Bir Meczubu Uğurlama Töreni

Tabutu taşıyan adamın elleri, yaşanmış yılların acı motifleriyle bezenmişti. Sığ yarıkların içi alın kiri dolmuş, tırnakların dipleri yıpranmıştı. Sıkı sıkı kavramıştı tabutu. Gözlerinde donuk, hissiz bir saydamlık vardı. Boş bakıyordu önüne. Az sonra yerdeki taşı bile göremeyecek, tökezleyecek ama hiçbir tepki vermeden ağır yükünü kollayarak devam edecekti.

Arkadan uğultulu bir kalabalık ayaklarını sürüyerek ilerliyordu. Elleriyle ağızlarını yırtılmaktan korur gibi kapatmışlar, kağıt mendillere siliyorlardı acılarını. Kadınların yüküydü gözyaşları, bir tohum gibi nazenin damlıyorlardı toprağa.

Aniden yağmur yağmaya başlayınca yaşlar göz göz doldurdu tarlayı, bereket dokusu örttü merhumdan kalan anıları. Bir kimsesiz meczup idi tahta sandığın misafiri. Köye geldiği günden beri, herkesin dostu, sırdaşı olmuştu. Onun varlığı bir neşe olmuş, gençlerin şehirlere kaçışlarının yasını unutturmuştu köyün ahalisine. Bir ilkokulu vardı köyün, bir de hep başka yere atanmayı bekleyen hocası. Ne çocuklar umutluydu öğretmenden, ne de öğretmen gelecekten. Yine de bir yalancı masal misali, tebeşir tozu yutmuş yavrucaklar okumak için şehirlere, akrabaların yanına gönderilirdi. Kimi bir sap olurdu baltaya, kimi boğulur giderdi büyük şehirlerin kalabalıklarında. Giden geri dönmezdi ya, analar babalar bir yürek sıkıntısı içinde yaşardı geri kalan ömürlerini. Bir sabah sofrasında kara keçinin peynirinden tadamayan oğlana ağıt yakılır, bir köy düğününün çifte tellisinde gurbetteki kızana ağlanırdı.

Meczup geldiğinde tanrının misafiri dediler, bağırlarına bastılar onu. Kimse nerden geldiğini bilmedi. Ne oldu da aklı esti gitti buncağızın diye düşündüler de, hocaların, duaların ilmine bıraktılar. Anaların yavrusu, babaların dert ortağı, kahvecinin şeker müptelası, oduncunun yareni, muhtarın ulağı olmuştu meczup. Köyün bir oğluydu, bir canıydı. Bir ağrılı ömür yaşamışlığı vardı, heybesinde saklardı onu. Acıları, zulümleri meczupluğa takas etmişti. Ama yüreği hastaydı, gün gün eriyip eksiliyordu hayattan. Köyün sakinlerini aile bildi, bir gönül bahçesinde yaşadı son günlerini…

O gün geldiğinde, imamın çağrısı bir kara ağıt gibi inledi köyün içinde. Tabutu taşıyan köylüler, tanrı misafirinin yolculuğunda onun için dualar okudular, bir gurbet yolcusu gibi uğurladılar onu. Sanki bir akşam sofrasına oturduklarında, gittiği bilinmez diyardan çıkıp gelecekmiş, bir tas çorbalarını içiverecekmiş gibi…

( https://oykugunlukleri.wordpress.com/ )

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s