Gurme Sineğin Maceraları

Vızz Vızz. Ağzımı her açıp kapadığımda kulağıma bundan başka bir ses gelmiyor. Çok rahatsız edici, sinek olduğum halde benim bile kulaklarımı tırmalayan, itici bir ses. Bu yüzden yıllardır içimden konuşuyorum. Karşılaştığım diğer sinekler beni dilsiz sanıyorlar. Oysa ben vızlamaya utanıyorum da o yüzden sesim çıkmıyor. Zaten onlarla konuşmaya da ihtiyacım yok. Bütün gün oradan oraya uçup, buldukları her türlü pisliğin üstüne konuyorlar. Hiç mide yok bunlarda. İnsanlardan ve hatta hayvanlardan arta kalan her türlü kokuşmuş maddeye bayılıyorlar. Ben hiç onlar gibi olmadım.

Dünyaya geldikten kısa bir süre sonra henüz larva halindeyken bile etrafımdaki kokulardan nefret ederdim. Biz sinek camiası neden böyle bir pislik içinde yaşıyorduk anlayamıyordum. Kanatlarıma kavuşup bu tiksindirici yerden bir an önce gitmekten başka bir şey düşünemiyordum. Rahmetli annem benimle birlikte 96 yumurta yapmıştı ve hepimiz nemli ve karanlık olan bir köşede bekliyorduk. Saatler geçip de karnımız yavaş yavaş acıkmaya başlayınca, bizimle ortak yaşayan bakteriler pis kokulu asitlerini salgıladılar ve nemle birlikte iyice nefes almayı zorlaştıran ağır bir hava sardı etrafı. Beslenmek için onlara muhtaçtık. Çünkü bizim metabolizmamız sadece sıvı tüketmemize izin veriyor ve diğer şeyler için bu bakteriler bize yardım ediyorlardı. Ama metamorfoz odasına gitmeden önce onlardan kurtulmamız emredildi. Çünkü o odaya hiçbir mikrop ve bakterinin girmemesi gerek. Bunun için vücutlarımızda, tam olarak  bağırsağımızda sakladığımız güçlü bir asit var. Öldürme komutu geldiğinde onları serbest bıraktık. Arınmış bir halde metamorfoz saati için bekledik.

Metamorfoz odası biraz ilerideydi. Burası aşırı sıcak ve zemini yapış yapış bir mağaraydı. Biz larvaların gerçek bir sinek olabilmesi için burada en az altı gün kalıp, iki metamorfoz geçirmesi gerekiyordu. İlk metamorfozum sırasında fazla acı çekmedim. Ama ikincisi çok zor geçti. Çünkü ikinci aşamada beni özgürlüğe kavuşturacak olan kanatlar çıktı. Gövdemden çatırdayarak derimin içinden bıçak gibi keserek çıktılar. Anlık bir acı olmasına rağmen bugün bile hala hatırladığımda kanatlarım sızlar.

Kanatlarıma kavuşunca üç gün kadar annemden uçma, iniş ve  tehlikelere karşı uyanık olmak için refleks dersleri aldım. Sonra bir gece artık sürünün kokusuna daha fazla dayanamayarak kaçtım. Plan yapmama bile gerek kalmadı çünkü tembel bekçi sineklerinin hepsi bütün geceyi bir ineğin gübresinde pislik banyosu yaparak geçirdiler.

İlk uçuş denemelerimde annemden gizli akşamları da çalıştığımdan epey tecrübe kazanmıştım. Bu tecrübe beni üç yüz metre kadar uçurdu ama sonra yoruldum ve  İlk geceyi bir karahindiba çiçeğinin çanağında geçirdim. Kaçtığım karanlık ve pis kokulu yerle kıyaslanınca bu çiçek benim için cennetten bir parça gibiydi. Yumuşacıktı ve harika kokuyordu. Huzurlu bir uykunun kollarına bıraktım kendimi…

Sabah uyandığımda kendimi çok iyi hissediyordum. Güneş karahindibanın yapraklarını ısıtmış, mis gibi temiz ve çiçek kokulu hava etrafı sarmıştı. Karıncalar, çekirgeler, bok böcekleri, tırtıllar  aşağıda tatlı bir telaş içinde vızır vızır bir o yana bir yana koşuşturuyorlardı. Beni görünce garip garip baktılar. Sabah uyandıklarında bir pislik temsilcisi olarak kara sinek görmek hiç hoşlarına gitmemişti. Onlara dikkatlice baktım. Bu tip davranışları ve delici bakışları hayatımda sık sık görecektim. O yüzden moralimi bozmamalı ve bunlarla yaşamayı öğrenmeliydim. Biraz canım sıkılmıştı ama doğanın tazeliği beni güçlendirdi. Hindibanın tatlı özlerinden atıştırıp, havalandım.

