Yeni Hayat

Perdeyi aralayınca camın önünde bir uğur böceği gördüm. Bu beton yığınının içinde ne işi var bu ufaklığın? Etrafta yeşil hiçbir şey yok. Üstelik bu kadar yükseğe uçmuş olması da mümkün görünmüyor. Nereden gelmiş zavallı. Ne yapacak bu kadar yüksekte. Bir an kendime benzettim böceği. Benim gibi uzaklardan gelmiş, hiç buraya ait değil. Belki onun da vardır geride bırakmak istediği şeyler. Unutmak ve arınmak istediği bir geçmiş, kim bilir? Perdeyi tamamen açtım. Şu küçücük odama gün ışığı girsin istedim. Karşı apartmandaki sardunyalarla konuşan kadın işe gitmiş olmalı. Perdeleri sıkı sıkı kapalı yine. İyi ki yok. Onu görünce içimi bir hüzün kaplıyor. Neredeyse bir ay oldu buraya taşınalı. Ne zaman camdan baksam kadını dalgın dalgın otururken görüyorum. Bazen sardunyalarıyla konuşuyor, bazen ağlıyor. Bir derdi varmış gibi, hep düşünceli, hep durgun. Yanında kimseyi görmedim. Benim gibi yalnız yaşıyor olmalı. Ama uzun zamandır burada oturduğu belli. Konu komşuyla selamlaştığını, ayaküstü sohbet ettiğini görüyorum bazen. Hiç ikimiz de aynı anda balkonda olmadık. O yüzden benim varlığımdan haberi olduğunu sanmıyorum. Akşamları erken saatte ışığı söndürüyor. Sabahları işe gittiği için erken kalkıyor olmalı. Benim içinse gün, karanlık çöktüğünde başlıyor. Gündüzün canlılığına, parlak gün ışığına, mahalle sakinlerinin gürültülerine katlanamıyorum. Karanlık ve sessizlik bana huzur veriyor.

Çok değil iki yıl önce böyle bir yaşamım olacağını hayatta aklıma getirmezdim. Her günüm koca bir tekerleğin rutin bir hızla dönüşü, her tamamlanan turu hayatımdan bir günün eksilişi gibi tutarlıydı. Dairesel akıntılarla yaşıyordum günlerimi. Sabahları kalkıyor, çocukların kahvaltısını hazırlıyor, çayı demliyor, çocuklar için meyve suyunu dolaptan çıkarıp oda sıcaklığında bekletiyordum. Sonra odalarına gidip her sabahki törenle güne davet ediyordum onları. En son babamız kalkardı. Her zamanki mutsuz mimiklerini ılıyana kadar kaç litre akıttığı meçhul suyla ovalar, avuç içleriyle ütüler, yapmacık bir gülüşe boyanıp otururdu masaya. Sessiz geçerdi kahvaltılarımız. Sonra herkes sırasına göre çıkar giderdi evden.

Onlar gelene kadar evin işleriyle uğraşır, akşam yemeğini hazırlar ve geriye kalan birkaç saatte odama geçer yazmak için düşünürdüm. Son zamanlarda üzerinde çalıştığım bir roman vardı ama bir türlü karakteri öldürüp öldürmemekte karar veremiyordum. Melankolik bir kişilikti, depresyondaydı  ve kendini toplumdan soyutlamış, dağ başında bir eve kapanmış, tüm sevdikleriyle iletişimi kesmişti. Karakteri dağ başına yollamıştım ama onun adına mutlu oluyordum. Bunda kötü olan bir yan göremiyordum, ama orada mutlu mesut yaşamaya devam etmesini istemem, romanımı bir çıkmaza sürüklüyordu. Başından beri ölümü üzerine kurguladığım olayları geciktiriyordum. Bunda son zamanlarda yaşadığım bunalımın da etkisi vardı. Hayatımda beklenmedik depremler olmuştu.

