördü. Yaşlılığın bu küçük alametlerinin kendisine yakıştığını düşündü. ‘Aman aman yar yar, canım gülüm yar yar, sabah olmadan aman uyan yar…

Adam masaya dilimlediği domatesleri, dolaptan çıkardığı beyaz peyniri koydu. Ekmeğinden bir parça kopardı. Bardaktaki demlenmiş yaşama sevincinden bir yudum aldı. İçi ısındı. Türkünün devamı dudaklarından kayıp gidiyordu : ‘Horozlar ötmeden gün ışımadan, eller duymadan usul usul bana gel, bana gel. ’ Eski günlerin neşeli sabah kahvaltıları geldi aklına. Sevdiği kadınla aynı tahta masada oturdukları, aynı odada uyudukları, aynı sabahlara uyandıkları günleri anımsadı. Sonra o sessiz sabahı, onun uykusunun sonsuz bir uzanışa döndüğü sabahı … Huzur içindeki yüzünü. Odanın sessizliğini… Onun özlemini koydu masaya sonra. Gülüşünü seyretti. Çayına şeker atışını, ince narin parmaklarıyla karıştırmasını izledi. Onun varlığının odada bıraktığı izleri arada gözleri. Duvardaki siyah beyaz fotoğrafa hapsolmuş gençlik anılarına baktı. Gözlerindeki özlem ve hüzün, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeye döndü. Türküye devam etti : ‘ Uykuda mısın sevgili yarim uyan uyan, aç pencereni göreyim yüzünü uyan yar.’

 

http://oykugunlukleri.wordpress.com/

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s