Birkaç yüz metre kadar aralıksız uçtum. Aşağıya baktığımda inanılmaz bir manzara gördüm. Yeşil çimenler bir deniz gibi uzanıyor, kırmızı gelincikler rüzgarın dokunuşuyla dans ediyorlardı. Aniden burnuma harika bir koku geldi. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir koku olduğu için tanımlayamadım. Başımı döndürecek kadar harika bir esans yayıyordu. Büyülenmiş gibi kokuya doğru çekiliyordum. Çok geçmeden kaynağını gördüm. Annem eğitimler sırasında dünyada en tehlikeli türlerden biri olan insanlardan bahsetmişti. Bunların dört bacağı vardı ama sadece ikisinin üzerinde dururlardı, küçüklü büyüklü, değişen ebatlara sahiptiler ve çoğu temiz yerlerde yaşarlardı. Böcek ve pislik yemiyorlar, et, sebze ve meyve ile besleniyorlardı. Çok tehlikeli olduklarını ve kesinlikle onlardan uzak durmam gerektiğini tembihlediğini hatırlıyordum. Ama koku o kadar güçlü, o kadar güzel bir kokuydu ki ne olduğunu keşfetmeden yaşamamı devam edemeyeceğimi anladım. Işıklara doğru uçmaya başladım…

Fuşya renkli begonvillerle bezenmiş bahçe duvarlarının üzerinden süzülür gibi uçtum. Tam karşımda bir masa, masada iki insan, yanlarında ayakta hazır ol şeklinde bekleyen üç adam ve tüm bunların karşısında ise iki tane kamera vardı. Ayaklı ışıklarla, masada oturan iki adam aydınlatılıyor, kameramanlar ışık ayarlarını iyi yapılabilmeleri için ışıkçı adamları uyarıyorlardı. Tabii o zamanlar bütün bunların ne olduğunu bilmiyordum. Şu an sizin daha iyi anlayıp, o anı gözünüzde canlandırabilmeniz için bugün artık bildiğim, dünyada yaşadığım tecrübeler sayesinde öğrendiğim kelimelerle ve nesnelerin insan dünyasındaki isimleri ile anlatıyorum. İşte bu manzara karşısında biraz afallamıştım. Çünkü herkes aynı anda konuşuyor ve bir koşuşturmaca içinde bir şeyler yapıyorlardı. Derken bir anda kokunun kaynağını gördüm. Nar gibi kızarmış bir kuzu budu, parıldayan bir tepsinin üzerinde öylece uzanmış, üzerinden buram buram dumanlar tütüyor, işte o dumanlar beni benden alıp götürüyordu. Adamlardan papyonlu ve renkli pantolonlu olan, kuzu budundan ince dilimler kesip aheste aheste ağızına götürüyor, çiğneyip yuttuktan sonra burası olmamış, biberi şöyle fazla, suyu içinde kalmamış, kuzu küçükmüş, yok efendim yanlış derecede pişirilmiş gibi şeyler söylüyordu. Bu sırada kameralar yakın çekim yapıyor, adamın konuşması televizyon denilen, insanların taptığı, küçük bir kutuda görünüyordu. (Bu televizyon gerçekten de her insanın evinde var. Sabah uyanır uyanmaz açıyorlar ve akşam yatana kadar onu izliyorlar. Kutu onlara her şeyi anlatıyor.)