Ahmet  ile 20 yıldır evliydik. Evlenir evlenmez çok farklı insanlar olduğumuzu anlamış, ama o yılların bireyler üzerindeki kalıplaşmış baskılarının esiri olarak, ite kaka yürütmüştük ilişkimizi. Son yıllarda Ahmet’in  başka insanlarla yaptığı kaçamakları biliyor, ama pek üzerinde durmuyordum. O artık benim için bir erkek kardeş gibiydi.  Sadece aynı evi kullanıyor, yatağın kendimize ayrılan bölümlerinde uyuyorduk. Her gün, birbirimizi artık sevmediğimizin farkında olmamıza rağmen çocukların önünde mutluluk oyunu  oynuyor, günü kurtarıyor, bir sonraki gün için ne o ne de ben yeni bir hamlede bulunmuyorduk. Onunla yapmak istediğim o konuşmayı sürekli erteleyip duruyordum. Evet, 20 yıldır nedensiz bir boş vermişlikle, kendimi çocuklarıma ve kitaplarıma adamış olarak yaşıyordum.

İki kızım da geçen yıl üniversiteyi kazanıp başka şehirlere gittiler. Evde büyük bir sessizlik oldu onlar gidince. Hala sabahları kahvaltı hazırlarken meyve suyunu dolaptan çıkarmaya gidiyordum. Sonra artık evde olmadıklarını hatırlayarak hüzünleniyordum. Evin her köşesinde onlara ait bir koku, bir resim, bir leke vardı. Ara sıra tatillerde geldiklerinde onları değişmiş, yetişkin insanlar olarak görmek beni hem gururlandırıyor hem de nedenini bilmediğim bir yalnızlık hissine boğuyordu. Onlar da gittiği için artık bu ruhumu hapsetmiş evde yaşamak gün gün eziyordu beni. Ahmet’le sadece salonda karşılaşıyorduk. İki eski dost gibi havadan sudan sohbetler ediyor, sonra kendi mabetlerimize çekiliyorduk. Onun yaşam alanı oturma odasıydı. Dışarıda olmadığı zamanların çoğunu favori koltuğunda oturup televizyon seyrederek ya da gazete okuyarak geçiriyordu. Ben de çalışma odamda yazdıklarıma yoğunlaşarak çalışıyordum.

Sonra bir sabah bambaşka bir ruhla uyandım. Onula konuşmaya karar verdim. Bundan sonra yaşayacağım hayatta kendim için bir şeyler yapmalıydım. İlk olarak da Ahmet’le  konuşup, birbirimizi özgür bırakmalıydık. Yataktan kalkıp salona geçtim. Evde yoktu. Konuşmamız gerek, diye bir mesaj attım ona. Akşama kadar gelmesini bekledim. Sevdiğim albümlerden birini koyup, evde uzun zamandır duran şarabı açtım. Gece yarısına kadar şişeyi bitirmiştim, ve Ahmet hala gelmemişti. Sonra uyuyakalmışım. Gece korkunç bir çığlıkla uyandım. Salondan sesler geliyordu. Koşarak gittim ve gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Ahmet kanlar içinde yerde yatıyordu ve elinde bıçak olan bir adam salonun ortasında öylece duruyordu. Beni görünce ne yapacağını şaşırdı ve ‘’Üzgünüm, çok üzgünüm’’ diyerek kapıya yöneldi. Hemen Ahmet’in yanına gittim. Gözleri kapalıydı ama inliyordu. Ambulans çağırdım, onlar gelene kadar kanı durdurmak için baskı yaptım. Karnından bıçaklanmıştı. Kanlar fışkırarak akıyordu, hiçbir şekilde durmasını engelleyemiyordum. İnanılmaz derecede soğukkanlı biri oluvermiştim. Onu sakinleştirmek için elimden geleni yapıyordum. Birden bana benimle ne konuşacaktın, diye sordu. Önemli değildi, diye cevap verdim. Özür dilerim, dedi. Hayatını benimle geçirmek zorunda kaldığın için senden özür dilerim. Ondan duyduğum son sözler bunlar oldu. Sağlık ekipleri geldiler ve onu alıp götürdüler. Ama hastaneye varamadan öldü. Ben üzerimdeki kanlı geceliğimle polislere olanları anlatıyordum. Sonra her şey bitti. Eve geri döndüm. Kızları o gece aramadım. Ertesi gün, arayıp olanları anlattım. Kırmızıya boyanmış salon kan kokuyordu. Günlerce oraya giremedim. Birileri gelip evi temizledi. Polislerin anlattığına göre eve giren adam büyük ihtimalle hırsızmış. Tam salonda bir şeyler ararken Ahmet’in tesadüfen eve geldiğini düşünüyorlardı. Polisler, hiç endişeniz olmasın onu en yakın zamanda yakalayacağız demeyi görev bildiklerinden, bunu yapamayacakları halde söz verip gittiler. Ahmet bir hiç uğruna ölmüştü işte. Hayat bir anda arkasını dönüvermişti ona. Hiç tanımıyormuş, bunca yılı beraber yaşamamışlar gibi ruhu çekip gitmişti bedeninden…