Önümde iki insan vardı ve program denilen şu olay kayıtlara alınırken kendi aralarında konuşuyorlardı. Daha fazla bilgi sahibi olabilmek için onları dinlemeye karar verdim. Bu arada bir gözüm de kuzu budunun üzerindeydi. İnsanlardan sarı saçlı ve kırmızı dudaklı olanı ‘’ Şu Hasan Çokyer ne şanslı adam. Hem en güzel yemekleri yiyiyor , hem dünyayı geziyor. Üzerine de para alıyor. Hayat ona güzel vallahi. Keşke ben de gurme  olsaydım’’ dedi. Öteki de ‘’ Haklısın, keşke.’’ dedi. İşte o an ne yapacağıma karar verdim. Ben de onun gibi olmalıydım. Hem yemeli, içmeli hem de gezmeliydim. Dünyada bundan daha güzel bir meslek ve hayat tarzı düşünemiyordum. Çok geçmeden bay Çokyer kuzu budunun en yağlı ve kızarmış bölümlerini silip süpürdü. Çekim bitmiş, ortalığı toplamaya başlamışlardı. Az önce konuşmalarını dinlediğim kadın masaya yaklaşıp Bay Çokyer’in yanına oturdu. Elinde bir dosya vardı ve oradan okuduğu soruları yöneltmeye başladı. Ben de bu fırsattan yararlanıp kuzu budu tepsisine doğru uçtum. Kalan parçaların içinde kokuyu beynime kazıyarak, damağımda gezdirerek bir güzel yedim. Yuvadan kaçtığımdan beri ilk kez kendime bir amaç belirlemiş olmanın  verdiği huzurla doluydum. Gurme olacaktım. Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktım. Kafamdan geleceğe dair yüzlerce güzel fikir geçmekteydi ve kuzu budu bu fikirlerin güzelliğini daha bir güçlendiriyordu. Öyle kendimden geçmişim ki az kalsın garsonun kaşıkla salladığı darbeyle sonsuza kadar kuzu budunun içine gömülecektim. Neyse ki isabetli bir savuruş olmadı da olay yerinden hemen kaçabildim.

O günden sonra insanlar alemine daha yakın yaşamaya başladım. Çünkü en güzel yiyecekler onların elindeydi. Ve ben hepsini tatmak istiyordum. Karşıma çıkan her kokunun peşinden uçmaya başlamıştım. Bu sayede birçok eve, lokantaya, hastanelere, mağazalara giriyor, pazar tezgahlarına konuyor, okullara girip çıkıyor, insanların yediği her şeyden tadıyordum. O günkü kaşık darbesinden sonra daha dikkatli davranıyor, hiçbir zaman kendimden geçip tedbiri elden bırakmıyordum. Görünmez olmayı öğrenmiştim. İnsanların beni kolayca fark etmelerini önlemek için koyu renkli zeminlere iniş yapıyor, ortalık sessizse pek uçmuyor, ( çünkü kanatlarım ses yapıyor) ayak uçlarımda yürümeyi tercih ediyordum. Yemek benim için bir tutku olmuştu ve gün geçtikçe büyüyordu. Büyüyen tek şeyin içimdeki bu tutku olmadığının farkına varmam için insanların ayna dedikleri şu gizemli duvarı görmem gerekecekti…

Bir gün yine bir kokunun peşinden uçmuş, aralık mutfak penceresinden bir eve girmiştim. Fırında müthiş bir kek pişiyordu. Ortalığı vanilya ve meyve kokusu sarmıştı. Sanırım hazır olup çıkarılmasına yarım saat kadar daha vardı. Ben de bu sırada mutfakta dikkat çekmek istemedim. Açık kapıdan evin diğer odalarına doğru uçtum. Burnuma çiçek kokusu gelince rotamı o tarafa çevirdim. Burası bir yatak odasıydı ve az önce birisi parfüm sıkıp çıkmıştı. İçeresi boştu ve güzel koktuğu için buranın saklanırken iyi vakit geçirmek için uygun olduğuna karar verdim. Bir süre boşlukta, havada asılı kalan koku damlalarının içinde süzüldüm. Gözlerimi kapayınca kendimi uçsuz bucaksız kırlarda, çiçeklerin üzerinde uçuyormuş gibi hissettim. Havada ne kadar süzüldüm bilmiyorum, aniden sert bir duvara çarptım ve kendimi beyaz parlak bir zeminin üzerinde buldum. Karşımda tıpkı kırlardaki su tanelerinin üzerindeki yansımama benzeyen bir görüntü vardı. Etrafta hiç su damlası olmadığı için, diğer sineklerden bana çok benzeyen biriyle karşılaştığımı, tesadüfen ikimizin de bu odada olduğunu düşündüm. Aslında bana tıpa tıp benzemiyordu, çünkü bu arkadaşın kocaman bir göbeği vardı ve yanakları da patlamak üzere gibi görünüyordu. Hiç hareket etmiyor doğruca bana bakıyordu. Ben de durmuş onu inceliyordum. Bir süre sonra sıkıldım. Hantal ve çirkindi. Konuşmuyordu. Kendini beğenmiş bir hali vardı. Onun için harcayacak zamanım yoktu. Zaten kendi türümle aramda hiçbir zaman bir yakınlık olmamıştı. O nedenle arkamı dönüp uçmak için hazırlandım ama o da aynı hamleyi yapınca şaşırdım. Sonra sinirlendiğimi göstermek için kanatlarımı sürttüm, aynı tepkiyi o da verdi. Öne doğru bir adım attım, o da attı. Birkaç adım daha yaklaşıp ‘Senin sorunun ne’ diye sordum. Burnum soğuk bir duvara değdi. Karşımdaki sinek burnumun ucunda, o soğuk ve parlak duvarın içindeydi. Ben ne yapıyorsam o da aynı hareketleri yapıyordu. Havalanıp daireler çizmeye başladım. O da başladı.  Çok geçmeden korkunç gerçeğin farkına vardım. Uçarken parlak duvarın karşısında kalan koltuklar da o parlak duvarın içinde görünüyordu. Ve ben koltuğun üzerine iniş yapınca kendimi aniden parlak duvarın içinde gördüm. Evet bu bendim, oldukça hantal ve çirkindim, ama bendim. Bu parlak duvar da sonradan adının ‘ayna’ olduğunu öğreneceğim, kırlardaki su birikintileriyle aynı görevi gören bir yansıtıcıydı. Aynadaki o iğrenç şey bendim. Yemek yeme tutkum benim şişmanlatmış, çirkinleştirmişti. Bunu daha önce hiç akıl edememiştim. Bir sinek için şişman olmak demek ölmek demektir. Çünkü ağırlık uçuş ve kaçış hızımızı etkiler, büyüklüğümüz görünmezliğimizi yok eder. Üzerimdeki bu yağlı fazlalıktan acilen kurtulmalıydım. Bunun için insanların yaşadığı bu bölgeden bir müddet uzaklaşmalı, uzun uçuşlar yaparak eski formuma geri dönmeliydim. Güzel kokular etrafımda olduğu sürece bu planı gerçekleştirmezdim. O yüzden fırındaki kekin çıkmasını beklemeden mutfak penceresinden çıkmalıydım. Kokulara olan zaafım tadına bakmadan çıkarsam çok üzüleceğimi, kekin aklımdan hiç çıkmayacağını beynime vurguluyordu. Ama diğer yandan aynadaki o görüntüm ölümümün yaklaştığını hatırlatıyordu. İradem beni tutsak etmişti ve bu ikilem içerisinde bocalarken evin hanımının söylene söylene üzerime geldiğini görüp kendimi dışarıya attım.

Yeterince uzağa gidebilmek için çok uçmam gerekiyordu. Yan evin bahçesinde bir ailenin arabaya bindiğini gördüm. Bu insanlar uzak bir yerlere gitmedikleri sürece o kutuya binmezlerdi. Hızlı bir şekilde buradan, o kekin kokusundan uzaklaşmak için bu harika bir fırsattı. Araca doğru uçup içeriye girmeyi başardım. Şimdi tek yapmam gereken dikkat çekmeden bir köşede beklemekti. Tavana konup sessizce beklemeye başladım. Araç kısa bir süre sonra durdu. İçinden inip büyükçe bir binanın içine girdiler. Ben de gidecek bir yerim olmadığı için onları takip ettim. İçerisi çok kalabalıktı ve insanlar uzun kuyruklarda bekliyorlar ya da kafelerde oturuyorlardı. Yanlarında geldiğim aileyi takip ettim. Bir şey için geç kalmış oldukları her hallerinden belliydi. Neredeyse koşar adamlarla bir bankoya gelip valizlerini teslim ettiler ve ellerine tutuşturulan kağıtlarla bir geçide doğru ilerlediler. Uzun bir koridordan geçtikten sonra büyükçe bir kutuya vardık. İçeriye girip koltuklarına oturdular. Burası uzun ince bir boruya benziyordu. İnce bir patika borunun tam ortasından geçiyor ve alanı ikiye bölüyordu. Her iki tarafta da üçerli koltuklar dizilmişti ve uzunca koridor boyunca sıralanmışlardı. Ben bu garip yapının ne olduğunu anlamaya çalışırken birden bir anons duyuldu ve saçlarını sıkı toplamış, gözlerini kara kara boyamış kadınlar kapıları kapatıp yerlerine oturdular ve boru hareket etmeye başladı. Artık kapılar kapanmıştı ve geri dönmek için çok geçti. Pencereleri fark edince onlara doğru uçtum ama maalesef onlar da sıkı sıkı kapanmıştı ve üzerinde kırmızı büyük harflerle yazılmış yazılar vardı. Koyu bir zemin bulup iniş yaptım ve olacakları izlemeye koyuldum.