Olayın üzerinden henüz bir hafta geçmişti. Kızlar okullarına geri dönmüşlerdi. Bu arada ben de o eve bir daha dönemeyeceğim için bir arkadaşım da kalıyor, kendime bir ev arıyordum. Şu an yaşadığım iki odalı çatı katını görünce çok beğendim ve zaten fazla zamanım da olmadığı için hemen tuttum. Eşyalarımı almak için eski dairemize gittim. Arkadaşım benimle gelmek için çok ısrar etti ama bu vedayı yalnız yapmalıydım. İçeriye girince salona hiç bakmadan çalışma odama gittim. Çalışmalarımı, bilgisayarımı, kitaplarımı topladım. Kıyafetlerimden sadece birkaç gün için yeterli olacak kadarını aldım. Onları da yenilerini alınca atacaktım. Geçmişe ve bu eve ait hiçbir şey istemiyordum yeni hayatımda. Hepsine kan ve mutsuzluk bulaşmıştı. Kalıcı bir leke olmuştu geçmişim.

Yeni daireme o gün taşındım. Sade ve küçücük bir evim olmuştu. Bir odayı yine çalışma odam yaptım ama aynı zamanda da yatak odam olarak ayarladım. Diğer oda mutfakla birleşik ve küçük bir terasa açılıyor. Burası da kızlar ziyaretime gelince beraber oturabileceğimiz ve geceyi geçirebilecekleri bir yer olacak. Kitaplarımı da yerleştirip iyice düzene sokunca bir kahve molası vermeye karar verdim. Uzun zamandır ilgilenmediğim romanıma, dağ başında tek başına bıraktığım melankolik kahramanıma bir göz atmak istedim. Taslak defterimi açtığımda bana yazılmış bir not gördüm. Son sayfada gayet itinayla yazıldığı belli olan, italik karakterlerle işlenmiş notta şunlar yazıyordu:

‘’ Sayın hanımefendi,

Biliyorum notu kimin yazdığını anlayınca büyük bir nefret ve tiksinmeyle dolacaksınız. Ama her şeyden önce size şunu söylemek isterim. Bir haftadır her gün eve gelip sizi bekliyorum. (Hafızamda bir kan gölü olarak kalmış salonda oturup sizi beklemek benim için hiç de kolay olmadı.)  Konuşmak ve o gün olanları anlatmak için. Ne kadar pişman olduğumu söylesem de bunun eşinizi geri getirmeyecek olduğunu da biliyorum. Ama inanın  ben asla onu öldürmek istemedim. O bıçak bana ait bile değil. Ben eşinizi uzun zamandır tanıyordum. Evet, evinize bir hırsız olarak gelmemiştim o gün. Misafirdim ben. Eşinizle beş yıl önce ortak bir arkadaşımızın evinde tanışmıştık. O zamandan beri görüşüyorduk ama birbirimizi pek sevdiğimiz söylenemezdi. Ahmet kendine aşırı güvenen, insanlara tepeden bakan, her zaman kendini haklı gören biriydi. (Siz eşinizi elbette benden daha iyi tanıyorsunuzdur ama onun hakkında bilmediğiniz konular olduğunu tahmin ediyorum.) Ortak arkadaşımız olmasa onunla özellikle görüşmeyecek kadar hoşlanmıyordum ondan.