Kısa bir süre sonra borudan müthiş bir ses geldi ve pencerelerden gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Gökyüzündeydik ama ben uçmuyordum. Az önce iniş yaptığım yerdeydim. Ve daha önce hiç bu kadar yüksekten yeryüzüne bakmamıştım. Gördüklerim karşısında çok şaşırdım. Bu insanların kanatları yoktu ama tıpkı benim gibi onlar da yeryüzüne yukardan bakabiliyorlardı! Hem en güzel yemekler onlardaydı hem de bizim gibi uçabiliyorlardı. İnsanlar aleminin bu gücü karşısında büyülendim. Çok geçmeden saçlarını sıkı sıkı toplamış kadınlar içi yiyecek ve içecek dolu tekerlekli masalarla insanlara servis yapmaya başladılar. Bu yiyecekler baş döndürücü kokular yaymıyorlardı ama insanlar yine de önlerine konulan her şeyi alıp yiyiyorlardı. Kokuları beni cezbetmediği için hiçbirinden tatmadım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kadınlar işlerini bitirdiler. Borunun arkasındaki bölmelerine çekilip, insanların oturduğu bölümün ışıklarını kapattılar. Ben de olduğum yerde kalıp dinlenmeye karar verdim.

Saatler sonra ortalık aydınlanınca uyandım. Bu arada yine anons sesleri geldi ve boru yine sallanmaya başladı. Sonra da sürüklenip durdu. İçindeki insanlar yerlerinden kalkıp, baş üstlerindeki bölmelere tıkıştırdıkları çantalarını alarak kapıya doğru yürümeye başladılar. Herkes aynı hareketi yapıyordu ve tıpkı robot gibiydiler. Birlikte geldiğim ailenin yanına uçtum ve küçük kızın omzuna konarak borudan çıktım. Büyük bir binanın içindeydik ve burada da boruya girmeden önce geçtiğimiz yerlerdekine benzeyen insanlar vardı. Küçük kız beni henüz fark etmemişti ama sürekli saçıyla oynamasından kaynaklanan küçük çaplı rüzgardan rahatsız olmuştum. Zaten artık ona ihtiyacım kalmamıştı. Nasılsa aynı yerdeydik buradan kapıyı bulup çıkabilirdim. Bir yerden temiz hava kokusu aldım ve ona doğru uçtum. Dışarıya çıktığımda gözlerime inanamadım. Burası meyveli kekin büyüleyici kokusundan kaçtığım küçük kasabaya hiç benzemiyordu. Her yerde dev gibi ağaçlar vardı ve hava çok sıcaktı. Bir süre ağaçların üzerinden uçtum. Gördüğüm her şey çok farklıydı. Burnuma ilginç baharat kokuları geliyordu. Sokaklarda yiyecekler satılıyor, insanlar beyaz lapa gibi bir şeyi elleriyle ağızlarına tıkıştırıyorlar, üç tekerlekli arabaya benzeyen komik şeylere biniyorlardı. İnsanlara daha yakından bakınca yüzlerinin de farklı olduğunu gördüm. Gözleri biraz çekik gibiydi ve tek parça uzun ve renkli elbiseler giymişlerdi. Tekerlekli tezgahlarda hayatımda hiç görmediğim meyveler satılıyordu. Biraz daha uçunca uzunca bir nehir gördüm ama rengi bir tuhaftı. Kahverengi ve gri arasında bir sıvıydı. Üzerinde, içinde insanlar olan uzun sandallar vardı.