O gece yine hep beraber bir lokantada yemek yemiş, içki içmiştik. Ahmet normalde olduğundan daha neşeli ve ama bir o kadar da aksiydi o gün. Yanında genç bir kız arkadaşı vardı. O kızı uzun zamandır yanında görüyordum. (Bunu söylemek zorunda kaldığım için üzgünüm, ama yanında o kızın olması onu kötü etkiliyordu. Birkaç kez uyuşturucu madde kullandıklarına bile şahit olmuştum. O gün de hem neşeli hem aksi olmasını buna bağlıyorum ve daha sonra yaşananları da.) Durmadan kızı aşağılayan cümleler kuruyordu. Aralarında bir anlaşmazlık olduğu belliydi. Sonra aniden kıza tokat attı herkesin içinde. Arkadaşlar ne olduğuna şaşıran ve sonra da ağlama krizine giren kızı sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Bana da Ahmet’i alıp evine bırakmamı söylediler.  Sonra ben arabamla onu eve getirdim. Yolda cebinden çıkardığı bir hapı su içmeden yuttu. Yine o haplardan aldığını tahmin etmiştim. Onu hemen bırakıp dönmekti niyetim. Yukarıya gelmem için çok ısrar etti, sizin çoktan uyumuş olduğunuzu düşünüyordu. Ayakta duracak hali yoktu. Yukarıya kadar çıkarmayı kabul ettim. Ve işte sonra salondayken aniden bana saldırdı. Kızla yaşadıkları tartışmaya benim neden olduğumu sanıyordu. Sanırım o anda benin kim olduğum hakkında hiçbir fikri yoktu. Onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Birden oturduğu kanepenin ( hani şu camın önünde duran, sehpanın yanındaki) altından o bıçağı çıkarttı. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Üzerime yürüdü, birkaç kez bıçağı saplamaya çalıştı. Sonra boğuşurken ne oldu bilmiyorum, ama kanlar akmaya başladı. Bıçak benim elimde değildi. Ahmet kendi kendine saplamıştı bıçağı. Yaşadıklarıma hiç anlam veremiyordum. Bıçağı olduğu yerden çıkardım, şoka girmiştim. Salonda öylece ayakta dikilirken aniden siz salona girdiniz. İşte her şey tam olarak böyle oldu. Bana inanmayabilirsiniz. Zaten kimsenin inanmayacağını düşündüğüm için kaçtım. Ama bütün bunları size yüz yüze bir görüşmede anlatmayı çok isterdim. Sanırım kendinize başka bir hayat kurmak ve tüm bu yaşananları unutmak için bu eve bir daha gelmeyeceksiniz. O yüzden size not yazabileceğim ve almak için mutlaka geleceğiniz önemli bir şeyi aradım. Sonra romanınızı gördüm. Evet, hepsini okudum. Şimdi ben de o dağdaki eve hapsettiğiniz karakteriniz gibi, uzaklara gidiyorum. Çok üzgünüm ama Ahmet gibi bir insanın yüzünden hapiste yaşamak istemiyorum. Zaten dışarıda yaşadığım hayatın da ondan kalır yanı yok. Beni anlamanızı beklemiyorum. Yaşadığım vicdan azabı ve şok bütün ömrüm boyunca beni rahatsız edecek. Sizden tekrar tekrar özür diliyorum.

Saygılarımla,

C.‘’

Notun sonundaki C harfi, benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Yazılanlar beni hiç şaşırtmamıştı. Nottan ne polise ne de kızlara bahsettim. Her kim yazdıysa, uzaklarda bir yerlerde kendi cezasını çekiyordu. Belki anlattığı gibi hiç suçu yokken hem de. Ahmet’in o koltuğun altına bir bıçak sakladığını tahmin etmek zor değildi. Çünkü birkaç yıl önce yakınlarda bir apartmanda bir hırsızlık olayı yaşanmıştı ve hırsız ev sahibini yaralamıştı. O zamanlar Ahmet güvenlik amaçlı silah bulundurmak konusunda konuşmuştu, hatırlıyorum. O koltuğa da yıllardır hiç dokunmamıştım. Ahmet’in evde en sevdiği köşe orasıydı. Arada sırada hap aldığını da bir gün gömleğinin cebinde bulunca anlamıştım.

İşte bütün bu olanlardan sonra şimdi bu küçük apartman dairesinde, yeni hayatıma devam ediyorum. C ‘yi o günden beri hiç düşünmedim. Ta ki bugün sakladığım o kağıdı eski evrakların içinde bulana kadar.

Romanımdaki karakteri hayata döndürdüm. Beklemedik bir misafir geldi hayatına. Ben de hayatıma yeni insanlar davet etmeye karar verdim. Sardunyalı kadın balkona çıkmış, bugün pek neşeli görünüyor. Kim bilir belki beraber bir kahve içeriz…

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s