Uzun bir süre bu ilginç manzarayı seyrettim. Her yer çok renkli ve gürültülüydü. Bir ağacın dalına iniş yaparak düşünmeye başladım. Kendimi yapayalnız hissediyordum. Aslında ben hayatım boyunca hep yalnızdım ama insanlarla aramda tuhaf bir dostluk vardı. Beni görmedikleri sürece hiçbir zararları yoktu ve onlar sayesinde bir meslek edinip hayatımın çizgisinde ilerlemiştim. Şimdi o aşina olduğum insanlar ve çevreden çok uzakta olduğumu biliyordum. O boru şeklindeki şey kapılar kapandıktan sonra bizi başka bir yere getirmişti ve ben burada ne yapacağımı bilmiyordum. Aniden yanıma leş gibi kokan bir sinek kondu:

-Buralarda yenisin sanırım. Şu koskoca göbeğin ve yanakların turist olduğunu gösteriyor. Gidecek başka ülke bulamadın mı? Tayland senin gibi şişko sineklere göre bir yer değil. Sıcak seni mahveder.

Duyduklarım karşısında şok olmuştum. Tamamen farklı bir ülkeye gelmiştim. Bu inanılmaz bir şeydi. İşte şimdi örnek aldığım Bay Çokyer gibi ben de farklı dünyalar görüp farklı lezzetleri tadabilecektim. Ama ne yapacağımı nereye gideceğimi bilmiyordum ve sıcak gerçekten beni çok etkilemişti. Başım dönüyordu, halsiz ve perişan hissediyordum. Sinek bana acımış olacak ki:

-‘İyi görünmüyorsun. Gel de sana yardım edeyim. Evim yakınlarda’ diyerek kanadıma girdi ve beni uçmaya zorladı. Yolda beni uyanık tutmak için sorular soruyor benden cevap alamayınca kendinden bahsediyordu; 85 kardeştiler. Adı Sarangni’ydi. Bir tuvalet çukurunun yakınlarındaki terkedilmiş araba lastiğinin içinde yaşıyorlardı. Leş toplamak ve koklamaktan başka bir işi yoktu. Tuvalet çukurunun civarındaki birkaç yerden başka hiçbir yeri görmemişti. Bir keresinde nehirdeki sandallardan birine konup diğer uca gitmişliği vardı ama bu deneyim onu korkutmuş bir daha ailesini görmeyeceği için çok üzülmüştü. Neyse ki şansı yaver gitmiş ve bir tanıdığa rastlamış birlikte dönmüşlerdi. Bir daha da asla böyle bir şeye kalkışmamıştı. Benim başka bir ülkeden buraya gelmiş olmam onu müthiş heyecanlandırmış olmalı. Kendime geldiğimde etrafımda  onlarca kara göz bana bakıyordu. Şekerli birkaç damla su getirip içirdiler. Bu bana çok iyi geldi ve kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Sonra Sarangni beni ailesine tanıttı. Adımı sordu. O güne kadar bir isme hiç ihtiyaç duymamıştım. Aniden aklıma Bay Çokyer geldi ve ben de kendimi Gurme Çokyer olarak takdim ettim. Gurmenin ne anlama geldiğini elbette bilmiyorlardı ve onlara bunu anlatmam pek de kolay olmadı. Sonunda insanların yediği güzel şeylere olan düşkünlüğüme bir anlam veremediler ama beni çok güzel ağırladılar. Kendi cinsimin bu kadar yardımsever olabileceğini hiç tahmin edemezdim. Yıllarca yalnız yaşamış biri olarak bu iyilik karşısında duygulandım. Tayland’da kaldığım sürece Sarangni benim en yakın dostum oldu ve harika yemekler tatmama yardım etti. Daha önce geldiğim yerden çok farklı yiyecekler yedim ve hepsinin tadını hafızama kaydettim. Yaklaşık bir ay kadar bu güzel ülkede kaldım. Kilolarımdan kurtulmak için her gün yaseminli yeşil çay içip yüz metre uçtum. Eski formuma kavuşmam uzun sürmedi. Sonra hayat felsefem haline getirdiğim gezmek ve yemek hedeflerim peşinden gitmek için o borunun hareket ettiği alana tekrar gittim. Her seferinde farklı bir ülkeye yolculuk yaptım. Artık iyice profesyonel olmuştum. Zorluk çekmeden boruya inip binebiliyordum. Yorulmadan ve hiç zorlanmadan bir sürü ülkeye uçtum. Yedim, içtim, gezdim. Tam bir Gurme gibi yaşadım. Şimdilerde emekliye ayrıldım. Benim hikayemi duyup Gurme olmak isteyen genç sineklere yol gösterecek bir Gurme rehberi hazırlıyorum. Evet hala içimden konuşuyorum. Bence yazmak vızlamaktan daha etkili ve kalıcı bir tercih…

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s